Arşiv odasındaki floresan lamba, hafif bir vızıltıyla yanıp sönüyordu. Saat akşamın sekizini çoktan geçmişti ve ofiste benden başka kimse kalmamıştı. Masamın üzerine dağ gibi yığılan tapu iptal davaları ve tapu kaydı örnekleri arasında kaybolmuştum. Gözlerimi dinlendirmek için başımı ellerimin arasına aldığım sırada, odanın kapısı yavaşça aralandı. Başımı kaldırdığımda Ateş’i gördüm. Üzerindeki ceketi çıkarmıştı, gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı ve boynundaki kravatı gevşetmişti. Her zamanki o kusursuz avukat havasından uzak, yorgun ama bir o kadar da dik duruyordu.
Elindeki iki karton bardak kahveden birini masama bıraktı. "Hala buradasın," dedi; sesi, ofisin bu sessizliğinde her zamankinden daha tok ve yakından geliyordu.
"Bitirmem gereken dosyalar var," dedim, kahve bardağına dokunmadan. "Yarına yetişmezse, sabah ilk duruşmada sıkıntı çıkacağını biliyorsun."
Ateş karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Ellerini masanın üzerine koydu, gözlerini doğrudan benimkine dikti. "Sana bu büroya ilk geldiğinde ne dedim, Leyla? Burada kimseye torpil geçilmez, herkes kendi yükünü taşır."
İçimdeki o yorgunluk, yerini aniden inatçı bir öfkeye bıraktı. Sandalyemde dikleştim. "Torpil istediğimi kim söyledi, Ateş abi? Gecemi gündüzüme katıp çalışıyorum işte. Daha ne duymak istiyorsun?"
Ateş, o kelimeyi duyduğu an her zamanki gibi kaşlarını hafifçe çatıp arkasına yaslandı. Mahallede ya da ofiste, o hitabın aralarındaki çizgiyi hatırlatmak için bilerek seçildiğini çok iyi biliyordu ama bu defa konuyu uzatmadı. Derin bir nefes alıp gözlerini masadaki dosyalara çevirdi.
"Torpil istediğini iddia eden yok," dedi, sesi her zamankinden daha sakin, hatta neredeyse yorulmuş çıkıyordu. "Sadece... fazla yükleniyorsun. Bu tempoya uzun süre dayanamazsın."
Onun bu konuyu deşmeyip alttan alması, içimde tuhaf bir şaşkınlık yarattı. Beklediğim o keskin tartışma yerine aramızda sessiz, yoğun bir solukluk oluştu.
"Dayanırım," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Mahalledeki o yavaş akışa alışık değilim belki ama buradaki hızı seviyorum."
Ateş başını kaldırıp uzun uzun yüzüme baktı. Gözlerindeki o mesafeli maske yerli yerindeydi ama bakışlarındaki o ağırlık, aramızdaki mesafenin kelimelere dökülmeden de hissedildiğini ele veriyordu. Hiçbir şey söylemedi; sadece masanın üzerindeki bardağımı biraz daha bana doğru itti.
"Kahveni iç, soğutuyorsun," dedi sadece. Ardından ayağa kalktı, ceketini koluna alıp kapıya yöneldi. "Yarın sabah o dosyalar masamda tam liste halinde olsun, Leyla."
Kapıdan çıkarken arkasına bir kez olsun bakmadı. Ofiste tekrar yalnız kaldığımda, kahve bardağından yükselen hafif buhara baktım. Ateş bu kez o çizgiyi zorlamamıştı, konuyu kapatmış gibi görünüyordu ama ikimiz de aramızdaki havanın ne kadar değiştiğini biliyorduk. Henüz erkenmiş gibi, patlamaya daha zaman varmış gibi... ama her geçen gün o sınıra biraz daha yaklaşıyorduk.