Size hemen bir bölüm daha getirdim
Keyifli okumalarr:)
Mahalle meydanından bakkalın olduğu sokağa saptığımda akşamüzeri rehaveti iyice çökmüştü. Gökyüzü morla lacivert arasında bir renge bürünürken, sokak lambaları cılız cılız yanmaya başlamıştı. Bakkalın önünde Ateş’i gördüm. Elinde bir sigara, her zamanki gibi dik ve ciddi bir duruşla duvara yaslanmış, uzaklara dalıp gitmişti. Yanında abim Barış vardı; elleri ceplerinde, sürekli hareket halinde, bir şeyler anlatıp duruyordu.
Beni görünce abim, "Leyla! Eve mi dönüyorsun?" diye seslendi.
"Evet, annemler bekliyor," dedim. Yanlarına vardığımda Ateş sigarasından son bir nefes çekip izmariti kenara attı ve başıyla selam verdi. Bakışları her zamanki gibi net, ifadesizdi; beni sadece 'Barış’ın kardeşi' olarak gördüğünü belli eden o tanıdık, mesafeli ifade.
Abim, "Ateş de bize geliyor, akşam konuşacaklarımız var," dedi. Tam o sırada Ateş'in telefonu çalmaya başladı. "Bir dakika Barış, şunu cevaplamam lazım," diyerek bizden biraz uzaklaştı.
Abim fırsattan istifade yanıma yaklaştı. "Senin şu okul staj işini sordum Ateş’e," diye fısıldadı. "Tanıdığı büyük bir avukatlık bürosu var, belki bir yolunu bulur, kapıyı aralar dedi."
İçimden bir anlık bir heyecan geçse de, bunu abime belli etmemeye çalıştım. "Gerek yok abim," dedim, sesimi sabit tutarak. "Ben kendim hallederim. Kimsenin referansına ihtiyacım yok, kendi yerimi kendim bulurum."
Abim tam itiraz edecekken Ateş telefonu kapatıp yanımıza döndü. "Barış, senin o dilekçe işi yarın sabah çözülür," dedi, konuyu hemen işine getirerek. Sonra doğrudan bana döndü. "Okul nasıl gidiyor Leyla? Barış çok övüyor seni, 'Leyla bu sene bitirir, kurtulur' diyor."
"Bitiriyorum işte, yavaş yavaş," dedim, çok da uzatmadan.
Ateş sadece "Hayırlısı," dedi. Fazla lafa girmedi. Abimin o gereksiz gevşekliğine karşı Ateş’in bu net, mesafeli duruşu garip bir şekilde beni rahatlatıyordu. Kimse kimseye hayat dersi vermiyor, kimse zorla bir samimiyet kurmaya çalışmıyordu.
"Hadi biz gidelim, geç kalmayalım," dedi abim.
Ateş, "Sen önden git Barış, şu bakkaldan bir su alıp geleceğim," dedi.
Abim söylene söylene önden yürümeye başladı. Ben de tam adımlarımı hızlandırıp uzaklaşacakken Ateş, "Bekle," dedi. Sesi, az önceki o mesafeli tondan biraz daha farklıydı. Durdum, ona baktım. "Barış’ın niyetinin iyi olduğunu biliyorsun, değil mi? Sadece senin hayatını biraz daha kolaylaştırmak istiyor."
"Kolaylaştırmak derken?" diye sordum.
"Yani..." dedi, gözlerini bakkalın tabelasına çevirerek. "Hukuk dünyası mahalle gibi değildir Leyla. Orada herkes bir yerlere tutunmaya çalışır. Barış senin o dünyada yalnız kalmanı istemiyor."
"Yalnız kalmaktan korkmuyorum," dedim, hafifçe gülümseyerek. "Belki de tek başıma olmayı tercih ediyorumdur."
Ateş bana baktı, o ifade etmesi zor, gri bakışlarıyla. Bir şey diyecek gibi oldu ama vazgeçti. "Kendi tercihin," dedi sadece. Bakkala girdi. Ben de o an, onun neden bu kadar ketum olduğunu, neden kimseye tam olarak güvenmediğini daha iyi anladım. Ateş için güven, kazanılması gereken bir şeydi; verilmesi gereken bir hak değil.
Eve yürürken içimde garip bir huzursuzluk vardı. Ateş’in o buz gibi duruşu, aslında bir tür koruma kalkanıydı. Barış ise sadece bu kalkanın dışındaki dünyayı görüyor ve benim için endişeleniyordu. Ben ise, ne o kalkanın arkasındaki gizemi ne de Barış'ın o saf iyi niyetini tam olarak yönetebiliyordum. Kendi yolumu çizerken, mahallenin dar sokakları artık bana daha da dar gelmeye başlamıştı. Ateş’in o büro teklifini, sadece 'yardım' olarak görmemeliydim; bu, onun dünyasına giriş biletiydi. Ve ben, o biletle ne yapacağıma karar vermeliydim.
Akşamın karanlığı mahallede iyice yoğunlaşırken, Ateş’in o mesafeli bakışı zihnimden silinmiyordu. Belki de gerçekten, kendi ayaklarımın üzerinde durabilmek için birilerinden yardım almayı reddetmek yerine, o yardımı kendi şartlarımla kabul etmeyi öğrenmeliydim.