İçeriğe geç

Kalp Atışı

Bölüm 28 · 25 dk okuma

Kalp Atışı

Bölüm 28

27-ci bölüm: Operasyon adı: Güneş

HEPİNİZDEN RİCA EDİYORUM. HER OKUYAN OY VERSİN. EMEĞE SAYGI. LÜTFEN.

İnsan hayatı boyunca bir çok duygu değişimlerine girer. Hüzün, neşe, mutluluk, şaşkınlık, pişmanlık, çaresizlik, korku ve daha bir çok hisler. Alparslanın gözlerinde daha önce çoğunu görmüştüm ama onu daha önce hiç bu kadar dağılmış, hayattan bıkmış şekilde görmemiştim. Ailesi, özellikle de babası yüzünden bu hale gelmişti. Sanki onun yerinde ailesi tarafından incitilmiş, küçük bir çocuk görüyordum. Ağlamaktan ve içkiden dolayı gözlerinin içi kıpkırmızı olmuştu. Yorgun ve bitmiş durumdaydı.

Bir az da olsa rahatlatmak ve sakinleştirmek için onu kendime çektim ve başını omzuma yasladım. Kollarını belime sarıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Bir elimi saçlarının arasına daldırdım. Diğeriyle de gözyaşlarını silerek yanağını okşadım. Nefes alışverişleri düzensizdi ve titriyordu.

"Babanla mı konuştun?"

Burnunu çekip "Evet." Dedi. "Giray gelince onun gönderdiğini düşünüp görüşmüştüm. Ama düşündüğüm gibi yapmadı."

"Ne dedi sana?"

Emre Alparslan Atasoy'dan (Flashback):

Girayı karşımda görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Sürekli damarıma basıyor, bilerek sinir ediyordu.

Taburdan çıktıktan sonra Akif Atasoyun evine gittim. Girayın buraya gelmesi tesadüf olamazdı. Onu benim başıma Akif Atasoydan başka kimse musallat edemezdi. Kapının önüne geldim ve sertçe kapısını çaldım. Yardımcı açınca "Buyrun? Kime bakmıştınız?" Diye sordu.

"Akif bey evde mi?"

"Evde. Kim geldi diyim?" Deyince hızla içeri girdim. "Beyefendi, böyle giremezsiniz!" Diye peşimden geldi.

"Baba!"

"Beyefendi, sessiz olur musunuz?!"

"Sadece konuşup çıkacağım. Siz karışmayın!" Baba! Çık ortaya!" Kollarımı yana açıp "Bak! Geldim! Burdayım! Şimdi çık karşıma! Hesap verme vakti, Akif Atasoy!" Diyerek evin içinde bağırıyordum.

Az sonra merdivenlerden inerek "Vay vay vay. Kimleri görüyoruz." Dedi. Bakışlarım ona döndü. "Ne işin var senin burda? Yoksa beni mi özledin?"

"Özleyeceğim en son kişi bile değilsin."

"Niye geldin peki? Ne diye ortalığı aleve veriyorsun?"

"Yaptığın şeyin hesabını sormaya geldim."

Yardımcıya dönüp "Sen çıkabilirsin, Umay." Dedi ve onu gönderdi. "Ne yapmışım ben? Geçmişi mi diyorsun? Sana mı kaldı hesap sormak?"

"Bilmemezlikten gelme! Girayı senin yolladığından adım kadar eminim!"

Tiksinir şekilde sırıtarak "Ne? Giray mı? Ben mi yollamışım?" Dedi. "Başka ne yapmışım anlatsana sen bi."

"Ben bilmem Akif Atasoy. Söyle o oğluna dolanmasın etrafımda. Bizden uzak dursun!"

"Biz dediğin kim? Sevgilin mi yoksa? Bak sen şu işe?" Deyip dudak büzdü.

"Seni ilgilendirmez. Nasıl gönderdiysen öyle de geri alırsın!"

Tıslayarak göz devirdi. "Girayı ben göndermedim."

"Yalan söyleme!"

"Ben yalan söylemem!" Bir adım daha yaklaştı. "Sen kendini ne sanıyorsun? İşim gücüm yok bi de seninle mi uğraşacağım?" Kahkaha attı sinsice. "Hayal dünyasındasın sen çocuğum. Ne Giray ne de sen umrumda değilsiniz. Hele sen. Hiç bir zaman da olmadın." Dedi. Gözlerine baktığımda o iğrenç ifadesinde doğru söylediğini anladım. "Ne sandın? Babam beni o kadar çok önemsiyor ki, işini gücünü bırakmış bana oynuyor." Gözlerini kıstı ve alay eder gibi baktı. "Böyle düşündün değil mi? Benim seni önemsediğimi. Sırf sana inat Girayı başına yolladığımı. Sen salak mısın, çocuğum? Hm? Aklın mı çalışmıyor?" Diyerek işaret parmağıyla şakağıma vurdu.

Elini ittirip "Bir daha bana dokunursan, kırarım o elini!" Dedim dişlerimi sıkarak.

Kollarını göğsünde birleştirip "O zaman ben senin kafanı yıllardır saklanan gerçeklerle açayım, Emre Alparslan. Sizi neden terk ettim biliyor musun? Hiç düşündün mü?" Dedi. "Düşünmedin tabi. Senin yüzünden. Küçük bir çocukken bile öfke problemin vardı senin. Senin sorunların yüzünden. Sefir arkadaşlarıma, diğer büyükleri seninle tanıştırıp, 'bu benim oğlum.' demeye utandığımı biliyor muydun? Diğer çocuklardan farklı olduğunu, sürekli senin sorunlarının peşinden koşmaktan usandığımı biliyor muydun? Psikologlara, terapilere para yatırmaktan yorulduğumu biliyor muydun? Hep yüzümü kara çıkaran, utanmama sebep olan, işeyaramaz, meymenetsiz bir çocuktun. Öyle de kalacaksın. Şimdi bunlara rağmen karşıma geçmiş, seni önemsediğimi mi ima ediyorsun? Sen de, o Giray da benim için sadece hatadan ibaretsiniz. Yani o yüzden kendini hiç nimetten sayma." Diye devam etti. Boğazıma bir yumru oturmuştu sanki. Söyledikleri çok dokunmuştu. En çok ta benim yüzümden hem annemin, hem de ablamın hayatının mahv olması vurmuştu. "Ha bir şeyi unuttum. Annenin intaharını hatırlıyor musun?" Demesi bardağı taşıyan son damla olmuştu. O lanet günü unutamıyordum.

Daha fazla dayanamayıp yakasına yapıştım. "Sus! Konuşma aşşağılık herif! Kapat o iğrenç çeneni!"

"Ne o? Babanı mı döveceksin yoksa, akılsız çocuğum? Gerçekler mi ağır geliyor, yoksa sen yalanlara inanmayı mı seviyorsun? O gün. Okuldan dönünce gördüğün manzaranın..."

Dişlerimin arasından "Akif Atasoy! Seni kimse elimden alamaz kes sesini!" Dedim lafını bitirmesine izin vermeyerek.

"Bak sen. Oğlum büyümüş te babasına el kaldıracak. Cık cık cık. Gerçeklerden mi korkuyorsun yoksa? Yazık sana. Zavallının tekisin sen."

"Kapa çeneni!" Dedim yumruğumu dolaba vurarak.

"O gün okuldan gelip anneni küvetin içinde bileklerini kesmiş şekilde buldun ya!"

"Sus! Sus! Sus! Konuşma!" Kulaklarımı kapatarak onu duymamaya çalışıyordum ama sesi sanki beynimin içindeydi.

"Hadi ama, yetersiz çocuğum. Aç kulaklarını da iyi dinle." Yere çökmüş kulaklarımı tutarken yanıma oturdu. Tam kulağımın dibine doğru "Beni suçlu buluyorsunuz ama asıl suçlu kim biliyor musun?" Dedi. "Sensin! Annen senin yüzünden intahar etti! Eğer o gün benim evime gelmeseydin, olay çıkarmasaydın annen intahar etmeyecekti! Niye yaptı biliyor musun? Senin onun yanında kalmak istemediğini, Girayı kıskandığını düşündü!" Dedi. Tek nefese bağıra bağıra yüzüme vurdu. "Yani anlayacağın, herşeyin tek suçlusu sensin. Emre Alparslan Atasoy."

"Yeter yeter sus artık kes sesini! Kes! Kapa çeneni ,adi şerefsiz!"

Başını 2 yana sallayarak "Ah benim akılsız oğlum. Hiç değişmemişsin. Kendine zarar verince nolacak sanıyorsun? Bana mı acı çektireceksin?" Dedi.

Sonunda kafamdaki sesleri susturup ayağa kalktım. "Bana bak, Akif Atasoy. Her geçen gün sana olan saygımı ve sevgimi kaybedip nefretimi artırdım. Sakın kendini benim gözümde değeri görme. Bir daha karşıma çıkma! Bu da sana son sözüm." Dedim ve arkamı dönüp hızla ordan uzaklaşıp kapıyı sertçe çarptım.

(Flashback son)

Doğa Korkmaz'dan:

"Babama belli etmek istemedim ama söyledikleri çok ağrıma gitti. Her şey benim yüzümdenmiş Doğa. Her şey. Biliyor musun? Çok küçüktüm. Babam bizi terk ettiğinde 4 yaşındaydım. O gittiğinde saat tam 12de 5 yaşıma girmiştim. O günden sonra doğum günlerimden nefret ettim." Dedi ve gözlerinden tekrar yaşlar akmaya başladı. "Çok küçüktüm, Doğa. Annemi o küvette kanlar içinde gördüğümde... babam yüzünden oldu sanmıştım ama meğersem benim yüzümdenmiş."

Belimdeki kollarını sıkılaştırdı ve başını boynuma gömdü.

Anlattıkları karşısında şok olmuştum. Bir baba nasıl bu kadar acımasız olabilir. İnsan nasıl kendi çocuğundan nefret eder? Daha çok küçükken bile herşeyi onun omzuna nasıl yükler? Bir baba nasıl kendi öz oğlunu bir hata, yüz karası ve işeyaramaz biri gibi görer?

"Alparslan." Ne diyeceğimi bilmiyordum. Onu nasıl sakinleştirebilir, nasıl unutturabilirdim ki? "Üzgünüm." Diyebildim sadece. "Ne söyleyeceğimi, nasıl tepki vereceğimi bilmiyorum ama, hep senin yanında olduğumu ve seni asla yalnız bırakmayacağımı bilmeni istiyorum." Deyip saçlarına öpücük kondurdum.

"İyiki varsın. Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum,Doğa." Dedi. "Ama dert tek bu olsa iyi. En kötüsü de ne biliyor musun? Beni seninle vurmak istiyorlar. Senin canınla tehdit ediyorlar."

"Ne? Nasıl yani?" Sanki yanlış bir şey söylemiş gibi hızla başını kaldırdı. "Kim tehdit ediyor? Nasıl tehdit ediyor?"

"Şey."

"Ney? Kim tehdit ediyor, Alparslan?"

"Neslihan."

"Ne? A-ama o?" Ayağa kalkıp ona baktım.

O da benimle birlikte kalkıp gözyaşlarını sildi ve eski ciddiliğine döndü. "Arkasında Andrey duruyor. Ve başka büyük güçler de olabilir."

Ellerimi saçlarıma geçirip "Nasıl ya? Ama o bir doktor." Dedim şaşkınca.

"Terör örgütüyle çalışıyormuş işte. Andreyle telefon konuşmasını duydum. Ona sorunca da boğazıma bıçak dayadı."

"Ne?!"

"Korkma ya ordan bakınca güçsüz biri gibi mi duruyorum?"

"Ne dedi sana?"

"Eğer birinin bile onun yaptığından haberi olursa sana zarar verirmiş."

"Sen de bu yüzden söylemedin."

"Önce korktum. Bu Neslihan yalnız değildir. Bir sürü adamları vardır. Eğer sana söylersem yapacağından korktum. Ama sonra düşündüm. Eğer dikkat edersek ve birlikte hareket edersek anlamazlar."

"Biliyordum. Gidip Alpe yalan yanlış sallamasından anlamıştım onun tekin biri olmadığını."

"Ayrıca bir kaç araştırma yaptım. Hatırlıyor musun bir keresinde gizli görev için bara gitmiştik. Uyuşturucu ticareti üzre."

"Evet. Taylanla Seçili yakalamıştık ama en baştakini bulamamıştık.... Bir dakika. Başlarındaki yoksa?"

"Ta kendisi. Uyuşturucu ticareti sayesinde Andreyin silah almasına yardımcı oluyor. Tabi sivillerin içinde olduğundan dolayı da sürekli bilgi sızdırıyor."

"Allah belalarını versin. Kim bilir başka neler yapmıştır."

"En başından beri hepimizi tanıyormuş. İyi haber. Senin istihbarat uzmanı olduğunu bilmiyor. Sadece bizim içimizde olduğun için bir şeyler bildiğinden şüpheleniyor."

"Şimdi napacağız? Neslihanı durdurmamız gerek. Başka kimin haberi var?"

"Yavuz albayıma anlatmıştım. Yakın zamanda görev emri gelir."

"Kahretsin, ceza vermeseydin katılabilirdim."

"Bu çok zorlu ve özel bir görev olacak. O yüzden katılacaksın."

"İyi bari. Ben gitsem iyi olacak. Yarın işlerim var." Ona yaklaşıp elimi yanağında gezdirdim. "Daha iyi misin?"

"İyiyim, canım. Düşünecek daha önemli şeylerimiz var. Bu halkı ve ülkeyi korumalıyız. Merak etme beni." Dedi ve avuç içimi öptü.

"Tamam o zaman. İyi geceler." Deyip kollarımı boynuna doladım. "Kötü hissedersen ara tamam mı?"

"Nasıl isterseniz, küçükhanım. Size de iyi geceler." Deyip boynumdan öptü.

•••

Eve vardıktan sonra telefonu elime aldım ve bizimkilerin olduğu gruba girdim. Alparslanın doğum günü için açmıştık ve onu dahil etmemiştik.

Siz: İyi akşamlar beyler?

Yarına düşündünüz mü bir şeyler?

Arif: Hayırlı akşamlar yenge

Valla ben çok düşünemiyorum

Ben hiç düşünmüyorum bile diyebiliriz

Siz: O niye?

Arif: Bilmiyorum ki

Serhat: Cümleten hayırlı akşamlar

Yenge sen bakma buna

Her zamanki Ali işte

Siz: Ya bir şey sorucam

Arifin lakabı niye Ali?

Arif: Çünkü benim göbek adım Ali

Ben doğmamıştan önce her kes bir isim söylemiş

Peder Abdullah, anam Ahmet, dedem Levent, ninem de İrfan demiş

Bunlar kalmışlar böyle

Sonra benim akıllı dayım çıka gelmiş

Demiş ki ismi Arif olsun, Ali de göbekadı olsun.

Ahmet, Levent ve İrfanın baş harfleri ya hani

Siz: Yok daha neler

Selim: Selamlar

Bana değişik gelen ne biliyonuz mu?

Adını dayının koymasına nasıl müsade etmişler?

Arif: Ne bilem ben oğlum

Murat: O an dayının minimum karizma

Arif: Bu da sanırsın z kuşağı

Serhat: Şehir çocuğu işte

Murat: Oğlum ben İstanbula gittiğimi bile hatırlamıyorum

O kadar uzun zaman oldu yani

Benim nerem şehirli

Sen kendine bak

Çapkın

Serhat: Ben?

Yiğit: Lan bi uyutmuyonuz ya

Rüyamda Leylayla konuşuyordum

Siz: Sen hala konuşmadın mı Leylayla?

Rüyanda konuştuğuna göre

Demir: Kesin konuşurken uyuyakalmıştır bu

Yoksa niye rüyasına girsin?

Siz: LAN

Lan Yiğit yaptın mı böyle bir şey?

Arif: Yenge bak bu hergele romantiğim falan diyor ama

Öküzün önde gideni

Çok pardon ama Alparslan komutanımın eski haline bile 1000 basar

Murat: Arif şimdi oldu mu?

Komutanımı niye katıyorsun buraya?

Siz: Boş verin şimdi onu

Yiğit lütfen konuşurken uyumadım de

Yiğit: Ya bi susun

Ne uyuması ya kafayı mı yediniz?

Yahu ben Leylayla konuşsam değil uyumak gözümü kapatmam ya heyecandan

Uyumakmış

Öküzmüş

Nerde gördünüz benim öküzlüğümü

Selim: Komutanım emin misiniz?

Saysam bitmez

Yiğit: Gidip ulu orta yerde de böyle söylerseniz rezil edersiniz beni ya

Serhat: Neyse arkadaşlar onu bunu boş verin de esas konumuza odaklanalım

Arif: Esas konu?

Haa komutanımın doğum günü meselesi

Siz: Benim aklıma bir şey gelmedi sizde var mı?

Yiğit: Aslında bende bir şeyler var

Şimdi yarın sabah erkenden tabura gidiyoruz

Alparslanın odasını süsleyeceğiz

Bir az pasta, tatlı filan artık siz daha iyi bilirsiniz

Alparslan gelir gelmez ilk kendi odasına uğrar

Kapıyı açıp içeri girince de bam

Sürprizzz

Nasıl ama?

Siz: Bence güzel

Hem şaşırmış olur

Güzel güzel sevdim ben

Demir: Valla bence de iyi fikir komutanım

Arif: İyi iyi

Bu Leylacı hanzodan beklemezdim ama ben de sevdim

Yiğit: Ne var lan bok çuvalı

Sevmek suç mu?

Ha?

Sana soruyorum Doğa sen tecrübelisin

Sevmek suç mu?

Siz: Değil tabi niye olsun da

Sen sanki bir az fazla şeysin

Yiğit: Ney?

Arif: Gevvvvuşek

Yiğit: NE DİYON LAN!

Siz: E yuh

Öyle söylenir mi?

Sadece bir az fazla ümitli, fazla

Ne bileyim işte fazla seviyorsun işte oğlum

Daha hiç bir şey belli değil

Yiğit: Nasıl yani?

Serhat: Moruk yani diyor ki çok ümitlenme

Leyla seni sevmezse mal gibi kalırsın

Yiğit: Hadi ya

E ben ne zaman mutlu olucam peki?

Garibin yüzü aşktan yana hiç mi gülmez abi ya?

Siz: Güler inşAllah

Hadi bana müsade

Yarın erken kalkacağız

Sizde sakın belli etmeyin bir şey

Demir: Tamamdır yenge hiç merak etmeyesin

O iş bizde

Siz: Güzel

İyi geceler herkese

Selim: Sana da

•••

Sabah erkenden, daha Alparslan gelmeden tabura geçmiş, onun odasını süslüyorduk. Masasının üzerine bir pasta da koymuştuk.

Murat "Arif, doğru dürüst tutsana şunu." Diye kurdeleyi tutamadığı için Arifi tersliyordu.

"Ben napıyorum aga, sen yapamıyorsun."

Demir ikisini de yana itekleyerek "Çekilin abi, ikiniz de yapamıyorsunuz. Bu işi ustasına bırakın." Dedi.

"Bak bak bak. Sen kime artistlik yapıyon oğlum." Diyerek Arif onu uzaklaştırdı. "Çocukları alalım pistten."

"Ya bi susun. Gelecek şimdi."

"Afedersin, yenge."

Derken Yiğit hızla içeri girdi. "Geliyor. Hazır olun."

Herkes yerine geçti ve beklemeye başladı. Kapı tekrar açılınca bu sefer Alparslan içeri girdi. Hep birlikte "SÜRPRİZ!" Deyip alkışladık. Önce şaşkınlıktan çatılan kaşları sonunda düz çizgi aldı ve dudağı tek bir kenara doğru yukarı kıvrıldı.

"Siz.."

"İyiki doğdun, komutanım!" Diyerek ona doğru yaklaşıp kollarımı boynuna sardım. Sarılmama karşılık verip omzumdan öptü.

"Teşekkür ederim, Yarasam."

"İyiki doğdunuz, komutanım." Herkes bir bir tebrik ederek sarıldı.

"Ya siz ne yapmışsınız böyle ya?"

"Beğendin mi? Gerçi bu kurdeleler pek olmadı ama olsun." Diyip Arifle Muratın yaptığı kurdeleyi gösterip onlara güldüm.

"Bak yine."

"Beğenmek ne kelime. Bayıldım. Uzun zamandır böyle bir şey yaşamamıştım. Hepinize çok teşekkür ederim."

"E hadi. Mumları üflemeyecek misin?"

Elimi tutup "Evet ama birlikte" Dedi ve pastanın yanına doğru adımladık.

"Dilek tutun komutanım." .

"Sen zaten benim tüm dileklerimsin, Doğa Korkmaz. O yüzden gerek yok." Dedi gözlerime bakarak.

Herkes bir anda OOOOOOOO-lamaya başladı. "Komutanım yavaş gidin ışık hızını geçiyorsunuz."

"Adettendir komutanım. Tutun bir dilek."

"O zaman sadece huzurumuza. Ülkemizi bu mikroplardan temizleyelim. Mutlu ve huzurlu olalım." Deyip mumları üfledi. Tekrar sarıldım ve yanağından öptüm.

Bu sefer kapı çaldı. "Gel!"

İçeri bir asker girip selam verdi."Uzman çavuş Tanrıöğen."

"Söyle, aslanım."

"Yavuz albayım sizi ve timinizi harekat merkezine bekliyor, komutanım."

"Tamam hemen geliyoruz."

Asker başını aşağı yukarı yaparak dışarı çıktı.

Yiğit "Beklenen gizli görev he?" Dedi sessizce.

"Gidip öğrenelim o zaman." Alparslanın odasından çıkıp harekat merkezine gittik. Yerlerimize oturduktan sonra Giray ve onun timinden 2 kişi daha geldi ve onlar da oturdular.

Giray tam bir şey söyleyecekken babam içeri girdi ve hepimiz ayağa kalkıp selamlaştık. "Rahat!" Dedi ve kendisi de oturdu. Göz göze geldiğimizde eskisi gibi bakmıyordu. Bakışlarında hüzün vardı. Uzun zamandır konuşmuyorduk ve bu yüzüne yansıyordu. Sonunda öksürerek söze başladı. "Bu gün gizli görev için İstanbula gideceksiniz. Operasyon adı: Güneş." Sonra ekrana Neslihanın resmini yansıttı. "Bu kadını tanıyanlarınız vardır. Neslihan Güngör diye biliniyor. Kendisini doktor. Çınar hastanesinde çalışıyor. Aldığımız bilgilere göre uyuşturucu kaçakçılığının başında. Terör örgütüyle de iş birliği var. Uyuşturucu satışı sayesinde teröristlere silah yardımı yapıyor. Haliyle de Andreyin en yakınlarından biri. Asıl ismi Hale Güneş. Kıbrıs doğumlu ve 28 yaşında." Yaşını bile yanlış söylüyordu.

Serhat kaşlarını çatarak "Sahte kimlik." Dedi.

"Aynen öyle. Bu kadın bir ajan. Sivillerin içine sızıyor ve bilgileri örgüte aktarıyor.

Bu gün İstanbulda, zengin bir iş adamının veridiği davette buluşacaklar.

Büyük ihtimal yine madde kaçakçılığı yapacaklar. Sizler de o davete katılacaksınız.Neslihan orda olmayacak. Onun yerine adamları olacak. Sizin göreviniz onları engellemek ve adamları sağ salim getirmek. Sahte kimlikleriniz hazır."

Deyip bana bir kimlik verdi. "Doğa. Sen Nihal Sönmez. 27 yaşında bir doktorsun ve Sarp Sönmezle evlisin. 2 yıldır evlisiniz ve birlikte bir hastane yönetiyorsunuz. İlişkiniz de güzel ilerliyor."

Alparslan "Bu durumda Sarp Sönmez de ben oluyorum." Diye ileri atıldı.

"Hayır." Diye diğer kimliği Giraya uzattı.

"Sarp Sönmez."

"Komutanım. Bu rol olmadı gibi." Alparslanın masanın altındaki elini tutup sıktım sakin olması için.

Giray bir Alparslana bir babama bakıp "Komutanım, bence de. Ben bu rolu yapabileceğimden emin değilim. Atasoya verin." Dedi.

"Olmaz. Senin kolun yaralı. İyi silah kullanamayacaksın. O yüzden verdim sana bunu."

"Komutanım kendisi de istemiyor zaten."

"Burada ne zamandan beri kararları siz verir oldunuz?!" Sessizlik çökünce devam etti. "Giray sen Sarp Sönmez olacaksın. 28 yaşındasın ve sen de doktorsun. Fakat bir az çapkın bir tipsin."

"Alparslan. Sen Onur Ak olacaksın. Aklar holdingin sahibi. Eşinden boşandın ve 2 oğlun var. 30 yaşındasın. Giraydan daha çapkınsın. Şirketi eşin Başakın sayesinde kurdun ama sonra anlaşamayıp boşandınız.

Arif sen valesin. Demir sen karşı binadan kendine bir yer bulup keskin nişancı olacaksın. Bomba timinden Yaşar ve Ceylan. Sizler ana girişte durup gelenleri selamlayacaksınız. Yiğit sen pianist olacaksın. Murat ve Serhat. Sizler garson olup elinizde sürekli içki tepsileriyle servis yapacaksınız. Selim sen de onlara katılacaksın. Gözünüzü dört açın. Çok dikkatli olmanız gerek. Giray ve Doğa silah kullanmayacak. En zor ve çıkılmaz durumda çatışma çıkacak ve hiç bir sivile zarar gelmeyecek. En ufak yanlışta herkes yanar. Hazırlanıp yola çıkabilirsiniz. Allah yardımcınız olsun!"

"SAĞ OL!" Deyip ayağa kalktık ve odadan çıktık. Herkes bir tarafa dağılırken Giray Alparslanın kolunu tutup durdurdu.

"Atasoy."

"Ne var?"

"Ben o rolü istemiyorum. Yavuz komutanıma da söyledim ama kabul etmedi."

"Yani? Niye anlatıyorsun bunu?"

"Yanlış anlamanı istemiyorum. Benim kimseyle bir derdim de yok. Bizim esas görevimiz onları durdurmak."

"Güzel. Biliyorum zaten." Dedi ve kolunu kurtarıp uzaklaştı.

Giraya gözlerimi dikince "Sen yapma bari be Doğa. Benim ne suçum var?" Dedi.

"Merak etme. Ben öyle düşünmüyorum. İşimize bakalım biz."

"Sağ ol. Birinin bile benden nefret etmemesine sevindim."

"Neden herkes senden bu kadar nefret ediyor? Ne yapmış olabilirsin ki?"

"Bunu neden Atasoya sormuyorsun? Benim gitmem gerek. Daha Sarp Sönmez olmak için giysi bulacağım." Dedi ve arkasını dönüp gitti.

Ben de eve gidip hazırlanmaya başladım. Ne giyeceğime dair hiç bir fikrim yoktu. Elbise giymekten hoşlanmazdım ama bir iş adamının davetine ne giyilirdi ki?

Battı balık yan gider diyerekten siyah, kısa bir elbise giydim. Saçlarımı da kendi haline açık bıraktım.

(Böyle düşünebilirsiniz.)



Hazırlandıktan sonra tekrar tabura gittim. Orda toplandıktan sonra hep birlikte hava alanına gidecektik.

Bahçeye girdiğim an timi gördüm. Normal günlük giysiler giymişlerdi. Uçağa garson kılığında binselerdi çok dikkat çekerlerdi. Sanki biz böyle dikkat çekmiyoruz. Kim uçağa binerken elbise ve ya ihtişamlı gömlek giyer ki?

Sahi ya. Gömlek?

Alparslan ne giymişti acaba?

Arabadan inip timin yanına gittim.

"Tekrar merhaba."

Selim. "Hoşgeldin yenge. Bu ne güzellik. Valla komutanım çıldıracak ben size söyleyeyim." Deyip güldü.

Tam o sırada Girayın arabası giriş yaptı. Arabadan inip güneş gözlüğünü çıkardı. Simsiyah bir takım elbise giymişti. Gömleği de siyahtı. O bahçeye girdiği anda bütün gözler Giraya dönmüştü. Kadın askerler bile kendi aralarında yeni gelen yakışıklı yüzbaşı Giray Barlasoğlunu konuşuyorlardı. Hakkını yiyemem. Alparslan kadar olmasa da o da çok yakışıklıydı. Çoğu kızı etrafında pervane edecek güce sahipti. Saçlarını düzgünce arkaya doğru taramıştı.

(Bir de Giray modelinin üstünde görelim. Aşık oluyoree)



Bize doğru gelip "Selam, gençler." Dedi.

Yiğit "Ben de diyorum ne eksik." Dedi sessizce.

"Hoşgeldiniz, komutanım."

"Komutanım? Sarp demek istediniz sanırım. Sen de çok güzel olmuşsun, Nihal Sönmez. Eee? Neyi bekliyoruz?"

"Alparslan komutanımı." Az sonra Alparslanın arabası hızla bahçeye girdi. Arabadan inince yine tüm gözler ona bakıyordu. Tüm asaletiyle yanımıza doğru adımladı. Aynı Giray gibi siyah bir takım elbise giymişti. Gömleği de siyahtı. Her zaman dağınık olan saçları yana doğru taranmıştı ve bir tutamı alnına düşüyordu. Onu görünce sanki nefesim kesilecek gibi oldu. Giray da böyle giymişti ama bu... Bu tamamen farklıydı. Ona yeniden aşık oluyordum sanki. Gömleğin açık olan 2 düğmesinden esmer teni merhaba diyordu. Nefesimi kesen, gözlerimi kamaştıran ve onu saatlerce izlememe neden olacak şekilde çok ama çok aşırı çok yakışıklı olmuştu. Siyahlar içinde gözleri daha koyu görünüyordu. Artık kararımı verdim. Siyah gömlek daha çok yakışıyor.

(Alparslanı koymadım çünkü hem bulamadım hem de onu tarif eden bir resim olamazz.)

"Beni mi bekliyordunuz?"

Murat "Evet komutanım." Diye cevapladı ama ben henüz onu izliyordum.

"Uçak biletleri." Alparslan cebinden biletleri çıkarıp hepimize dağıttı.

Giray bir bilete bir Alparslana bakıp şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Uçak mı?"

"Evet. Tekneyle mi gitmek istersin?"

"Şaka mı yapıyorsun küçük kardeşim? Arabayla gitsek olmaz mı?"

"Olmaz. Zamanımız yok. Hadi arabalara."

Alparslanın arabasına doğru giderken arkadan kulağıma doğru "Gözlerimi kamaştırıyorsun resmen. Babana şuan çok sinirliyim bilesin." Diye fısıldadı.

"Niye sinirlisin?"

"Bizi karı koca yapmadığı için tabiki. Şuan senin yanına o Giray lavuku değil ben yakışırdım." Deyince güldüm. Ön koltuğa oturmam için kapıyı açtı. "Buyrunuz."

"Çok centilmensiniz beyefendi."

"Size layık olmaya çalışıyoruz hanımefendi."

•••

Uçağa binmiştik. Daha yola çıkmamıştık. Giray pencere kenarında, onun yanında Alparslan, Alparslanın yanındaysa ben oturuyordum. Bir kaç dakikanın sonunda uçak havalanınca Giray gözleri kapalı halde "Atasoy." Dedi.

"Ne."

"Deprem mi oluyor?"

"Deprem falan yok Giray. Uçaktasın."

"Dakika başı uçaktasın diyip durma bana. Kötü oluyorum. Atasoy."

"Ne var ne?"

"Elimi tutsana."

"Yok daha neler."

"Tutmasan da ben seninkini tutarım." Deyip Alparslanın elini sıkıca tuttu. Gözlerini açamıyordu.

"Korkuyor mu?" Diye sordum.

"Yükseklik korkusu var. Giray bıraksana elimi."

"Sussana, Atasoy. Zaten tüm karizmam yerle bir oldu."

"Allahım sen sabır ver."

"Atasoy."

"Giray, tek kelime daha edersen seni bu uçaktan aşağı atarım bilmiş ol."

"Neden her yer dönüyor?"

"Hiç bir yer dönmüyor. Açsana lan gözlerini."

Onların bu haline gülmeden edemedim. Demek ki herkesin büyük ve ya küçük korkuları vardı.

"Açamam. Bana sarılacaksan açarım."

"Giray bak zaten elini zor tutuyorum sakın sarılayım deme son sarılman olur."

"Olsun. Son sarılmam da olsa ben yine de sana sarılırım, küçük kardeşim."

"Korkunca da pamuk gibi oluyor ya." Dedim gülerek.

"Ya ne demezsin. Giray, bak zaten havadayız artık. Hiç bir hareket yok. Aç artık gözünü. Elimi de bırak lan Doğa bile böyle sıkı tutmuyor."

"Ne alaka ya." Diye çıkıştım.

"O Doğanın problemi. Bir kere abi de açayım."

"Ne halin varsa gör."

"Atasoy! Beni bu karanlıkta bırakma. İnsan abisini terk eder mi? Ölür müsün bir kere bana abi desen?"

"Abart istersen."

"Tamam. Demezsen deme ama hiç değilse sarıl bana."

"Çok beklersin."

"Doğa."

"Efendim."

"Sakın gidip hastanede falan Girayın yükseklik korkusu var deme."

Alparslan "Doğanın işi gücü yok senin dedikodunu yapacak dimi?" Dedikten sonra gözlerini kapatıp başını arkaya attı. Tam o sırada Giray başını onun omzuna yaslayıp bir eliyle Alparslanın koluna sarıldı. Sanki ateşe deymiş gibi Alparslan hızla ona döndü. "Napıyorsun lan." Diyerek hem kolunu hem elini kurtarmaya çalışıyordu ama Giray bırakmamaya yeminliydi.

"Nereye Atasoy? Bırakmam seni debelenme öyle. Doğa sen de çekil aramızdan. Atasoy benimdir. Yedirmem onu sana."

"Allah'ım sen benim aklıma mukayyet ol. Giray bıraksana oğlum!"

"Ya sen nasıl askersin? Yükseklik korkusu olan asker mi olur? Helikoptere nasıl biniyorsun?" Diye sordum.

"Helikoptere bindiğimi kim söyledi? Ayrıca sana mı kaldı benim askerliğim?" Deyip tekrar sarıldı Alparslana.

"Giray!" Alparslan onu uyarınca omuz silkti Giray.

Kardeş olmasalardı kıskanırdım çünkü Alparslan olağanüstü görünüyordu ve ona dokunmak benim hakkımdı.

Kulağına doğru "Kıskanmama az kaldı bilesin." Diye fısıldadım.

"Yapma ya. Niye? Sen de mi sarılmak istiyorsun bana?" Deyip sırıttı.

"Yani. Bir az."

"Nasıl bir az? Bakıyorum da gözlerini alamıyorsun benden."

"Kendi adına konuş."

"Kendi adıma da konuşuyorum tabi. Siyah sana çok yakışıyor. Şu görev sağ salim bitsin de senin sarhoş olduğunda yaptıklarının karşılığını vereyim. Ama bu sefer siyah gömlek giyerim sen çıkarır.." deyince dirseğimle karnına vurdum. "Ah! Acıdı ama insafsız."

"Uçaktayız. Ayrıca pişmiş kelle gibi sırıtmayı kes."

"Deliriyorsun dimi bana yakınlaşmak için."

"Yoo. Ne alaka?"

"Bence öyle. Ben olsam ben de delirirdim."

"Aman yesinler seni."

"Ne yapsınlar beni?" Deyip güldü. "Başkası değil sen yesen olur."

Girayın sesi geldi. "Pişt. Atasoy. Duyuyorum."

"İyi bok yiyorsun."

"Uzak dur kardeşimden, ajan bozuntusu."

"Giray bak seni atarım şuradan aşağı, kapa çeneni yat zıbar ne yapıyorsan yap!"

"Sizi 2 dakika yanlız bırakmaya gelmiyor."

"Sana ne bundan? Dön önüne."

"Korkak sinir hastası!" Dedim Giraya.

"Kıskanç çakma doktor!"

Alparslan "Susun artık!" Deyince Giray önüne döndü. Ona göz devirip ben de önüme döndüm.

•••

Sonunda uçaktan inmiştik. Arabalara binip davetin olduğu mekana doğru yola çıktık. Saat 7 de başlayacaktı ama biz hazırlanmak için bir az erken çıkmıştık.

Giray "Hiç bitmeyecek sandım. Dönüşte arabayla gidiyoruz ona göre." Dedi.

"Başka arzun?" Dedi Alparslan kaşlarını çatıp.

Giray "Sana sarıldığım için en güzel yolculuğumu yaptım, küçük kardeşim. Başka ne ister bu deli yüreğim?" Diyerek sırıttı.

"Aynı şeyi düşünmüyoruz."

Arif şaşkınlığını gizleyemedi. "Yok anasının gözü! Yenge sana rakip çıktı anlaşılan. "

"Ya ne demezsin. Yol boyu Alparslana kur yaptı inanabiliyor musun? Şaka gibi ya!"

Giray öksürerek gömleğinin yakalarını düzeltti. "Neyse. Güldük eğlendik. İşimize odaklanalım. Şimdi bu Neslihan orada olmayacak. İşin içinde kimin olduğunu nereden bileceğiz?"

"Görevimiz de o zaten. Gözümüz herkesin üzerinde olacak. O adamları bulup sağ salim kimseye bir şey olmadan mekandan çıkarmalıyız. Kulaklıklarımız takılı olacak. Doğa ve sen silah kullanmayacaksınız. İçerde siviller olacak. Çatışma çıkmaması için elimizden geleni yapacağız. " Tanıdık birini görürseniz ilgilenmeyin. Görmezden gelin."

İlahi bakış açısı:

"Hoş geldiniz efendim. Buyrun, vale kartınız. İyi eğlenceler dileriz." Diyerek insanları karşılıyordu Arif. "Beyefendinin arabasını alalım, kardeşim!"

"Hoş geldiniz. Buyrun." Yaşar ve Ceylan kapıda gelenleri selamlıyorlardı.

Bir kaç dakika sonra bahçeye siyah, üstüaçık bir spor araba girdi. Giray içinden çıktıktan sonra Doğanın kapısını açtı ve elini uzattı. Doğa arabadan indikten sonra Girayın koluna girdi.

"Hoş geldiniz, Sarp bey. Siz de hoş geldiniz, Nihal hanım."

"Hoş bulduk." Girayla Doğa içeri girdikten sonra timin diğer üyeleriyle karşılaştılar. Garson olanlar ellerinde tepsiyle servis yapıyorlardı.

Derken bahçeye kırmızı bir ferrari giriş yaptı. Alparslan içinden çıkınca Arif ona doğru gitti. "Vay! Vay! Yakışıklı abim, hoş geldin."

"Hoş buldum." Anahtarı verirken sessizce "Durum nedir?" Diye sordu.

"Henüz şüpheli yok, komutanım."

"Güzel." Deyip içeri girdi.

Arif arkasından "MaşAllah, analar neler doğuruyor be! " Diye bağırdı.

Alparslan içeri girince Serhat tepside içkiyle ona yanaştı. "Bir şeyler içmek ister misiniz efendim?" Dedi gülümseyerek.

"Kahve var mı?"

"Olmaz mı efendim? Hemen getiriyorum."

Serhattan uzaklaştıktan sonra Yiğitin yanına gitti. "Playback mi yapıyorsun yoksa kendin mi çalıyorsun?" Diye sordu.

Yiğit elini piano tuşlarında dolaştırarak "İlk kelimem müzik olmuş. Bethoven benle yarışamaz." Dedi.

"Hadi ordan. Bir hareketlilik olursa haber ver." Yiğitten ayrılınca gözü Girayla Doğaya sataştı. Sohbet ediyorlar ve diğer yandan da etrafa bakıyorlardı.

Tam o sırada sarı saçlı bir kadın Alparslana yanaştı. "Merhaba."

"Merhaba."

"Sizi daha önce görmemiştim. Tanışalım mı?" Deyip el uzattı. "Pelin ben. Sen?"

"Onur. Onur Ak." Deyip elini sıktı kadının.

"Memnun oldum. Bu arada gözleriniz çok güzel."

"Genelde bunu renkli gözlülere söylerler. Teşekkür ederim. Sizinkiler de öyle."

Kulaklıktan Serhatın sesi duyuldu. "Komutanım, öyle mi flört edilir? Bir kadını etkilemeyi bilmiyorsunuz?"

Doğa "Bir bakışıyla beni etkilemiş. Bu sarı yellozu da etmeyiversin." Deyince Alparslan hafifçe gülümsedi.

Kadın Alparslanın koluna dokunup "Acaba geçen yaz tatilde sizinle karşılaşmış mıydık?" Dedi.

"Bilmem. Bir çok ülke gezdim. Sizi hatırlamıyorum. Bence karşılaşmadık."

"Bence de. Çünkü eğer sizinle karşılaşmış olsaydım elimden kaçırmazdım. İnsanı yerle bir eden bir enerjiniz var."

"Kadınlar tarafından iltifat yağmuruna tutulmaya alışığım."

"Belli oluyor. Bir bakan bir daha bakar size. Arada dışarı çıkın da gözler bayram etsin."

Arif sessizce "Aga bu komutanıma yürüyor." Dedi.

Demir "Giray komutanım, sana doğru gelen biri var. Çenenin altına salabilirsen iyi olur." Deyince Giray gömleğinin yakalarını düzeltti.

"Artık o lanetolası uçak yok. Gerçek Giray Barlasoğlu sahneye çıkıyor." Deyip gülümsedi.

"Merhaba. Fulya hanım? Sizi görmek ne güzel." Deyip kadının elini tutup dudaklarına götürdü.

"Merhaba. Adımı nereden biliyorsunuz?"

"Beni tanımıyorsunuz. Tanışalım. Sarp Sönmez. Özel Nabız hastanesinin sahibiyim. Bu da eşim Nihal."

Kadına el uzatıp "Selam." Dedim.

"Selam." Yarımağız cevap verdikten sonra tekrar Giraya döndü. "Tam olarak nereden tanışıyoruz, Sarp bey?"

"Siz çok ünlü bir avukat değil misiniz? Bir kaç kez karşılaşmıştık. Sizin beni hatırlamıyor olmanız garibime gitti. Genelde kadınlar üzerinde etkim büyüktür. "

"Bak sen. Demek öyle. Bu arada lens mi kullanıyorsunuz?"

Giray sırıtarak "Hayır. Kendi gözlerim." Dedi.

Doğa "Bu gün de herkes göz üzerine iltifat ediyor." Dedi sessizce.

Kulaklıktan Alparslanın sesi geldi. "Noldu kıskandın mı?"

"Sen kend..." Giray sessiz olması için genzini temizledi.

"Sizinki gibi gözlerim olsun isterdim."

"Hiç tavsiye etmem çok dikkat çekiyor."

"Neslihan geldi." Dedi Yaşar.

Alparslan "Doğa bir bahanesini bulup yanıma gelir misin?" Deyince Doğa hafif başını salladı. Eğer Neslihan onları görürse bütün plan suya düşerdi.

"Sarpcım ben bi arkadaşa bakacağım. Size iyi eğlenceler."

"Tamam canım sen işine bak." Giraydan ayrılıp Alparslanın yanına gitti.

"Noldu?"

"Neslihanı buradan çıkaramayız. Tuzak kurmamız gerek."

"Nasıl bir tuzak?"

"Önce bizi görmemesi gereken bir yere gitmeliyiz." Deyip Doğanın elini tuttu ve salondan dışarı çıkardı. Personel odasına saklanıp kamera kayıtlarına baktılar.

Murat "Komutanım, Neslihan saat 2 yönünde bir adamla konuşuyor." Dedi.

"Hemen yanlarına git. Servis yaparken ne konuştuklarını dinle."

"Emredersiniz."

"Kahretsin! Hani bu gelmeyecekti."

"Ne yapacağız şimdi? Neslihanı almamız gerek."

Selim "Komutanım, içerde siviller var. Çatışma çıkmazsa da işimiz zor. Ne yapalım?"

"Burda kısılıp kaldık! Delireceğim!" Alparslan içerde çaresizce volta atıyordu. "Giray. Giray duyuyor musun beni? Neslihanı kafalamalısın."

"Merak etme. Bu Fulya denen kadın baydı iyice. Ona yanaşmaya çalışacağım."

"Bir şekilde Neslihanı dışarı çıkarabilir misin?"

"Denerim."

"Deneme yap!" Gergin bir nefes verdi. "Bak. Buradan çıkamıyoruz. Eğer Neslihan bizi görürse operasyon yalan olur. Tüm iş sende. Lütfen Giray. Bul bir yolunu. Çıkar onu dışarı. Lütfen abi."

Bir süre Giraydan ses gelmedi sonunda derin nefes alarak "Bunu saymıyorum. Daha düzgün bir yerde yüzüme bakarak diyeceksin o kelimeyi." Dedi.

Arif telsizden "Komutanım! Neslihanın şoförünün sıkıştırdım . Onun sayesinde belki Giray komutanım dışarı çıkarabilir." Dedi.

"Ne öğrendin?"

"Adı Güven. Arabada başka bir adam daha var. Onun yardıyla dönecek madde alışverişi. Tarık Aydın. Neslihan kadar olmasa da onun da Andrey üzerinde yeri var."

"Çok güzel. Giray duydun dimi?"

"Hmhm. Sarp ben bu arada. Siz?" Giray önce bilerek Neslihana çarpmış sonra da bir sohbetin içine salmıştı onu.

"Neslihan. Doktorum."

"Aaa ne tesadüf. Ben de doktorum. Özel Nabız hastanesinin sahibiyim. Bir gün sizi ağırlamak isterim. Hangi hastanede görevlisiniz?"

"Seve seve gelirim. Mardin. Çınar hastanesinde."

"İstanbulda çalışmadığınızı biliyordum. Çünkü daha önce sizi görseydim asla aklımdan çıkmazdınız."

"Çok centilmensiniz, Sarp bey. Etkilendim."

"Duygularımız karşılıklı efendim. Burası çok gürültülü. Benimle birlikte daha sessiz bir yere gelir misiniz?"

"Çok isterdim ama işlerim var."

"Emin olun size işlerinizden daha eğlenceli ve güzel şeyler veririm."

"Çok isterdim. Hatta bayağı isterdim Sarp bey ama bu önemli."

"Tamam. Israr yok."

"Önemli işi varmış. Hadi Giray çıkar artık şunu."

"Dur hele. O daha Giray Barlasoğlunu tanımıyor. Son kozumu oynamadım." Dedi yüzünü diğer tarafa çevirerek ve birden öksürmeye başladı. Öksürükleri giderek şiddetlenince yere düşecek gibi oldu.

Neslihan onun kolundan tutarak "İyi misiniz?" Dedi.

"Astımım var. İlaç arabada kaldı." Öksürmeye devam etti Giray.

Neslihan endişeyle "Napıcaz şimdi?" Dedi.

Nefes nefese devam etti. "Arabadan ilacı almam gerek. Burası çok kalabalık nefes alamıyorum. Beni dışarı çıkarır mısınız? Çok uzun sürmez." Öksürerek deyince Neslihan etrafa baktı ve Girayın koluna girip salondan çıktı.

Doğayla Alparslan birlikte personel odasından çıktılar. "Arif, Yaşar, Ceylan. Neslihan geliyor etrafını sarın kaçmasın!"

"Emredersiniz!"

Bahçeye çıktıklarında Neslihanla karşılaştılar. Onları görünce gözleri şaşkınlıktan kocaman oldu. "Siz?"

Doğa "Selam Hale Güneş. Görüşmeyeli nasılsın?" Dedi sırıtarak.

"Ne diyorsun ya anlamıyorum."

"Anlamamazlıktan gelme. Amacınızı biliyoruz. Senin filmin bitti artık Neslihan. Kapana kısıldın."

Giraya dönüp "Sarp? Sen?" Dedi.

"Cık." Giray kollarını yana açıp "Tekrar tanışalım. Giray Barlasoğlu." Dedi.

"Ama..."

"Aması falan yok. Adalete teslim olma vakti. Bir yere kaçamazsın."

"Siz öyle sanın! Ben bitti demeden bitmez!" Dedi ve elbisesini yukarı sıyırıp bir silah çıkardı. Girayı hızla kendisine çekti ve silahı onun başına doğrulttu.

"Bir adım daha atarsanız, sıkarım kafasına!"

Devam edecek...

Selamlar. Yazdığım en uzun bölüm oldu. Bu kadarını beklemiyordum. Umarım beğenmişsinizdir. OY VERMEYİ VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN. HER OKUYAN OY VERSİN LÜTFEN. Yeni bölümde görüşürüz.💓

Bölüm sonu

2 yorum