İçeriğe geç

Kalp Atışı

Bölüm 26 · 14 dk okuma

Kalp Atışı

Bölüm 26

25-ci bölüm: Küçük kardeşim

Oy verip yorum yapmayı unutmayın lütfen. Eski bölümlere nisbeten oylar çok azalmış. Her okuyan oy verirse çok mutlu olurum. İyi okumalar.

Emre Alparslan Atasoy'dan:

İnsan birine sarılınca, onun yanında olunca, gözlerine bakınca derinlere dalar mıydı? Gerçek dünyadan uzaklaşır mıydı? Ya da birisini o kadar çok sever ki ona canını bile verir, onun bir kipriğine bile zarar gelse dünyayı yakar mıydı? Sırf ona bir şey olma korkusu yüzünden koruma içgüdüsüyle kalbini kırar mıydı? Eğer bu kişi Doğaysa ve ben de Alparslansam hepsi mümkün. Eskiden sadece mesleğimi, vatanımı, annemi ve ablamı düşünürdüm. Kalbimde aşk duygusu yoktu. Ama sonra Doğayla tanıştım ve kalbimdeki hiç açılmayan aşk zincirleri kırıldı. Benim kalp atışlarım sadece Doğa diye ritmlendi.

Ama dün onu istemeden de olsa kırdım.

Benim yüzümden içki içti.

Benim yüzümden sarhoş oldu.

Benim yüzümden üzüldü.

Ama ben ona bir şey olur diye çok korkmuştum. Neslihan beni Doğaya zarar vermekle tehdit edip zaafımdan vurmuştu. Hoş onun kılına bile dokunamaz ama ben Doğanın dikbaşlı, dediğim dedik ve aklına eseni yapan birisi olduğunu biliyorum. Kendini hiç düşünmeden ateşe atar ve ben onun yanında olmazken ona zarar verirlerdi. Sadece korktuğum için ona bir az yükselmiştim. Her zaman bana bakarken parlayan yeşil gözleri timden atacağımı söylediğim zaman o parıltı yok olmuştu.

Doğa o timle nefes alıyordu ve ben de istemeden onu zaafından vurmuştum.

Sabah gözlerimi açtığımda yüzü bana dönüktü. Hala uyanmamıştı. Yüzüne düşen saçlarını arkaya atıp onu daha dikkatli inceledim. Kaşları çatılmıştı. Sanırım rüya görüyordu ve gördüğü şey kaşlarını çatmasına sebep olmuştu. O hali bile beni güldürmeye yetmişti.

Gözlerim dudaklarına kaydı. Baş parmağımla kenarlarını okşadığımda yavaş yavaş gözlerini açtı.

"Günaydın." Dedim boğuk sesle.

"Günaydın."

"Nasıl hissediyorsun?"

"Başım ağrıyor bir az. Da sen niye şuan benim yatağımda yatıyorsun?" Değince gülümsedim alayla.

"Yanlız Doğacım. Ben senin yatağında değil, sen benim yatağımda yatıyorsun."

"Ne?" Deyip yatakta oturdu etrafına baktı. "Bir dakika bir dakika. Ben senin evine nasıl geldim?"

"Ohoo hatırlamıyor musun?"

"En son Yiğitlerle birlikte bir mekana gitmiştik. Deli gibi içmiştim. Sonra sen geldin. Gerisi yok."

"Hadi ama Doğa ya. Unutmuş olamazsın." Deyip ben de yatakta doğruldum.

"Tövbe tövbe. Kalkma lan. Sen niye çıplaksın?"

"Korkma korkma. Sadece tişörtüm yok. Altımda gri eşorfman var."

Oy oy oyyy

Sen sus be ciddi ol biraz.

"Niye yok? Koskoca yüzbaşısın. Almaya para mı bulamadın?"

Kahkaha atıp "E sen çıkardın ya dün gece." Dedim.

"Ben mi çıkardım?!"

"Evet. Hem de öyle böyle değil."

"Yok ya. Beni sinirlendirmek için söylüyorsun. Daha neler. Ben senin tişörtünü çıkardım. Olacak iş değil."

"Yanlışın var. Tişört değil, gömlekti. Ama beyaz değil lacivertti."

"Gömlekse olur ya." Dedi alayla. "Ya şaka mı yapıyorsun? Biz dün gece ne yaşadık?"

"Sakin ol, korkma ya. Öyle düşündüğün gibi bir şey olmadı. Kucağıma çıktın, boynumu öpmekle kalmadın, ısırdın, dudaklarımı kanattın, gömleğimi çıkardın, bi de beni kaslarımla aldattın."

"Ne?! Kaslarımla aldattın derken?"

"Anladın sen. Dokunmak için deliriyordun resmen. Sonra gömleğimi çıkarınca isteğin gerçekleşti."

"Hadi ya. Sen bana baştan anlatsana bunu. En başından."

"Tamam. Senin kafa güzel olunca ben seni eve getirdim konuşmak için."

"Orasını biliyorum. Timden atacaktın beni ,mendebur."

"Ya bi dur anlatıyorum. Ha sonra biz eve geldik. Ben seni ayıltmak için kahve yapacaktım ki sen izin vermedin. Beni koltuğa itip kucağıma çıktın, öptün falan. Sonra mutfağa gidince de durmadın. Yani kısacası hiç durmadın Doğa. Kafan güzel olunca sana ayrı bi cesaret, tatlılık gelmişti. Dedim keşke hep sarhoş kalsan."

"Vay be. Lan bana büyü yaptın dimi? Çünkü ben sana öyle kızmıştım ki rakı sofrasında epey bi saydırmıştım."

"Doğa. Ayıp oluyor ama."

"Hiç te ayıp olmuyor. Sana az bile. Neyse saat kaç? Hastaneye gitmem verek."

Sehpanın üzerinden telefonu alıp saate baktım. "Saat 11:20. Geç kalman bir yana olsun. Doruktan azarın dibini yiyeceksin."

"Sağ ol ya çok iyi moral verdin. Gidiyorum ben." Deyip yataktan kalktı.

Doğa Korkmaz'dan:

Alparslanın anlattıkları karşısında şok olmuştum. Yani kendimi öyle göstermiştim. Her şeyi hatırlıyordum. Ama eğer hatırladığımı bilseydi onu affettiğimi düşünürdü. O yüzden küçük bir rol oynamıştım.

Ne kadar küçük anlatamam

Ben yataktan kalkınca o da benimle birlikte kalktı. Üstü çıplaktı ve ben onun vücuduna bakmamak için kendimle savaş veriyordum.

"Noldu? Bakmamak için tepiniyor gibisin sanki." Deyip ellerini eşorfmanın ceplerine yerleştirdi ve alaylı şekilde güldü. Gözlerim saçlarına kaydı. Fazlasıyla dağılmıştı ve çok yakışıyordu. Alparslanın saçı genelde dağınık olurdu ama bu sefer daha güzel gözüküyordu.

Dağınık saç zaafım var diyemiyor.

"Yoo. Ne alaka? Ben çok gördüm bunlardan." Deyip elimle karın kaslarını gösterdim.

Kaşları çatıldı. "Çok gördün? Kimde gördüğünü sorabilir miyim acaba?"

"Benim doktor olduğumu unutuyorsun. Az asker iyileştirmedim. Çoğu da senin gibiydi."

Yüz hatları gerildi ve sinirli nefes verdi. Ellerini cebinden çıkardı ve duruşunu dikleştirdi. "Çık. Benim gibi olamaz. Türk Özel Silahlı Kuvvetlerinde bordo bereli yüzbaşıyım ben. Kimse benim gibi olamaz. Sen niye başkasına bakıyorsun ki? Hm?"

"Tamam da dünya üzerindeki tek yüzbaşı sen değilsin. Ayrıca ben onları sadece tedavi ettim. Kimsenin fiziğine tutulup bakmadım."

"Hm?" Dedi ve tekrar ellerini cebine koydu. "Senin ayrıcalığın var diyorsun yani. Bir tek sana baktım, seni beğendim mi diyorsun?"

Gözlerimi devirip gülümsedim. "Cevap almak istersen önce gönlümü almalısın. Lafa tuttun beni. Daha eve gideceğim. Hazırlanıp hastaneye gitmem gerek." Deyip kapıya doğru yöneldim.

"Gönül almak? Ben daha haklıydım diye hatırlıyorum ama. Ama yine de gönlünü alırım. O kolay."

"Senin de haklı olduğun taraflar var. Yalan yok ama asker dediğin risk alır. Korkarak geri çekilmez."

"Korkmak falan yok ortada. Ben sadece o kadar itle baş edemezsiniz diye demiştim. Ya sana bir şey olsaydı? Ya size bir şey olsaydı?"

"Ama olmadı. Neyse. İş çıkışı gelip savunmamı takdim ederim. Şimdi izin verirsen gitmem gerek." Deyip kapıdan çıktım.

"Sen bilirsin. Akşam görüşürüz o zaman."

"Görüşürüz." Deyip arabama bindim ve evin yolunu tuttum.

•••

Hastaneye vardıktan sonra üstümü değiştim ve Alpin yanına uğradım. Normal odadaydı. Cihazların sesi kulaklarıma doluyordu. Alpi gördüğüm an gözlerim doldu. Yatağın yanındaki sandalyeye oturup elini tuttum. Buz gibiydi elleri. Dudakları eskisi gibi değildi. Pembeleşmişti. Vücudu yorgun düşüp zayıflamıştı. O an onu çok özlediğimi fark ettim. Sesini, gözlerini, espirilerini, şakalarını, gülüşünü.

Yıllar sonra kardeşime kavuşmuştum ama hemen ellerimden kayıp gitmişti.

"Alp... Kardeşim... Çok özledim ama seni ben. Neden uyanmıyorsun? Hani sen çok güçlüydün? Hani beni bırakmazdın? Lütfen uyan artık. Burası sen olmadan hiç eğlenceli değil. Çok sessiz. Kimse senin kadar mizah anlayışına sahip olamaz. Biliyor musun? Ömer arada sırada senin gibi yapmak istiyor. Her şeyle dalga geçmek istiyor ama yapamıyor. Çünkü kimse sen olamaz.

Söz veriyorum. Eğer çabuk iyileşirsen 1 ay boyunca senin nöbetlerine ben kalırım.

Ailemin yaptıkları yüzünden beni suçlama olur mu? Benden nefret etme. Sen beni sevmezsen ben dayanamam ki." Deyip akan gözyaşımı elimin tersiyle sildim ve sandalyeden kalkıp serumlarını kontrol ettim. "Ha bu arada. İnsan ikizine küsmez. Benden öyle kolay kurtulamazsın. Barışana kadar başını şişiririm. İlk kardeş kavgamız için sabırsızlanıyorum. O yüzden hemen uyansan iyi edersin."

Odadan çıktıktan sonra acile gittim. Leyla bir hastayla ilgileniyordu. İşini bitirdikten sonra göz göze geldik. Gülümseyerek yanıma doğru adımladı. Yiğitin söyledikleri aklıma geldi. Aralarını yapmamı istiyordu.

"Doğa. Nerelerdeydin? Doruk hoca çok kızdı."

"Bir az başım ağrıyordu. Uyuya kalmışım. Nerde şimdi?"

"Ameliyatta. Doğa gelince odama uğrasın demişti."

"Tamam uğrarım... Şey. Ömerle aranız nasıl?"

"Ne alaka şimdi?"

"Öyle aklıma geldi."

"Bakma öyle dediğime. Anlatmak için direniyorum. Ömerle aramız kötü. Hatta giderek daha kötü oluyor. Düzelecek gibi de değil. Beni anlamak istemiyor sanki."

"Canım ya. Peki hala seviyor musun?"

"Sevmemek istiyorum. Ama elimde değil. Yapamıyorum."

"Seni anlıyorum. Ama birini unutmak istiyorsan önüne bakmalısın. Ona takılı kalsan bu sadece seni üzer."

"Evet ama nasıl uzaklaşayım ki ondan? Aynı hastanede hatta aynı ekipteyiz."

"Onu görmezden gel. Etrafına bak. Ömerden daha romantik, daha yakışıklı ve en önemlisi seni daha iyi anlayacak birileri var. Hem sana bir şey diyim mi? Erkekler kendilerine fazla değer verildiğini görünce burunları havaya kalkıyor. Sen onun için yanıp tutuşursun ama onun umrunda bile olmazsın. İlgini çek, gözlerini aç, etrafına bak, emin ol onun üzerinden ondan daha iyileriyle karşılaşacaksın. Bana güven."

"Haklısın galiba. Sen de sanki tecrübelisin Doğa ya."

"Tecrübeli olmayabilirim ama insan psikolojisinden anlarım. Bak gör nasıl değişecek hayatın. Gül gibi kızsın. Sana erkek mi yok?"

"Yok tabi. Napayım? Gidip Denizle, Ayazla mı olayım?"

"Onları mı dedim ben şimdi? Aklımda biri var aslında."

"Kim?"

"Yiğit."

"Yiğit mi? Alparslanın timindeki Yiğit mi?"

"Evet. Valla çok kafa çocuk. Kötü alışkanlıkları yok, eli yüzü düzgün, işinde gücünde, Ömerden daha yakışıklı, daha romantik. Çok iyi çocuk. Tanıyorum ki diyorum."

"Hm? O kadar yani."

"Evet. Sen beni dinle. Tanış bak. Çok seveceksin."

"Olabilir aslında. Yani. Yiğit bir kaç kez yaralanmış, bizim hastaneye düşmüştü. Ordan bir kaç defa konuşmuştuk. İyi çocuk.... Tamam olur. Tanışırım."

"Harbi mi? Çok süper bir karar. Hiç pişman olmayacaksın."

Gülerek "Sağ ol Doğa. İyiki varsın." Dedi ve sarıldı. "O zaman ben işimin başına döneyim. Kolay gelsin."

"Sana da." Leyla gittikten sonra Yiğiti aradım. Telefonu açtı.

"Efendim yenge."

"Selam Yiğit nasılsın?"

"Valla nasıl olayım? 2 saattir Alparslanın fırçalarını dinliyorum."

"Hadi ya. Neyse boş ver Alparslanı da. Sana çok sevineceğin bir haver vereceğim."

"Harbi mi? Nedir?"

"Leyla işi tamam. Seninle tanışmaya ikna ettim."

"Hadi canım! Ciddi misin? Yok ebesinin.."

"Ama şu küfürleri bıraksan iyi olur. Leyla sevmez çünkü. Sana numarasını atarım."

"Çok heyecanlandım şimdi. Nasıl konuşucam?"

"Mesaj yaz önce. Kendin gibi davran ama küfür yok tamam mı?"

"Tamam yok. Çok sağ ol yenge ya. Bir tanesin. Senden iyisi yok yemin ederim."

"Bir şey değil. 2 arkadaşıma da iyilik yapmış oldum fena mı?"

"Değil tabi değil. E artık 4lü date yaparız."

"Yaparız yaparız. Hadi Alparslan daha fazla fırçalamadan git sen. Görüşürüz."

"Görüşürüz yenge tekrar çok sağ ol." Deyip kapattı. Tam kafamı telefondan kaldıracakken acile uzun boylu,güneş gözlüklü biri girdi. Kollarında ve vücudunda kanlar, yüzünde ise çizikler vardı. Kollarından damlayan kanlar yerle buluşuyordu. Çok sakin ve temkinli duruyordu.

"Biri yardım edebilir mi? Araba kazası yaptım ve sanırım bir az yaralandım. Ufak bir pansumanla geçer öyle gözlerinizi pörtletip konuşan ölü görmüş gibi bakmayın." Deyip gözlüğü çıkardı ve tam acilin ortasına doğru yürüdü. Her kes şaşkınlıkla adama bakıyordu. Gözleri maviydi ve koyu kumral saçları vardı. 30lu yaşlarında olurdu. "Hadi ama ,niye öyle dikiliyorsunuz? Korkmayın acı hissetmiyorum. 2 kolum da yaralı olmasaydı sizden daha iyi pansuman yapardım ama önemli değil, böyle de yaparım." Deyip boş olan yatakların birine oturdu. Fatma hemşireye "Canım, sana zahmet pansuman için ne lazımsa getirir misin?" Dedi. Fatma ağzı açık şekilde adama bakıyordu.

Sonunda kendime gelip onlara doğru yürüdüm. "Tamam Fatma hemşire ben hallederim." Deyip onu gönderdim.

"Hah sonunda akıllı biri çıktı. Hoş geldin doktorcum. Aslında kendim de yapabilirdim ama el atsan hiç fena olmaz."

"Kendiniz mi yaparsınız? Beyefendi bu yaraya dikiş atılması gerek. Yüzünüzde ve göğsünüzde de yer yer yaralar var. Bunları yapabileceğinize emin misiniz?"

"Dikiş atamam, doğru. Bir az uçmuş olabilirim. Yapmayacaksan bileyim."

"O kadar da değil. Şaşırdım sadece. Bu kadar sakinlik fazla garip." Deyip eldivenlerimi giydim. Tentürdiyotla yarayı temizlerken yüzünü buruşturdu.

"Ama doktorcum. Acı hissetmiyorum dedim de bir az yavaş ama."

"Pardon." Yarayı temizledikten sonra dikiş işlemlerine geçtim. "Bu nasıl bir kaza Allah aşkına? Kollarınız paramparça olmuş."

"Sorma ya. İş görüşmesine gidiyordum. Bir az fazla hız yaptım sanırım. Başka bir arabaya çarptım ordan da Allah bilir kaç tur döndüm. Şimdi o arabanın sahibi peşimdedir hasarı ödemem için. Ama sorun değil öderim." Deyip güldü. Dikiş işlemleri bittikten sonra yaraları bandajla kapattım ve yüzündeki yaralara da pansuman yaptım.

"Göğsünüzde cam kırıkları var. Pansuman için tişörtü çıkarmanız gerek."

Kollarını kaldırıp "Sence şuan bunu tek başıma yapmam mümkün mü doktorcum?" Dedi. Sabır çekerek makası elime aldım. Tişörtü kesecekken durdurup izin vermedi. "Dur ya keserken bana sordun mu? Bu en sevdiğim tişörtüm. Çok değerli birinden hediye. Kestirmem. Çıkar işte çok mu zor."

"Değil tabi... Ayaz! Yardıma gelir misin?" Diye Ayazı çağırdım tişörtü çıkarması için. Ayaz yardıma gelip adamın üstündeki tişörtü çıkardı. "Teşekkürler."

Ayaz gittikten sonra tekrar adama döndüm. Alparslan gibi onun da yapılı vücudu vardı. Göğsündeki yaraları da temizledikten sonra bandajla kapattım ve eldivenleri çıkarıp çöpe attım.

"Kişisel bilgilerinizi arkadaşlara verirsiniz. Her gün kollarınıza pansuman yapılması gerek. Yapamazsanız gelirsiniz."

"Şöyle bi düşününce gelsem iyi olacak gibi. 2 kolum da yaralıyken bir şey yapamam."

"Siz bilirsiniz. Geçmiş olsun." Deyip gidecekken kolumdan tuttu.

"Öyle hemen gidecek misin doktorcum? Hiç merak etmiyor musun bu manyak kim diye?" Sağ elini uzatıp "Giray Barlasoğlu. Memnun oldum." Dedi.

Elini sıkıp "Doğa Korkmaz." Diye kendimi tanıttım. "Memnun oldum."

"Doğa. Güzel isim. İsminin hakkını veriyorsun. Orman gibi yeşil gözlerin, toprak gibi kahverengi saçların var. Ama bana İtalyan-rus hissiyatı vermedin değil. Dur tahmin edeyim. Daha önce İtalyada yaşadın ama rusça da biliyorsun? Hatta tek rusça değil. Başka dillerde de konuşabiliyorsun. Mesela bana sorarsan söyleyeyim."

"Sormadım aslında. Merak ta etmiyorum."

"Ben yine de söyleyeyim. Babam sefir olduğu için küçüklüğümden bu yana bir sürü ülke değiştim. Ama 18 olduktan sonra ayrı baş çekip Türkiyeye yerleştim. O yüzden rusça, ingilizce, almanca, hırvatça, fransızca, arapça,yunanca italyanca ve norveççe biliyorum. Sen peki?"

"Şimdi burda durup bildiğimiz dilleri mi yarıştıracağız?"

"Yoo. Ama seninkileri de dinlemek isterim doktorcum. Çok dil bilen birisine benziyorsun."

"Nesin sen? Dil bilicisi mi? Sana ne kardeşim benim bildiğim dillerden?"

"Kardeş deme lazım olur." Deyip güldü.

"Efendim?"

"Yok bir şey. Hadi ama söylemezsen sürekli peşinden gelirim."

"Allah Allah deli midir nedir? İşim var gitmem gerek. Ayrıca ne saçma bir soru bu?"

"Dillere zaafım var. Senin de dil bilgini ölçmek isterim."

"Selamün kavlen. Madem merak ediyorsun. Başın göğe erecekse söyleyeyim. İngilizce, almanca, italyanca, rusça ve arapça biliyorum. Oldu mu?"

"Oldu. 5 dil? İyimiş. Hem doktorluğa zaman ayırıp hem de dil öğrenmek zor olmalı."

Canım biz istihbaratçıyız. Olacak o kadar. Şerefsiz babamız dil de öğretmiş.

"İşim var. Tekrar geçmiş olsun." Deyip ordan ayrıldım ve Doruk hocanın odasına gittim.

•••

Hastaneden çıkıp taburun yolunu tuttum. Arabamı park ettikten sonra içeri girdim. Timdekilerin yanına gittiğimde sohbet ediyorlardı ama yüzleri düşmüştü.

"Selam her kese."

Demir "Hoş geldin Doğa." Dedi. Kanepede yayılmış eliyle şakaklarına masaj yapıyordu.

"Noluyor? Hepinizin üzerinden silindir geçmiş gibi?"

Selim şikayete başladı. "Sorma ya. Komutanım suyumuzu sıktı bizim. Ya Allah aşkına 40 tur koşu,250 şınav, 200 barfiks nedir ya."

"Abartmış bayağı."

"Bitmedi bitmedi. Sen onun sözünden çıktın ya. Biz engel olmadık diye Demirle bana artı olarak 30 tur koşu, 200 şınav ve 150 barfiks cezası verdi. Sana ceza veremiyor bizden çıktı sinirini."

Yiğit "O da bir şey mi? 2 saat beni fırçaladı ya. Baydım resmen konuşmasından. Neden sizi rakı gecesine götürmüşmüşüm?"

"30 tur koşuya razıyım. Beni timden atmakla tehdit etti ya."

Hepsi bir ağızdan "Ne?!" Dediler.

"Evet. Savunmamı yazdım götüreceğim şimdi."

Arif "Allah kolaylık versin yenge ne diyim. Ama bana sorarsan büyük bir ceza verir."

"Bakıcaz artık. Neyse ben şunu götüreyim. İyi istirahatler size." Deyip odadan çıktım.

Alparslanın kapısını çaldım. İçerden "Gel!" Sesi duyulunca girdim.

"Selam. Gelebilir miyim?"

"Gel tabi." deyince karşısına geçip koltuklardan birine oturdum.

"Savunmam. Al."

"Sağ ol." Deyip kağıdı bir kenara koydu.

"Bir az konuşabilir miyiz?"

"Ne konuşucaz?"

"Böyle soğuk olmayalım. Bak Doğa ben gerçekten öyle demek istememiştim. İstemeden seni kırdığımın farkındayım ama beni de anla. Sana bir şey olacak diye çok korktum. Ömrümden ömür gitti resmen. Seni timden de atmayacağım. Sinirle o an ağzımdan çıktı." Ayağa kalktı ve yanıma gelip diz çöktü. Elimi tutup "Doğa... Ben seni çok seviyorum. Sen bana böyle sırt çevirirsen ben yaşayamam ki. Lütfen güzelim. Özür dilerim. Affet beni gözünü sevdiğim."

"Alparslan kalkar mısın?"

"Seni affettim yüzbaşım de kalkayım."

"Tamam kalk diycem."

"Önce de sonra."

"Peki o zaman. Seni affettim yüzbaşım." Deyip ayağa kalktıp ve onun da elinden tutup kalkmasını sağladım. "Bende de hatalar oldu. Farkındayım. Bir az ileri gittim. Ben de özür dilerim." Deyip kollarımı beline doladım ve başımı göğsüne yasladım. Kalp atışlarını dinlemeyi çok özlemiştim.

Daha dün dinledin ya Doğa.

O zaman sarhoştum.

"Ha bu arada. Sana bir şey söylicem." Deyince başımı kaldırıp gözlerine baktım. Dudağının tek bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı. "Sabah unuttuğunu söylemiştin. Onun yalan olduğunu biliyorum."

"Nasıl ya?"

"Beni affettiğini düşünmeyeyim diye dünü unuttuğunu söyledin. Doğru mu anlamışım."

"Alparslan.."

"Demek ki doğru." Deyip daha fazla yaklaştı. Aramıza milimetrelik mesafe vardı. Burnu burnuma değiyordu. "Seni ezberlediğimi unutuyorsun Doğa Korkmaz." Elleri belimi sardı.

Omuzlarına tutunup gözlerimi kapattım. "Unutmuyorum."

"Unutuyorsun. Bana ilk defa öyle çok yakınlaşmıştın ve son olmayacak. Karşılığını da fazlasıyla alacaksın."

Sol elim omzundan ensesine gitti. "Öyle mi?"

"Öyle." Tam o sırada kapı çaldı. Alparslan sinirle bir küfür savurdu dudaklarından.

"İzin vermezler ki! Gel!" Dedi hırsla.

İçeri bir asker girdi. "Bir kere de bölmeseniz olmuyor dimi?! Ne var?! Ne diye çalıyorsun kapıyı?! İşimiz var şurda görmüyor musun?"

"Komutanım ben..."

"Söyle ne söyleyeceksen!"

"Muhammet albayım müsait değil. Gelen yüzbaşıyla sizin ilgilenmenizi istiyor."

"Tamam 2 dakikaya içeri al." Asker çıktıktan sonra Alparslan tekrar bana döndü. "Bu gün bir tim komutanı gelecekti ama geç kalmış. Bir dahaki sefere daha sessiz ve rahatsız edilemeyeceğimiz bir yerde devam etsek iyi olacak."

Gülerek "Tamam yüzbaşım. Sinirlenme hemen." Dedim. Kapı yine çalınca Alparslan "Gel!" Dedi. İçeri giren adamı görünce gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oldu. Alparslan da benimle aynı tepkiyi verdi. Yüz hatları keskinleşti, vücudu gerildi ve yumruğunu sıktı. Adam ise hiç oralı değildi. Alaylı şekilde sırıtıyordu.

Alparslan irice yutkunup "G-Giray?" Dedi şaşkınlıkla. Yumrunu sıkmaktan elleri neredeyse bembeyaz olmuştu. Giray bu gün hastaneye gelen o manyaktı. Peki ama Alparslanla nereden tanışıyorlardı?

"Beni gördüğüne pek sevinmemiş gibisin... Küçük kardeşim..."

Heheheheheh nasıl yarıda kestim ama değil mi? Eee ben kaosu severim arkadaşlar. Ama bunu beklemiyordunuz değil mi?

Sorular:

1. Siz Doğanın yerinde olsaydınız ne tepki verirdiniz?

2. Girayı ilk bölümünden sevdiniz mi?

3. Sizce Alparslan ve Giray arasında ne yaşanmış?

4. Canım, aşkım, hayatım, yakışıklım, benim olanım Alparslan mı yoksa Giray mı tek atar?

Yeni bölümde görüşürüz. Oy verip yorum yapmayı unutmayın.

Bölüm sonu

1 yorum