İçeriğe geç

KALBİMDEKİ MELEZ

Bölüm 2 · 23 dk okuma

KALBİMDEKİ MELEZ

Bölüm 2

2-VÂVEYLÂ MYTH

Güneş ilk ışıklarını gözüme gözüme sokarken, kafamı yastığın altına gömmek

çok doğru bir eylem gibi gelmişti. Tam uykuya dalacağım esnada kapı açıldı. Eda gelmişti. ''Aşkıım, hadi uyan ben geldim.'' enerjisi sinirlerimi bozuyordu. Ya kızım sen Romeo musun o nasıl giriş ya, sanırım Romeo'nun böyle bir repliği yok ama bu cümle sadece Romeo da güzel dururdu. Bir de belki Bulut'ta.

Biraz daha yataktan kalkmamak için debelenirken, Eda önce üzerimdeki örtüyü sonra da beni çekiştirip. Zorla ellerimden tutup beni kaldırdı. Kendime geldiğimde yaklaşık 15 dakika geçmişti. Saate baktım saat daha 08.47 idi. Bu saatte kalkmayı geçtim bu saatte gelmek nedir Eda!! Allahım bu kız beni bir gün çıldırtacak.

Üstüme siyah yanlarında mor çizgiler olan bir eşofman giydim, siyah ve morun uyumuna bayılırdım Eda da öyle o yüzden hep ikiz gibi gezerdik. Zorla odamdaki armut koltuğa oturtuldum. Eda bana makyaj yapmaya başladı, ben bu saatte asla yapmazdım, yüzümü bile yıkamazdım çünkü kim sabahın 8'inde uyanır ki. O da bunu bildiğinden kendi yapmayı tercih etmişti. Onun için her şey düzgün olmalı saçı, makyajı, kıyafeti, hatta yanındaki kişi bile. Bilmiyorum belki de moda tasarım okuduğu içindir.

Aşağı indiğimde evde büyük bir sessizlik hâkimdi anlaşılan annem kapıyı açıp geri uyumuş olmalıydı çok mantıklı bir hareket. Elimde olsa bende kalkmazdım. Eda elimden tutup çekiştirerek beni dışarı sürükledi. Yaklaşık 10 dakika yürüdükten sonra yeni açılan bir kafeye gittik. İçerisi çok güzel dekore edilmişti, İnstagram' a güzel fotoğraflar yüklenebilecek çekim alanları vardı.

Cam kenarında bir masaya oturduk, garson gelip siparişlerimizi aldı, onlar siparişleri hazırlamak üzere yanımızdan ayrıldıktan sonra bizde hırkalarımızı masada bırakıp fotoğraf çekinmeye gittik. Sırayla birbirimizin fotoğraflarını çektik. Eda'nın karnı guruldamış, karşılıklı gülüşmenin ardından siparişlerimizin masaya doğru ilerlediğini görünce bizde gülüşmelerimizi bir kenara bırakıp masaya doğru ilerledik. Yaklaşık 45 dakika kadar oturup, hesabı ödeyip dışarı çıktık. Hava sıcaklamıştı hırkamı belime sardım yaz ayındaydık ama sabahları soğuk oluyordu hele benim gibi kansızsanız yazın ortasında bile üşüyen biri olarak her zaman yanımda hırka olurdu.

Kütüphaneye gitmek üzere yola çıktık. Kütüphane binasını gördüğüm anda aklıma Hazal ve Bulut geldi. Tekrar oraya gitmek istemiyordum ya hala Elçin oradaysa. Orası ve burası arasında zaman farkı vardı ama ne kadar olduğunu hesaplayamamıştım, o yüzden bir süre oraya gitmemeliydim. O yüzden kütüphane çok tehlikeliydi. Edaya bunu anlatmak çok zordu, birkaç dakikalık uğraşın ardından onu kitap satan bir dükkâna gitmek üzere ikna ettim en azından orada okumak zorunda değildim. Oraya gitmek yaklaşık 1 saatimiz aldı. Devasa bir yerdi. Gözlerim sizden iyi bir performans bekliyorum sakın yanlış bir şeye bakmayın. Lütfen...

Burada geçirdiğimiz 15-20 dakika benim ömrümden ömür götürmüş, bana daha çok 20 yıl gibi gelmişti. O aldığı 3 kitabını inceleyerek ben gözlerimi tebrik ederek yürüdük. Bir buçuk saat sonra grubumuzla Vosvos kafede buluştuk. Her zamanki gibi pudinglerimizi yerken Emir finallere nasıl hazırlandığın anlatıyordu. Emir en çalışkanımızdı. Bir kaç gündür bir şeyi atlıyor, unutuyordum ve o şey az önce Emir'in anlattıklarıyla aklıma dank etti finallere 1 haftadan az bir süre kalmıştı ve ben hiç çalışmamıştım. Bir dakika içinde üstüme 500 kiloluk bir öküz oturmuştu adeta. "Öküz ne Hazal ya vampir salatalıklık yapma havuçluk yapma der öküz nedir ya' cümlesiyle yüzümde bir tebessüm oluştu.

Tuvalete gitmek üzere ayaklandım. İşimi gördükten sonra ellerimi yıkadım ama peçete kalmamıştı hay ben böyle işi diye söylenmeden edemedim mecburen ellerimi üzerime sildim. Sağ elim cebimde bir şeye çarptı, bir kâğıt sesiydi. Hala nemli olan ellerimle kâğıdı çıkardım yavaşça katlı olan kâğıdı açtım bir yandan da ellerimi üstüme siliyordum. Kâğıtta ki yazı maalesef silinmek üzereydi aferin sana Aşkım. Okuyabildiğim kadarıyla ‘‘Ba.a ya..ım et..li..n” yazılıydı ama bu kime aitti, benim için miydi? Kâğıdın arkasını hala biraz nemli

olan ellerimle çevirdiğimde üstündeki yazıyı okumamla eş zamanlı olarak gözlerim büyüdü. Kâğıdın üzerinde Askım'a yazılıydı nasıl yani bu mesaj bana mıydı? Peki, ama kim yazmış olabilirdi ki?

Şoktan çıkmaya fırsatım olmadan, tuvaletin kapısı çaldı ve beni girdiğim şoktan uyandırdı. Hemen kilitlediğim kapıyı açıp dışarı çıktım. Hiç tanımadığım biriydi. Ama içeri girerken bana gülümsemişti, ya bana bu notu yazan oysa diye düşünmeden edemedim. Biraz düşündükten sonra saçmaladığıma ve paranoyamın tuttuğuna kendimi ikna ettim. Yüzümdeki ifadeyi acilen silip arkadaşlarımın yanına dönmeliydim ama ben hâlâ tuvalet kapısının önünde hareketsiz bir şekilde dikiliyordum. Gözüm yerdeki çamurlu kalebodura dalmıştı, dışarıda yağmur başlamış olacak ki yerler çamurlanmıştı.

Telefonuma gelen mesajla düşüncelerden sıyrılıp kendime geldim. Mesaj Rüzgâr’dandı. Nerede kaldığımı merak ediyordu. Mesaja cevap vermeden masamıza geçtim. Herkesin gözü merakla bana bakıyordu. Sessizce yerime oturup yarım bıraktığım pudingi yemeye devam ettim. Rüzgâr’ın ara sıra bana attığı kaçamak bakışlar dikkatimden kaçmamıştı. Rüzgâr, bir şey söylemek, ya da yapmak için hazırlanmış görünüyordu. Arka cebinden bir kutu çıkartıp yanıma geldi sağ elini bana uzattı, bende aynı şekilde karşılık verirken diğerleri bizi izliyordu.

Sol elindeki kutuyu açtı ve kutuyu bana döndürdü, içinde Güneş desenli bir kolye vardı. Saçlarımı eliyle toplayıp bana verdi, saçlarımı kaldırdığımda elleri boynumda dolanırken dokunduğu yerler adeta alev alıyordu. Kolyeyi takmıştı. Takarken kulağıma yaklaşıp " O kolyeden sıkılmadın mı ?" dedi. Çok haklıydı aralıksız bir yıldır aynı kolyemi takıyordum. Ama maalesef çıkaramazdım. Bakması için ona da döndüm tatmin olmuş bir şekilde dudakları kıvrıldı. Babamın taktığı kolyeyi çıkarmamı bekliyor olacak ki karşımda dikilmeye devam etti. Bunu yapamazdım teşekkür edip sandalyeme geri oturdum.

Pudingimi bitirip arkama yaslandığımda telefonumun ekranının parladığını fark ettim. Rüzgâr mesaj atmıştı. Ne zaman sessize aldığımı unuttuğum telefonumu elime alıp mesaja baktım.

Rüzgâr, "İyi misin? Yüzün kireç gibi, yoksa hediyemi beğenmedin mi? Gördüğümde hemen almalıyım Aşkım çok beğenir diye düşünmüştüm ama beğenmediysen eğer" merakı çok açıktı onu yanıtsız bırakamazdım.

"İyiyim, hayır hayır çok güzel gerçekten bayıldım nasıl beğenmeyip senin zevkinle ters düşebilirim ki" yazarken bile gülümsüyordum. "Sadece finalleri düşünüyorum. Doğru düzgün çalışamadım bile."

Rüzgâr, cevap yazmadı sadece başıyla onayladı. Üzerimdeki bu durgunluk Emir'in de dikkatini çekmiş olacak ki:

Emir, "Aşkım, iyi misin? Ne düşünüyorsun kara kara. Sakın hediyeyi beğenmediğini söyleme onu bulmak için az gezmedik" dedi elini gözümün önünde sallayarak. Rüzgâr, sesli bir şekilde boğazını temizledi mesaj açıktı sesini kes!

Hafifçe kıkırdayarak "Hayır çok beğendim sadece finalleri düşünüyorum" deyip kaçamak bir cevapla geçiştirdim. Eğer ortaya bir konu atmazsam üstüme daha çok geleceklerini biliyordum. Özellikle Emirin sorusu üzerine Eda ve Çağrı da sorgularcasına yüzüme bakmaya başlamışlardı bu durgunluğun sebebinin finaller olmadığını az çok anlamışlardı bu gözlere daha fazla dayanamayacaktım. Eda'nın bir şey diyeceğini anladım, heyecandan elim ayağım birbirine dolandı ama bu konu uzamamalıydı aklıma gelen ilk konuyu ortaya bıraktım.

"Satirleri biliyor musunuz?" Bilinçaltımla bu aralar hiç iyi anlaşamıyordum. "Satirler mi? O da ne?" dedi Çağrı. Merakla yüzüme bakıyor, bir cevap

bekliyordu. Rüzgâr araya girip:

"O da nereden çıktı şimdi?" dedi. Konuyu değiştirmeye çalıştığımı anlamış olacak ki kaşları çatıldı. "Hiç geçen gün sosyal medyada gördüm, merak edip araştırdım."

Çağrı, "Peki neymiş." Çağrının merakı karşısında gülümsedim. Çağrı cümlesini yineleyince anlatmaya başladım.

"Satirler, insan vücutlu, keçi ayaklı yaratıklarmış, müzikle ilgilenirlermiş ve ormanda yaşarmışlar..." açıklamam herkesin dikkatini çekmişti. Bir kişinin hariç Rüzgâr...

***

Eve gelmiş kendime yeşil çay yapıp dinlenmiş, zor da olsa bir iki konuya çalışmıştım. Bugün çok yorulmuştum. Çantamdan cüzdanımı alıp yatağa oturdum. Unutmamak için cüzdanıma koyduğum notu elime aldım ve tekrar tekrar okudum. Bir kaç okuyuşun ardından alarm sesi ile yerimden zıpladım. Hemen bu lanet sesi kapatmak için telefonumu elime aldım ve alarmı susturdum. Alarm ilaç saatimin geldiğini söylüyordu. İlaçlarımı almak üzere mutfağa gittim.

Kendime bir bardak su doldurdum. Babamda mutfakta yemek yiyor, önündeki bilgisayarda bir şeylere bakıyordu. Benim mutfakta olduğumu bile fark etmemişti. İlaçlarımı alıp odama çıkacakken yarı yoldan dönüp babama sıkıca sarıldım. O da ellerimi ellerinin arasına alıp bir öpücük kondurdu. "Nasıl gidiyor, sınavlara çalışabiliyor musun?" dedi. Yalandan bir gülümsemeyle "Evet" dedim.

Ve odama döndüm yol boyunca da "Sarılmasa mıydım acaba en azından yalan söylemek zorunda kalmazdım" diye içimden geçirmeden edemedim. Yorganın altına girip kendimi yatağın sıcak kollarına bıraktım.

Yaklaşık bir saattir yatakta dönüp duruyordum ama uyuyamıyordum. Aklım sabah ki notta kalmış kimin yazdığını ve koyduğunu bilmiyordum ama beni en ürküten şey, biri hırkama yaklaşırken benim fotoğraf çekinmem olmuştu. Nasıl göremezdim kendime yüklenmeden edemiyordum. Ne yaparsam yapayım uyku tutmuyordu. Kalkıp sıcak su torbasına su koydum ve yatağın içine bıraktım. Zaman geçirmek için artık kitapta okuyamıyordum. Zaman geçirmek ve belki ilerde biraz faydası olur diye çalışma masama oturdum bir iki defter açıp çalıştım.

Bir süre sonra uykumun geldiğini hissettiğimde ayaklanıp yorganı kaldırdım ve içine girdim, yorganın içi sımsıcak olmuştu, yaz ayında olabilirdik ama benim için sıcakta uyumak gibisi yoktu ve bazı geceler fazlasıyla soğuk oluyordu sanırım bu gecede onlardandı. Sıcak uykuyu kolaylaştırırdı, öyle de olmuş sıcacık yatakta uyuyakalmıştım.

Bir ara terlemiş, sıcaktan uyanmıştım. Komodinimin üzerinde şarjda olan telefonumdan saate baktığımda saat 3'e geliyordu. Bileğimdeki saç lastiğiyle saçlarımı gelişi-güzel topladım camı açmak üzere yataktan çıktım, camı açtıktan sonra hemen yatağıma dönüp sıcak su torbasını yataktan çıkardım ve yatağa geri uzandım, gözlerimi kapattım.

Uykuya dalmadan hemen önce camdan gelen bir ses işittim gözlerimi araladım ama görünürde hiçbir şey yoktu. Gözlerimi tekrar yumduğumda ses daha da şiddetlendi. Binamızın etrafı ağaçlarla çevriliydi. Bu ses en fazla ne olabilirdi ki bir dal cama çarpıyordur diye düşündüğüm sırada aklıma ağaçların evden gözüktüğü ama bir dalın çarpması için mesafenin fazla olduğu geldi, o zaman bu ses de neyin nesiydi.

Ses bir süre için kesilmişti, bende camı kapatmak üzere kalktığımda etrafı kolaçan ettim ama kimse yoktu. Camı kapatıp geri yattım. İçim alev alevdi, hem üşüyor hem titriyordum. Yüzümü yıkamak için banyoya gittim, yüzüme ve enseme su çarpıp odama geri döndüm odam buz gibi olmuştu ya da ben hastalanmıştım ve üşüyordum.

Camım açıktı ama az önce kapattığıma emindim. Tekrar camı kapatmak için gittiğimde yerde gördüğüm şeyle bir adım geriledim, bir süre düşünüp camı kapattım yerdeki parşömeni elime aldım, odanın ışığını açtım ve yatağın içine girdim.

Katlanmış parşömeni açtığım sırada, ışıklar sönmüş, duvarda asılı olan ıssız bir ormanda, göl kenarında, eski bir evden oluşan tablo yere düşmüş, cam büyük bir şiddetle açılmış, etrafı bir sis eşliğinde çok tanıdık olduğum ve nefret ettiğim o kurabiye kokusu sarmıştı. Ne olduğuna anlam veremeden yorgana daha çok sindim.

Sislerin arasından bir siluet belirdi. Çok güzel ve genç bir kadındı ama üstü başı pislik içinde kalmıştı, gözaltlarından çok yorgun düştüğü belliydi ve sol yanağında kalıcı olduğunu düşündüğüm bir yara izi taşıyordu...

"Merhaba korkuttum sanırım" diye söze girdi kadın. Gözleri çok güzeldi. Önüme düşen saçlarımı arkaya atmak için ellerimi yorgandan çıkarırken ellerimin hatta bütün bedenimin zangır zangır titrediğini fark ettim ama şimdi hiç sırası değildi bu kadın da kimdi? Bu neydi! Kadın devam etti. "Fazla zamanım yok sana o notu ben gönderdim. Korkuyorsun biliyorum ama emin ol bende çok korkuyorum, o seni öğrenecek diye."

"Kim beni öğrenecek? Öğrenirse ne olur? Ne istiyorsun benden?" aklımdaki soruları biraz kekeleyerek de olsa sordum. Çok korkuyordum ama cevap da istiyordum olay beni ilgilendiriyorsa her şeyi bilmeliydim. Buz gibi olmuştum. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ve bu kurabiye kokusu giderek odama yayılıyordu.

"Senden bana yardım etmeni istiyorum. Buradan kurtulmam sana bağlı " dedi. Her iki kelimede bir etrafını kolluyordu, bir şeyden ya da birinden korktuğu çok belliydi. Adeta yalvarıyordu, çok kötü durumda olduğu açıktı. Tam adını sormak için cesaretimi toplayıp dudaklarımı araladığımda, korkuyla kulaklarını ve gözlerini kapattı. Ardından gür sesli bir adamın, ne dediği belli olmayan bir şekilde bir şeyler sızlandığı duyuldu. Güzel gözlü kadın ellerini kulaklarından indirirken gözlerini araladı, "Şimdi gitmem gerekiyor." dedi, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Sesi yavaş yavaş kısılırken sislerde aynı hızla yok oluyor, kokular hafifliyor ve siluet de kayboluyordu.

"Sana tekrar ulaşacağım, eğer tekrar oraya gidersen sakın kimseye görünme." Korkuyla başımı yukarı aşağı salladım. Sisler ve kokular tamamen kaybolmuş, siluet yok olmuştu. Yatakta geçirdiğim endişe dolu dakikaların ardından elimi yüzümü yıkayıp kendime gelmek için yataktan çıktım, ayağım komodinimin üzerinde şarjda olan telefona takıldı, telefonla birlikte bende dengemi kaybedip yere yapıştım.

Korkuyordum, hâlâ titriyordum. Dizimin acısını unutmuş, ağlıyordum, sadece ağlıyor korkuyor titriyordum. Bu olayların benimle ilgisini ve neden benim başıma geldiğini çözemiyordum. Yaklaşık kırk beş dakikanın ardından hâlâ yerdeydim ve kalkmaya da hiç niyetim yoktu.

Sabahın ilk ışıkları yüzüme yüzüme düşerken güneşin temasını kesmek için kafamı diğer tarafa çevirdim ama bir faydası olmamış bu seferde Güneş kulağımı yakmıştı. Hey Güneş! Peki sen benden ne istiyorsun? Sanırım yine ateşim çıkmıştı Güneş olmasına rağmen çok üşüyordum ama Güneş canımı fena halde sıktığı için ayaklandım geri uyuyamayacağımı bildiğimden zaten çok da bozulmamış olan yatağımı topladım, üstüme kalın bir hırka aldım ve biraz ders çalışmak için masama oturdum. Bütün gece yerde yaptığım için hem çok üşümüş hem de belim feci derecede ağrıyordu.

Bir süre çalıştıktan sonra daha çok üşüdüğümü hissetim ve bir battaniye alıp yatağa girdim, laptopumu açtım ve rastgele bir diziye kaldığım yerden devam ettim. Battaniye fayda etmemişti, hala donuyordum. Telefonumu elime alıp anneme çay getirip getiremeyeceğini sordum. Bir yandan diziyi izlerken bir yandan da annemin getirdiği çaydan ilk yudumu alıyordum.

Dizide bir adam kocasına ve kızına kurabiye yapıyordu. Kurabiyeleri görmek aklıma dün akşam ki olayı sokuşturdu. Tam net değildi ama kâbus görmüştüm, belki de bir halisülasyon ya da her neyse işte. Hastaydım ve hastaların kâbus görmesi olasıydı ama olanlar, o koku, kâbus olamayacak kadar gerçekti. O koku hâlâ burnumdaydı ve gitmeye hiç niyeti yok gibiydi, bu koku sahte olamazdı. Sahte olamayacak kadar gerçekti.

Gün boyu yataktan çıkmamış annemin yönlendirmesiyle ilaçlarımı almıştım. Fazlaca uyumuş olacağım ki hava kararmış, annem gelmiş yanımdaki bardağı almıştı. Sabahkine göre daha iyi hissediyordum. Ayaklanıp salona gittim. Babamda gelmişti. Odaya girdiğimde beni tebessüm ederek karşıladılar. Babamın yanına oturdum, yanında dinlendim bir kaç adım atmak bile beni fazlasıyla yormuştu.

Ateşim biraz düşmüştü ama arada bir üşümeye devam ediyordum. Annemler tişörtle otururken benim üstümde kalın bir hırka vardı. Babamlar televizyon izliyordu, bende babamı seyredip başımı omzuna koydum ve gözlerimi kapattım.

***

Hastalığımın üstünden iki gün geçmiş, iyileşmiştim. Bu sürede zaman zaman dinlenmiş, zaman zaman ders çalışmıştım. Hasta bir şekilde derslere odaklanmak bir hayli zorluyordu ama üstesinden gelmiştim.

Yarın sınavlar başlıyordu, yarın ki sınav benim için kolaydı ama diğer günkü bir hayli zordu. On dakika daha çalıştıktan sonra kahvaltı yapacaktım. Dersimin bölünmesini hiç sevmezdim. Bütün defterler kitaplar önümde çalışmaya devam ediyordum ta ki annem içeri girene kadar. Kapıyı tıklattı ve içeri girdi, sadece başını içeri sokup " Kahvaltı hazır" dedi ve gitti. Dersim bölünmüştü ve ben bütün motivasyonumu kaybetmiş bir şekilde kahvaltı yapmak için mutfağa indiğimde gördüğüm manzara beni bir hayli sevindirmişti.

Arkadaşlarım masada oturuyor ve bana gülümsüyorlardı. Hasta olduğum için telefona doğru düzgün bakamamış onlardan ayrı kalmıştım, onlarda beni merak edip gelmişlerdi. Hemen yanlarına oturdum, bir saatten fazla o masada sohbet ettik. Ne çok özlemiştim iki günde onları, ne güzel arkadaşlıklar kurmuştum. Diğerleri bir şeylere gülerken aklımdan geçenler bunlardı.

Akşam olmuş arkadaşlarım gitmişti. Uykum yoktu mecburen ders çalışmak için masama oturdum. 3 saat aralıksız ders çalışmıştım ve tuhaftır ki çok verimli olmuştu. Çözemediğim birkaç soru aklıma takılmıştı ama aklıma takılan başka bir şey daha vardı. Laviya...

***

-HAZAL NEVRES-

Elçin'in güç gösterisi yüzünden her tarafım ağrıyordu. Morluklarım geçmişti ama ağrılarım geçmemişti, üstüne üstlük 2 gün sonrası için bir parti veriyordu ve karşı kabile de davetliydi ama çoğu bizi sevmediği için büyük olasılıkla gelmeyecekti. Bazıları da Elçin'e yalakalık yapmak için gelecekti. Bir yolunu bulup 2 gün sonra kaçmamız gerekiyordu. Elçin tehditleriyle beni ve abimi ayağında oynatıyordu ve bu dayanılmazdı. Bu günlük görevlerimi bitirip odama çıktım koltuğuma oturdum elime bir kitap aldım tam rahatlayacakken Elçin'in sesi bütün evde yankılandı, abimle aynı anda kapılarımızı açıp koridora çıktık. Birbirimize baktığımızda eş zamanlı olarak da göz devirmemiz çok komikti, sinirlerimiz bozulmuştu ve o bizi tekrar çağırıyordu. Çıldırmak üzereydik.

Aşağı indiğimizde istediği tek şey balonları şişirmekti. İki balon şişirmek bu kadar mı zordu? Elçin mutfağa giderken abime "Bundan acilen kurtulmalıyız" dedim o da başıyla onayladı. Akşama kadar bizi uyutmadı. Ancak saatler 19.45'i gösterdiğinde bizi rahat bıraktı, çok yorulmuştuk normalde kolay kolay yorulmazdık ama bu fazlaydı, gerçekten çok fazla.

Asıl bu saatte uyanık olmamız gerekiyorken perişan bir şekilde abimle odalarımıza, yatmaya gidiyorduk. Ama alışkın vücudumuz dinlenmek istemiyordu. Uyuyamayıp Elçin çağırmadan önce elime aldığım ve daha sonra sinirle yere bıraktığım 'Dinginleşme Sanatı' adlı kitabı tekrar elime alıp yatağıma uzadım. Şu anda gerçekten buna ihtiyacım vardı. Kaldığım sayfayı açıp okumaya başladım.

İki saat geçmiş olacak ki abim kapımı çalıp Elçin avlanırken onun yanında olmamız gerektiğini ve acele etmemi söyledi. Cidden mi? Biz hayvanlarla beslenmiyorduk ama yine de o beslenirken onu mu koruyacaktık? Saçmalığın daniskası. Sadece " cidden mi?" diyebildim ve Elçin in sesine karşı gözlerimi devirdim. Göz devirmek hiç huyum değildi ama Elçin burada olduğu zamanlar bunu yapmamak işten bile değildi. Geleli bir gün olmamıştı ama şimdiden bıkmıştım. Bu sefer gitmeye hiç niyeti yok gibiydi. Bir daha o cırtlak sesi duymamak için hemen aşağı indik. Ne istiyorsa hemen yapıp kurtulmak niyetindeydik.

"Canım kuzenim söylemiştir avlanmaya gidiyorum ve sizde benimle geliyorsunuz" gelir misiniz diye sormayıp direkt geliyorsunuz diyordu çünkü reddedeceğimizi biliyor ve kendince üstümüzde baskı kurmaya çalışıyordu. Bir şey söylememize fırsat vermeden arkasını dönüp ormana doğru ilerledi. Bizde peşinden ağaçların arasından geçip yanına ulaştık. Bir kaç dakikalık yürüyüşün ardından- bilerek bize eziyet etmek için yeteneğini kullanmıyor ve yürüyordu. Ne olurdu koşsak?- işaret parmağını dudağına götürüp sessiz olmamızı işaret etti. Ne olduğunu anlayamadan öylece yüzüne bakıyorduk neden sessiz olmalıydık ki?

Abimle birbirimize şaşkınlıkla bakarken Elçin önümüzdeki bir kayanın arkasına saklanmış, bize de sesiz olup yanına gelmemizi işaret ediyordu. Nedenini anlamadığımız için olduğumuz yerde dikilmeye devam ettik. Ta ki ağaçların sıklaştığı yerden gelen şiddetli bir ses duyana kadar, sesin geldiği yere doğru bir kaç adım atıp orada ne olduğuna bakıyordum arkamdan Elçin' in dönmemi fısıldayan sesi geliyordu. Yüzümü ona çevirip sorun olmadığını söyledim. Nedenini bilmiyordum ama bende fısıldıyordum. Karşımda gördüğüm şey karşısında donup kalmıştım.

Dev cüssesiyle gölden su içiyordu. Önce ejderhayı baştan aşağı korkuyla süzdüm. Nefesim kesilmişti hayatımda gördüğüm en büyük ejderhaydı bu. Gerçi daha önce kaç kez bir ejderha gördüğüm tartışılırdı. Birinin beni kolumdan çekiştirdiğini hissedene kadar donup kaldığımı fark edememiştim. Korkuyla koluma baktım Elçin, abimle beni kayanın arkasına çekiştiriyordu. Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama iyi ki Elçin oradaydı. Orda olmasaydı ejderha bizi fark edip peşimize düşebilirdi belki de daha kötüsü olabilirdi.

Ejderha suyunu içip gözden kaybolduktan sonra bizde saklandığımız yerden çıktık. Hâlâ titreyen ellerime mani olamıyordum. Abim bunu fark etmiş olacak ki ellerimi tuttu korkmamamı söyler gibi elimi sıktı ve uzunca bir süre bırakmadı. Elçin'in bir av bulması hâlâ gerekli miydi? Az önce bir ejderhayla burun buruna değil miydik?

"Artık eve dönemez miyiz? "dedim.

"Buraya avlanmak için geldik. Yani ben avlanana kadar hayır" Elçin'in her

cümlesi sinirlerimi zıplatıyordu.

"Eve dönelim yarın yine çıkarız söz" dedi abim beni destekleyerek. "Öf be ne yaparsanız yapın. Ben avlanıyorum sizi bilemem."

Tabi ki eve dönecektik. Sadece "Peki" demekle yetindik ve sırtımızı ona çevirip eve doğru yürümeye başladık. Yaklaşık 10 dakika sonra çok güçlü bir çığlık sesiyle, dehşetle abime baktım. Aynı şekilde o da bana bakıyordu. Aynı anda "Elçin" dedik. Ve geldiğimiz yöne doğru gerisingeri koşmaya başladık. Belki 1 dakika sonra yanına vardığımızda leş gibi kan kokuyordu ve üstü başı kan içindeydi. Ona bir şey mi saldırmıştı? Bizim merakla ona baktığımızı fark edince başıyla ilerdeki hayvanı gösterdi.

Bir sorun yoktu, hayvanı öldürmesi dışında, bir şeyi yoktu her zaman yaptığı şeyden şimdi etkilenmiş olması da saçmayı o zaman ne olmuştu. Abim yanına biraz yaklaşırken bende ona eşlik ettim. Yavaşça yanına gittik. Gözü hayvanın çıkardığı midesindeydi. Mideden kanlar damlıyordu içi açılmış hayvanın yedikleri dışarıdaydı.

Elçin, kendine gelip mideyi eline aldı ve içini boşalttı. Abimle kusmamak için çok çaba harcamıştık. Hayvanın yedikleri dışında bir yüzük düştü yere. Yuvarlandı yuvarlandı abimin ayakucuna kadar geldi. Abim iğrenerek yüzüğü eline aldı ve incelemeye başladı. Bende ona yaklaşarak yüzüğü inceledim. Yüzüğün üzerinde büyükçe bir V harfi vardı. Elçin yüzüğü abimden aldı ve parmağına taktı. İğrençti, en azından temizleyebilirdi. Yüzük elinden sürekli kayıyordu ama o da inatla geri takıyordu.

Nihayet beslendiğinde eve dönmek üzere yola koyulduk. Elçin'in isyanlarıyla geçen 15 dakikanın ardından eve yaklaşmıştık. Israrla güçlerimizi kullanmamıza izin vermiyordu. Yüzük yaklaşık 15 dakikadır parmağından düşüyordu ve Elçin artık çok sinirlenmişti. Teorik olarak o bizden daha güçlüydü çünkü soyluların tarafındaydı o yüzden ona kafa tutmak ve onu sinirlendirmek pek istediğimiz bir şey değildi.

Elçin'e neden çığlık attığını sorduğumda cevabı "atmadım" olmuştu. Ama abimle bir çığlık duyduğumuza emindik. Evin merdivenlerini çıkarken dayanamayıp yüzüğü yere fırlattı. Yüzük yere düştükten sonra sanki kendi yönünü bulurcasına kendi etrafında şöyle bir döndü ve abimin ayaklarının altında durdu. Abim yüzüğü eline aldı ve taktı. Yüzük düşmüyordu, Elçin bu duruma feci halde bozulmuştu. Sanki yüzük abime aitmiş gibi hiç hareket etmiyordu.

"Belki elim kanlı olduğu için kayıyordur" deyip hemen içeri girdi ellerini yıkadı ve salonda, yanımızdaki boş koltuğa oturdu. Yüzüğü çekiştirdi ama yüzük çıkmak istemiyordu. Bu sefer de büyü yaparak denedi ama hiç bir şey olmadı. Bu yüzükte bir iş vardı. Abim kendi isteğiyle yüzüğü çıkardı ve Elçin' e verdi. Elçin hemen yüzüğü taktı, yüzük düşmüyordu. Sevindi.

Ayağa kalktı odasına çıkmak için merdivenlere doğru giderken yolda da yüzüğün elinden düşmemesi için büyü yapmayı ihmal etmiyordu. Merdiveni çıkarken bir yerde duraksadı, bizde abimle onu izliyorduk. Parmağını sıkı sıkıya tutuyordu ve çığlıklar atıyordu.

Ondan her ne kadar nefret etsek de sonuçta kuzenimizdi onun acı çekmesini istemiyorduk. Ayaklanıp yavaşça yanına gittik, o yanımızdayken büyü yapmamızı istemiyordu o yüzden hızlı gitmiyorduk, acıyla yere eğildi parmağından kanlar fışkırırcasına akıyordu. Kan içindeki merdivenlerin başına geldiğimizde yüzük Elçin'in elinden çıkıp merdivenlerden sekerek yine abimin ayağına geldi. Abim yüzüğü bir peçete yardımıyla aldı ve bir kenara bıraktı.

Elçin'in yanına gittik ama Elçin yaptığı büyüyle beni geri püskürttü. O gerçekten güçlüydü vuruşuyla salonda az önce oturduğum koltuğun arkasına

fırlatıldım. Sadece yardım etmek istemiştim. Abimi de benden sonra üzerime doğru geri püskürttü. Elçin dehşete düşmüş bir şekilde merdivenlerden akıp giden kanlarıyla vedalaşıyordu.

Bulunduğumuz yerden güçlükle kalktık ve şansımızı bir kez daha denemek için yavaşça merdivenleri çıktık, Elçin'e sakin olması gerektiğini, yaptığı büyünün ters teptiğini ve bize güvenirse büyüyle düzeltebileceğimizi anlattık. Biraz bile tatmin olmamıştı. Bağırıyor, hıçkırarak ağlıyor, ortalığı birbirine katıyordu. Büyüsüyle koltukları deviriyor, avizeleri kırıyordu.

Abim dayanamayıp bir büyüyle ellerini bağladı ama unuttuğu bir şey vardı Elçin çok güçlüydü, ipi hemen koparıp abimi büyüyle sandalyeye bağladı. Abim asla hareket edemiyordu. Aynı şeyin bana da olmasını istemediğimden tatlı cümlelerle onu sakinleştirmeye çalıştım. Bir büyüyle ses tonuma iknacılık kattığımda, bu büyüde fazlasıyla başarılı olduğumu anladım. Elçin hemen sakinleşmiş, oturduğu yerde elleriyle yüzünü kapatıyordu bende bunu fırsat bilip abimin ellerini çözdüm ve yavaşça Elçin'e yaklaştım.

Kan içinde kalan elini tuttum ve sakin olmasını tekrar tekrar hatırlattım. Abimle onu ikna edip odasına çıkardık. Ben bir karışım yapmak için bodrum kata inip gerekli malzemeleri aldım ve yapmaya başladım. Bir kaç dakika sonra karışım hazırdı. Hemen üst kata çıkıp karışımı Elçin' e içirdim. Tadının çok kötü olduğunu az çok tahmin ediyordum Elçin'in mimiklerinden de bu belliydi. Karışım hemen fayda etmemişti. Elçin bizden daha güçlü olduğu için olabilirdi.

Onu uzanıp dinlenmesi için yalnız bırakıp odadan çıktık. Salona inerken karnımın guruldamasana üzülmüştüm. Açtım ama bugün ki manzaradan sonra bir şey yemek istediğimden emin değilim.

Birkaç saat salonda takıldıktan sonra Elçin'i merak edip odasına çıktım. Hâlâ yatıyordu, güçlü bir karışım içmişti, kendinden bile güçlü ve bunu ben yapmıştım. Onun uykusu benim başarımdı ne zaman uyanacağını merak ettiğimden odamdan bir kitap aldım ve tekrar onun odasına döndüm. Camın kenarındaki sandalyede oturup önce dışarıya sonra da kitaba odaklandım.

Yaklaşık yarım saat sonra abim Elçin'i kontrol etmek için odaya geldi. Elçinin elini avuçlarına aldı ve inceledi, bende kendi başarımı düşündüğümden eline bakmadığımı hatırlayıp hemen yanına gittim. Eli geçmişti ve bu da benim başarımdı yüzüme yerleşen gülümsemeyi gizleyemiyordum. Neşeyle tekrar koltuğa oturdum abimde bir şeye ihtiyaç olursa odasında olacağını söyledi ve odadan çıktı.

Yarısında okumaya başladığım kitap bittiğinde derin bir nefes aldım ve gözlerimi Elçin' e çevirdim, hâlâ aynı pozisyonda yatıyordu. Neden uyanmıyordu? İyi miydi? Bu karışımın şu ana kadar etkisinin bitmesi gerekiyordu, ama neden hâlâ yatıyordu?

Elimi yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Yüzüme soğuk su çarpıp odaya geri döndüm. Elçin uyanmıştı sonunda. Yatağında oturmuş dışarıyı seyrediyordu odaya girdiğimde bile gözlerini camdan ayırmadan "Yüzük nerede, Bulutta mı?" dedi. Bende camdan dışarıyı izlerken sanki görebilecekmiş gibi başımı salladım. Neredeyse gece olmak üzereydi, maalesef bugünde hiç uyumamıştım. Elçin'i beklerken Güneşi batırmıştım.

Elçin biraz daha kendine gelip yataktan doğruldu ve yardımımla mutfağa indi. Israrlarımı çok net bir şekilde reddedip kendi yemeğini hazırlamaya koyuldu. Babamlar dün akşam Lavonların yanına besin almak için yola çıkmışlardı ama hâlâ dönmemişlerdi, çok gecikmişlerdi. Endişelenmeden edemedim. Elçin'in düşürdüğü tava ile düşüncelerimden sıyrıldım. Abimde sesi duymuş olacak ki mutfağa geldi. Elçin'i ayakta ve yemek yaparken gördüğüne şaşırmış ama sevinmişti. Halam gelse ona ne diyecektik ki sonuçta.

Elçin'i yalnız bırakıp abimin kolunu çekiştirerek salondaki ikili koltuğa oturdum.

Abimde benimle birlikte oturdu ve diyeceklerimi merakla bekledi. "Babamların neden geciktiklerini biliyor musun?" bilmediğini biliyordum ama yine de ona sormak istedim. Düşündükçe aklıma kötü şeyler geliyordu. " Bilmiyorum gelirler yakında, sende endişelenme bir şey olmamıştır" dedi ve beni kollarının arasına aldı. Elçin yine bir şeyi düşürmüş olacak ki, bağrışları kulaklarımızın canına okuyordu. Abimle kendimizi gülmekten alıkoyamadık. Gülüşmelerimizi, üst kattan gelen ses böldü. Korkuyla ayağa kalktım Abim eliyle oturmamı işaret edip kendi bakacağını söyledi.

Oturdum, o merdivenleri çıktıktan sonra bende peşinden çıktım. Ses abimin odasından geliyordu. Abim odaya girip kahkahayı bastığında neler olduğunu öğrenmek için üst kata çıktım. Abim odasının kapısını kapattı ama ben kapıyı hızla açıp büyü yapmaya hazırdım. Yatakta oturan sarışın gözlüklü çocuğu görünce şaşırmadan edemedim, bu kimdi? Abime cevap arayan gözlerle baktığımda "Sevgilim" dedi. Sevgilim mi?

"Pardon neyin?"

"Sevgilim" dedi ve utanarak kafasını dışarı çevirdi. Abim sevgilisi olduğunu söylemişti ama sevgilisinin bir erkek olduğunu tahmin edememiştim.

"Peki" deyip odadan çıktım. Manyak, iki katlı binayı tırmanmıştı. Ey aşk sen nelere kâdirsin. Merdivenleri inerken Elçin kapıyı açıyordu. Babamlar gelmişti, sonunda. Ellerinde bir sürü sepet tutuyorlardı. Hızla inip elindekileri aldım gerçekten çoktular ve ne vardı ki içlerinde. Babam aldıkları besinleri Elçin'e verirken bende diğer sepetteki şeyleri aldım. İçinde dekoratif şeyler ve bir sürü peçete tabak vardı. Elçin alması için babama sipariş vermiş, o yüzden geç kalmıştı. Onları çok merak etmiştik ama onlar saçma bir şey için mi geç kalmışlardı. Bu Elçin artık fazla oluyordu.

"Teşekkür ederim dayıcım. Yarın büyük gün" dedi ve neşeyle odasına çıktı. Ardından göz değirmeyi ihmal etmemiştim tabi ki de. Abim hızlı adımlarla merdivenleri inerken etrafı kolaçan ediyordu. Masanın ve merdivenin etrafına bakıyor bir şey arıyordu.

”Hazal, yüzüğü gördün mü? En son buraya koymuştum" derken eliyle masayı işaret ediyordu. "Hayır" oflayıp tekrar yukarı çıktı. Babamlar odalarına çekildiklerinde bende abimin yanına uğradım odasında yüzüğü arıyordu.

"Nerede bıraktın en son?"

"Hatırladığım kadarıyla masanın üstüne ama orada yoktu ayaklandı gitti sanki"

"Elçin'e sordun mu?" başını olumsuz anlamda salladı. Birlikte Elçin'in odasına gittik yerde sırt üstü uzanmış tavanı seyrediyordu.

"Yüzük sende mi?" Elçin umursamadı sanki orda değilmişiz gibi gözlerini kapattı ve bir şeyler mırıldandı...

Ay vurduğunda yüzüne

Rüzgâr girdiğinde odana

Bütün çağrılara kulak ver

Aşkım beni kurtaracak ve her şey doğruluğa kavuşacak."

"Hey, Elçin" ses vermedi sadece gözlerini açtı ve söylediklerini tekrar etmeye başladı. Mırıldanışı yavaş yavaş yerini sessizliğe bıraktı, gözlerini kapattı birkaç saniye öylece uzandı. Bir anda titreyip gözlerini açtı ve başını tutarak oturur pozisyona geldi.

"Neyin var?" diye sordum.

"Başım ağrıyor, neden odamdasınız" dedi. Abim lafı uzatmayıp "Yüzük sende mi?" dedi. Elçin, cevap vermeden ayağa kalktı, çekmecelerin karıştırdı yüzüğü çıkardı ve abime uzattı. Abim yüzüğü aldığı gibi odadan çıktı. Bende peşinden çıktım. Yatağana oturmuş yüzüğü inceliyordu.

"Ben de bakabilir miyim?" Elimi abimin eline yaklaştırdım yüzüğü vermesini bekledim yüzük kendi rotasını çizerek avuçlarından avuçlarıma geçti. Avucum sanki git gide ısınıyordu. "Çok sıcak, gerçekten çok sıcak" yüzükten değişik sesler geliyordu." Duyuyor musun" başıyla onayladı. Bir kaç saniye içerisinde ses daha da arttı ve etrafa siyah bir duman, ardından da şiddetli bir çığlık sesi yayıldı. Korkuyla yüzüğü yere attım ve geriye çekildim. Abim kollarını etrafıma sardı. Duman çok keskindi göz gözü görmüyordu çığlık hâlâ devam ediyordu.

Sisleri dağıtmak için ellerimi sağa sola salladım biraz faydası olmuştu abimde bana eşlik ettiğinden dumanlar daha çabuk azalmıştı. Yerde kahverengi, eski, yırtıkları olan ve üzeri anahtar desenli bir kitap duruyordu. Ne yani yüzük kitaba mı dönüşmüştü...

Bu ne kadar mümkündü ki? Bu yüzükte bir iş var demiştim. Esas soru onu ne tetikledi ve bu hale geldi. Abim kalkıp yerdeki kitabı eline aldı ve yanıma oturdu. Kitabı birlikte inceledik üzerindeki V harfi aynı yüzükte olduğu gibi kitaba işlenmişti kitabın üzerinde Vaveyla Myth yazıyordu, çığlık efsanesi demekti ama ne ilgisi vardı ki.

Kitabı açmak istesek te üstün de kitabın açılmaması için bir kilit bulunuyordu. Güçlü yaratıklardık ama bu kilit bizi bile aşıyordu. Yaptığımız bütün büyüler ters tepiyordu. Abim ısrarla deniyordu ama büyülerini boşa kullanmamasını gerektiğini hatırlattım. Bu kitabı Elçin' e söyleyip söylememek arasında kaldık ama söylemesek daha iyi olacağına karar verip, Abim kitabı dolabının içime saklamak için kitabı elimden aldı. Bu kitap ne işti? İçinde ne vardı? Ve daha da önemlisi anahtar neredeydi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.