Her şeyi yapsaydın da seviyormuş gibi yapmasaydın
“Şimdi çok güzel gülüyorsun fakat her şeyi öğreninceye kadar...”
-AŞKIM ERYİĞİT-
Güneşte olmasaydı burada ölene kadar uyurdum herhalde. Yine ve yine masamda oturmuş önümdeki soru bankamın üzerine yığılıp kalmıştım. Her yanım ağrıyordu, her yeni gün burada yatmamak için kendime söz veriyordum ama nasıl her sabah böyle uyandığımı da bilmiyordum. Saat kaçtı? Bugün sınav vardı. İlk sınava geç kalmak hiç istediğim bir şey değildi. Odamda çılgınlar gibi telefonumu arıyordum ama hiç bir yerde yoktu Lanet olsun saat kaç?
Nihayet telefonumu bulduğumda şarjının %1 olduğunu görüp küçük bir küfür savurdum daha gözlerimi saate indirmeden kapanan telefona az öncekinden daha da büyük bir küfür savurdum ve üstüme çabucak bir şey geçirdim hemen kendimi dışarı atmalıydım.
Bir yandan ayakkabılarımı giyerken bir yandan da saçımı tarıyordum. Durağa geldiğimde durağın hemen önünde büyük ihtimalle arkadaşını bekleyen bir
adamın arabasına yaklaşıp saatin kaç olduğunu telefonumun şarjı bittiğinden bakamadığımı söyledim. Metronun 2 dakika önce kalktığını işinin olmadığını eğer istersem beni gideceğim yere kadar bırakabileceğini söyledi. Sözlerinde saate dair en ufak bir şey bile geçmiyordu.
Normalde olsa asla tanımadığım birinin arabasına binmezdim ama şu an durum çok acildi. Direk arka kapıyı yöneldim ve oturdum. Sakin ol taksideymiş gibi hayal et seni bırakacak ve bir daha da görüşmeyeceksiniz. Uzun zamandır yaptığım bir alışkanlık olarak arabanın plakasını beynime kazımıştım. Normalde bunu telefona yapardım ama durum malum. Hem annem neden beni uyandırmamıştı. Adam rahatsız olmuş olacak ki sağa çekip öne oturmamı istedi. Öyle de ben rahatsız olurdum ama daha fazla zaman kaybedemezdim. Kalkıp ön koltuğa oturdum.
"Artık saatin kaç olduğunu söyleseniz, gerginlikten bayılacağım da" dedim, gerginliğimi azaltmak için parmaklarımı kütlettim. Sol cebinden çıkardığı telefondan saate bakıp bana dönerek saati söyledi sınava 20 dakikadan az kalmıştı bu hızla gidersek ucu ucuna yetişirdik.
"Teşekkürler, biraz daha hızlı gitmeniz mümkün mü geç kalmak istemiyorum" dedim ve yarım bıraktığım parmak kütletme işine geri döndüm.
"İşin ne zaman bitecek? Bittiğinde bu numarayı ara" dedi ve takım elbisesinin cebinden bir kart çıkarıp kısa olan eteğimden dolayı çıplak bacaklarımın üzerine koydu. Koyarken de parmaklarını üstünkörü bacaklarımda gezdirdi ve cümlesine devam etti. "Ben senin gerginliğini alırım" çok rahatsız olmuştum kim ilk defa görüştüğü birine bu kadar yakın davranırdı ki? Dışarıdan gören biri rahatlıkla işinde gücünde biri olduğunu söylerdi. Neyse ki okula 5 dakikalık uzaklıktaydık bu adamdan bir an önce kurtulmak istiyordum.
Yol boyu ağzımı bıçak açmadı o kaç yaşında olduğum, adım, hangi bölümde okuduğum, sevgilimin olup olmadığı gibi özel sorular soruyordu. Açıkçası beni okula getireceğinden bile şüpheleniyordum, bu adamdan başka şeyler bekliyordum ama düşündüğümün olmamasına sevinmiştim. Nihayet okula geldiğimizde hızla arabadan indim ve koşarak içeri girdim, yerime otururken sınav kâğıtları dağıtılıyordu. Büyük bir hızla çantamdaki kalem ve silgimi çıkarıp sınav sorularını okumaya başladım.
Yaklaşık yarım saat sonra sınavımı bitirmiş, dışarı çıkmak için hazırlanıyordum. Diğerleri hâlâ sınavdaydı ilk ben çıkmıştım. Saat şimdiden öğle olmuştu ve sınavdan sonra dersim olmadığından oyalanarak kampüsten dışarı çıktım. Eve doğru yavaş yavaş ilerlerken bir yandan da adamın bana verdiği karta bakıyordum. Tarık Coşkun, yazıyordu altında da numarası ve çalıştığı holdingin adı vardı. Kafamı kartvizitten kaldırdım, yırttım ve yere attığım sırada yanıma bir araba yaklaştı.
Yanımda duran araba da bir kim olduğunu az çok tahmin etmiştim ama bilerek o tarafa bakmıyordum. Ta ki benim için gelen korna sesini işitene kadar. Kafamı sağa çevirdiğimde yine aynı adam, arabanın sol camını açmış bana sırıtıyordu. Bu adamdan nasıl kurtulacaktım?
"Güzelim, nereye gidiyorsun beraber öğle yemeği yiyelim mi?" dedi hâlâ sırıtıyordu. Sanki "olur" demekten başka şansım yokmuş gibi sormuştu bu soruyu, aslında bu bir sorumuydu emin değildim.
"Arkadaşlarımla yiyeceğiz" amacım onu geçiştirmekti, başıma bela almak istemiyordum. Ülkemizde taciz ve benzeri olaylar feci halde artmışken birinin bana abayı yakması hiç istediğim bir şey değildi. Sinirlendiği gözlerinden bile belli olan adam sağa ve sol aynaya baktı ve hiçbir şey demeden arabayı sürdü.
Arkasından "Çattım sabah sabah" demeyi ihmal etmedim. Gerçekten çatmıştım. Sinirlerimi korumak için yavaş yavaş on'a kadar sayıyor bu sırada
derin nefesler almayı ihmal etmiyordum. Sakinliğimi metrodan inene ve evimin bulunduğu sokağa kadar güzelce korumuştum.
Bir kaç dakika sonra evimin altında gördüğüm manzarayla kan beynime sıçradı. O adamdı yine karşımdaydı evimi nereden bulmuştu? Ne yapmalıydım ne diyecektim?
Hızlıca yoluma devam etme kararı alıp binanın girişine geldim. "Tekrar selam güzellik, arkadaşlarınla buluşacaktın diye hatırlıyorum" evime kadar gelmesi yetmiyormuş gibi birde benden hesap mı soruyordu? Bu ne çeşit bir manyaktı?
Yalan söylemekten başka şansım yoktu "Buraya gelecekler" dedim. İnanmayarak bana baktığında "metroda aradılar" dedim. Aradılar mı? Hay ben senin söyleyeceğin yalana ne diyeyim. Şimdi döndür bakalım nasıl döndüreceksin.
"Aradılar mı? Telefonunun şarjı olmadığını söylememiş miydin?"
"Evet, sizden sonra metroda bir arkadaşımla karşılaştım yan yana oturduk, diğer arkadaşım onu aradı yarım saate bana geliyorlarmış. Yani tahminen 15 dakikaya buradalar."
"Ya ne güzel onlar gelene kadar bir çay ısmarlarsın herhalde." Normalde bunun bir soru cümlesi olması gerekmiyor muydu? Geçiştirmelisin, geçiştirmelisin. Biliyorum iç ses kes sesini.
"Başka güne sözüm olsun, arkadaşlarım şimdi sizi görmesin" peki demesini bekliyordum. Küçük bir "peki".
"Peki" Yarabbim şükürler olsun sesimi duydun. "Bir dahaki sefer bu kadar kolay gitmem haberin olsun" derken munzurca gülümseyip göz kırptı aklından neler geçiyordu? Neyin içine düşmüştüm ben. Sonunda gittiğinde evime çıkıp kanepeye uzandım. Adam evimi biliyordu nereden bulmuştu? Umarım babamlar evdeyken gelmezdi.
Evden çıkmadan şarja taktığım telefonumu açıp gelen mesajlara baktım. Önemli bir şey yoktu. İnstagramda Vampirler hakkında efsane ve teoriler paylaşan bir hesabı takip ediyordum, yeni bir gönderi paylaşmıştı.
"Bir gün bir vampir insanlar dünyasında ava çıkar, avlanacağı hiçbir insan bulamaz. Herkes ondan kaçar. O gün yapabilecek olsa da insanları yakalamadı, yakalayamazdı da. -Bir gün öncesinde kalbinden bıçaklanmıştı nedenini kimse bilmiyor-.Ve beraber avlanmaya gittikleri kendi soylarından birinin kanını emer diğeri o acıya dayanamaz ve o da sinir ve nefretle diğerinin kanını emer. Bu böyle asırlar boyu devam eder. Birbirilerinin kanını emdikleri için vücutlarındaki kan sürekli yer değiştirir. Hâlâ farklı bir boyutta var oldukları söyleniyor." Tuhaf dedim dışa doğru gerçektende tuhaftı. Böyle bir şey gerçekten var mıydı? Bunu Hazal ve Buluta sormalıydım.
Bir anda aklımda beliren ikiliyi merak ediyordum benden sonra ne oldu? Neden kaç gündür gitmiyordum gerçi Elçin oradaysa gitmeyi hiç istemezdim. Düşüncelerimi bölen kapı ziline teşekkür edip kapıyı açtım babamlar gelmişti. Aç olup olmadıklarını sordum ama dışarıda yemişlerdi bu da benim işime gelirdi kendime bir fincan yeşil çay yapıp odama gittim.
Arkadaşlarımla olan Whatsapp grubumuzun İsmi "EXtrim 5'li" - bu ismi ben bulmuştum. Bir dönem hepimizin sevgilileri vardı sonra ayrıldık ama kısa bir dönemde olsa eski sevgililerimize geri döndük bende böyle bir isim bulmuştum" Whatsapp grubumuza Eda mesaj atmıştı. "Aşkım ne yapıyorsun???" Güldüm "iyiyim sen ne yapıyorsun" yazdım hâlâ gülüyordum. Eda'yı bunları yazarken ki mimiklerine kadar biliyordum.
"Sana demedim be, Emir aşkım ne yapıyorsun???" Bana neden kızıyordu ki ben nerden bilebilirim benim adım Aşkım.
"Cilveleşmenizi özelden yapsanız nasıl olur?" Eda'nın göz devirdiğini tahmin edebiliyordum ama haklıydım. Ben nereden bileyim benden mi bahsediyor bahsetmiyor mu?
"Rahatsız oluyorsan sessize al grubu her zaman yaptığın gibi " evet doğruydu çoğunlukla gruplarım sessizde olurdu ama yine de aktiftim. Hiçbir şey demeden dediğini yaptım ve ders çalışmaya başladım. Biraz başım ağrıyordu ama gittiği yere kadar devam edecektim.
2 saat sonra başım akıl almaz şekilde ağrımaya başladı. Kafamın içinde fil sürüsü tepiniyormuş gibi hissettiriyordu. Yarın ki sınav hakkında az çok bilgi edinmiştim ama umarım sınavda öğrendiklerimi unutmazdım. Sabah erken kalkıp tekrar çalışırım düşüncesiyle yatmaya karar verdim zaten sınav öğleden sonraydı her şekilde uyanır ve çalışırdım. Kulaklığımı kapıp yatağın içine girdim elimdeki telefonumdan şarkı seçiyordum. Bir müzikte karar kılıp telefonumu kapatıp yatağımın kenarına bıraktım.
Şarkı çok kısıktı sözleri tam anlamıyla duymak için sesi en yüksek seviyeye getirdim ve gözlerimi kapattım. Şarkı bitmek üzereyken sesi kısmak için telefonu elime aldım, aşırı yüksek sesle gelen bildirim sesi ile kulaklığı yere fırlattım. Kulağım zonkluyordu. Bir daha bu şarkıyı kulaklıkla dinlemeyecektim ASLA! Kulağım biraz daha iyi olduğunda ki bu yaklaşık on dakika
sürdü telefona gelen mesaja baktım. Kimden: Bilinmeyen Numara
"Merhaba PERONİ OTEL için staj başvurunuz onaylanmıştır 30 Aralık Cuma günü 13.30 da görüşmeye bekleniyorsunuz."
Ne görüşmesi? Ne başvurusu ya? İyi de ben hiçbir yere başvuru yapmamıştım ki. Dolandırıcılar şimdi de bu numarayı mı kullanıyordu? Gerçekten bunları düşündükleri kadar bir iş bulup çalışsalar daha faydalı olurdu hem onlar hem bizim için. Gerçi bana ne ki. Kafamda kendi kendime laf da soktuğumda ekranı titreten, Instagramdan gelen mesaja tıkladım. Kullanıcı adı yerine xxxdzzz yazıyordu. Mesajı okuduğumda ürperdim. İşte yine oluyordu, nereden çıktığı belli olmayan koku tekrar burun direğimi sızlattı. Bu kokuya alışamıyordum. Tek kelimeyle iğrençti. Umarım Elçin orada değildi.
Bu sefer ormandaydım, burası ilk geldiğim yeri andırıyordu. Umarım orası burası değildi. Etrafta göz gezdirirken Hazalları nasıl bulacağımı düşünüyordum. Evlerini en ufak hatırlamıyordum bir mucize olması için yalvarmaktan başka şansım yoktu. Hava bugün daha soğuktu sanki. Biraz yürüsem hem ısınır hem de belki Hazalların evini bulurdum. Kendime bile inancım olmadan ıssız ormanda yürüyordum ama iki üç adımda bir de etrafı kolluyordum. İlk geldiğimde ki Lavon beni yine görmemeliydi, bu sefer ne olurdu hiç bilmiyordum.
Etrafta göz gezdirirken kulağımı yalayan Rüzgârın bana getirdiği flüt sesiyle adımlarımı durdurdum etrafta biri vardı kesinlikle vardı ve benim onunla karşılaşmamam gerekiyordu. Ses şimdilik uzaktan geliyordu ama daha da yaklaşacağını biliyordum. Hep öyle olurdu zaten. Ellerimle ağzımı kapattım nefes bile almıyordum. Önümde iki seçenek vardı: ya burada yakalanmayı bekleyecektim ve buz gibi havada donacaktım, ya da nasıl olduğunu bilmesem de Hazalları bulacaktım. Mecburen ikinci seçeneği uygulayacaktım.
Neredeyse hiç nefes almıyordum. Sesin git gide yaklaştığını duyabiliyordum ama başka seçeneğim yoktu yoluma devam edecektim. Flüt çalanlar satirlerdi, onları daha önce hiç görmemiştim görmekte istemiyordum. Hazal bile korkuyorsa bunlar gerçekten korkunç yaratıklardı.
Ses daha da yaklaşıyordu, ve yaklaşmaya devam ediyordu. Gerçekten artık çok yakınımdaydı ya da yakınımdaydılar kaç kişi olduklarını kestiremiyordum. Bir kaç dakikanın ardından toynak sesleri artık dibimdeydi. Kaç - kovala oyunu bitiyordu ve ben mağlup olmamalıydım.
Ağaçların biraz daha sıklaştığı, havanın giderek soğuduğu ormanda tek başımaydım, ondan ya da onlardan kurtulmam çok zordu. Artık ayaklarında derman kalmamıştı durdum ve seslere iyice kulak verdim. Sesler sanki etrafımı sarmıştı, sol tarafımda sanki biri sinirle, sağ tarafımda biraz daha kibarca çalınıyordu. Artık iki kişi olduklarına emin olmuştum. Ağaca tırmansam? Ama daha önce hiç ağaca tırmanmamıştım ki. Elden bir şey gelmezdi. Birkaç denememin ardından başardığıma seviniyor, beni bulmamalarını umuyordum.
Sesler artık dibimdeydi, görüş açıma iki adet boynuz girdi. Bunlar kesinlikle satirdi. Satirin gözlerini dikip baktığı karanlıktan başka bir satir çıktı. Flütlerini bir an bile bırakmadılar. Sakince çalan, flüte parmaklarını her defasında daha sert vuruyordu diğer satir, hiç hız kesmeden daha da sert vurmaya başladı bir kaç notanın ardından flüt yerle bir oldu.
Sakince çalan satir neşeli bir melodi çaldı. Yukarıdan onları izlemek hem eğlenceli hem korkutucuydu. Her saniye içimden Hazalların beni bulması için yalvarıyordum ama onlarda ormanda pek dolaşmadıklarına göre yanmıştım. Tanrım bir mucize bir mucize diye ıssız gökyüzüne yalvarıyordum. Flütü kırılan satir, diğerinin mutlu olmasına daha da sinirlenerek üzerine yürüdü. Satir asla flütü bırakmıyor bu seferde tehditkâr bir şey çalıyordu. Birbirlerinden göz temasını hiç kesmiyorlardı.
Tahminimce onlar birbiriyle kavga etmeye hazırlanırken ben bacaklarıma lanet okuyordum. Ağaçta görünmemek için yarı oturmuş bir pozisyondayım ayaklarım karıncalanmış ve titriyordu. Soğuk havada hareket etmeyerek daha çok donmuştum. Parmaklarım bile donduğundan ağacı doğru düzgün tutamıyordum. Sanırım düşecektim ama burası baya bir yüksekti buradan düşsem kemiklerim kırılır mıydı ki? Hayır bu olmamalıydı kaskatı kesilen parmaklarımı ağaca doladım ama bu bana çok büyük bir acı veriyordu. Flüt çalan satir şimdi gerilim müziği çalıyordu. Ellerimi bıraktım ve kaderime boyun eğdim. Buraya kadarmış.
Bu ağaç bu kadar yüksek miydi? Kaç saniyedir düşüyordum? Sonunda yere yapıştığımda, gerçekten yapışmışım. Satirlerin bütün dikkati üstümdeydi en azından kavgayı bölmüştüm bu da iyiydi. Yaa çok iyi aynen. Canım çok acıdığından bir çığlık attım. İkisinin de gözü üzerimdeydi harika. Gözlerini kısıp bana yaklaştılar korkudan ayağa bile kalkamıyordum.
"Sen kimsin?" Dedi satirlerden biri biraz aksanlı konuşuyordu. Ne diyecektim ki.
"E ben..." dedim ve duraksadım bir dakika kimdim ben?
"Sizin ne işiniz var burada?" Ağaçların ardından gelen kişi korkuma korku katmıştı. Bu oydu ya da onun türünden biri, bu bir Lavondu. Yine üstünde aynı kıyafetler vardı. Onu görünce anılarım ve tırnağının belimdeki acısını hatırladım. Bu durumdan beni kurtaracak kimse yok muydu? Başımın sürekli belaya girmesinden artık gına gelmişti. Buraya üçüncü gelişim için ne kadar da güzel bir karşılama. Lavon satirlere daha da yaklaştı. Umarım aralarında bir kavga çıkmazdı. Satirler beni bırakıp Lavona doğru döndüğünde bile yerden kalkamadım. Çok korkmuş korkudan da bacaklarım kitlenmişti.
Bugün istediğim hiç bir şeyin olmaması canımı sıkıyordu, ama elden bir şey gelmezdi. Satirler ve Lavon birbirlerine girdi. Köpekler nasıl oynamak için birbirlerinin üstüne atlarsa bunlarda aynıydı aralarında tek bir fark vardı bunlar oynamak için değil öldürmek için kavga ediyorlardı.
Birbirlerine o kadar girmişlerdi ki kim yaralanıyor, kim yaralanmıyor belli
olmuyordu. Bir kaç saniyenin ardından yer kan gölüne dönmüştü gözlerim bu manzara karşısında yerlerinden çıkmak istiyordu ama onları engellediğimde satirlerden birinin yerde can çekiştiğini gördüm. Bu kargaşada dikkat ettiğim şey Satirlerin kanlarının kahverengi aktığıydı, Lavonda en ufak bir şey yoktu.
Ayakta olan Satir ölen Satir için değişik sesler çıkarıyordu. Sanırım sürüsüne haber veriyordu ama umarım yanlış tahminde bulunmuştum. Kalkmalıydım ama yapamıyordum. Lavon ani bir hareketle Satiri yere serdi, yerde de ona vurmayı eksik etmiyordu. O da öldüğünde sıra bendeydi. Ellerimle geriye sürünmeye bir yandan da ayağa kalkmaya çalıştığım sırada o da belini esnetiyordu. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu, nabzım hızlanmıştı. Göğsüm alev alevdi ilk defa böyle bir şey oluyordu. Göğsüm sıkışmıyordu ama sanki ısınıyordu. Dondurucu hava bir anda kendini sıcağa bırakmıştı artık üşümüyordum onun yerine terlemeye başlamıştım.
Göğsümdeki kolyeden çıkan sisleri görünce, bu sıcaklığın nedenini anladım. Duman her yeri sarmıştı göz gözü görmüyordu. Az önce gördüğüm Lavonu artık bulanık görüyordum, bir kaç saniye sonra bütün silüeti kayboldu. Kolyeden çıkan dumandan gözlerim acıyordu. Gözlerimi yumdum ve biraz ovaladım. Açtığımda başka bir
yerdeydim, ve bundan gayet memnundum. Bu kolye, beni ne durumlara sokacak ya da kurtaracaktı.
"Aşkım?"
"Sizi gördüğüme ne kadar sevindiğimi tahmin bile edemezsiniz" dedim bir hışımla, nefes nefeseydim. "Ama burası neresi ve benim burada ne işim var?" İşaret parmağıyla sessiz olmamı işaret etti. Etrafta bir göz gezdirince küçük, eski bir kulübede olduğumuzu fark ettim. "Sessiz ol bizi duyacaklar" dedi tedirgin bir şekilde. Kim bizi duyacaktı. Bu kadına güvenmeli miydim? Meraklı gözlerle ona bakarken üstü başının harap olduğu ve perişan bir hâlde olduğu açıkça belli oluyordu. Küçük kare camdan dışarıya bakıyordu. "Geliyorlar" dedi. "Kim geliyor?" Kolumdan tutarak beni odunların arasına sakladı, o kadar hızlıydı ki yerdeki ağaçlar yüzünden elim kanamıştı. Ama ses çıkarmıyordum kim geliyordu ki?
"Areeen" dedi biri melodik bir şekilde ve kulübenin kapısını büyük bir sesle kırdı. Aren, adı bu muydu? Bu onlardandı aynı yaratık bu bir Satirdi. Tanrım umarım bir an önce defolup giderim buradan.
"Ne yapıyorsun tek başına işlerin bitti herhalde" dedi ve çirkin bir kahkaha patlattı.
"Daha bitmedi biraz yoruldum dinleniyordum. Özür dilerim."
"Bu kaçıncı özür dileyişin bu son olsun, bir dahakine cezalısın. Cezanı biliyorsundur diye düşünüyorum. Hadi işinin başına" dedi tam giderken birden arkasını döndü ve " bir yerini mi kestin sen? Düzgün temizle hemen" dedi kokumu almıştı. Çok ürkütücü yaratıklardı. Normalde satirlerin neşeli olması ve flüt çalması gerekmiyor muydu? Hazal öyle anlatmıştı. Aren, kapıyı taktığında bende yerimden yavaşça çıktım.
"Neler oluyor burada? Ne cezası? İlk görüştüğümüzde de seni çağırmışlardı ve sen korkmuştun. Onlardan neden korkuyorsun diye sormayacağım, illaki bir sebebi vardır ama şunu soracağım sen kimsin?"
"Boş ver"
"Ne demek boş ver beni buraya getirdin, beni bir şeyden korumaya çalışıyorsun kim olduğunu bilmeye hakkım yok mu?"
"Bunu fark etmiş olman güzel. Peki, ben Aren zaten duydun sanırım. Onların satir olduğunu biliyorsundur. Kardeşim Arın, tahta çıkabilmek için beni buraya gönderdi ve halkıma öldüğümü söyledi. Tabi benim onları izlediğimi bilmiyordu."
"Ne yaptı ne yaptı? Bir dakika kolyeden nasıl izleyebilirsin ki? Bu nasıl mümkün olabilir?"
"Evet, neden bu kadar şaşırdın ki, sen fark etmedin mi?"
"Hayır, fark etmem mi gerekiyordu." Güldü ve kolyesini çıkardı, bana da çıkarmamı işaret etti bir süre tereddüt ettim sonuçta bir ara çıkarmıştım ve hiç hoş şeyler olmamıştı. Ama Aren bana öyle güven verici bakıyordu ki kolyeyi çıkarttım ve eline verdim. Kolyelere fısıltıya karışık bir şey söyledi ardından kolyemi bana geri verdi. Kolye buz gibi olmuştu.
"Şimdi bende birilerini izleyebilir miyim?"
"İstediğin kişiyi düşünmen yeterli" Hemen deneyecektim tabi ki. Arın'ı düşündüm. "Neden olmadı?"
"Daha önce gördüğün biri olmalı. Arın olmaz yani" dedi ve gülümsedi. "Nerden bildin"
"Neyi"
"Arını düşündüğümü."
"Hâlâ krallık soyundan olduğumdan olabilir belki" dedi ve daha çok gülümsedi. Bu kadın çok tatlıydı. Yüzündeki yaraların nedenini merak etsem de az çok tahmin edebiliyordum. Tahminimce ceza almış ve sonucunda bu olmuştu ama o kraliçeydi ona nasıl böyle bir şey yaparlardı ki?
"Artık gitmem gerekiyor. İhtiyacın olduğunda gözünü kapat, beni düşün ve "sobrimassa" de en kısa sürede yanına geleceğim. Başımla onayladım. Arkasına bakmadan çekip gittiğinde kolyemi elime aldım ve gözlerimi kapattım.
Buradalardı, karşımdalardı sonunda. Salonlarında oturmuş kitap okuyorlardı. Hazal, Bulut'un dizlerine yatmıştı. Bu şekilde çok tatlı gözüküyorlardı. Yanlarına gidip bir kanepeye oturdum. Kitaplara o kadar dalmışlardı ki beni fark etmemişlerdi bile.
Gülümseyerek "Hazal" dedim. Kafasını bile kaldırmadı. Bu sefer" Bulut" dedim ama o da cevap vermedi. Vampirlerin bu kadar iyi odaklandıklarını bilmiyordum. Ayağa kalkıp Hazal'ı biraz dürttüm ama yine tepkisiz kaldı. Neler oluyordu görünmez mi olmuştum. Hemen üst kattaki aynaya koşup kendime baktığımda kolyemin parıl parıl parladığını gördüm kırmızının en açık tonuydu bu. Aynada da görünmüyordum. Tek görünen şey kolyemdi. Çok ürkütücüydü. Aynanın hemen yanında duran camdan dışarı baktım ve nerde olduğumu düşündüm.
"Evet, bu çukuru görmüştüm" dedim birden. Bir kaç dakikanın ardından yoldan kısmen emin olup tekrar kolyemi avuçlarım arasına alırken alt kattan gelen ses gitmeme engel oldu biri gelmişti ve gelen kişi içeri "Sevgilim ben geldim" diyerek girmişti. Ses çok tanıdık gelmişti kim olduğunu şimdi daha çok merak ediyordum. Yavaşça alt kata indim neden yavaş olduğumu bende bilmiyordum ama bir anda bu sihir geçerse diye korktuğumdandı sanırım.
Salonda duran çocuk duraksamama neden oldu. Onun burada ne işi vardı ki?
"Emir?" Bu emirdi burada ne arıyordu ki? Sevgilim dedi ne yani Hazal Emir'in sevgilisi miydi? Emir buraya nasıl gelmişti ki onda da mı bu kolyeden vardı. Buraya gelmesi yetmiyormuş gibi bir de Hazalla mı sevgili olmuştu.
Hazal'a sıkıca sarıldı daha sonra Bulut'a yürüdü. El sıkışırlar ya da sarılırlar diye düşünmüştüm ta ki Emir Bulut'un dudaklarına yapışana kadar. Göz bebeklerim donuklaştı. Bu manzaraya dayanamazdım. Hemen üst kata çıktım, ne zaman düştüğünü bilmediğim gözyaşlarımı sildim. Gözlerimi kapattım ve gitmek istediğim yeri düşündüm.
Yine o kulübedeydim nereye gitmek istediğimi bilmiyordum ama en azından artık nereye gitmek istemediğimi biliyordum. Evimi hayal ettim, güzel evimi. Ama olmadı gidemedim. Burada da kalamazdım oraya gitmekten başka şansım yoktu.
Hatırladığım gibi yollardan geçtim. Tahminimce 15 dakikanın ardından yerde gördüğüm çürümüş hayvan cesedi yeterince midemi bulandırmıştı. İğrenerek yanından geçip gittim ve yaklaşık 15 dakika daha yürüdüm. Artık ev gözüküyordu. Çok yorulmuştum bir an önce bir yerde oturmak yemek yemek istiyordum ama istediğim yer şu anda kesinlikle burası değildi. Ama buna mecburdum. Evin merdivenlerini usulca çıktım, derin nefesler aldım. Emir'e burayı sormalı mıydım? Emir'e âşık Eda'ya bu olayı anlatmalı mıydım? O olsa bana kesin anlatırdı? Ama ne zaman anlatmalıydım?
Kendime itiraf edemesem de Bulut'un sevgilisi olması beni içten içe üzmüştü. Yol boyunca düşündüğüm şeye bir ara vererek kapıyı çaldım. Kapıyı büyük bir hızla açan Hazal karşısında beni görünce afalladı.
"Aaa Aşkım sen mi geldin?" dedi ve içeri göz gezdirdi. Bu da demek oluyordu ki Emir hâlâ oradaydı.
"Hayır daha gelmedim, bu benim halüsinasyonum gelmeden önce geleceğimi haber vereyim istedim" zoraki gülümsedim.
"Halüsinasyon?"
"Boş ver, başıma neler geldi inanamayacaksın, yalnız mısınız?" dedim içeri girerken.
"Evet, ne oldu" artık daha rahat konuşuyordu yani Emir ya gitmişti ya da üst kattaydı. Direkt Emiri sormanın saçma olduğuna karar verip
"Bulut nerede?" merdivenlere bakarak sorumu sordum.
"Üst katta kitap okuyordu" başımla onayladım
"Sen ne anlatacaktın?"
"Bulut'ta gelsin anlatırım" bunun üstüne Hazal hemen yukarı çıktı ve Bulutla birlikte geri döndü.
"Hoş geldin Aşkım, ne anlatacaksın?"
"Hoş buldum" yüzüne bakmak bile istemiyordum. Ama dikkat çekmemeliydim.
"Hızlıca anlatıyorum o zaman." Çok detaya girmeden üstünkörü Arenle tanıştığımızı, kolyeden istediğim kişiyi izleyebildiğimi, Lavon ve Satirlerle geçirdiğim mükemmel(!) olayları anlattım.
Ağızları açık beni dinliyorlardı.
"Bu arada Aren'i tanıyorsunuz değil mi?" Olumsuz anlamda başlarını salladılar.
Duyduklarının etkisinden hızla sıyrılıp.
"Belki kitapta bir şey yazıyordur" dedi Hazal Bulut'a. Bulut'un cevabı "Keşke açabilseydik" oldu. Konuya uzak olduğum için yorum yapmıyordum. Bulut devam etti "Bence Aşkım'a gösterebiliriz bize yardım edebilir" Hazal başıyla onayladığında.
"Neyi?" dedim merakla. Oldum olası meraklı bir insan olmuşumdur zaten.
"Gel benimle" diyen Bulut'un peşinden merdivenleri çıktım. Aklıma onun Emirle öpüşmesinden ve benim Edaya ne diyeceğimden başka bir şey gelmiyordu.
Bulut odasının kapısında beklememi söyledi odasını, neleri sevdiğini merak etsem de itiraz edemezdim. Özellikle bugün. Bulut'un odasının kapısına gözüm dalmışken arkamdan gelen Hazal'ı fark etmemiştim bile. Hazal yanıma geldi, koluma girerken Bulut da elinde epeyce kalın ve eski bir kitapla kapıyı açtı.
"Bunu geçen gün bulduk, bir hayvanın midesinden çıktı." Şaşırdığımı anlayıp devam etti.
"Tabi kitap değildi, yüzüktü bir anda kitaba dönüştü. Üzerinde kilit var ama açamıyoruz. Her büyüyü denedik maalesef sonuç olumsuz."
Şaşkınlığımı biraz olsun bastırdığımda tepki verdim. "Bakabilir miyim?" Bulut kitabı hemen elime verdi. Aklıma kullanışlı kolyem geldiğinde kolyemi çıkartıp kilidin üzerinde gezdirdim. Kolyemin sivri kenarıyla kilidi çevirdim bu sırada Hazal ve Bulutta ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu.
Hazal "sonunda" dediğinde kilidi açtım, kitabın kapağını açmak için eski ve tozlu kapağı tuttum. Ama açamıyordum. Açması için Buluta verdim. Bulut kitabı biraz olsun araladığında bütün evi inleten çığlık sesi sardı. Hazal kitabı hemen Buluttan alıp kapattı ve ses kesilmişti, fısıltıya karışık “Vaveyla" dedi. Benim bile kulaklarım acımışken onları düşünemiyordum. "O da neydi?"
"Emin ol hiçbir fikrimiz yok" "Peki, Vaveyla ne demek?"
"Çığlık" dedi Bulut. Sessizce "çığlık "diye tekrarladıktan sonra "anladım. Peki, bu kitapta neyin nesi yani içinde ne yazıyor?"
"Bizde bilmiyoruz hiç açamadık ki"
"Nasıl açacağız peki" ikisi de aynı anda omuz silkti. Ümitsizce birbirimize baktığımızda tuvaletten gelen sifon sesi gülmemizi sağladı. "Evde tek olduğumuzu sanıyordum"
"Ya ben tekiz derken, yani şey bir arkadaşımız var. Yani benim arkadaşım, Bulutunda biraz yakın arkadaşı anlarsın ya. Onu ailemizden gibi gördüğümüzden öyle söyledim. Bak varlığını bile unutmuşum." şirince gülümsedi. Bulut kitabı yerine koymaya gittiğinde Hazal tuvaletin kapısına doğru "Emir çıksana oğlum dışarı kaç saattir tuvalettesin sabah olacak. Bak misafirimiz var." Şu anda karşılaşmaya hiç hazır değildim. Emir, kapıyı araladığında benim bir şey yapıp yok olmam gerekiyordu. Hızla misafir odasına girdim ve yavaşça kapıyı kapattım.
İçeride son gördüğümde Elçinin üstünde olan kıyafetler yatağın üstünde dağınık bir şekilde duruyordu. Elçin burada değildi ama kıyafetleri buradaydı. Kapıya yaklaşan ayak seslerini duyduğumda kendimi tuvalette kilitledim. Ayak seslerinden gelenin Hazal olduğuna karar verip kapıyı biraz araladım. Bana ne olduğunu sorduğunda biraz midemin bulandığını biraz sonra yanlarına
geleceğimi söyledim. Hazal nihayet gittiğinde odadan tam çıkmak üzereyken "Elçin sen nerelerdeydin?" diyen Hazal sayesinde çıktığım banyoya tekrar girdim. Şimdi gerçekten köşeye sıkışmıştım.
Koskoca evin içinde saklambaç oynuyordum resmen. Bir mucize, bir mucize. Tabi ki uzun zamandır benimle olan şans, bu sefer yüzüme gülmedi. Elçin odaya girdi, Hazal'a "Ben duşa giriyorum" dedikten sonra kapıyı açmaya çalıştı ama kapı kilitli olduğundan açamadı tekrar Hazal'a seslenip "Banyom neden kilitli?" Hazal odaya gelip " Arkadaşımız biraz rahatsızlandı içeride o kilitlemiştir" dedi. Çok güzel şimdi mutlaka karşılaşacaktık. Kolye aklıma geldiğinde kolyeyi avuçlarımın arasına aldım ve sıktım, gözlerimi kapattım "sonrimassa" dedim ama olmamıştı gelmedi. Bu kadına güvenip güvenmemeyi gerçekten düşünmeliydim daha sonra tabi. "Keşke Elçinin tanımadığı biri olsaydım" dedim ellerimin hâlâ kolyede olduğunu fark etmeden. Yine bir şey olmamıştı olmayacaktı tabi kolyenin böyle bir özelliği yoktu çünkü.
Elçin kapıyı daha da şiddetli çalınca açmaktan başka şansım kalmamıştı. Mecburen kapıyı açtım bildiğim bütün duaları okudum bir mucize bekliyordum. Başımın beladan kurtulamadığı bu dünyada mucizeler benim en büyük ihtiyacımdı. Kapıyı araladığımda Elçin "sonunda" dedi ve yüzümü inceledi. "Kesin tanıdı, kesin tanıdı, tanrım yardım et"
"İyi misiniz? Uzun süredir içeridesiniz" dedi. Bu tutumu nedensizdi, bir dakika bir dakika beni tanımamıştı. Hızla iyi olduğunu söyleyip odadan çıktım alt kata inmek için merdivenleri inmeye başladığımda alttan gelen Emir ve Bulut'un sesiyle ayaklarımı yere sabitledim. O buradaydı, bir kaç metre önümdeydi.
Benim utanmam ya da çekinmem gereken bir durum yoktu ama Buluta karşı hissettiklerim. Ya şuna bir açıklık getirelim Buluta karşı bir şey
hissetmiyorum. Peki, öyle olsun bir gün kendine itiraf edeceksin. Şimdi göğsümü kabartıp Hazal'ın yanına gidecektim ve Emir'i, 16 yıllık arkadaşımı tanımıyor yeni tanışıyor gibi yapacaktım daha sonra ya gitmenin bir yolunu bulacaktım ya da bir odada Elçinin gitmesini bekleyecektim. Ama şimdi en iyisi akışına bırakmaktı.
Merdivenleri inerek arkası bana dönük olan Emir ve Bulut'un arkasından geçip Hazal'ın yanına oturdum. Bulut ve Emir birbiriyle şakalaşıyor, saçlarıyla oynuyordu. Oturduğumda beni fark etmedi Hazal "bu da arkadaşımız Aşkım" diyene kadar gözlerini Buluttan ayırmıyordu. Birden kafasını çevirdi, göz göze geldik, duruşunu dikleşirdi ve kısa bir şoka girdi sanırım. Büyünün de etkisi geçmiş olacak ki kimse fark etmedi. Beni burada görmeyi beklemediği kesindi. Cesurca içimdeki yumruyu sıkıştırıp kalbime gömdüm ve "Merhaba, Emir" dedim. Ne diyecekti? Beni tanıdığını belli edecek miydi yoksa tanımıyor gibi mi yapacaktı?
Benden sonra şokun etkisini atlatıp elini uzattı ve "memnun oldum Aşkım" dedi ve gülümsedi. Bu niye canımı daha da acıtmıştı. Uzun yıllardır arkadaşım, kardeşim olan çocukla yabancı olmak kalbime zarar veriyordu. Zorluklarla kalbime sıkıştırdığım ve etrafına kalın duvarlar ördüğüm yumru yerinden çıkıp boğazıma kadar tırmandı ve orada düğümlendi.
"Hazal ben biraz açım da bir şey hazırlayabilir misin?"
"Tabi biraz bekle hemen geliyorum" yardım etmek için ayaklandığımda kollarımdan tutup beni geri oturttu.
"Bulut bir saniye bakar mısın canım kuzenim?" Elçin evi ezgisel sesiyle operaya çevirdiğinde Bulut Emir'e birazdan geleceğini söyleyip hızla üst kata çıktı. Yalnızdık, kocaman salonda sadece Emirle ben vardık. O bir şey demeden ben bir şey demeyecektim ne diyebilirdim ki? İçsel seslenişlerimi hissedip " Neler oluyor?" dediğinde başımı elimden kaldırıp gözlerine baktım. Gözbebeklerinde korku ve endişe vardı.
"Nasıl neler oluyor? Asıl sana sormalı neler olduğunu ne işin var burada geçen
Satirlerden bahsettiğimde tepkisiz kalmandan şüphe etmeliydim. Hem Edaya umutlar verip hem de Bulutla mı kırıştırıyorsun?"
"Bunu Edaya söylemeyeceksin! Eğer bizi ayırırsan, eğer bizi ayırırsan... Lanet olsun seni tehdit bile edemiyorum. Aşkım bizi ayırma lütfen bu durumu Edaya açıklayamam, çok utanıyorum lütfen."
Tehditten ilerleyemeyeceğini anlayıp işi yalvarmaya dökmüştü. Hiç bir şey demedim. Aynı şey olsa Eda bana söylerdi bende söylemesini isterdim böyle kandırılmış gibi olmak hiç hoşuma gitmezdi. Edayla Emir'in yaklaşık 3 yıldır süren bir ilişkileri vardı. Lisenin en zor senesinde vurulmuşlardı birbirlerine.
"Aşkım söylemeyeceksin değil mi?"
"Neden Hazal ve Buluta tanıştığımızı söylemedin?"
"Bulut'un öğrenmesini istemedim. Aşkım gerçekten ben gerçekten âşık oldum."
"Peki ya Eda?"
"Ona da aşığım, lütfen söyleme Edaya söz ver bana" Gözleri yalvarır gibi bakarken Hazal çıkageldi elinde 5 tabak taşıyordu.
"Bunlar ne Hazal?" Elindekileri masaya bırakırken "yemek" dedi gülerek. "Onu fark ettim de neden bu kadar tatlı var ve bu kadar çok hazırladın?"
"Doyman için ama az geldi gözüme biraz daha getireyim mi?"
"Saçmalama dinozor muyum ben" kahkahalarıma Emir de eşlik ederken Hazal'ın hiç gülmediğini ve Bulut'un gelip Emir'in yanına oturduğunu fark ettim o da gülmüyordu.
"Biz her öğün 10 tabak yiyoruz" diye ayarlı bir şekilde konuşan Buluta karşı büyük bir pot kırdığımı fark ettim.
"Yani sizin için demedim tabi yani ben vampir değilim ya o kadar yiyemem diye öyle söyledim." Başarısız olduğum düzeltmemle masaya oturdum. Ama yiyebileceğim bir şey yoktu.
"Saat kaç?"
"2 saat sonra sabah olacak"
"Neden yemiyorsun?"
"Ya özür dilerim ama bunlar çok tatlı ben tatlı yiyemiyorum" "Neden?" diye sordu Hazal.
"Diyabet hastası çünkü"
"Diyabet hastasıyım çünkü" dedik aynı anda Emirle.
"Sen nerden biliyorsun Sevgilim?"
"Tahmin ettim sadece"
"O ne demek?" Meraklı gözlerle bana bakan Hazal'a dönüp çok şeker yiyince oluşan bir hastalık sizde olacağını sanmıyorum endişelenmeyin."
"Ya geçmiş olsun. Sana salatalık getireyim mi? Domates kalmamış"
"Olur" salatalık tek başına pek hoş olmasa da açtım midem öğütmek için bir şeyler bekliyordu.
Yemeğimi yedikten sonra Elçin'i tamamen unuttuğumu hatırladım. Hazal'a yanaşıp uykumun geldiğini beni bir odaya geçirip geçiremeyeceğini sordum. Benim geçen geldiğim odada kuzeninin kaldığını istersem Bodrum katında yer hazırlanabileceğini söyledi ve hemen hazırlamaya gitti. Bende peşinden indiğimde yatağımı hazırlamıştı bile şimdi de toz alıyordu.
Arkasına doğru yavaş adımlarla gidip sarıldım. O da karşılık verdi. "Her şey için teşekkür ederim. İyi ki varsın."
"Sende iyi ki varsın haydi yat senin için çok geç oldu. Bizde yatacağız birazdan. Sağlıklı olmamız için akşam 7 gibi uyanacağız haberin olsun diye söylüyorum. Sen de kitap okuyabilirsin. Ya da her ne istersen. Temizliği bitirip odadan çıktı. Yatağa uzandım uykuya dalamadığım saatler boyunca aklımda sadece Eda vardı. Bunu Edaya nasıl söyleyecektim. Bu düşünce içim içimi kemiriyordu. Düşünceler beni bitirmeden bir an önce kendi dünyama gitmeliydim.
Uykumu biraz olsun aldığımda uyandım yataktan bir süre çıkmadım. Esneyerek yataktan kalkıp bodrumu gezmeye başladım. Hazal karanlık olmasın diye yatağımın başına el feneri koymuştu. Bodrumda bir sürü kutu vardı. Erzak kutuları ve ıvır zıvır şeyler. Bir kutudan çok ağır ama hoş bir koku geliyordu ne olduğunu merak edip kapağını açtığımda ağzına kadar kan torbalarıyla doluydu üzerlerinde her kan grupları vardı. Hemen yanında ki başka bir kutuda ise panzehirler vardı. Kutunun üstüne Büyü malzemeleri yazıyordu. Yatağa geri döndüğümde yatağın üzerinde bir şey olduğunu fark ettim. Hızla yanına gittim bir not yazılıydı. Bunu hemen Hazal Ve Buluta göstermeliydim uyandıklarında tabii ki, uykularından uyandıramazdım birde, kâğıdı şimdilik eşofmanımın cebine koydum. Ne yapacaktım kaç saat boyunca Hazal'ın yatmadan önce getirdiği kitapları inceledim.
İncelerken uyuyakaldığım kitaplar uyandığımda üstümde yoktu. Hayatımda hiç bu kadar uyumamıştım bedenim uyumaktan ağrıyordu. Etrafıma baktığımda çok tanıdık olduğum yerdeydim evimde Tanrım sana şükürler olsun. Geri geldiğime göre hemen telefonuma sarıldım. Acaba telefonumu oraya götürebilir miydim? Çağrı ve Eda gruptan ne zaman buluşacağımızı yazıyorlardı.
Yarın yılbaşıydı. -Eda'nın ev arkadaşı Mavi aynı zamanda Çağrının kız kardeşiydi. Liseye gidiyordu, ailesi karşıda oturuyordu ve bu yüzden Mavinin okula gitmesi uzun sürüyordu. Mavinin ailesi okulu Eda'nın evine yakın olduğu ve Mavinin ailesi Edaya güvendiği için kızlarını rahatlıkla ona emanet edebiliyorlardı.- Bizi yılbaşını kutlamak için evlerine davet ettiler. O gece onlarda kalacaktık. Bir dakika bugün Cumartesi ve bugün Peroni Otele gitmem gerekiyordu. Başta dolandırıcı olduğunu düşünsem de sonra öyle bir otel olduğuna karar verdim ve eğer biraz daha hazırlanmazsam geç kalacaktım.
Makyajımı yapmak için aynamın karşısına geçtiğimde camıma gelen taşla düzgün çektiğim eyeliner çöp olmuştu. Tarık Coşkunu tamamen unutmuştum. Evimi bilen bu adam başıma bela açmasa iyiydi. Sinirle aşağıya bakıp ne istediğini sordum aşağı inmemi işaret edince eyelinerımı silip aşağı indim. Neyse ki annemler erkenden gitmişti.
"Naber güzellik,"
"Ben hiç iyi değilim bütün gün sesini duymadım nasıl iyi olabilirim ki?" "Evime kadar gelmeyi ne zaman bırakacaksınız ailem sizi görebilir."
"Sen ne zaman beni eve davet edersen o zaman" açıkça beni tehdit ediyordu. Cevap vermeyince devam etti. "Aileni işe giderken gördüm ev boş şu anda bence çıkabiliriz" cevabımı beklemeden merdivenlere yönelmişti. Hızlıca peşinden gittim. Kapımın önünde beni bekliyordu daire numarama kadar nasıl öğrenmişti. Hem bu adam yine nereden çıkmıştı görüşmeye 1 saat kala? Onun yüzünden geç kalacaktım. Evin kapısını isteksizce açarken anahtarı yere düşürdüm.
"Bu kadar isteksiz olma" nasıl olmayayım birazdan içeride ne olacaktı kim bilir.
"Yetişmem gereken bir yer var o yüzden biraz aceleci davrandım." Sadece başını sallamakla yetindi. Kapı açılmıştı ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi.
"Biliyorum başvuruyu ben yaptım zaten. Bana odanı göstersene" beraber odama gittik. Yatağıma oturdu ve benden bir bardak su istedi. Bunu tahmin etmeliydim. İş başvurusunu o yapmıştı tabi ki gitmeyecektim. Suyunu getirdiğimde üstü çırılçıplaktı hayır düşündüğüm şey olmamalıydı. Suyunu uzattığımda elimdeki bardağı aldı ve yere fırlattı, bardak tuzla buz olmuştu.
Tuttuğu elimden beni yatağa doğru fırlattı. Ne kadar uğraşsamda bıraktıramadım elimi bir hışımla üzerime atlayınca ona gelişigüzel vurmaya başladım. Sanki işlemiyordu, canı yanması gerekirken ona haz veriyordu. Bir eliyle ellerimi başımın üstünden tutarken bir eliyle de giydiğim dar kot pantolonun düğmelerini açmaya çalışıyordu. Bu pantolonda 5 tane düğme vardı açamamak onu sinirlendirince ayaklarını belime sardı ve bu sefer üstüme giydiğim croptan ellerini geçirdi. Önce çamaşırımın düğmelerini açtı üstümü çıkarmak için uğraşırken zil çaldı. Ağlamaktan heba olmuş gözlerim artık yüzümde kuru bir yer bırakmamıştı. Zil sesiyle üstümden çekilen adam üstünü giyerken kapıyı açmamı bekliyordu.
Hızlı adımlarla odadan çıktım, kapı deliğinden baktığımda Rüzgârın geldiğini gördüm. Tanrım sana şükürler olsun. Hemen gözyaşlarımı silip kapıyı açtım ve Rüzgârın boynuna atıldım sıkı sıkı sarılıyordum o ne olduğunu merak ettiğinden beni kendinden uzaklaştırdı.
"İyi misin?"
"Sen geldin ya daha iyiyim." gülümsedim o da gülümsedi. "İçeri gelmez misin?"
"Haberin yok mu Eda ve Çağrı alışverişe çıkmışlar Edaların evini süslüyorlar bizi bekliyorlar bende seni almaya geldim."
"Bu kadar erken mi?"
"Bende aynı şeyi söyledim ama biliyorsun onları. Emir de bir kaç saate geleceğini söyledi." Başımı salladım ve evden çıktım. Pis sapık, şeref yoksunu hâlâ evdeydi kapıyı bilerek kilitlememiştim evden çıksın diye. Adamın yaptıkları aklımdan çıkmadığı her an Rüzgârın elini tuttum.
Edalara vardığımızda kapıyı Mavi açtı. Kendi halinde bir kızdı Mavi. Bu akşam yılbaşıydı. Eda ve Mavi bir sürü güzel atıştırmalık hazırlamışlardı ve ev mükemmel görünüyordu.
Akşama kadar sohbet ettik zamanın nasıl geçtiğini hiçbirimiz anlaşmamıştık. Onlarla olmak bana iyi gelmiş kafamı biraz olsun dağıtmıştım. Hava karardığında kapı çaldı gelen Emirdi. Diğerleri bir şey anlamasın diye bana her zaman ki yakınlığını gösterdi ve hemen Eda'nın yanına oturdu. Eda hep birlikte olduğumuz için çok mutluydu.
Saatler11.59'u gösterdiğinde herkes geri sayım için hazırdı. Ve işte yılın son saniyeleri belki geçirdiğimiz son mutlu gece 10,9,8...3,2,1 herkes neşe içinde birbirine sarılıyordu herkes en son Eda ve Emirin sarılmasını izliyordu. Eda
neşe içinde Emir'e sarılıyor, öpüyor, yeni yılı kutluyordu. Şimdi çok güzel gülüyorsun fakat her şeyi öğreninceye kadar...
Atıştırmalıklarımızı yerken Emir "size bir şey söylemek istiyorum. Biliyorsunuz biz Edayla uzun yıllardır arkadaşız ve çok aşığız merak etme şuanda evlenme teklif etmeyeceğim daha bitirmemiz gereken bir okul var. Ama sadece hepinizin önünde ona ne kadar âşık olduğumu söylemek istedim." Herkes onların sarılmasını alkışlarken ben onun yapmacık tavırlarını izliyordum.
Dayanamayıp ayağa kalktım ve "Benimde size söylemem gereken bir şey var özellikle sana Eda" Edaya döndüm ne diyeceğimi merak ediyordu.
"Bunu söylediğim için bana kızma çünkü aynısı olsa sende bana söylerdin” durakladım ama bunu ona söylemeliydim. Emir’e yandan bir bakış atıp tekrar Edaya döndüm “Emir seni aldatıyor." Cümlemi bitirmeden Eda'nın gözündeki yaşlar sel gibi akıyordu, uzun süre de durulmaya niyeti yok gibiydi. Herkes ayaklanmış benim ne dediğimi düşünüyorlardı.
"Aşkım, ne diyorsun sen gerçek mi bu? Emir gerçek mi bu?"
"Hepsi gerçek" dedim sorgularcasına bakan Çağrıya. "Hem de bir erkekle" herkes daha da şaşırmıştı. Çünkü Emir bu konuda bize hep açık olmuştu.
Asla erkeklere ilgi duymadığını söylemişti. Eda sinir ve nefretle ayağa kalkıp Emirin suratına şiddetli bir tokat geçirdi. Ve banyoya gitti.
"Yaptığını beğendin mi?" Emir o kadar tehditkâr konuşuyordu ki bir saniyeliğine söylediğime pişman olmuştum.
"Ses tonuna dikkat et Emir!!" Rüzgarın beni koruması hoşuma gitmişti. "O benim arkadaşım onu kandırmanı göz aradı edemezdim."
"Görüşeceğiz Aşkım" dedi ve kapıyı çarparak evden çıktı Emir. Banyodan öğürme sesleri geldiğinde hepimiz banyoya koştuk.
"Eda iyi misin?" "Evet."
"Giriyorum bak." Banyoya girdiğimdeki manzara içimi acıttı. Eda hem yediklerini kusuyor hem de ağlıyordu. Ağlamaktan güzel gözleri kırmızılaşmıştı canım arkadaşımın.
"Neyi var? Neden kusuyor?"
"Sizin haberiniz yok ama hasta"
"Nasıl hasta?" dedi Çağrı endişeli bir sesle.
"Bulumia Nevroza."
"Yani o yüzden bu sıralar pek yemek yemiyor ve her zamankinden daha zayıf" dedi Rüzgâr. Başımı sallamakla yetindim. Eda onlara söylemek istemiyordu üzülmemeleri için.
"İtiraz kabul etmiyorum, Pazartesi günü ilk iş hastaneye gidiyoruz." dedi Çağrı endişesi devam ediyordu. Çağrı dayanamayıp banyodan çıktı kulağıma doğru "Ben dayanamıyorum" dedi montunu aldı ve dışarı çıktı. Rüzgâr’a içeri gidip Maviyi yalnız bırakmamasını söyledim.
"Eda sana emanet"
"Eda'nın çıkarmaları bitince elini yüzünü yıkadım ve hâlâ ıslak olan gözlerini kuruladım. Kurulamam fayda etmiyor yerine tekrar yenileri geliyordu. Ona sıkıca sarıldım ayrılırken ağlamaklı bir sesle "Çağrı nereye gitti?" diye sordu. "Benden duymuş olma ama o sana vurulmuş." Sırıtmama engel olamıyordum o da sırıttı. "Nasıl fark etmedin ki." Daha çok ağladı. "Emir beni hiç sevmedi değil mi?" "Sevmiştir." Ne diyebilirdim ki aldatılmış bir kıza. "Hadi içeri geçelim."
-ÇAĞRI VURAL-
Tek başıma sahilde dolanıyordum. Eda'nın saçının teline zarar geldiğinde canım acıyordu ama Aşkım hariç kimsenin bunu fark etmemesi, özellikle Eda'nın, daha çok canımı acıtıyordu. Sahilin en kalabalık yerlerine geldiğimde içimden dolan ve taşmayı bekleyen aşka engel olamadım. Bir anda olduğum yerde durdum ve " Seviyorum seni Eda" diye bağırdım. Etrafımdakiler gülümseyerek bana bakıyordu. Gülümsemek bulaşıcıydı, artık bende gülümsüyordum ve yürümeye devam ettim. 10 dakikalık yürüyüşün ardından bankta oturan Emiri gördüm. Sinirimi dizginleyemedim ve yanına gittim. Montundan kaldırdım ve sağlam bir yumruk geçirdim. "Eda bu durumdayken nasıl böyle bir şey yaparsın?"
"Ne durumda ki Eda?"
"Kız hasta hasta, şerefsiz" hızımı alamayıp yumruğumu bu sefer burnuna geçirdim. Tekrar yumruk atmaya hazırlandığımda çalan telefonum beni durdurdu. Arayan Edaydı. "İyi misin?" evet direkt bu soruyu sormuştum çünkü şu an en merak ettiğim soruydu.
"Neredesin, merak ettim de gelebilir misin?"
"Yeter ki sen iste hemen geliyorum" İçimde kalmasın diye son bir kez daha yumruk attım. Arkamı dönüp evinin altındaki markette çilek almak için uğradım. Bu mevsimde çilek bulmak çok zordu ama onun için değerdi. Yakınımızdaki her manav ve her markete uğradım en sonunda buldum.
Zili çaldığımda kapıyı Aşkım açtı, selam bile vermeden aklımı kurcalayan o soruyu sordum "Eda nasıl?"
"İyi, seni merak ediyor" hemen içeri girdim elimdeki poşeti uzanan Edaya gösterdim.
"Bil bakalım burada ne var?"
"Oraya kadar benim için mi gittin? Ne var?" Hemen çilekleri çıkardım, yıkadım ve Eda'nın önüne bir sehpa çekip üzerine koydum. İstemediğini biliyordum ama benim hatırım için 2 tane yemişti. Boğazından geçen her şeyin ona acı verdiği çok belli oluyordu ama en azından sevdiği bir şeyler yemesi belki onun için iyi olabilirdi. Daha fazla yemek istemediğini bildiğimden bir çileği aldım ve şirinlikle ağzına götürdüm beni kırmadı elimdeki çileği yedi ama çok yavaş çiğniyordu onu daha fazla zorlayamazdım. Elleriyle ağzını kapattığında önünden çekildim yine kusmaya gitmişti.
"Gerçekten iyi mi?"
"İlk defa bir gün içinde 3 defa oluyor." "3 mü?"
"Bir kez de Mavinin yanında olmuş." "Acilen doktora gitmeliyiz." "Biliyorum ama istemiyor."
"O zaman zorla götürürüz."
"Ben bir bakayım" diyen Aşkımı onayladım.
"Çağrı" Bir hışımla Rüzgârla ayağa kalktık ve banyoya gittik. Sevdiğim yerde öylece yatıyordu.
"Çağrı ambulans çağıralım"
"Ambulans yetişmez. Arabayla gidelim." Eda'yı kucakladım ve hemen arabaya bindik.
Yol boyunca ellerini tuttum sessizce "İyileşeceksin bebeğim" dedim.
"Yardım edin" Eda sedyedeki taşınırken bir an olsun elini bırakmadım, yapamadım. Ellerini bir saniyeliğine bıraktığımda gözünden akan yaş kalbimi deldi geçti. Eda tekrar kusmaya başladığında doktorlar bizi etrafından uzaklaştırırken bile ondan ayrılmak istemedim ama mecburdum. Aşkım beni kolumdan çekiştirince gözlerimi Edadan kaldırdım ve ona baktım.
"Hadi biraz dışarı çıkalım." İstemesem de bahçeye çıktık. Başımı ellerimin arasına aldım ve ağlamaya başladım onun bu halde olması canımı sıkıyordu. Aşkım halime dayanamayıp başımı omzuna yasladı. Ağlamalarım kesildiğinde biraz konuştuk.
"Ne zamandan beri böyle?" "Yaklaşık bir buçuk aydır."
"O iki aydır bu halde ve ben fark etmedim mi? Ya ben her gün bu kızın yanındaydım nasıl fark edemem ki?" Kendime kızmaktan alıkoyamıyordum.
Nasıl fark etmezdim ki. "Kendini suçlama"
"İçeri girelim mi?" Aşkım sözümü ikiletmeden beni dinledi ve içeri girdik. Eda daha iyi gözüküyordu. Ama hâlâ baygındı doktora ne zaman uyanacağını sorduğumda birazdan uyanacağını söylemişti.
Eda yaklaşık yarım saat daha gözlerini açmadı. Yarım saatin sonunda bir kaç saniyeliğine parmağını oynattı. Hepimiz mutluluktan havalara uçuyorduk. Doktordan izin alıp Aşkımla yanına girdik. Eda sessizce "Emir" dedi ve gözlerinden yaşlar süzüldü. Bense dudaklarından adımın dökülmesini bekliyordum ama söylemek istemedi ya da o şerefsizden medet umdu. Moralimin bozulduğunu anlayan Rüzgâr, cama vurarak kafeteryaya gitmeyi teklif etti kabul ettim ve bir kez daha Eda'nın yanından ayrıldım. Eda'nın sesi kafamda yankılanıyordu "Emir"
-AŞKIM ERYİĞİT-
Bu gece olanlar benim suçummuş gibi geliyordu. Yanımda baygın olan Eda, üzgün olan Çağrıyı düşününce kendimi suçlamaktan vazgeçemiyordum. En azından çenemi biraz daha tutsam Edaya başka bir zaman söylesem Rüzgâr ve Çağrı öğrenmek zorunda kalmazlardı. Hızlıca açılan kapı sayesinde odaklandığım zeminden kafamı kaldırdım. Gelen Emirdi, hızla Eda'nın yanına oturdu ellerini tuttu nefes nefese kalmıştı.
"Nesi var?" Zorunda olmasa benimle konuşmazdı ama şuan mecburdu. "Senin yüzünden bu halde. Niye nefes nefesesin?"
"Koşarak geldim" suçlamalarımın canını yaktığını hissediyordum ama bana cevap verme tenezzülü göstermiyordu. Cevabına karşılık hiç bir şey demedim. "Bizi yalnız bırakır mısın?" İstemesem de Eda'nın hâlâ Emiri sevdiğini bildiğimden kapıya doğru yöneldim. Kapının kolunu açtığımda Eda "Emir" dedi fısıltıya ve iniltiye karışık bir sesle.
"Söyle, söyle aşkım buradayım yanındayım. Korkma tamam mı iyi olacaksın." Artık gerçekten midem bulanıyordu hem aldatıp hem de 'aşkım ben buradayım' gibi konuşması sinirlerimi bozuyordu. Katlanamadan dışarı çıktım. Edayı içeride onunla tek bırakmak hiç içime sinmiyordu aklım ondaydı camdan içeri bakarken Rüzgâr, "Sevgilim neden dışarıdasın?" Eliyle kolumu okşadı. Ne yapacağımı bilemedim, soğuk soğuk terliyordum. Çağrı camdan, odaya baktı.
"Bu adamın burada ne işi var?" Cevabımı beklemeden odaya daldı Rüzgâr ve bende peşinden gittik.
"Senin ne işin var burada lan"
"Kes sesini sana açıklama yapmak zorunda değilim. O benim sevgilim." Çağrı bu lafa çok sinirlenip Emire sağlam bir yumruk geçirdi.
"Sen aldatmadan önce öyleydi. Şimdi defol buradan" adeta tıslıyordu. "Sakin olun"
"Sen karışma Aşkım"
"Seni Aşkıma sesini yükseltmemen konusunda uyardığımı hatırlıyorum." Rüzgarda Emirin kalkmasına izin vermeden diğer tarafına yumruk geçirdi. Eda uyanmış bizi izliyordu.
"Lütfen" dedi. "Lütfen yeter, Aşkım Çağrıyı ve Rüzgar'ı dışarı çıkarır mısın?"
Çağrı donuk gözlerle Edaya baktı. Eda'nın gözleri artık başka bakıyordu Çağrıya. 3. Bir göz olarak ve onları yıllardır tanıdığım için bunu net bir şekilde anlıyordum. Çağrının koluna girerek onu çekiştirdim ama yerinden kıpırdamıyordu. "Çağrı Lütfen" Çağrı sadece Edaya bakıyordu. Eda gözlerini Emire çevirip hafifçe gülümsediğinde Çağrı daha fazla dayanamadı ve odayı terk etti. Rüzgâr da peşine beni çekiştirerek odadan çıktı.
"Ne işi var burada Aşkım, nasıl müsaade edersin Eda'nın yanına girmesine!" "Ses tonuna dikkat et Çağrı!"
"Bende bilmiyorum bir anda odaya daldı, odadan çıkmamı söyledi bende mecburen çıktım sonra da siz geldiniz zat-" sözümü bitirmeden dışarı çıktı. "Her şey benim yüzümden değil mi? Benim yüzümden bu kadar kavga ediyorsunuz. Benim yüzümden-" Rüzgârın kollarında daha huzurluydum. Onun sıkı kucaklaması dünyalara bedeldi. O sarıldığında bütün dertlerim sıkıntılarım duruluyordu kısa süreliğine tabii.
Eda kendine gelmiş odaya bir kaç kâğıt istemişti. Bizde gece geç saatlere kadar Edayı camdan izledik ve tabi ki Emiri. Ve onun yapmacık olduğunu düşündüğüm tavırlarını. Rüzgârla kaç saattir aynı yerde oturmuş, onları izliyorduk.
"Aşkım acıkmadın mı? Hadi bir şeyler alalım" istemediğimi diretsemde ısrarlarına kayıtsız kalamadım. Kantinden birer tost alıp geri döndüğümüzde Edayla konuşmak için odaya girdik.
"Aşkım, şunlara baksana ne güzel değil mi? Çoğunu Emir yaptı." Elindeki origami turnalarla Emir'e aşkla bakması beni delirtiyordu.
"Evet güzel olmuş" numaradan gülümsedim. En azından artık daha iyiydi.
Çağrı, Eda hastaneden çıkana kadar uğramamıştı. Edayı evine yerleştirmek için Edalara gidiyorduk. Eda arkada yanımda oturuyordu başını omzuma yaslamış, gözlerini kapamış dinleniyordu. Telefonumun titrediğimiz fark ettim, cebimden çıkardım Çağrıdan bir mesajım vardı. Eda buradayken açmalı mıydım hiç emin değildim. Eda'nın telefonu çaldığında dikleşti bu da benim işime geldi. Hemen telefondan Çağrının attığı mesaja baktım.
Kimden: Sakar
"Aşkım, nasılsın? Eda nasıl oldu? Hastaneden çıktınız mı? Ne zaman çıkacaksınız?" Edaya ne kadar sinirli olursa olsun yine de onu düşünmesine bayılıyordum.
"Evet çıktık, onlara geçiyoruz" bir kaç dakika sonra cevap geldi.
"Bende oradayım" bir şey yazmadım, yazamadım Yine omzuma yatan Eda "babam size selam söylüyor" dedi.
Binanın önüne geldiğimizde Emir ve Çağrının tekrar karşılaşacağını
hatırladım, karşılaşmaları hiç istediğim bir şey değildi. Ama Çağrı bunu düşünmüştür değil mi? Eda'nın bir kolunda ben bir kolunda Rüzgâr vardık. Zili çaldığımızda Emir kolumdan çekiştirerek Eda'nın koluna girerek başta Rüzgârın sonra da benim ters bakışlarımı üzerine çekti. Kapıyı açan Maviydi hemen Edayı kucakladı, Emirde bu sırada Eda'nın ayakkabısını çıkarıyordu ardından Maviyi ittirerek Edayı içeri soktu. Neye uğradığını şaşırmış Mavi Emir Edayı salona götürdüğünde bana neler olduğunu sordu. "Uzun hikâye" diye geçiştirdim. Bizde salona gittiğimizde Mavi Edaya salonda yatak hazırlamış olduğunu gördük, Emir Edayı yatağa yatırken Rüzgârın ters bakışlarını yakaladım.
Büyük ihtimalle Rüzgâr Edayı yatırmak için yardım ediyordu, Emir de onu iteleyip kendi yardım ediyordu sevgilisine. Eda, Emire olan ters bakışlarımı görmüş olacak ki uzandıktan sonra "Emir bana her şeyi anlattı. Merak etmeyin bir kerelik bir şeymiş bir daha yapmayacağına o çocukla bir daha konuşmayacağına söz verdi. Her insan ikinci bir şansı hak eder değil mi?"
"Hangi her şeyi anlatmış ya, bir kere yapan bir daha yapar. İnanıyor musun seni aldatan şerefsize" Çağrı ne zamandır buradaydı? Maviye yanaşıp ne zamandır burada olduğunu sorduğumda bir saat önce geldiğini, biz geldiğimizde de tuvalette olduğunu söyledi.
"Senin yine ne işin var burada?" Emir'in ses tonu giderek artıyordu. "Kardeşimin evine gelirken senden izin almayacağım herhalde."
"Hey sessiz lütfen tabi ki gelecek kardeşinin de evi burası Emir yapma böyle." Emir daha da sinirlenmişti ama Eda için susuyordu. Edaya en yakın koltuğa oturdu ve Eda'nın saçlarını okşadı.
"Haklısın özür dilerim aşkım" dedi iğrenç bir samimiyetle. Edaya "aşkım" demesi bile sinir olmama yetiyordu. Hem arkadaşımı aldattığı halde aşkım diyor hem de benim adımı ağzına alıyordu. Eda uyumak için gözlerini kapattığında, ortamın daha fazla gerilmesini istemeyen Rüzgâr, "e bize müsaade o zaman, yine geliriz. Mavi, Eda sana emanet." dedi ve gülümsedi.
"Ben bu akşam burada kalacağım" diyen Emire ters ters bakmayı sürdürdüm.
"Kaç kişi kalacağız, Mavi zaten burada yaşıyor bende varım sana gerek yok" ters cevabımı beğenmemiş olan Emir "O benim sevgilim ve rahatsız oluyorsan kapı orda"
"Lütfen yapmayın gerçekten Aşkım, Emir burada kalmanıza hiç gerek yok"
"Olur mu öyle Mavi tek başına zorlanır, hem okula gittiğinde ne olacak tek duramazsın."
"Ben varım ya işte."
"Of yeter cidden seninle laf dalaşına girmek istemiyorum." ayaklandığımda Maviye "Bir şeye ihtiyacın olursa ararsın." Çıkarken sinirli bir şekilde "Kına
yak!" Diye bağırdım. Eda'nın kıkırdamaları kapıdan bile duyuluyordu.
Aşağı indiğimde Rüzgâr ve Çağrı kaldırıma çökmüş konuşuyorlardı. "Sevgilim" diyerek ayağa kalktı Rüzgâr peşinden Çağrı da ayağa kalktı.
"O soysuz ne dedi sana" önemli değil diye geçiştirdim. "Ya bebeğim söylesene ne dedi?"
"Orada kalacakmış bende karşı çıkınca sinirlendi o sinirlenince bende sinirlendim, çıktım evden." Söylediklerime sinirlenen Çağrı arabanın tekerine bir tekme attı, ardından az önceki gibi kaldırıma çöktü. Peşinden bende kaldırıma çöktüm, başımı omzuna yasladım.
"Hadi enerjimiz değişsin vosvos kafeye gidelim" dedi Rüzgâr
"Ben gelmeyeyim, beni eve bırakır mısınız?" Sadece omuz silktim. Rüzgâr moralimin bozuk olduğunu anlamıştı ama üstüme gelmiyordu.
Oturduğumuz sokağa geldiğimizde Çağrı, "Aşkım, hastanede sana öyle demek istemedim. O an çok sinirliydim kusura bakma seninle alakalı değildi."
"Sorun değil seni anlayabiliyorum." Binamıza yaklaştığımızda binanın altında gördüğüm kişi yüzünden çıldırmak üzereydim. Bu kadar kavga bu günlük yeterdi. Rüzgâr, onu görmemeliydi. Kavga çıksın istemiyordum.
"Hayatım durur musun?" "Ne oldu?"
"Annem marketten bir şey istemişti de onu alacağım" indiğimde camı açarak. "Bekleyebiliriz" dedi.
"Yok yok siz geçin."
"Tamam, eve geçince mesaj at" göz kırparak arabayı çalıştırdı. Ve onun yanından geçip gitti.
"Selam güzellik bugün nasılsın bakalım?"
"Ne işiniz var bu saatte burada? Lütfen bir daha evime gelmeyin."
"Peki, o zaman senin gelmeni bekliyorum. Montunun cebinden bir kutu çıkardı ve bana uzattı" Kutuyu zorla elime tutuşturup göz kırparak uzaklaştı.
Kutuyu açarak merdivenleri çıkıyordum içindeki şey duraksamama neden oldu. Kutunun içinde en güzelinden ve değerlisinden parıl parıl parlayan elmas bir kolye ve küpeler vardı. İtiraf etmeliyim ki çok güzeldi ama bunları ne yapacağımı bilmiyordum. Bir dahaki görüşmemizde ona vermek için çantama attım ve eve çıktım.
Babamlar çoktan gelmişlerdi, yanlarına gittiğimde Eda'nın durumunu sordular onlara olayları kısaca özet geçip odama çekildim. Kendimi yatağa bıraktığımda gözlerim daha fazla dayanmak istemiyordu uykunun pençesine düşmüştüm bir kere.
Hastaneden çıktığım gibi daha duş alamadan uyuya kalmıştım. Ama doğru söylemek gerekirse gerçekten iyi gelmişti. Tuvalete giderken babamın annemle konuşmasına şahit oldum ve yanlarına gittim.
“Heh bak geldi” dedi annem beni işaret ederek.
Sessizce babama bakarak bir açıklama bekledim “Bunlar nereden çıktı Aşkım?” elindeki mücevherleri bana doğru sallayarak. Ellerim aniden terlemeye, yüzüm yanmaya başladığında hiç sevmesem de yalan söyledim “yerde buldum biri kaybetmiş olmalı sen sahibini bulursun diye düşündüm aldım geldim ama söylemeyi unuttum” belki bu şekilde o adama mücevherleri geri verebilirdim.
“Öyle mi? Tamam ben karakola gideyim o zaman da öğreneyim kiminmiş bunlar” dedi ve ceketini alıp çıktı.
Odama gidip yatağıma uzandım ve hemen yanı başımda duran telefonu elime aldım bir süre İnstagramda dolaşırken gelen bildirme tıkladım. Bildirimde şöyle yazıyordu: xxxdzzz sizi bir gönderiye etiketledi. Bildirime tıkladığımda gördüğüm manzarayla oturuşumu dikleştirdim.
Bu kimdi ki? Neden hesabında benim fotoğraflarım vardı. Bu kişi beni nereden tanıyordu? O fotoğrafları nasıl çekmişti? Ve asıl konu bu resimlerin neden bana ait olduğunu geçtim, neden bu fotoğraflar Laviya da olduğum zaman çekilmişti? İçimi kaplayan korku ve endişeyle bütün fotoğrafları tek tek inceledim. Ama bir sonuca varamadım. Hesap sadece beni ve Emiri takip ediyordu. Emir ne alaka ki? İlk gönderisinin altına baktığımda "Selam bebeğim, Bugün ilk tanışmamız. Hayal ettiğimden bile güzel gözüküyorsun."
Ne düşüneceğim, ne diyeceğim, nasıl hissedeceğim hakkında hiç bir fikrim yoktu. İkinci gönderisinde ise "Ah hayatım kolyenin nasıl mucizevi bir şey olduğunu anlaman için illa bir şey mi yapmam gerekiyor. Peki, al bakalım" yazdığı fotoğrafta Arınla kulübedeydim ve fotoğraf çok yakından çekilmişti. Kafayı yemek üzereydim o anda bizden başka kimsenin orada olmadığına emindim. Neler oluyordu?
-BULUT NEVRES-
"Hazal, Aşkım nerede? Burada yok."
"Nasıl yok, tuvalete gitmiştir" tuvaletin kapısını biraz sert yumrukladığımda kapı birazcık içeri gömülmüştü. "Burada da yok" Hazal, dün sabah Aşkımın kaldığı odaya indi ve etrafı inceledi.
"Bu da ne?" Yatağın üzerindeki parşömeni ve kolyeyi gösterirken. Parşömeni ve kolyeyi eline alan Hazal'a
"Ne yazıyor?" dediğimde parşömendeki yazıları okumaya başladı.
"Aradığın şey geçer kraliçelerden
Gir ve ihtiyacın olanı çal
Ama unutma her şey karşılıklıdır.
O da alacak değer verdiğini elinden"
Hazal notu okurken bende elindeki kolyeyi çekiştirdim Kolye, nasıl olduğuna hâlâ anlam verememiş olduğum uyandığımda parmağımda olan yüzüğün etrafına dolandı yüzük kolyeyi çekiyor gibiydi.
"Bu koku da ne?" diyen Hazal'a cevap vermek yerine derin bir nefes aldım.
"Kurabiye ve pıhtılaşmış Kan"
***
"Burası neresi?"