“Hey! Hey kimsiniz? Affedersiniz durun lütfen" ama durmadan koşarak mezarlıkların iç kısımlarına doğru ilerlediler ve gözden kayboldular.”
***
Okul çıkışı arkadaşlarla sık sık gittiğimiz kafede oturmaya karar vermiştik. En yakın arkadaşlarım; Rüzgâr, Emir, Eda ve Çağrı ile ilkokuldan beri tanışıyorduk.
Bugün yine hepimizin ortak buluşma mekânı olan Vosvos kafedeydik, kafenin ismi biraz garip olsa da hiçbirimiz bunu sorun etmiyorduk zaten kafenin sahibi vosvos bağımlısıydı, aynı zamanda eski tutsak, yanlışlıkla birinin vosvosuna vurmuş, 5 ay boyunca kendini affetmemiş, yemekten içmekten kesilmiş 110 kiloluk adam süzülmüştü.
Polislere yalvar yakar kendini hapishaneye sokmuştu polisler belki kurtuluruz düşüncesiyle hapse atmışlar ertesi gün çıkarmışlar ama bu Rıfat abiye fazlasıyla yetmişti, saçmaladığını anlamıştı yani bize anlattığına göre, bizce hâlâ saçmalıyor şu vosvos konusunda, ama neyse.
Yani Rıfat abi biraz deli, durun bir dakika ne birazı adam baya zır deli. Bir gün Rüzgâr’ın arabaya ihtiyacı olmuştu kuzeni bileğini burktuğu için onu hastaneye götürmeliydi adam inat etti arabayı vermedi ben ve Çağrı adamı oyaladık Rüzgâr, kuzenini öyle götürdü tabi bizim Rıfat abi de sinirli adam bunu duyunca arabanın anahtarlarını sakladı, bizi bir süre pudinglerden mahrum bıraktı her gün gittik özür diledik, bir gün insafa geldi de ancak öyle yırttık.
Kafenin önünde her zaman bir siyah bir kırmızı vosvos durur bu yüzden adı vosvos kafe. Rıfat abinin lakabı vosfat -vosvos ve Rıfat'ın birleşimi-. Bazen
buraya mecburi gelsek bile buranın konforsuzluğuna da, pis oluşuna alışmıştık çünkü buranın pudingi her şeye değerdi.
Arkadaşlarla finallerden konuşuyorduk herkes finallerden nefret eder, bizde onlardanız tabi ki. Finallere 2 hafta vardı ama onca derse kim çalışacaktı. Ben Turizm, Çağrı İşletme, Emir Halkla İlişkiler, Eda Moda Tasarım, Rüzgâr Ekonomi okuyor.
''Of bıktım bu finallerden yeter ama ya kaç yıldır sınav sınav bari mezun olduktan sonra bunların iyi bir karşılığı olsa.''
''Sakin ol Emir, her zamanki sınavlar işte alış artık bunlara hem az kaldı 1 senecik '' dedi Eda ve küçük bir kahkaha kopardı. Emirin de sinirleri bozulmuştu oda güldü, az önceki sinirli halinden eser yoktu.
''Eh gençler mecbur çalışacağız, başka çaremiz yok'' dedi Rüzgâr. Kimse tam olarak söylemese de Rüzgâr bu grubun lideriydi en önemli kararları hep ona aldırırdık.
''Aynen gençler sakinleşelim buna mecburuz hemen size puding alıyorum '' herkes onayladı Çağrı pudingleri alıp gelirken bütün sakarlığını kullanmıştı.
''Çağrıııı!!!'' dedik Edayla aynı anda. ''Önüne baksana ya, pudingler düştü!''
''Sizce tek sorun bu mu Aşkım? Eda? Ya kızlar iyi misiniz yardım etsenize hâlâ tatlıya bakıyorsunuz, kırılıyorum ama '' dedikten sonra boynunu eğdi, dayanamayıp boynuna atladım, o her zaman iyi kalpli ve düşünceli olmuştu her zaman...
***
Birlikte 1- 2 saat geçirdikten sonra herkes evine dağıldı. Odamda Billie Eillish '' Happier Than Ever'' dinliyordum kendimi ne zaman yalnız hissetsem bu şarkıyı dinlerdim bu şarkı yaşadığım bir dönemi anlatıyordu. Belki de o yüzden bu şarkı bu kadar hoşuma gidiyordu.
Yıllar önceydi bir arkadaşım sosyal medyada hakkımda kötü şeyler söylemişti ve ben bütün bir bunalıma girmiştim çıkmak çok zor olmuştu.
Dışarıya gülüp her gün evde ağlıyordum çok zor zamanlar geçirmiştim. Ama neyse ki arkadaşlarım yanımdaydı onlara çok şey borçluyum, iyi ki onlara sahibim, odamın duvarları hep onlarla çekindiğim fotoğraflarla dolu, aynı şekilde onların odalarında da aynı fotoğraflar vardı.
Fotoğraflara bakarken şarkının etkisiyle kendimi yatağa bıraktım ve sanki elimde mikrofon varmış ve şarkıyı ben söylüyormuşum gibi rol yapıyordum, dışarıdan bakan biri için komik bir görsel olacağı kaçınılmazdı.
Vampirlere kendimi bildim bileli ilgim vardı. Kitaplığımda Harry Potter dışında olan çoğu kitap vampir temalıydı. Başka kitaplar ilgimi çekmiyordu. Zaten ilgi alanım çok azdı. Herkes beni dışadönük olarak bilirdi ama ben daha çok içedönük biriydim. Sürekli olarak kitap okuyor, film izliyor, İngilizce çalışıyordum. Günlüğümü yazmak için masama oturdum ve evet günlük de yazıyordum -düzenli bir şekilde her gün yazmasamda -
''Sevgili günlük, bugün yine Vosvos kafedeydik, aptal Çağrı'nın ayağı takıldı ve bütün pudingleri döktü, çıldıracaktım en sevdiğim tatlı gözlerimin önünde mahvoldu. Zorla ona tekrar aldırdık bütün hesabı ona kitledik ama hak etmişti sakın ona üzülme günlük çünkü hak etti, önüne baksaydı.
Finallere çalışmaya başlamalıyım ama bugün gelen kargolar buna engel olacak gibi duruyor en azından bir süre için, bu sabah kargom geldi ama her
zaman ki gibi açmaya üşendim. Kokularını merak ediyorum ama bil bakalım kim üşeniyor günlük. Neyse açayım artık turşusunu kuracak değilim ya, yarın görüşürüz. ''
Zor bela üşengeçliğimi bir kenara koydum, nasıl oldu bende bilmiyordum ama kalktım, kargoyu açtım ve kitapları elime aldım. Kokladım bazı insanlar bunu saçma bulsalar da beni çok rahatlatıyordu. Hepsi çok hoşuma gitti hiç bir sorun yoktu keyfim yerine gelmişti. Kitapları elime aldım içini incelemeye başladım.
Kitapları aldığım anda okumak istiyordum ve oldum olası kitapları 2 gün, en fazla 3 gün içinde bitirirdim. Rüzgâr, bunun garip bir alışkanlık olduğunu söylüyor ama bence iyi bir şey konuyu neden unutayım ki belli bir zaman geçince konu unutuluyordu fikrimce tabi.
Odamın kapısı çaldı. Gelen annem ve babamdı bu akşam evde olmayacaklarını söylediler. Annem çok güzel bir kadındı keşke ona çekseydim ama maalesef, saçları sarı, düz, omuz hizasında, beyaz tenli ve ela gözlüydü. Onu çok kıskanıyordum, uzun boylu ve yaşına göre normal kilodaydı ve hostesti.
Babam saçları beyazlamış hafiften göbeği olan yakışıklı bir adamdı annemin tersine kahverengi gözlüydü, esmerdi ve polisti. En azından ikisine de birazcık benziyordum, bizi dışardan gören biri benim evlatlık olduğumu düşünmezdi bile, ben onların aksine koyu kahverengi dalgalı saça sahip, beyaz tenli, siyah gözlüydüm.
Kendimi asla beğenmiyordum ama etrafımdaki herkes benim çok güzel olduğumu söyler ama bazı kör arkadaşlar, yani gerçekten kör değil de bence öyle neyse, boş boş şeylerle dalga geçiyorlar, onlar kendilerine baksınlar önce illa bir şey bulup dalga geçecekler, okul hayatımda hep başarılıydım o yüzden oradan vuramıyorlardı, yüzümde bir sivilce çıksa bile onu çokça abartıyor, dalga geçiyorlardı bende sorun etmiyordum sonuçta bir sivilce, geçen bir şeydi.
Annemle Babamın ortak özellikleri hiç çocuk sahibi olamamaları, yani tabi bende onların çocuklarıyım ama annem küçük yaşta zorla evlendirilmiş küçük yaşta hamile kaldığı için bir daha doğum yapamamış kendi çok küçük olduğu için bebek gelişememiş yaşamamış doğduğu gibi ölmüş.
Babam yine de annemi sevmiş annem sürekli babamdan ayrılmaya çalışmış ama babam onu çok sevdiği için peşini bırakmamış evlendikten kısa bir süre sonra beni yetiştirme yurdundan almışlar. Beni aldıklarında 6 aylıkmışım yetiştirme yurdundan almışlar beni, böyle deyince mal satar gibi oldu ama ne yapalım, bana hiç evlatlık olduğumu hissettirmediler, bana gerçek sevgiyi verdiler.
Onlar çok mükemmel insanlardı. Onlar bana bugünlerimi veren insanlar. Onlara çok düşkünüm onlarla çok farklı bir bağım var. Bana gerçek annem ve babamı bulma fırsatı verdiler, bana sürekli eğer istersem onları bulmak için yardımcı olacaklarını söylerler. Ama ben beni bırakan insanları bilmek istemiyordum.
Küçükken havale geçirmek üzereymişim apar topar hastaneye kaldırmışlar o zaman 4-5 yaşlarındaymışım, annemler bana bir şey olacak diye çok korkmuşlar olan tek çocuklarını da kaybedeceklerini düşünmüşler. Bu yüzden bana çok düşkünler ne zaman ateşim çıksa hep başucumda sırayla nöbetleşe beklerlerdi.
Annemler gittikten sonra kitaplarıma geri döndüm, bir kaç sayfa çevirdim içinden yere bir şey düştü. Ayraç gibiydi eğilip elime aldım, bir post-it 'in üzerinde Vampir alfabesiyle Sakın Kimseye Güvenme yazılıydı. Yazıyı okuduktan sonra başım döndü, bir ürperti geldi, tüylerim diken diken olmuştu, tansiyonum düştü sanıp kendimi yatağın kollarına bıraktım.
Etrafımı bir duman ve dumandan çıkan bir koku sardı. Bu koku burun direğimi sızlatırcasına kötü kokuyordu berbat derecede yoğun ve mide
bulandırıcı kurabiye kokusuydu gözlerim benden izinsiz kapandı...
***
Gözlerimi açtığımda karanlık beni esir almıştı, nefesim daraldı, çok kötü bir koku vardı bu ne kokusuydu? Etraf simsiyahtı, sahi siyah kokar mıydı ki? Ama bu siyah kokuyordu tam anlamıyla leş gibi kokuyordu.
Kol saatime baktım saat daha 18.04'ti bu saatte bu kadar karanlık olması tuhaftı, bu karanlık tüylerimi diken diken etmişti. Az önce odamda değil miydim ben. Etrafıma baktım biraz ilerde bir ışık gördüğüme emindim, hareketlenmeye hazırlanırken bir ses duyduğum anda refleksle kafamı çevirdim, kafamı çevirmemle ağacın üstünden beni izleyen biriyle göz göze geldim.
Adamın yüzü tam seçilmiyordu belinde siyah ya da kahverengi kuşak benzeri bir şey vardı – Afrika’da ki kabilelerde kullanılan kıyafetlere benziyordu - üstünde hiçbir şey yoktu, yüzünde sadece gözleri açıkta kalacak şekilde maske takılıydı, boynunda kırmızı bir iz parıldıyordu uzakta olduğu için izi tam seçemedim, kısa süreliğine bakıştık rahatsız hissediyordum, gözümü başka tarafa çevirdim ama izlenmek fena halde canımı sıktığı için cesaret edip tekrar ağaca baktım, o kişi her kimse artık orada değildi.
Sol kulağımda bir nefes sesiyle irkilip kafamı sola çevirdim. Bir anda belimde çok şiddetli bir ağrı hissettim. Sanırım o cani, tırnaklarını belime geçirmişti canım çok yanıyordu çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine bastırıp elimi belime koydum, elimi kaldırdığımda elime yoğun miktarda kan bulaşmıştı biraz korkarak da olsa tişörtümü sıyırıp yaraya baktım, evet bu kesinlikle tırnak izleriydi 4 çizgi yan yanaydı ve çok fazla kan akıyordu bu akan kan çok farklıydı, kırmızı akıyordu ama adeta bir güneş gibi parıldıyordu biraz tuhafıma gitse de canım yandığı için kanı umursamadım. Ya kızım , manyağın teki seni tırnaklıyor, her yerini kan ediyor , kanın parıldıyor ve sen hala umursamıyor musun ? Pekâlâ .
Zar zor da olsa yürüdüm her adım canımı çok yakıyordu 3 adımda bir dinleniyordum ama daha hızlı olmam gerektiğini biliyordum, ya o caniyle tekrar karşılaşırsam düşüncesiyle adeta tökezleyerek koşuyordum.
Biraz ileride bir kaç kişiyi beraber oturup hararetli bir şeyler konuşurken yakaladım, sırtları bana dönüktü, farklı ırklardan oldukları çok belliydi. Siyahisi ,Asyalısı ve dahası , hepsini bir arada görmek beni oldukça şaşırttı normal şartlarda aynı şehirde olmaları bile olanaksızken, onları izliyor gibi olmak beni çok geriyordu.
Sağ tarafta gördüğüm gün ışığı beni fazlasıyla mutlu etmiş ve rahatlatmıştı. Sanki başka bir boyuta açılan portal gibi. Bir tarafa Güneş bir tarafa Gece hakimdi. Hemen yan tarafta bulunan yazıya gözüm ilişti Gece Güneşi. Çok hoş bir isim diye geçirdim içimden, büyük ihtimalle gece ve güneşin birleştiği yer anlamına geliyordu başka ne olabilirdi ki.
Bir kaç dakika mecburen onları izledim, tam yanlarına gitmek için adım atmaya yeltendiğim anda ışık alan taraftan bir ses geldi, hepsi derin bir nefes alıp ayağa kalktılar. Bir anda ayaklanmaları beni germişti istemsizce nefesimi tuttum git gide belim daha çok ağrıyordu. Bu nefesimi tutmamı çok zorlaştırıyordu.
Herkes ayaklanınca bir ağacın arkasına sindim. Herkes aynı anda ses gelen yere doğru koşmaya başladı. Üç kişi hariç; biri tam merkezde oturuyordu diğerleri de onun tam yanında. - Muhtemelen grubun lideri ve yardımcısıydılar-. Benim yakınlarıma geldiklerinde, birini gördüm, kısa boylu, kahverengi gözlü, kıvırcık saçlı hafiften tombul ama yakışıklı bir çocuktu. 20-23 gösteriyordu. Alnında ter damlacıkları oluşmuş ve nefes nefese gözüküyordu
uzun zamandır yürüdüğü belliydi.
Hepsi çocuğa doğru avlarını ürkütmemeye çalışan kaplan edasıyla yavaş yavaş yaklaştı. Aralarından biri kafasını benim olduğum tarafa doğru çevirip derin bir nefes aldı, gözlerini bir şey bulmak ister gibi kıstı. Çocuk lafa girince kafasını çevirdi. Az da olsa rahatlamıştım. Benden yaklaşık 50 metre ilerde bir çalı sesi duyuldu ama lider dışında kimse oralı olmadı.
Lider olarak düşündüğüm kişi başıyla benim olduğum ormanı işaret etti, diğeri de ayaklanıp önünde eğildi ve ormana doğru girdi ses çıkarmamaya çalışıyordum. Eğer yakalanırsam ne olacaktı bunu da düşünmeliydim.
''Merhaba rahatsız ediyorsam kusura bakmayın eee... ben Mutlu, sanırım kayboldum bana yardım edebilir misiniz acaba? En son kütüphanede kitap okuyordum kendimi bir anda burada buldum'' dedi biraz utangaç bir tavırla.
''Ben Eftalya, hoş geldin.'' dedi ve arkasındaki kısmi orduya başıyla selam vermelerini işaret etti.
''Ben Alissa ''
''Ben Duhan ve burası Laviya. Buraya nasıl geldin bilmiyorum ama buradan çıkmak biraz zor, bir bedel ödemelisin ''Duhan, Mutluyu korkutmamaya çalışıyordu, diğerleri de ona eşlik ediyordu -biri hariç herkes-. O yüzden samimi gözükmeye çalışıyorlardı anlaşılan.
Duhan' ın arkasından biri, ''Yeter!!! Sadede gelin'' diye sert bir şekilde bağırdı ve göz devirdi. Yere çömeldim, daha doğrusu bacaklarım beni taşımakta iyi iş çıkarmıyordu mecburen yere çöktüm.
Mutlu, '' Şey şöyle ki; Nasıl çıkabilirim buradan, bir kaç tur attım ama yine buraya çıktı yolum.''
''Dedim size, kokusunu hissettim, bir enerji hissetim'' dedi Alissa'nın önündeki kişi yerinde zıplayarak.
Alissa, '' Tamam dedin haklısın, şimdi sus Dora''
Dora ,''Neden susuyormuşum, dur bir dakika doğru susadım. Kaç gündür susuzum, beni duyuyor musunuz kaç gündür susuzuz!!"
Duhan, '' Çeneni kapatmayı düşünürseniz eğer, arkadaşım Mutlunun sorusunu cevaplayalım.''
Mutlu, ''Neden susuzsunuz burada su yok mu gitmeme yardım ederseniz size su getirebilirim. İzninizle sorumu yineliyorum nasıl çıkarım bir bedeli var demiştiniz bedel ne? En azından telefonunuzu kullanmama izin verseniz?''
''Tele ney..." öksürerek boğazını temizledi Eftalya ve devam etti "Bedel şu ki biraz ileride güneş alan bir ağaç var, gidip o ağaçtan bir sepet dolusu kalıp çikolata getireceksin'' dedi. Ve bir sepet uzattı üzerinde E harfi işlenmişti. Mutlu kafasını çevirince o da bende gözlerimizi kocaman açmıştık. Çikolata?, kalıp çikolata ağaçta yuh nasıl yani? Bu nasıl mümkün olabilirdi ki?
Mutlu , "E bu kolaymış, kalıp mı çikolata getireyim gidip mi çikolata getireyim" dedi ve iğrenç bir kahkaha kopardı kimse gülmeyince gülüşü giderek söndü, boğazını temizledi. "Pardon. Kolay yaparım ama siz neden yapmıyorsunuz?"
Eftalya,'' Bizim güneşe alerjimiz var o yüzden yapamayız, hadi acele et.'' Mutlu 10 dakika sonra elini tutarak geri döndü. Eftalya ve diğerleri yine
sırtlarını dönmüş bir şekilde konuşuyorlardı. Mutlu yaklaştıkça hepsi bir bir arkasını dönüp derin bir nefes aldılar, 1 saniye bile geçmediğine yemin edebilirim ama Mutlunun yanındaydılar. Nasıl oldu bu ? kendimi Twilight da gibi hissetmem normal miydi? Tamam, çok güzel filmdi ama şu an bu durum pek hoş değil.
Eftalya ''Elin mi kanıyor canım'' dedi kibar ama alaycı bir sesle.
Mutlu,''Biraz kanadı ama geçer, çikolatalar burada buyurun, şimdi eve nasıl gideceğimi söyler misiniz acaba.''
Bu sefer Eftalya'nın arkasından biri, '' Kanını vermelisin ''dedi. Ne kanı ya nasıl kan, ne yapacaklar bunlar kanı , Allahım nereye düştüm ben düşüncelerime engel olamıyordum.
Mutlu ,''Ne...ne...den kanımı istiyorsunuz'' diye kekelerken yavaş adımlarla geri geri gidiyordu.
Başta Eftalya, sonra Duhan, ve diğerleri aynı anda önce kıyafetlerini sonra da derilerini yırtmaya başladılar. Bu insanlar manyak mı, bu nasıl bir caniliktir? Yamyam falanlar mı acaba? Görünüşleri çok normaldi ama bunlar kesinlikle normal dışıydı. Gözlerim yerinden çıkmak üzereydi. Tekrar saat 'e baktım saat 18.39 olmasına rağmen Güneş buraya çok uzaktı ve ışık hiç hareket etmiyordu, burası hiç güneş görmüyordu.
Buraya geleli daha yarım saat olmasına rağmen çok şey görmüş, maceralara girmiştim istemsizce bu gördüklerim karşısında her dakika kalbim, ruhum, bedenim kanım buraya çekiliyordu, her saniye buraya kendimi yakın hissediyorum bu da beni daha çok geriyordu. Özellikle buraya gelmeme sebep olan o kehaneti düşününce daha da çok geriliyordum.
Hepsinin dişleri uzadı, tenleri parıl parıl parlıyordu. Gözlerim kamaştı, karanlıkta çok dikkat çekiyordu. ''Bunlarda neydi böyle, peki ya o dişler, parlayan tenleri'' yine düşüncelerime engel olamıyordum. Bu durumda kim engel olurdu ki. Evet, twilight'in senaristi gerçek bir senaryo yazmıştı belki ama ben Bella olmak istemiyordum. Ya da farklı bir karakter, ya senarist de buraya düşmüş sonra da kurtulmuşsa? Düşüncelerim asla susmuyordu.
Mutlu cümlesini bitirmeye kalmadan herkes Mutlunun üzerine doğru koştu, Mutlu geri geri giderken ayağı takıldı yere düştü hepsi Mutlunun başına üşüştü 2 saniye içinde her yer kan gölüne dönmüştü. Birinin elinde bağırsak gördüğüme yemin edebilirim. Gözlerime inanamıyordum bu da neydi şimdi çığlık atmamak için ellerimle ağzımı kapadım. Yüzleri insana benziyordu ama yaptıkları şey... Onlar bir katildi. Bir anda nefes almadığımı fark ettim. Sessizce ama derin bir şekilde nefes alıp verdim. Demek ki oradan gelenlerle besleniyorlar ve bu onlar için çok önemli o yüzden gecelerini aydınlatan güneş anlamında olduğu için "Gece Güneşi" demişlerdi.
''Ya bana da aynısını yaparlarsa '' diye geçirdim içimden sonuçta Mutlu buraya ait değildi, bende değildim. Bu düşünce beni git gide geriyordu. Kaçmalıydım buradan arkamı dönüp hızlı adımlarla yürüdüm. Bir yandan gözyaşlarımı durduramıyor bir yandan da hızlı adımlarla yürüyordum ağrıyan belim bu işi daha da zorlaştırıyordu. Adımlarımı daha da hızlandırdım. Bir anda biri önümü kesti.
''Sende kimsin? Burada ne yapıyorsun? Seni daha önce hiç buralarda görmedim" Bu liderin-yani galiba lider- yanındaki kızdı. Saçları bakır tonlarında dalgalıydı, gözleri yeşil ve çok güzeldi.
''Iıı... şey... been...''
''Elçin, Kraliçe Arın seni çağırıyor sen burada ne yapıyorsun?'' dedi Elçin' in
arkasından koşturarak gelen biri.
Bunu fırsat bilip ağacın arkasına saklandım. Çok güzel kraliçe ile yönetilen bir yerin içine düşmüştüm daha kötü ne olabilirdi ki. Nefesimi tuttum, ne diyecektim ki ''Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum, kayboldum da acaba yardım edebilir misiniz?'' mi diyecektim. Öyle diyeyim de sonum Mutlu gibi mi olsundu.
Elçin'in dikkati arkasındaki kişiye dönünce başımı önüme eğdim vereceğim cevabı düşünüyordum. Babamın geçen sene doğum günümde aldığı mecburen taktığım kolyeden kırmızı bir ışık parıldıyordu. Işığın sebebini anlayamamıştım, incelemek için kolyeyi avuçlarımın arasına aldım. Gözlerim kamaştığı için gözlerimi kolyeden uzaklaştırdım. Kolyeye dokundum etrafı kırmızı bir duman sardı. Başım dönüyordu, zaten dolu olan gözlerimi gözyaşları eşliğinde kapattım...
***
Gözlerimi açtığımda, her şeyin başladığı yerde, odamda yatağımdaydım. Bunun sadece bir rüya olması beni fazlasıyla neşelendirmişti. Odamı gördüğüm için hiç bu kadar mutlu olmamıştım sanırım. Sadece derin bir nefes eşliğinde "Rüyaymış'' diyebildim. En son hatırladığım şey kırmızı bir dumandı. Saat 'e baktığımda, saat ile kısa bir süre bakıştık saat 18.14'ydı Nasıl yani sadece 10 dakikadır mı uyuyordum? Kendimi biraz daha zorlasam 2 sezonluk dizi çekecektim ve sadece 10 dakika mı olmuştu?
Kendimi çok yorgun hissediyordum, sıcak bir duş bana iyi gelecekti. Banyoya girdim havlularımı kabinin kulplarına asarak duşa girdim.
Sıcak su beni gerçekten de rahatlatmıştı bir rüya nasıl bu kadar etkili olabilirdi ki? Güzel bir duşun ardından havluma sarıldım, uzun dalgalı saçlarımı da aynı yorgunlukla gelişi güzel sarıp banyodan çıktım.
Ne giyeceğime karar verdim iç çamaşırlarımı giydim elime gelen ilk şortlu takımı üzerime geçirdim üzerimi düzeltmek için aynaya yöneliyordum ki açık olan dolabın kulpu belimle buluştu. Ağzımdan küçük bir küfür savurdum. Ne küçüğü baya en ince detayına kadar sövmüştüm annemler evde değildi tabi bende istediğim gibi bağırıyordum. Hemen elim belime gitti ve bir tuhaflık vardı. Orada bir şey vardı, bir yara aklıma maalesef bir cani tarafından yararlandığım geldi, o anları hatırlayınca ürperdim.
O anların rüya olması için her şeyimi verirdim ama değildi. Yaram iyileşmek üzere gözüken şekilde kabuk bağlamıştı. Hemen aynanın karşısında gözlerimi kırpmadan yarayı inceledim bu gerçekten oraya gittim demek oluyordu. Yaram kabuk tutmuş etrafı da morarmıştı. Küçük çaplı bir şokun ardından yoo en az 15 dakika kendine gelemedin.
Tamam iç ses, uzatma.
Mutfağa inip yaraya koymak için elime buz poşeti ve annemin odasından nemlendirici krem aldım ve odama çıktım. Kendimi yatağa atıp buzu belime koydum. İlk değdiğinde acıtmıştı ama sonrasında sanki ateşimi alır gibi beni serinletmişti. Hani hava çok sıcaktır sen kafanı yastığın diğer tarafına koyarsın ve çok güzel bir serinlik eşliğinde uyursun ya aynı öyle bir histi. Telefonuma müzik açmak amacıyla uzandım, gözüm sağ tarafta ki saate ilişti saat 18.42 idi. Rastgele bir şarkı açıp kenara koydum. Bir yandan yeni kitaplarımı okuyordum.
Biten şarkı otomatik olarak değişirken ritmini çok sevdiğim bir şarkı çaldı, çoğu şarkıyı sözleri için değil melodisi için dinlerdim zaten.
Bir süre sonra buzun sağladığı bu rahatlık hissi yerini acıya bıraktı. Hani birini seversin, ona çok emek verisin ve o yine de seni terk eder ve canın acır
ya işte elimdeki buz da beni, tenimi böyle yakıyordu. Kalkmaya üşendiğim için buzu yatağımın yanında yerde bıraktım kremi elime alıp yavaş yavaş yaraya uyguladım, elimde kalan son kremi de ellerime yedirip müzik eşliğinde tekrar kitaplara yöneldim.
Bu sırada şarkılar akıyordu. Zamanı anlamamışım ama bir buçuk saattir kitap okuyor olacağım ki telefonuma mesajlar yağmaya başladı. Ailem genellikle benden bir buçuk saat haber alamadıklarında hemen endişelenirlerdi. Ve maalesef çok dakiktirler. Görüyorsunuz, bence anlatmaya gerek
yok, işlerinden dolayı böyle dakiktiler bazen zor ve dayanılmaz oluyor benim için ama dayanıyor, onlar için ses çıkarmıyorum.
Burnuma yoğun bir kurabiye kokusu geldi ama annem evde yoktu ve ben kurabiye yapmamıştım, önceden de sevmezdim ama rüya sandığım boyuta geçerken daha da nefret etmiştim. Komşularımızda yapamazdı çünkü evimiz müstakildi.
Hemen hemen kitabın yarısına kadar gelmiştim gözlerim biraz ağrımaya başladığı için kalan kısmı daha sonra okumaya karar verdim.
Buzu mutfağa koymak için ayaklandım- tabi bunun bir sebebi de nerden çıktığı belirsiz kurabiye kokusuydu- yerler ıslanmıştı. Islak yerler çoraplarımla buluştuğunu hissedebiliyordum, çıldırmak için her şey hazırdı, Asla tahammül edemediğim kurabiye kokusu eşliğinde, çoraplarımın ıslanması. Tanrım sıradaki ne? İsyanı bir kenara bırakıp ayaklandım ama ben ve üşengeçliğim çok yakındık, bizi kimse ayıramadı ayıramazdıda.
Çoraplarımı çıkarmaya üşendim ve öylece mutfağa indim ayaklarım ıslaktı ve çoraplarım yerlerde iz bırakıyordu annemler geç geleceğiz dediklerinde on iki, bir gibi geldikleri için hâlâ zamanım vardı ve bu lekeler kururdu.- Yani umarım- Buzu mutfağa koyarken kurabiye kokusunun gitgide azaldığını fark ettim, paspasla odama geri döndüm yerleri sildim, odaya girdiğim andan itibaren kurabiye kokusunu tekrar almaya başladım.
Paspası bırakırken o kokudan eser yoktu odama girdiğim gibi koku tekrar burnumla buluştu. Tekrar kitaplarıma döndüm inat etmiştim o kitabı bugün bitirmeliydim, bir yandan odaklanmaya çalışıyor bir yandan da bu kokuyla baş etmeye çalışıyordum.
Birkaç dakika sonra aniden elektrikler gitti, bir kaç dakikaya gelir diye düşünüp kitabı bir kenara koyarken kurabiye kokusunun bir kitaptan geldiğini fark ettim o kitabı elime aldığımda kitapta bazı yazılar belirdi bunlar geçen seferden farklıydı. Bazen birilerine güvenmek doğru bir tercih olabilir ama bunun için doğru kişiyi seçmek gerekir.
İstemsizce yazıları okurken kendime de bir lanet okumayı eksik etmedim hay ben böyle işi, ulan bir kaç saat önce orada değil miydim Tanrım teşekkürler bir bu eksikti...
Kolyeden yayılan kırmızı, kurabiyeden bile kötü kokan duman artık midemi bulandırmaya başlamıştı. Dengemi kaybedeceğimi bildiğimden yatakta uzanır pozisyona geçtim. Bazı şeylerin benden izinsiz olması artık canımı sıktığından; duman eşliğinde bu sefer ben gözlerimi kapattım.
Gözlerimi açtığımda hala belim ağrıyordu. Yeniden burada olmak tüylerimi diken diken etmişti, geçen sefer beni buradan kurtaran kırmızı dumanın tekrar gelmesini umarak kolyemi sıktım bir umut buradan gitmek için gözlerimi kapadım umutla gitmeyi bekledim, ama hiç bir şey olmadı, dikkatimi çeken şey ise saçımın hala biraz nemli olmasıydı.
Biraz korkarak da olsa yürümeye karar verdim gidene kadar bilmem kaç saat burada odun gibi durmaya hiç niyetim yoktu. Biraz ilerde iki katlı bir ev gördüm her şey normal gibiydi, bir süre evi izlemeye karar verdim. Birkaç dakika sonra
evden Elçin ve bir adam çıktı. Adamın belinde kılıç, bir elinde kalkan, sırtında da yay ve oklar vardı tarihi filmlerden fırlamış gibi.
Beni görmemeliydiler yoksa onlara ne derdim. Geri adım atarken ayağım bir dala bastı bugün ne kadar da şanslıyım böyle Elçin yanındaki adama kafasıyla ormanı işaret etti, adamda elçinin yanında eğilerek -demek ki önemli biriydi bu Elçin-ormana doğru hızlı adımlarla ilerledi artık kaçmalıydım ormanın derinlerine doğru yer yön bilmeden hızlı adımlarla yürüyordum.
Etraf bu sefer hafif loştu ya da buraya alıştığım için bana öyle geliyordu ikincisi olmaması için dua etmekten başka şansım yoktu. Bu görmemi biraz olsun kolaylaştırıyordu.
Yaklaşık 10 dakikalık koşunun ardından ağaçların biraz azaldığı yerde başka bir ev gördüm. Büyük ve yaşlı bir ağacın arkasına geçip evi izledim, 5-10 dakika sonrasında çok güzel kumral saçlı, kahverengi gözlü, 1.65 boylarında güzel bir kız evin kapısında elinde salatalık ve çikolata tabağı ile belirdi. Bu güç gösterisi biraz fazla değil mi?
Elçin kadar güzeldi ve yüz hatları benziyordu, yüzüne nur inmiş gibiydi. Elçin'in vampir olduğu kesindi peki ya bu neydi, bu kadar güzel biri nasıl vampir pardon katil olabilirdi. Düşüncelerim aklımı kurcalarken gözüm hemen sağda bahçe masasında oturan yakışıklı bir çocuğa kaydı kumral saçlı, 1.85 boylarındaydı gökyüzü mavisi gözleri bu mesafeden bile çok güzel gözüküyordu.
Bunlar neden bu kadar iddialıydılar.
Birbirleriyle bir şeyler konuşuyorlardı ne dedikleri az çok anlaşılıyordu ama biraz daha yaklaşırsam ne dediklerini kesin duyardım arkamdaki adamı düşününce bu gözüme çok iyi bir tercih gibi görünmüştü, korkuyla da olsa bir iki adım attım.
"Hazal salatalıklar ve çikolatalar hazır değil mi? Ben çok açım ona göre getir" dedi ve sinsice güldü. Gülüşü çok hoştu.
"Dur getirdim" dedi elinde en az 7 tabak taşıyordu yani ben 7 tabaktan sonrasını saymadım, sayamadım. "Bunlar yetecek mi biraz daha getireyim mi" dedi. Yuh bunları sadece ikisi mi yiyecekti. Hem o onları nasıl
taşıyordu, Çikolatayla salatalık nasıl bir mantıktır nasıl bir midedir ya.
"Bugün o çocuğa çok üzüldüm canice katlettiler nasıl yapıyorlar aklım almıyor mideleri nasıl kaldırıyor. Benim bakarken bile midem bulandı" dedi Hazal masaya otururken.
"O yüzden yiyecek gibi bakıyordun çocuğa hem sende bir zamanlar yapmıyordun, sanki" çok samimi şekilde güldü sonrasında ciddileşmek için başını iki yana salladı.
"Kan kokusuna dayanmak zor biliyorsun" "Buraya nasıl gelmişti?"
"Kütüphanedeymiş bir anda kendini burada bulmuş. Güneşten de etkilenmedi yani vampir değil yani yalan söylemiyor zaten söylese enerjisinden anlardık. İyi ama buradan farklı bir dünya mı var? Keşke karşımıza böyle biri çıksa" yakışıklı çocuk gülerek "Karşına çıksa ne yapacaksın sanki?"
"Merak ediyorum ne var. Orası nasıl? Buradan farkı ne?"
Bu konuşmayı duyduktan sonra yanlarına gidebilirim diye düşündüm umarım pişman olmayacaktım.
Hazal devam etti. "Karşıma çıksa gerekirse zor kullanarak bildiği her şeyi anlattırırdım." deyip iç çekti dertli dertli.
Bu sözler ayağımı geriye doğru gitmeye itse de yapmadım, şakasına demişti değil mi? Yaklaştıkça çok hızlı nefes alıp vermeye başladım istemsizce göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu. Bir anda karşılarına çıkmaktan başka şansım yoktu. Cesaretimi toplayıp "Pardon rahatsız ediyorum" diye ağaçların arasından söze girdim ama bir anda yanlış bir karar olduğuna karar verip "lütfen beni öldürmeyin" diye lafa giriştim dudaklarımdan kelimeler benden izinsiz dökülüyordu zaten bu aralar her şey kontrolüm dışında oluyordu ya neyse.
Gözlerimden süzülen yaşlara engel olamıyordum. Normalde kolay kolay ağlayan biri değildim ama şuan çok çaresizdim bilmediğim bir ortamda yalnız başımaydım ve beni takip eden vampirler vardı. Bence çok yeterli sebeplerdi bir de üzerine yaşadığım adrenalini düşünürsek çaresizliğim daha kabul edilebilirdi.
"Lütfen beni öldürmeyin, gerçekten buraya nerden geldiğimi bilmiyorum bana yardım edebilecek tek kişi sizsiniz lütfen yardım edin lütfen." İlk defa birilerine yalvarmak fena halde canımı sıkıyordu ama buna mecburdum.
"Dur dur sakin ol önce, derin derin nefes al biz dostuz" saçmaladığını anlamış olacak ki devam etti. "Yani kanla beslenmiyoruz, yani sana zarar vermeyiz merak etme ben Hazal bu da abim Bulut. Abi selam versene kıza, öküzlük yapma azıcık."
"Ya kızım ne öküzü, vampir salatalıklık yapma, havuçluk yapma, brokolilik yapma der ben öküz yiyor muyum Hazal" diye çıkıştı. Bu diyaloğu saçma ama komik bulmuştum istemsizce gülümsedim. Bir yandan ağlıyor bir yandan gülümsüyordum. Bu konuşma içimi ısıtmıştı. Kardeş ilişkilerini oldum olası sevmişimdir zaten.
"Tamam tamam sus yeter ki" deyip bana döndü " bize katılmak ister misin?" dedi. Önce istemediğimi, başımı sağa ve sola sallayarak teklifini reddetmiştim ama onun ikna kabiliyeti karşında kayıtsız kalamadım, zorla kollarımdan çekiştirilince masaya oturmak zorunda kaldım ama diken üstündeydim bu deyimi gerçek anlamı bu olabilirdi.
Ellerimin titremesine engel olamadığımdan ellerimi masanın altına indirdim. Belki de katillerimle aynı masada oturuyordum bu düşünceleri kafamdan uzaklaştırmaya çalışsam da açıkçası pek başarılı olamıyordum Bulut'un sorularına maruz kaldım. Sorularını olabildiğine cevapladım gerçi ne kadar tatmin olduğu tartışılır. Yüzünden pek anlaşılmıyordu. Çoğu kitapta olan poker face başkarakter işte burada canlı canlı karşımdaydı.
***
"Bir dakika şimdi, yani sen başka bir dünyanın var olduğunu ve oradan buraya ışınlandığını mı söylüyorsun" dedi Bulut biraz kibirli ve alaycı bir şekilde.
"Bir şeyi atlıyorsun abiciğim, bir not bulduğunu ve onu okuduğunu ve buraya ışınladığını ve kolyene dokunup evine döndüğünü ve buraya 2. gelişin olduğunu ve o çocuk öldürürken orda olduğunu mu söylüyorsun???"
Biraz fazla "ve" dedin sanki. Başımla onayladım.
"Çok korkmuş olmalısın canım benim" deyip kollarını bana sardı elleri sırtımı o kadar sıkıyordu ki soluğum kesiliyordu, daha fazla vücuduma yük olmamak, enerji harcamamak için kucaklamasına karşılık vermedim eli sırtımdan belime kaydığında inledim, sol tarafa doğru büküldüm canım çok yanmıştı.
"İyi misin, bana tutun'' havayı derince bir kokladı. Bu koku da ne böyle kimden
geliyor, yakınlarda biri mi var acaba?"
"Sanmıyorum, ondan geliyor " dedi Bulut ve başıyla beni gösterdi. Pardon da ben ne kokuyordum?
"Pardon ben ne kokuyorum" diye çıkıştım zaten belim felaket ağrıyordu bide bunu düşünemezdim. Çoğunlukla içim dışım birdir.
Bu sefer bana biraz daha yakınlaşarak, "Belin kanıyor" dedi Hazal. Bir sarılmayla bel kanar mıydı ki?
Hazal'ın bu sözü üzerine tişörtümü sıyırıp yarama baktım gerçekten de kanıyordu, nasıl bildiğini sormayacaktım tabi ki de. Vampirlerin çok hassas olduğunu biliyordum.
Hazal "Bu nasıl oldu, hemen düzeltelim hadi gel" derken bir yandan da beni evlerine doğru sürükledi canım o kadar yanıyordu ki itiraz etmedim, onlara güvendim, kimseye, kendime bile güvenmeyen iç sesim onlara güvendi.
Eve girmiştik evlerine bayılmıştım çok modern gözüküyordu Hazal beni kanepeye oturturken bende bir yandan evi inceliyordum. Bir yere kadar gidip geldi muhtemelen ilacı almaya gitmişti. Bir süre sonra elinde ilaçla geri döndü. Doğru tahmin. Bir yandan bana nasıl olduğumu, yaramın acıyıp açmadığını sorarken bir yandan da belime meusblud adlı şeyi sürdü.
Ona ne demek olduğunu sorduğumda fare kanı olduğunu söyledi. Aslında onun doğrusunun Mouseblood olduğunu ve bu kelimenin İngilizce bir kelime olduğunu ve İngilizceden dillerine geçtiğinin farkında mıydı acaba? Berbat kokuyordu ama buraya gelmemi sağlayan dumandan güzel koktuğu kesindi, o yüzden dayandım. Hazal ellerini yaramdan çektiği gibi, kıyafetimi düzelttim zira bu kokuya daha fazla dayanamazdım.
Yaramın üstünü kapatmak için bir sargı bezi ya da en azından bir yara bandı bekledim ama bekleyişim yanıtsız kaldı. Hazal Bulut'un yanına gidip ona bir şeyler söyledi, benden uzaktaydılar onları duyamıyordum. Bulut Hazal'a başını sallayıp gözden kayboldu. Hazal da gelip yanıma oturdu. Ona neden yarayı bir şeyle sanmadığını soracaktım ama çekiniyordum.
Bir kaç kere bu sorunun saçmalığı üzerine düşündükten sonra, sormaya karar verdim derin bir nefes aldığım sırada yaram çok şiddetli bir şekilde ağrımaya başlamıştı, sızlıyordu ve sanki içime işliyordu acıyı iliklerime kadar hissediyordum.
Derin nefes aldığımdan olduğunu düşünüyordum ama daha önce hiç böyle olmamıştı. Kıyafeti zorda olsa sıyırdım. Yara önce yeşile sonra kırmızıya döndü gözlerimi hayretle kırpıştırdıktan sonra yaranın iyileştiğini fark ettim bu mousblod muydu neydi her neyse işte çok etkiliydi ama yara iyileşenden kadar canımdan can gitmişti. Bulut bize çay benzeri bir şey getirmişti. Yani çay bardağını andırıyor ama içindeki neydi?
"Bu ne acaba?"
"Tavşankanı"
"Pardon nasıl tavşankanı hani siz kanla beslenmiyordunuz."
"Arada güç toplamamız gerekiyor bizde pek sevmiyoruz ama mecburen içiyoruz" dedi yüzünü buruşturarak.
"Evet canım devam et seni dinliyorum." Elimdeki tavşan kanından minik bir yudum almak zorunda kaldım tadı ilginç derecede güzeldi.
Kendimi tutarak daha fazla içmedim ama Hazal ve Bulut kanın hoşuma gittiğini fark etmişlerdi.
"Buraya ilk geldiğimde biri bir ağacın üstünde beni izliyordu, bir anlığına kafamı çevirdiğinde gitmişti, kulağımda nefes sesi hissettim kafamı çevirdim yüzünü görmeye kalmadan bunu yaptı."
"Ee sonra"
"Sonra Mutluyu gördüm. Ama sizi görmedim..." olanları anlattıktan sonra Hazal;
"Evet, bizi görmemen çok normal çünkü saklanıyorduk.'' ''Kimden?"
''Kraliçeden'' Evet çok güzel kraliçe ile yönetilen bir yer ben neydim o zaman, tahtın yasal varisimi?
"Kraliçe bir şey için toplantı yapıyordu o toplantıda ne konuşulduğunu öğrenmek için oradaydık, neyse o zaman şöyle yapıyoruz, burada kalıyorsun bizimle birlikte. Eğer dışarıda olursan diğerleri sonunun o çocuk gibi olması için ellerinden geleni yapacaklardır. Ve büyük ihtimalle seni fark ederler. Bir kaç gün bile hayatta kalman bir mucize olur.
Vampirlerin hisleri çok güçlüdür o yüzden yalan söylemediğini ve buraya bilerek gelmediğini biliyorum o yüzden seni bize davet ediyorum. Sana söz veriyorum sana yardım edeceğiz ve çok eğleneceğiz, bize güvenebilirsin"
"İyi ama ya siz de onlardansanız"
"Bak canım, bu arada adını söylemedin" "Evet, pardon ben Aşkım"
"Güzelmiş. Bak Aşkım. Üç kabile var biri gördüğün üzere biz: ben, abim, babam, halam ve kuzenlerim ama kuzenlerim burada yaşamıyor ve onların çocukları tabi. Diğer kabile geçen gün gördüklerin bir de ormanda yaşayanlar var. Biz meyve sebze gibi besinlerle besleniyoruz, onlar her türlü kanla. Gördüğün vampirler bize düşman çünkü biz o kabileyi terk ettik, biz onlara düşmanız çünkü..." duygulandığını belliydi kendi de bunun farkında olacak ki gözlerini kapattı bir süre sonra açtı.
"Gözlerimizin önünde annemizi öldürdüler. " Gözlerindeki öfke çok barizdi. Sanki her hatırlayınca o günü tekrar yaşıyordu.
"Şey ben çok özür dilerim yani şey..." konuyu değiştirmek amacıyla konuşmaya başladım "Pekâlâ üç kabile var. Siz iyi olanlarsınız. O zaman iyi ki sizi buldum çok şanslıyım."
"Tanıştığıma çok memnun oldum Aşkım" dedi Bulut.
O ne zamandır buradaydı, varlığını bile unutmuşken bana kendini hatırlatması hoşuma gitmişti. Bir insanın ağzına pardon bir vampirin ağzında ne kadar güzel durmuştu adım. Adımı biyolojik ailem koyduğundan beri hiç sevememiştim. Bu çocuk neden kalbimi ısıtmıştı? Bu olmamalıydı. Çok memnun oldum demişti yani çok memnun olmuş şimdi yalan yok bende en az Hazal kadar güzeldim, yani Hazal bir tık daha güzel olabilir ama bende... Aman ne diyorum ben ya.
"Ağaçta gördüğün kişi neye benziyordu yani dış görünüşü falan?"
"Afrika'daki kabilelerde giyilen kıyafetlere benziyordu. Dur bir dakika Afrika'yı biliyorsun değil mi?" Olumsuz anlamda başını salladı. Derin bir nefes alıp devam ettim.'' Üstü çıplaktı yüzünde de bir maske vardı sadece gözleri açıktı."
"Gözleri hangi renkti?"
"Parlıyor muydu?"
"Evet yeşildi, ama neden bu soruları soruyorsun?"
"Şöyle ki sana daha önce bahsettiğim ormanda yaşayan vampirler kendilerine Lavon'lar diyorlar. Laviya'nın onurlarının kısaltması. Onların gözleri yeşildir, parıldar. Ve boyunlarında bir sembol vardır. O sembol kabiledeki görevlerini belirtir."
"Evet benim gördüğüm kişinin de boynunda bir sembol vardı. Kırmızıydı ve parlıyordu."
"Şaka yapıyor olmalısın" dedi ciddiyetimle birlikte "Hayır" dedim. "Ne oldu." Hazal konuyu değiştirmek için;
"Birazdan babamlar gelir. Seni onlarla tanıştırmak için çok heyecanlıyım" Hazal'ın gözlerindeki endişe çok açıktı. Neden bir Lavonun bana zarar verdiğine anlam veremiyordu. Endişeliydi ama bana bir sorun olmadığını düşündürmeye çalışıyordu. Pek başarılı olmuş sayılmazdı. Ama kimdi bu Lavonlar.
Babam ilk doğduğumda beni çok sevmiş, annem beni doğururken vefat etmiş. Beni çok sevdikleri için ben doğmadan adımı koymuşlar "Aşkım" annem ve babamın aşkı. Bir ara değiştirmek için başvuru yapmaya niyetlenmiştim ama sonra ailem beni durdurmuştu.
Aslında hikâyem uzundu çok şey yaşamıştım hayatımda. Babam ben doğduktan bir kaç gün sonra bana bakamayacağını düşünmüş bir cami avlusuna bırakmış evet biliyorum çok klişe ama babamda en az o kadar klişe.
Oraya cuma namazı için gelen bir adam beni fark etmiş. Evine götürmüş, kendisininde 3 aylık bir oğlu varmış, eşi beni de emzirmiş, 6 aylık olduktan sonra yetiştirme yurduna bırakmışlar.
O adam yakın arkadaşına anlatmış olanları. Arkadaşının da çocuğu olmuyormuş, tahmin ettiğiniz üzere beni evlatlık almışlar. Ama onlarda çok memnunum hep söylerim iyi ki onlar var. Şimdi soracaksınız baban seni hiç aramadı mı tabi aradı yani bana söylediğine göre, geçen sene biyolojik babamla karşılaştım daha doğrusu o bulmuş beni, bulduğu gün benim doğum günümdü. Bana boynumdaki kırmızı kolyeyi vermişti, boynuma ne kadar da istemesem de takmıştı ve takarken de kulağıma yanaşıp "Ne olursa olsun bunu boynundan çıkarma, yakında gerçeği anlayacaksın" deyip gitmişti.
Bende umursamamış çıkarmıştım, çıkardıktan yarım saat bile geçmeden üzerime felaket bir ağrı çökmüştü, nefes almakta zorlanıyordum. Yaklaşık 2 saat perişan olmuştum kolye aklıma geldiği gibi hemen taktığımda bir kaç saniye içinde ağrıdan eser yoktu. Bu kolyede bir iş vardı ve o acıyı tekrar yaşamamak için kolyeyi asla çıkarmadım. Ve şimdi o kolye benim için başka bir boyuta geçme anahtarıydı.
***
"Ne diyorsun kızım sen başka bir dünyadan mı gelmiş? "
"Evet, baba ben hep başka bir dünya olduğuna inanıyordum ama siz inanmıyordunuz, hep dalga geçiyordunuz benimle bak gördün mü" deyip kıkırdadı. Bu kız çok sevimliydi.
Babalarının göz bebeklerindeki ışık bir anda söndü, benim için üzüldüğünü düşündüm. Hüzünlendi. Bir şey demeden ayaklandı üst kata çıktı. Arkasından bakakaldık, Hazal ile göz göze geldik. Numaradan bir öksürüğün ardından;
"Ben çok acıktım siz acıkmadınız mı?"
"Hayır, bence sende yeme bu saate kilo yapar." Öksürüğe karışık güldü. Hazal, Bulutun omuzuna sağlam bir yumruk geçirdi. Bana geçirse herhalde karşı duvardan benim dünyama kadar giderdim. Vampirlerin çok güçlü olduğunu dair kitaplar okumuştum. Ama Bulutta en ufak hareket yoktu sanki duvara yumruk atmıştı.
"Kes sesini bir şeyler yapalım işte" dedi dişlerinin arasından güya benim duymamam gerekiyordu bu halleri çok komik gözüküyordu duymuştum ama onu bozmadım.
"Hazal müsaade edersen odama çıkmak istiyorum."
"Tabi abiciğim müsaade senin" arkasından nefret eder gibi bir bakış attı ama bunun nefret olmadığı çok açıktı. Bazı konularda kimyaları uyuşurken bazen uyuşmuyor birbirlerinin tam zıttı şeyleri yapıyorlardı. Yaklaşık 4-5 saatin ardından onları iyi çözmüştüm.
"İyi geceler Aşkım" dedi.
"Sa.. sana... da iyi geceler" biraz ürkek tavırlarla kekeleyerek de olsa ona da iyi geceler diledim. Hoşuna gitmiş olacak ki gülümsedi sonra kafasını iki yana salladı ve ciddileşecek merdivenleri çıktı. Bende kafamı dağıtmak için Hazal ile konuşmaya başladım. Hazal'ın Lavonlar hakkında hiç bir şey söylememesi ilgimden kaçmamıştı. Ciddiyetimi toplayıp,
"Neden Lavonlardan bahsetmedin?"
"Emin sayılırım ama emin olmadan babama söyleyemeyiz." "Neden?"
"Babam Lavonların kraliçesini Simirna' yı çok önceden tanıyor, şimdi yakın arkadaşlar. Nasıl bir arkadaşlık olduğunu anlamışsındır. Ama eskide kalmış bir şey. En önemlisi bizim besinlerimiz onlardan alınıyor."
"Peki, nasıl gideceğim buradan, burada kalamam size yeterince yük oldum zaten, daha ne kadar burada kalacağım." şansıma sitem ettim. Hazal ellerini ensesinde birleştirmiş şekilde konuştu. Beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Emin ol hiç bir fikrim yo..."bir anda aklına bir şey gelmiş gibi kafasını kaldırıp gözlerini bana dikti. "Bir dakika nasıl gelmiştin onu hiç söylemedin ."
"İlk geldiğimde kitapların arasında bir not bulmuştum onu okuduğumda buradaydım, ikincisinde kitapta ışık eşliğinde yazılar çıkmıştı."
"Ne yazıyordu o kâğıtta?" Hafızamı zorladım. Birinci ve ikinci kâğıtta da iki farklı mesaj vardı birinin ne demek olduğu çok açıktı kimseye güvenmememi ama doğru kişilere güvenebileceğimi söylemişti o yüzden Hazal'a bundan kısaca bahsettikten sonra ikinci notu hatırladım.
"İkincisinde de;
Dikkat et güvendiğine Asil ya da hiç kimse Sakla onu göğsünde Parlayınca gözüne..."
"Çok çok garip söyleyecek söz bulamıyorum gerçekten." Diğerlerini anlamadım ama bence sakla onu göğsünde derken kolyeden bahsediyor, hatta bence kesin olarak ondan bahsediyor peki ama parlayınca gözüne ne demek olabilir? Kimin gözünde parlayabilir ki?" endişeli bir şekilde başımı öne eğip kolyemi inceledim.
"Ama bu benim elime nasıl geçti ya da neden bunlar benim başıma geliyor dünyada kaç milyar insan var." Sinirlerim boşaldığında gözlerimdeki yaşlara engel olamadım. Hazal meraklı gözlerle yanıma gelip elimi tuttu.
"Kaç milyar var?" Hevesini kursağında bırakmak istemediğimden sözlerini kulak arkası ettim. Sorusunun asılsız olduğunu anlayıp öksürdü. "İlla mantıklı bir açıklaması vardır değil mi ?" Benden cevap alamayınca tekrarladı. "Değil mi?" ümitsizce omuz silktim.
"En önemli soru ben eve ne zaman gideceğim? Ya annemler meraklandıysa?"
Mırıldandı "keşke annem merak etse" zaten dolan gözlerim bana ağır gelmeye başladı onu üzmeye hakkım yoktu. Elimi tutan elini bıraktım ve ona kocaman sarıldım.
"Yatalım mı artık?" Olumlu anlamda başımı salladım. Üst kata çıktığımızda 5 oda vardı. Önce kendi odasını tanıttı. Mor rengin hâkim olduğu odanın dev gibi çok şık ama biraz abartılı olan bir avizesi vardı. Kafamı sağ tarafa çevirdiğimde bir kitaplık ve altında bir koltuk gördüm kitaplara bir kaç adım attım ve inceledim. İlk defa gördüğüm kitaplar vardı, '' Vampir tarihi, Ejderha türleri, Satirlerden Korunma Yolları...'' Satir kelimesini ilk defa duymuştum.
''Hazal, Satir ne demek? Burada gördüm ama ilk defa duyuyorum.'' derken bir elimde kitabı tutuyordum. Açıklaması beni şaşırtmıştı.
''Satirler; insan vücutlu, keçi ayaklı yaratıklardır. Daha önce hiç görmedim ama babam ve halam küçüklüklerinde gördüklerini söylemişlerdi bir keresinde. Bir gün babamların kabilesine saldırmışlar. Onlarda ormanda yaşar. Lavonlarla anlaşamazlar daha doğrusu Lavonlarda Satirlerde kimseyle anlaşmaz, anlaşmakta istemez.
Satirler müzikle ilgilenirler, babam her zaman bana asla ormana tek gitmememi ve eğer bir müzik sesi duyarsam hemen eve dönmemi söyler. Nedenini bilmiyorum ama babam onlardan korkuyor gibi duruyor.
Burada ne kadar kalacağım meçhuldü, burada yaşayanların bile görmediği şeyi umarım bende görmezdim. Şimdi tek çarem ormana yolumun düşmemesi için dua etmekti. Harika peşimdeki Vampir ve Lavon yetmiyormuş gibi şimdi de Satirler mi çıkmıştı. Şimdi gerçekten kapana kısılmış hissediyordum. Bu evden çıkamazdım, çıkmamalıydım. Hazal gerildiğimi anlayacak ki elimi tutarak beni misafir odasına götürmek üzere koridora çıkardı. Elleri soğuktu minik bir ürperti eşliğinde yürüdüm. Bulut'un kapısının önünden geçerken biriyle konuştuğunu duyduk ve biraz yavaşladık benim gibi Hazal da meraklı biriydi.
"Sende iyi ki varsın. Hep yanımda olduğun için teşekkür ederim, bende seni çok seviyorum." Duyduklarım beni derinden sarstı. Ona karşı bir şeyler hissetmiyordum evet hissetmiyordum peki bu duygular nedendi?
Bu düşünceleri kafamdan atmak için hızlandım. Odanın kapısına geldiğimiz anda evin kapısı çaldı. Saat neredeyse gece yarısıydı şaşkın bir edayla Hazal'a baktım. O da bana bakıyordu. Benden müsaade istedi odada
beklememi ve dışarı çıkmamamı söyledi. Odaya girdim. Oda çok şık döşenmişti her yerde altından şamdanlar, siyah bir masanın üstünde dekorasyon amaçlı gibi gözüken çok kalın -en az 2000 sayfa- ve çok eski bir kitap vardı. Odayı görünce şaşırdım etrafta meraklıca göz gezdirdim.
Yatağın üstünde oturup minik bir yatak testi yaptım. Şimdi fark etmiştim burada hiç telefon ya da teknolojik bir şey görmemiştim. Burada ki teknolojinin benim dünyamdakinden geride olduğu bariz bir gerçekti.
Bir yandan yatakta zıplarken bir yandan göz ucuyla odayı inceliyordum. Bir kitaba gözüm ilişti. Paralel evrenlerle alakalı bir kitap gördüm. Elime alıp incelerken burnuma tanıdık olduğum ama hiç sevemediğim kokunun gelmesiyle burnumu kırıştırdım. Bu kurabiye kokusuydu. Durup dururken kurabiye kokusu almam ne kadar normaldi düşüncelerim arasında seyahat yaparken aniden gelen şiddetli bir ses ile irkildim...
Hazal her ne kadarda dışarı çıkma dese de tabi ki onu dinlemedim. Kapıyı aralayıp küçük boşluktan koridora baktım ama hiç bir şey yoktu. Birkaç adım atıp koridora çıktım. Benim odam en sondaydı diğer odaların sağında kalıyordu, sol tarafa baktığımda Bulut, babası ve halasının merdiven boyunca sıralandığını ve aşağıya baktığını gördüm. Aşağıda her ne oluyorsa halalarını ve babalarının gözlerinden endişe akıyordu.
Aşağıda ne olduğunu öğrenmek için halalarına biraz yaklaştım. Halaları ellerini ağzına götürmüş endişeyle "yapma" "durun lütfen" diye bağırıp çağırıyordu. Aşağı baktığımda daha önce görmediğim bir manzarayla karşı karşıya kaldım. İlk geldiğimde gördüğüm, elinden bir mucize sayesinde kurtulduğum, isminin Elçin olduğunu öğrendiğim bakır saçlı kızı gördüm. Hemen bir adım geriye atıldım. Bulut'a Elçin'in göremeyeceği şekilde yaklaştım. Teorik olarak Bulutun arkasında saklanıyordum, yani kendimce. Elçinin beni görmesi pek mümkün görünmüyordu. Elçin elinde bir tabak tutuyordu.
Bakışlarım tabağa kilitlendi. Kurabiye? Tabağın içi kurabiyeyle doluydu. Ama onun burada ne işi vardı?
"Bulut bu ilk geldiğimde gördüğüm kız. Neden burada? Tanışıyor musunuz?" dedim Elçinin beni duymamasını umarak.
Cevabı "Şimdi sırası değil" oldu. Adeta, dişlerinin arasından konuşuyordu. Gözlerimi devirdim. Hazal'ın çığlıkları tribimi bölmüştü. Normalde olsa çok sinirlenirdim ama bu durumda pek mümkün görünmüyordu ve onları doğru düzgün tanımıyordum ama nedensizce güveniyordum.
Endişeyle onlara baktığımda Hazal'ı yemek masasının üzerinde titrerken gördüm. Bulut'a bir şeyler yapması için dokundum ve kafamla Hazal'ı işaret ettim. Buz gibiydi teni, buz gibi. Gerilmemek elde değildi. Soğuk ve düşüncelerim beni etkisi altına almadan Hazal'a tekrar bakmayı akıl etmiştim.
Bulut, bıkkın bir tavırla bana dönüp "Kural 10.284 eğer iki vampir güç gösterisi yapıyorsa onların arasına girmemelisin tabi eğer canına susamadıysan. Bu kardeşin bile olsa böyledir."
Tavırları o kadar rahattı ki sanki Hazal'a bir şey olmayacağını biliyormuş gibi. Bir yandan nasıl on binden fazla kural olduğunu düşünüyordum. Kalbim çok hızlı endişeyle atmaya başlamıştı.
"Ama nas..." işaret parmağını havaya kaldırıp hafiften dudağıma doğru yanaştırdı neden sözümü kesmişti ki? Yalan yok çok sinir bozucuydu. Hızlıca çarpan kalbim daha da hızlandı, bunları isteyerek yapmıyordum sanki biri beni kontrol ediyordu.
Hazal zar zor titreye titreye önce bir elini, daha sonra da diğer elini "pes ediyorum" der gibi kaldırdı. Elçin gururla ve neşeyle kahkaha atıyor, neşesine neşe katıyordu. Kendinden başka kimsenin gülmediğini fark edip neşesi
azalarak kesildi gülüşü soldu, kafasını çevirdi ve biraz eğip Hazal'ı görünce tekrar yüzünde bir gülümseme oluştu, gülücükler eşliğinde Hazal'ın önünde reverans yaptı ve kafasını yukarı, merdivenlere kaldırdı, bende hızlıca bir adım geriledim.
Bulut bana kafasıyla odama geçmem gerektiğini işaret etti Elçin'e yakalanmak planlarım arasında yoktu bu yüzden dediğini dinleyip uslu bir kız oldum. Geçici odama doğru adım atarken ardımdaki ses ile durdum. Beynim gitmek isterken ayaklarım ve kulaklarım kalmak ve dinlemek istiyordu. Bu kızın sesi, diksiyonu şiir gibiydi. Konuştukça gözlerimi ondan alamıyor tüm gün konuşmasını istiyordum. Ağzından çıkan her bir cümle sanki bir şiirdendi. Ve bunun getirisiyle manipülasyon gücüde bir o kadar yüksekti.
"Annecim, dayıcım ve en sevdiğim kuzenim nasıldım?" Sesinden yoğun bir kibir ve alaycılık akıyordu.
Annecim derken bu Hazal ve Bulut'un kuzeniydi aman Allah'ım, nasıl bir cani kuzeniyle kavga ederdi hem de öldürürcesine. Ayaklarım yere çakılmıştı sanki zar zor hareket ederek odaya girdim. Hızlıca ama sessiz bir şekilde kapıyı kapatırken bir şeyi hesaba katamamıştım... Elçin çoktan merdivenleri çıkmıştı. Ben kapıyı kapatırken maalesef bir saniye belki de daha kısa süreliğine gözlerimiz buluşmuştu. Kapıyı kapattığım anda ayaklarım geri geri giderken çarptığım yatak dengem biraz bozdu ama hemen toparlanıp dik durmaya çalıştım her ne kadar olursa tabi.
Vampirlerin istediklerinde hızlı olabildiğini biliyordum ve nedense aklımdan çıkmıştı. Kızım vampirler hakkında çok şey biliyorsun ve vampirlerin yaşadığı bir boyuta geliyorsun nasıl unutursun. Nasıl yaparsın böyle bir şey, nasıl dikkat etmezsin. Unuttum işte iç ses uzatma. Bir kaç adımla kapıya ulaştım, kulağımı kapıya yasladım ve dinlemeye koyuldum. Umarım beni görmemişti.
Elçin, şüpheli ve imalı bir şekilde ''Anneciğim şu anda burada bizden başka biri var mı?''
Bulut ,''Hayır tabi ki biz bizeyiz işte, sen onu bunu bırak da neden geldin.'' Beni koruması hoşuma gitmişti.
''Öncelikle hoş buldum canım kuzenim müsaadenle'' deyip koridorda yürümeye başladı sesler odama doğru artıyordu. Bu mucize beni şükre itiyordu, ilk defa babam bir işe yaramış, kolyemden çıkan kırmızı duman ve kötü kokusu beni mutlu etmişti, ağır kokuya karşı burnumu kırıştırdım ama evime gideceğim için memnundum. Koku hem ruhumu hem de bedenimi dengesiz hale getirmişti. Ayaklarım ve omurgam işlevini yapmadığından kendimi büyük bir boşlukta hissediyordum bedenimi yatağa bıraktım.
Elçin kapıyı açtığında önce etrafı göz ucuyla taradı, sonra bir kaç adımla odayı turladı. Yatağın kırıştığını fark etmiş olacak ki havayı kokladı, gözlerini kıstı. Ama tuhaftır bir şey demedi suçüstü yapmak istiyor gibiydi Bu sırada Hazal üst kata çıkmış. Halaları, aynı şekilde babaları da, Hazal'ın yanındaydılar ve Halası Hazal'a yeşil bir şey içiyordu. Bulut da Elçin ile birlikte odadaydı o da neler olduğunu merak ediyordu. Elçin yüzüne çakma bir gülümseme kondurup;
''Eee ne yapıyoruz dönüşümü kutlamıyor muyuz dayıcım? Bence bir parti vermeliyiz.'' Diğerlerinden bir tepki gelmeyince devam etti. "Neredeyse 2 aydır yokum ve siz beni özlemediniz mi? Aşk olsun."
''Sen neden geldiğini söylesen mi önce?'' Hazal yaralarının verdiği acıyla resmen her yeri inletiyordu. Tüm vücudu yaralanmış görünen her yerinde bir sürü morluk vardı.
''Öf be" dedi Hazal'a doğru, ardından başını Bulut'a çevirip devam etti. "Beni hiç özlememişsin kalbim kırıldı" dedi ve başını öne eğerek üzülmüş gibi
davrandı. Bulut'tan ses gelmeyince "Ben çok açım bir şeyler hazırlar mısın canım kuzenim. Yoksa sen mi hazırlasan "deyip kafasını Hazal'a çevirdi. Bulut sinirlenmişti, bela okurcasına gözlerini devirdi. Ve mutfağa yöneldi. Hazal'da sinirden küplere binmişti. İçtiği ilacın pek etkili olmadığı çok açıktı, morlukları geçmemiş ama enerjisi az da olsa yerine gelmişti. Elçin Bulutun hazırladığı yemeği yedikten sonra misafir odasına çekildi.
***
Geldiğimden beri başım çok ağrıyordu bu kokuyla başa çıkmak çok zordu. Herhalde ilk defa babama teşekkürü borç bildim. Beni o durumdan sadece bir mucize kurtarabilirdi ve neyse ki kurtarmıştı da. Olanları sindirmek için geldiğimden beri yaklaşık iki saattir yatakta sırtüstü boş boş yatıp tavanı seyrediyordum. Elçin'in Hazalların kuzeni olması, Vampirlerle dolu bir yere ikinci kez gitmem, Hazal'ın yaralanması, Hazallarda bir odamın olması, Bulut'un ilgilendiği başka biri olması çok ağır gelmişti özellikle de sonuncusu.
Gerçi onun gibi birinin boş kalması çok saçma olurdu. Ona karşı bir şey hissetmiyordum bu çok açıktı yeni tanıştığın birine âşık olmak çok saçmaydı ama neden onun biriyle ilişkisinin olma düşüncesi beni üzüyordu? Bu ben değildim, bunun geçici bir hoşlantı olduğuna kendimi en erken zamanda inandırmalıydım.
Her şeyden sıyrılıp uyumaya ve bir daha o kitapları okumama karar verdim. Hatta mümkünse bir süre kitap okumayı düşünmüyordum. Gözlerimi yumduktan bir kaç dakika sonra komodinin üzerindeki telefonumdan bildirim sesi geldi ama önemsemeyip tekrar gözlerimi kapattığımda sanki bakmayacağımı biliyormuşçasına mesajlar yağmaya devam ediyordu, derin bir nefes alıp telefonu elime aldım, Mesaj Eda'dandı.
''Hey napıyorsun? ''HEY!!'' ''AŞKIIIM!!!''
''Yarın buluşuyoruz değil mi? Bence ben sabahtan size geleyim beraber kahvaltı yaparız sonrada kütüphaneye gideriz ne dersin?'' Kütüphane kelimesini duyunca tüylerim diken diken olmuş, yatakta oturur pozisyona gelip telefonla bakışıyordum. İstemeye istemeye mesaj yazdım. Eğer yazmazsam en yakın arkadaşım beni asla rahat bırakmayacaktı. Bunu adım gibi biliyordum. Onu çok seviyordum ama bazen beni çok sıkıyordu. Boynumu kendi etrafında çevirip biraz olsun rahatladığımda Eda'ya mesaj yazdım.
''Ya kızım şunları tek bir mesajda yaz ben müsait olunca dönerim sana, olur gel.'' Eğer hayır dersem ben "evet" diyene kadar asla susmazdı. İstediğini yaptırmakta çok iyiydi kendisi.
''Haha! Tamam, bir dahakine dikkat ederim'' etmedi tabi ki. ''Yarın''
''Görüşürüz''
''AŞKIIMM''
