Ahali yemek masasında son kaşıklarını yerken birden çığlık sesi odada yankılandı. Çığlığın nereden geldiğini anlamaya çalışırken yemek odasının kapısı hızlı bir şekilde açıldı. Kahyak endişeli ve korku dolu sesle "Ağam. Robar ağam yetiş." dedi. Genç adam sandalyeden kalkıp adama baktı. "Ne oldu?" Dedi. "Ağam kurbanın olam yetiş. Oğlum ölüyor." Dediğinde yemek masasındakiler ayağa kalktı. "Avluda oyun oynuyordu aniden yere düştü. Nefes alamıyor. Ağzını açmaya çalıştım ama çenesi kilitlenmiş. Bi şey yap kulun kölen olam. Hastaneye götürelim." Dedi. Genç kadının aklına doktor arkadaşının cafede aniden bayılan kadına yaptığı yöntem geldi. Onu yapabilir miydi? Sonuçta o doktordu ama şu anda yapacak başka bir şey yoktu. "Her hangi bir hastalığı yok değil mi?" Dedi. "Hayır yok gelin hanım ağam. Ben buradayken çocukğum ölüyor." Dedi ve gözlerindeki yaşı daha fazla tutamadı. Erkek adam ağlamaz derlerdi ama bu adam evladı için dört kadının karşısına ağlıyordu. Erkeklerde ağlar. "Dili geri gitmiş olabilir. Böylece nefes alamayıp moralmıştır. Çenesini açamasın çünkü nöbet geçiriyor ayrıca çene kası en güçlü kaslardandır. Ağlamayı bırakıp çocuk nerede?" Dedi. "Avluda hanımım ben cahilim ne bileyim. Oğlumu kurtarın yalvarırım." Dedi göz yaşlarını silerek. "Bunun bi cahillikle alakası yok. Kendinizi hor görmeyin." Değip yemek masasından bi kaşık aldı.
- Robar bana yardım et ve sizde.
Kapıdan çıkıp koşarak avluya gittiler. Kalabalığın toplandığı yere koştular. İnsanların arasından geçip çocuğun yanına geldiler. Çocuğun başına çöküp adama baktı. "Ağzını açmaya çalışın Robar." Dedi. Genç adam çocuğun ağzını açmaya çalışsa da başarılı olamadı. "Durmayın orda yardım edin bana." Dedi bağırarak. Hemen yanına çömelen bi kaç kişi ve kahya çocuğun çenesini ararlamayı başardı. Genç kadın kaşığın ucunu ters çevirip çocuğun ağzına koydu. "Sakın bırakmayın" Demeyi ihmal etmedi. Çünkü çene kasları demir kaşığı kırıp kapanabilirdi.
(Not: Lütfen bunu tek başına denemeyin.)
Genç kadın doğru tahmin etmişti aynı o kadın gibi çocuğun dili de geriye kaçmıştı. Kaşığın ucuyla dili öne doğru getirmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. Bir müddet daha çabaladıktan sonra başardığında çocuk derin bir nefes aldı. Aniden alkış sesleri yükseldi. Ağlamaktan harap olan kadın onu tutan kadınlardan kurtulup oğlunun yanına çöküp sarıldı. Kızarmış gözler ve ağlamaklı sesiyle "Bana canımı bağışladın Allah senden razı olsun. İzin ver elini öpeyim." dedikten sonra kadının elini tutmaya çalıştı. "Lütfen. Ne yapıyorsunuz? Ben insanlık görevimi yaptım." Dedi. Küçük çocuk annesinin boynunu sarılmayı bırakıp genç kadının boynuna sarılmadan önce yanağından öptü. "Hayatımı kuytaydın. Sen benim kayamayımsın." Dedi. Genç adam kadın ve çocuğa baktı. Ona bakan okyanus gözler ne yapacağını bilmiyordu. Kadının elinden tutup çocuğun sırtına koydu. Bir yandan sevinirken bir yandan da çocuğa imreniyordu. Onun yerine de olmayı ne kadar çok isterdi. Sarılmak, yüzünün her santimini öpmek. Sonsuza kadar öpüp sarılmak kokusunu içine çekmek istemez miydi? Tabii isterdi ama elde vardı koca bir sıfır. İşte bu onun canını daha da acıtıyordu. Gün ışığı küçük bir çocuğun kahramanı olmuştu. Peki bu yalan dünyada onu hemcinsinden koruyacak kişi kimdi? Tek soru tek cevap İstanbul'da evlilik hazırlığı yapan gerçek nişanlısı. Tüm umutları suya düştü. O su küçük gölcük iken denize dönüştü. İçinde ki acı yetmedi koca bi okyanusa çevirdi.
Çocuk kadından ayrılıp babasının kucağına gitti. Genç adam kalabalığı dağıtmak için gür sesle bağırdı. "Hadi herkes işinin başına."Dediğinde kalabalık ağanın sesiyle anında dağılmıştı. Konağın üzerine akşam çökmüştü. Avludan gökyüzündeki yıldızları muazzam görünüyordu. Genç adam ve kadın yanlız kalmışlardı. Yemekleri bitmek üzere iken olay olmuştu. İkiside gökyüzüne baktılar. Aniden kadının aklına genç adamın hediyesi geldi. "Aaa ben senin hediyeni vermeyi unuttum. Burada bekle hemen alıp geliyorum." Dedi. Koşarak merdivenlerden ikişer ikişer çıkmaya başladı. Genç adam kadına bakıp gülümsedi. Uzun zamandır gülmediği kadar bu hafta gülümsüyordu. Hem acı veriyordu hemde sevinç. "Ez ji te hez dikim dine yâr. (Seni seviyorum deli yarim.)" Dedi. Merdivenlerden terasa çıkmaya başladı.
Genç kadın odasında hediyeyi nereye koyduğunu hatırlamaya çalışıyordu. "Nereye koydum ben bu hediyeyi?" Diye sesli düşündü. Gidip makyaj masasının altındaki dolabın kapağını açtı yoktu. Gardolaba yönelip kapağı açtı işte oradaydı. Alıp odasından çıktı. Balkonda ilerlerken karşısına güzel görümcemsi çıktı. "Uuu" Dedi iki kolunu sağına ve soluna açtı.
- Hediyeler mediyeler ne oluyoruz gençler.
- Abinin hediyesi sende biliyorsun.
- Aaa! Evet. Ben çoktan verdim. Yemekten önce hani fotoğraf çekildikten sonra.
- Beraber verirdik
- İş işten geçti yenge. O kadar işim var ki aradan çıkartayım dedim.
- Sen ömürlük kadınsın Erce
- Sende pörfek bir kadınsın bebişim.
İki kadın güldüler ardından genç kız odasına doğru yürümeye başladı. "Erce bi 10 dakika sonra salona gel." Dedi. Bu adamın yanında kala kala emir vermeye başlamıştı. Kabul etmeliydi ki hoşuna gidiyordu. "Tamam pampişim." Dedi. "Pampişini yesinler." Dedi. "Kendini yiyebiliyorsan ye ama abime söyle o yer seni." Dedi gülerek. "Fesat kız" Dedi o da gülümseyerek. "Utanma yengecim sonuçta yakın zamanda evleneceksiniz." Dedi. Genç kadının yüzü kıpkırmızı oldu. Bu kızda utanma yoktu. Allah'tan abisi ortalıklarda yoktu konuşanları duymamıştı. Çoktan odasına giren genç kızın arkasından "Abisi kılıklı" dedi. Merdivenlerin başına geldiğinde bir kaç dakika önce durdukları yere baktı. Orada kimse yoktu. Bu adama boşuna mı demişti "Burada kal" diye. Arka cebinde telefonu çalınca çıkardı. Ekran da "Kahve kokulum." yazıyordu. Hemen açtı.
- Efendim
- Efendi'nin yesinler çırak tavla öğrencim.
- Erce ile konuştuklarımızı mı duydun misilleme yapıyorsun.
- Sence
- En son söylediğim şeyi.
- Haliyle
- Senin orada bir yerde olduğunu bildiği için bağırıyordu. Hain.
Genç adamın gür kahakası telefondan duyuldu. "Ne gülüyorsun ya. Hem nerdesin Robar Bey yoksa hediyeyi almamak için mi kaçtın. Mecbursun alacaksın." Dedi. "Sana almayacağım demedim ki. Zümra hanım." Dedi. Konağın terasından ona bakarken. "Afferin böyle ol. Belki ben Trabzonluyum sinirlerim bozulunca horon yerine halay oynatıyorsun sayın Mardin Ağası." Dedi tek nefeste. "Afferimi de aldığıma göre ve sinirlerini horon yerine halay oynattığıma göre terasa gelebilirsin. Midyat gelini." Dedi. "Hey! Birde beni ayağına çağırıyor." Dedi. "Öğrenciler öğretmenlerin ayağına gelir." Dedi tebessüm ederek. "Geliyorum bay çok bilmiş patronum. Bu arada sende klasik patron tipisin. Söylemezsem içimde kalırdı." Dedi. "Gel genel müdürem gel." Dedi. İkiside konuşmadan sonra telefonu kapattılar.
Genç kadın terasa çıktığında karanlıkta mavi gözleri çakma nişanlısını aradı. Genç adamı bulduğunda ise elleri pantolonunun cebinde Midyat'ın muazzam manzarasını izliyordu. Oda yanına gelip durdu ve onun gibi manzaranın keyfini çıkarmaya başladı. Arada gözleri adama kayıyordu o an anlamıştı sadece uzakla bakıp düşüncelere daldığını. Önüne döndü. Evlerdeki sarı ışıklar anlaşmış gibi tek tek sönüyorlardı. Genç kadın elindeki hediye paketini adama uzattı. "Doğum günün kutlu olsun Robar." Dedi sevinçle. Genç adam önce kadının gözlerindeki anlaşılır sevince ardından uzatılan hediyeyi aldı. "Teşekkür ederim." Dedi. "Rica ederim. Hadi aç beğenecek misin merak ediyorum." Dedi. Genç adam içinden "Senin bana verdiğin her şey benim kabulum." dedi. Kadının yüzüne karşı söyleyecek cesareti yoktu. Keşke hiç tanışmasaydık. Eskisi gibi olsak ne sen beni tanı ne de ben seni.
Genç adam hediye poşetinin içindeki kahve tonlarında ki kemeri çıkardı. "Diğerleriyle takım hoşuma gitti bende aldım." Dedi. Daha sonra deriden yapılmış rulo kalemiğe baktı. "Odandaki kalemlik kutusu kalemlerine yetişmiyor. Ve bazılar hâlâ kullanılmamış. Yeni olanları buraya koyar çekmecene koyarsın. Düzenli olmakta fayda var. Hem kullandıkça beni hatırlarsın." Dedi. Adamın gözlerinin içine bakamıyordu. Orada görmek istemediği şeyler görürse yıkılırdı. Genç adam en son ahşap kutuyu açıp eline cüzdan ve kartlığı aldı. "Bunların hepsi takım. Birini alırsam diğerinin gönlü kalırdı." Dedi muzipçe. Kutunun içinde ki deri defteri eline aldı. Üzerindeki yazıyı okudu. "İster yâr ol, ister yara. Lütfun da başım üstüne kahrın da." Dedi. Yazının altınaki küçük papatya ve kahve çekirdeği figürünün üzerinde parmağını gezdirdi. "Güzel söz. İçinde deftere ait özel bi kalemi var. Artık ne yazarsın içine sen karar verirsin. Beğendin mi?" Dedi. Fakat asıl söylemek istediklerini içinden haykırdı. "Bu söz beni anlatıyor. O deftere yazdıkça beni hatırla. Ve umarım özlersin." Dedi.
Genç adama kaderin bir oyunu muydu? Kalbini delip geçmişti bu söz. Nasıl derdi tam da beni anlatıyor diye. Aldıklarının hepsini kullanacaktı. O deftere ona söyleyemediklerini tek tek yazacaktı. Yazdıkça onu daha çok sevecek sevdikçe özleyecekti. "Beğendim. Hepsi çok güzel. Sanırım içine ne yazacağımı biliyorum." Dedi. Genç kadın açıkcası deli gibi merak ediyordu. Ne yazacağını ama sormadı. Bu kadar ileri boyuta hâlâ gelmemişlerdi. Ve gelemeyeceklerdi. "Hadi sor." Dedi. Genç kadın "Ama ayıp olmasın." dedi kısık sesle. Genç adam kafasını iki yana sallayıp "Olmaz. Sor." dedi. "İçine ne yazacaksın?" Dedi merakı sesine vurarak. "Birine olan aşkımı yazacağım. Anca ..." Dedi. Genç kadın içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Kalbine ne olmuştu da sıkışıyordu. Karnında uçuşan kelebeklerin ömrü neden dolmuştu. Sonsuza kadar yaşaması gerekiyordu. Mavi dolmuş gözlerini adamdan uzaklaştırıp Midyat manzarasına çevirdi. "Şu sır gibi sakladığınız kadın. Geldiğimde onu mu düşünüyordunuz." Dedi. Genç adam kadına baktı. "Saklamıyorum sadece konuşmak istemiyorum. Geldiğinde onu değil bizi içinde bulunduğumuz durumu düşünüyordum. Olaylar çığlığından çıktı. Ben bu kadar büyüyeceğini bilseydim hiç girişmezdim sana da teklif etmezdim. Sana babaannem gidene kadar demiştim ama geçen babaannem "Sen evlenmeden ölüm bile olsa ben bu konaktan gitmem diyor." Dedi.
Ona bakan genç kadına "Ama sen merak etme ben bi yolunu bulacağım." dedi. Fakat o yolu bulmak istemiyordu. Yanında kalsaydı ne olacaktı ki. "Ah kader ah! Bi yüzümü güldürmedin gitti."Dedi içinden. "Eminim bi yolunu bulacaksınız." Dedi kadın. "Benim aldığım hediyeye ona olan aşkını yazman beni benden alıyorken bir an önce benden kurtulmak istemene de şaşmamalı. Benden kurtulup ona gitmek için gün bile sayıyorsundur." Bunları dışa vurmak isterken yine suspus olmuştu. İki genç aynı anda gökyüzüne bakarken bi yıldız kaydı. İkiside gözlerini kapatıp tek bi dilek dilediler.
- Onu bana nasip et.
Genç kadın duası kabul olur mu bilmiyordu ama hâlâ onun yanındayken bi şansı vardı. Ne kadar da onu sevmiyorsa bile. "Pasta zamanı Robar bey. Sözünüzü de unutmayın. Gidelim bizi bekilyorlardır." Dediğim arkasını dönüp merdivenlere yöneldi. Sol yanının taşıdığı yük kelimelerle ifade edilmiyordu.
Genç adam arkasını dönüp giden kadına baktı. Bir gün onu böyle bırakıp gidecekti oda arkasında şimdi ki gibi bakacaktı. Alışsa iyi ederdi. Hayatında bir kaç gündür giren kadına nasıl bu kadar bağlanmıştı? Aşk buydu işte. Ansızın beklenmedik anda kapını çalıyordu. Aşık olmak için bazen uzun zaman gerekmiyordu bir kaç saniye bile yetiyordu. Her iki gencin kalpleri saniyede ortada buluşmuştu. Kadere ne kadar söylenselerde kaderin onlar için hazırladığı aşk oyununun farkında değildiler. Kadının arasından oda inip salona geçti. Her zamanki gibi tekli koltuğuna oturdu. Onun oturmasıyla genç kadın elinde pastayla içeri girdi. Konak hizmetçisi ağasının önüne masa koyduğunda genç kadın elindeki pasatyı masanın üzerine koydu. Mumları yanan pastaya bakan adam daha sonra kadının gülen yüzüne ve okyanus gözlerine baktı. Sevinçliydi en kısa sürede buradan kurtulması için ona söz vermişti. Neden sevinmesin ki? Kanayan yarasına tuz bastı. "Hadi üfle Robar ama önce dilek tut." Dedi sevinçle. Genç adam koltuğunda biraz ilerleyip pastaya yaklaşıtı. "Allah'ım sen bilen gören yaradansın. Bu kuluna acı yalvarırım. Onun benden gitmesine izin verme." Değip mumları üfledi.
Üç kadın hayret gözlere iki çifte bakıyorlardı. Genç adamın kadını üzmeden nasıl bahane ürettiklerini bekliyorlardı. Fakat oturmuş pasatadan nefret eden adam doğum günü pastasını kesiyordu. "Pastanın ilk dilimi özel olduğu için hayatımdaki kadınlara adıyorum." Dedi. Kestiği ilk dilimi dört'e bölüp diğer pasta tabaklarına koydu.
Akabinde herkes tabaklarını yemişti. "Ellerime sağlık halkulade bi pasta yapmışım." Dedi genç kız. Büyükleri genç kıza bakınca sustu. Annesi "Kızım benim bildiğim kadarıyla sen sadece fıstıkları ezmedin mi?" dedi. "Annem canım annem zaten pastaya tat veren süsüdür. Bende onu yaptım." Dedi. Orta yaşlı kadın yerinden kalktı. "Hayır. Pastaya tat veren elin lezzetidir. Bunu gelinim layığıyla yerine getirmiş. Eline sağlık gelinim." Gelininin niyetini anlayan yaşlı kadın da yerinden kalkıp "Eline sağlık küçük gelinim. Bekle Saliha beraber gidelim." dedi. Genç kız sahte bi kıskançlıkla "Tabii gelininizi gördünüz beni unuttunuz." dedi. "Bacaksız sus daha dün avluda koşamayan kız gelmiş bugün bana laf yetiştiriyor." Dedi. Genç kadın anne kızın konuşmaya tartışmasın diye araya girdi. "Teşekkür ederim efendim. Beğendiyseniz tekrar yaparım." Dedi. Sonra uyaran gözlerle diğer tekli koltukta oturan adama baktı. "Eline sağlık Zümra çok güzel olmuş." Değip yerinden kalktı. Şok olmuş gözleri umursamadan "Ben çalışma odamdayım bir şey olursa haber verin. Herkese iyi geceler." dedi ve kadınlardan önce odadan çıktı.
Şoku atlatan ayaktaki kadınlar birbirine baktı. Yaşlı kadın "Hangi dağda kurt öldü Saliha." dedi. "Bende bi bilsem anne. Neyse akşam namazı kaçacak seni odana götüreyim. Sizde geç yatmayın ki sahura kalkın." Değip odadan çıktı. Salonda oturan iki kadın birbirlerine baka kaldı. Üçüncü pasta dilimini yemeye başlayan genç kıza kadın "Karnın ağlayacak yeme artık Erce." dedi. "Olmaz. Hem yarın görürsem yiyemediğim için orucumu dahi bozarım. Küçükken yapmışlığım var. O yüzden şimdi doya doya yemek istiyorum." Dedi. Kadın kafasını sallayıp "Ne yapıyorsan yap Erce sen bilirsin." dedi. Ayağa kalkıp "Ben Robar'a kahve yapıp götüreyim. Sana iyi akşamlar." dedi. "Sanada. Geçireceğimiz son günler belkide. Evlenince uzak yere gelin gideceğim onun acısını yaşıyorum. Üstüme gelmeyin lütfen." Dedi. Hayret gözlerle kıza baktı. "Sen hâlâ orada mısın?" Dedi. "Evet pampişim." Değip pastasından bi dilim ağzına attı. Genç kadın bu kızın iflah olmayacağını düşündü. Kocasına sabır diledi.
- Latife abla ağam kahvesini nasıl içer?
- Sana kalmamış ağanın kahvesini yapmak Asiye. Birazdan gelin hanım gelip yapar.
- Ben gelin hanım yorulmasın diye söylemiştim.
- Yorulmam ben sen merak etme. Senin patronun ve yalnızca ağan olan kişiye ben her saat başı dahi yaparım. Sen aklını böyle şeylere yorma.
- Tamam hanım ağa sen ne dersen o
- Umarım
Genç kadın kahveyi genç hizmetlinin gözüne soka soka yaptı. O kim oluyor da onun Robarına kahve yapıyordu. Bu kız çok olmaya başlamıştı. Kahveyi tepsiye koyup mutfaktan çıktığında arkasından konuşan kadına kulak kabarttı. "Asiye madem bu kadar çok kahve yapmayı seviyorsun kalk bize yap bari." Demişti. Genç kadın kıza iyi bir ders verdiğini düşündü. Robar onun olması için herkesle savaşırdı. Karşısında o kadın olsa bile. Zühre.
Esrarengiz, sır gibi saklanan kadın. Ne olmuş ne bitmiş de bilmiyordu ama öğrenecekti. Bugün ya da yarın elbet bir gün. Genç adamın ona aşık olması için elinden geleni yapacaktı. Tabii içindeki fesat kadın yardımıyla. O esnada çalışma odasının kapısının önüne geldi. Tepsiyi tek eline alıp kapıya vuracakken kapı açıldı. Kadın gülümseyerek "Ne güzel bir tesadüf oldu." deyip "Kahve getirmiştim bir yere mi gidiyordun." dedi. "Hayır sesini duydum. Yine kendi kendine konuşuyordun." Deyip kadına geçmesi için yol verdi.
Genç kadın kahveleri cam masanın üzerine koyup siyah koltuğa oturdu. Genç adam da yerini aldığında kendi kahvesini içti. "Bu sefer çay yerine kahve içelim dedim." Dedi. Aslında çay yapmaya gitmişti mutfağa ama o kızın kahve yaptığını görünce birden bire kendini kahve yaparken bulmuştu. Küçük beyaz yalandan ne çıkardı. Zaten herkes büyük bi yalan söylüyordu. Bu onun yanında devede kulak kalırdı. "Kahve çok sevmem ama içerim." Dediğinde kadın "Biliyorum" dedi. Kahvesini içen adam "Güzel olmuş. Ellerine sağlık." değip "Sana bir türlü soracağım ama hep unutuyorum. Bir de araya bu oyun işe girince tamamen aklımadan çıktı." dedi. Genç kadın kaşlarını havaya kaldırıp merakla "Nedir?" dedi.
Genç adam "Bana getirdiğin dosya daha doğrusu sen buraya neden bi dosya için geldin." dedi. Genç kadının aklına neden geldiği işte o an dank etti. Karşındaki adam sayesinde unutmuştu. Korku dolu sesi ile "Ben o dosyayı sana incelemen için getirdim. Aslında defalarca baktım ama bir türlü kaçıran paraların nereden kesildiğini bulamadım. Teoman beyin başına gelenler yavaş yavaş benim başıma geliyordu. Sevkiyat raporlarında mallar eksik ya da kasada kırılmış veya başka bahaneler yazılıyordu. Teoman bey size defalarca e-mail hesaplarından göndermiş ama hiçbir şekilde dönüş alamamış. Sevkiyat raporlarına hem raporun hazırlanış hem de sevkiyatın olduğu tarihi yazıyoruz. Fakat sevkiyat raporlarından birinde hazırlanış tarihinden iki gün önce bitiş tarihi yazılmış. Demek istediğim şu ki eğer bir yanlışlık olsa bile iki gün öncesini değil bir gün öncesi olur. Asıl benim anlamadığım nokta şu polisler bu ayrıntı nasıl bulamadı. Teoman hâlâ serbest." dedi.
Genç adam kadın gözlerinin içine baktı. Ona gerçekleri söylemesinin zamanı gelmişti. "Aslında olay sizin bildiğiniz gibi değil. O ayrıntıyı polislerde fark etti. Teoman'nın serbest kalması ise bu suçun altında yatan gerçek kişi bulmak." Dedi. Genç kadın şok olmuş halde adama baktı. "Size karşı oynanan bi komplo mu? O zaman bunları yapan kişi sizin canınıza dahi kast edebilir. Ailenizi hatta canınızı yakmak için tanıdıklarınızı bile öldürebilir." Dedi korku dolu sesiyle. "Doğru ama yapmak zorundaydım. Ayrıca bana öyle bakma biliyorum seni de tehlikeye attım ama inan ki o anda ne yapacağımı bilmiyordum. Başımı nereye çevirsem bir dert bir problem. Bende insanım." Dedi sıkıntıyla. "Sana nasıl bakıyorum? Ayrıca benim aklımın ucundan dahi geçmemişti Robar Bey." dediğinde telefon çaldı.
Kimin aradığına bakmadan telefonu açıp kulağına koydu. Sinirden yüksek sesle adama bakarak "Efendim" dedi. "Kızım benim baban." dediğinde arkadan polis siren sesleri geliyordu. "Baba ne oluyor orada? Polis siren sesi mi o?" Dedi telaşla. "Evet ama endişe..." dediğinde genç kadın adamın sözünü yarıda kesti. "Ne olduğunu anlatır mısın? Endişelenmeye başlıyorum." Dedi. Genç kadın korkusu sesine vurmuştu. "Benim evim yandı. Kalacak yerim yok. Senin evinde kalabilir miyim?" Dediğinde daha fazla kendini tutamayarak gözünden yaşlar aktı. "Kızım karımın hatırası yanıyor." Dedi ağlayarak. "Gözümün önünde cayır cayır yanıyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum." Dedi. Genç kadın ne diyeceğini bilemedi o evde kendi annesinin hatırası da vardı. Çocukluğu yok oluyordu. Annesi tekrar ölmüş gibi kalbine bıçak saplandı. Tutamadığı gözyaşları yanaklarından süzüldü. "Benim evimde kal baba en kısa zamanda oradayım. Kerem'i aradın mı?" Dedi. Asıl söylemek istediği şeyleri boğazımda düğüm olmuştu.
Yaşlı adam kızını nişanlısının adını duyduktan sonra susmuştu. Ne diyecekti kızına nasıl söyleyecekti o adamı aradığında duyduklarımdan sonra "Şey kızım söyledim hatta senden önce onu aradım yanında kalmak için ama bana şey dedi." dediğinde zaman kazanmaya çalıştı. "Baba söylesene." Dedi sinirle. Sonra eliyle gözyaşlarını sildi. "Kapat şu telefonu ihtiyar bana dedi." Fakat devamını getiremedi. "Tamam baba anladım. Sen git benim evimde kal. Anahtarın bir yediği hala sende duruyor değil mi?" Dedi sesini kontrol ederek. "Evet duruyor. Sen de benim için işini aksatma. Gelme şimdi ne zaman işin biterse o zaman gel." Dedi. "O nasıl söz baba herhalde geleceğim." Dedi sesini yükselterek. "Sorma gelme dediysem gelme Zümra. Eğer babalık hakkım varsa gelme." Deyip "Kapatmam lazım polisler geldi konuşmak için." dedi ve kapattı.

