İçeriğe geç

KALBİM SANA SIĞINDI

Bölüm 11 · 8 dk okuma

KALBİM SANA SIĞINDI

Bölüm 11

Oda bir gün sevsin onun olmayan birini.

Dışarıda onların dedikodusunu yapan üç hemşireden habersiz, gelininin başında orta yaşlı kadın bekliyordu. Kıvırcık saçlı hemşirenin dediğini yapıp sık sık havluları dezevfekte edip değiştirdi. Elini başına koyup saçlarını okşadı. Uyurken kocasının saçlarını okşadığında yanında karısı olduğunu hissedip ona sarılıdı. Belki gelinide hisseder tek olmadığını yanınında o olduğunu bilirdi. Bir kaç dakika sonra cehennem rüyası cennete dönüşmüş, inlemelerin yerine tebessüme bırakmıştı. Gelininin yüzüne düşen sarı saçlarını çekip "Oğlumla ilgili ne görüyorsan Allahtan hayırlısını diliyorum. Her şerde vardır bi hayır. Allah herkese hayırlısını nasip etsin." ağlamaklı sesiyle dedi. Tekrar genç kadının anlındaki ve bileklerindeki havluları değiştirdi. İki saatin ardından genç kadının ateşi düşmüş kaynanası rahat bi nefes almıştı. Gün doğmaya başlamıştı. Orta yaşlı kadının aklı çok meşguldu. Bir yanda gelini bir yandan da oğlu. Kim bilir ne yapıyordu? Sabahladı mı? İki gözünün çiçeğini özlemiş miydi? Annesi oğlunun emanetine sahip çıkıyordu.

İki genç adam sabahlamışlardı. İkisininde hali yoktu. Biri hâlâ dün duyduklarının etkisindeyken diğeri annesinin ve sözlendiği kadının durumunu merak ediyordu. Polis memuru dün iki kere daha gelmiş, ikisininde durumunun iyi olduğunu Saliha hanımın gelininin yanında refakatçi kaldığını söylemişti. Başının çatlayacak ağrısı durmuş, kalbinin düzensiz atışları normale dönmüştü. Adı gibi biliyordu annesinin hasta hali ile refakatçi kalacağını ve öylede olmuştu. Polisler tutuklamadan önce genç kadını ona emanet etmişti. Her ne olursa olsun onunla kalacağını biliyordu.

Nezalatanede nöbetçi polis memurunun değişimi ile onlarda karakoldan çıktılar. Bahçede onu kendisine ait siyah jipin yanında bekleyen adamları hızlı adımlarla yanına geldiler. Tek tek "Geçmiş olsun ağam." dediler. Önünden ellerinde market poşetleriyle oğluna koşup boynuna sarılan kadına baktı. Kısa boyu yüzünden oğlu eğilmek zorunda kalmıştı. Kadın oğluna sarılmayı bırakıp onalrı izleyen ağaya baktı. "Geçmiş olsun Robar oğlum. Kusura bakma her şey benim yüzümden oldu." Mahçup sesle dedi. Sarışın genç elini annesinin omuzuna attıp alaycı sesle konuştu. "Anne sen nasıl koskoca Mardin ağasına oğlum dersin ya da sözlüsünü tanımazsın. Hiç sana yakıştıramadım." Dedi. Gelinlikçi ne diyeceğini bilemedi. Hep ona oğlum diğe hitap ederdi. Bugüne kadar da hiç ses çıkarmamıştı. Ne kadar oğlu ile anlaşamazlarsa onu da evladı gibi görürdü.

Genç adam her zaman olduğu gibi alaycı ve itici adama baktı. Ona cevap vermeyecekti, onu kendi haline bıraktı. Bir insan yedisinde neyse yetmişinde de oydu. Küçüklüğünden beri tanıyordu. 30 yaşında olmasına rağmen bir gün bile değişmemişti. "Fistan hanım ben size bugüne kadar öyle bi talepte bulunmadım ve bulunmayacağım. Bana gönül rahatlığıyla oğlum diğe bilirsiniz." Dedi. Bu yaptığıyla hem kadının hemde bahçede onları izleyen polis memurların saygısını bir kez daha kazanmıştı. Sarışın gencin iğnemelerini bi şekilde avantaja çevirmişti. Adamlarına bakıp "Gidelim." dedi. Siyah jipin şöfor kapısını açıp bineceği esnada jipin diğer tarafında kalan sarışın adam konuştu. "İlk senindi fakat Azat aldı. Şimdi bu da senin fakat bunu da ben alacağım." Dedi genç adamın gözlerine bakarak.

Genç adamın kan beynine fırlamıştı. Kahvelikleri gecenin karanlığına dönüştü. Bu pis kokulu çöp konteynır ne diyordu? Onun bile değildi. Kalbinin sahibi başka birini seviyordu. Bunu kendi kendine itiraf etmek çok zordu fakat kokulu çöp konteynır sayesinde itiraf etmişti. Sarışın imparatoriçesine çok geç kalmıştı. Gönül tahtını ona devretmemişti sadece kiracı olarak oturup kalkacaktı. Başka bir kalpte hükümdarlığını devam ettiriyordu. Onun kalbini fet etmek için gelmemişti. Düşündükleri ile daha da sinirlenip yumruk yaptığı elini arabanın tavanına vurdu. Ona bakan gözleri hatta emniyet amirini bile umursamadan "Onun 200 metre bile yanına yaklaşırsan o zaman yüreğinin kaç gram olduğunu ellerimle tartarım." dedi. Adamları yutkunmuştu bunu öylesine söylemediğini herkes genç adamın koyulaşmış gözlerinden anlamıştı. Ağa elini arabanın tavanından kaldırdığında herkesin gözü arabanın tavanında oluşmuş çukurdaydı. Genç adamın arabasına binmesiyle adamları da geldikleri arabalara binip önde giden ağalarını takip edip hastanenin önünde sırayla durdular.

Sonunda konağa evlerine gelmişlerdi. Bir gün dahi olsa insanın evi gibisi yoktu. Araban inip korumanın açtığı kapıdan içeri girdiler. Yanında olan gelininin hayranlık belirtileri gözlerinden okunuyordu. Genç kadına bir ordunun doyabileceği kahvaltı sofrasını işaret etti. "Bunu kaynanam iki gelininin hastaneden sağ salim çıktığı için hazırlatmış. Öğleden sonrada lokma dağıtılacak. Her ay başı cuma günü kocam ve kayınpederim için döktürürdü. Ama bu sefer ki ölmeden önce torununun mürvetini göreceği için." Dedi. O esnada kahvaltı için aşağı merdivenlerden babaannesi ile billikte kol kola inen Zehra annesini ve yengesini kapı önünde gördü. "Bak babaanniş iki gelinin de geldi. Artık rahat rahat kahvaltını yapıp ilaçlarını içebilirsin. Gelinlerim olmadan kahvaltı yapmam bahanesi çöpe gitti." Dedi babaannesine kızgın çıkartmaya çalıştığı sesiyle. Koluna girdiği torununun bacağına bastonuyla vurdu. "Kırk yıllık babaanne oldu babaanniş. Zamane gençleri beyinlerini eline almış top oynuyorlar. Biz annemize anne demeye korkar iki kere düşünürdük. Ya Rabbim sen bu gelecek nesillere doğru düzgün yol göster. Sonumuzu hayır et." Dedi isyankar sesiyle.

Sahi kırk yıllık babaanne nasıl oluyorda babaanniş oluyor? Güzel Türkçemizi bozmak için neden bu kadar çaba sarf ediyoruz? Belkide bilmeden yapıyoruz ama yinede yapıyoruz. 29 halfi neden 30 ya da daha fazla yapmak için çabalıyoruz? Güzel Türkçemizin arasına neden yabancı kelimeler sıkıştırıyoruz? Bunu yapmaktan hiç çekinmiyor ve gocunmuyoruz. Hatta günlük hayatımızda sıklıkla kullanıyoruz. Tamam yerine okey, evet yerine yes, dur yerine stop... Hayırdır yeni bir inklap mı yapıyorlar da haberim ya da haberimiz yok.

İki gelin kapı önünde kilitlenmiş babaanne torun didişmelerini izliyorlardı. "Yine yaptı yapacağını bizim kız , babaannesini kızdırdı. Bu kadının iki evladımdan çektiğini ben sizin çocuklarınızdan çekmek istemiyorum. Robarı zapetmek için ekstra güç ve çaba sarf ediyorum. Birde küçük Robarlarla uğramayayım." Dedi. Genç kadın başını yere eğip gülümsedi. Ondan olacak küçük Robarları düşünmeye başladı. Konağın avlusunda takım elbiseli elleri pantolonunun cebinde dik yürüyüşleri ile önüne gelene emir yağdırıyorlardı. "Robar ve kaynanam arasındaki kaçak elektiriği saymıyorum. Birbirlerine sövseler bile yine ayrılamıyorlar. Kolay mı bi kelimeyle her şey bitti demek. Arada kan bağı var. Gitsede kalsada yinde aynı noktaya geri dönülür. Saat, ay, gün, yıl hiç fark etmez. Ne kadar zaman alırsa alsın." Dedi. Genç kadın kaynanasının sözlerine takılıp kalmıştı. Çok güzel ve içten konuşmuştu. Eğer okusaydı çok iyi söz yazarı ya da edebiyatçı olabilirdi. İki kadın ilerleyip yaşlı kadının elini öptüler. Daha sonra sofra tam hazır olana kadar kısa bir duş almak ve kıyafetlerini değiştirmek için odalarına gittiler. Sohbetlerine kaldıkları yerden devam eden babaanne torun yine genç kızın bacağına gelen baston faciası ile sonlanmıştı.

Genç adam arabayı hastanenin girişinde durdurup indi. Harekete duyarlı kapının önüne geldiğinde hayatının bu durumda olmasını sağlayan kadının sesini arkadan duydu. "Ooo bu körpe gözler kimleri görüyor. Mardin'in şanlı ağası Robar KARAKAN" iğneleyici sesiyle dedi. Bi zamanlar bu adamı canı pahasına çok severken şimdi ise ölesiye nefret ediyordu. Arkasından konuşan kadın yanına geldi. "Hayırdır. Sizin burada olma şerefini neye borçluyuz. Aaaa! Unutmuşum akıl işte bazen kafa gidiyor. Evleniyor musun? Herkesin dilinde hemşireler bile işlerini bırakıp sizin dedikodunuzu yapıyorlar." Dedi.

Genç adam bi deri bi kemik kalmış kadına baktı. Eskiden güzel alımlı kadın şimdi ise kemikleri sayılacak duruma gelmişti. Herkes bir gün ölümü tatacaktı ya aniden ya da yıllar boyu acı çeke çeke. Fakat ölümlü olduğumuza rağmen ölümsüz gibi eşşek sudan gelene kadar sırf doğru düzgün hayatımız olması için çalışıp didiniyorduk. Ecel herkesin bir gün kapısını çalacaktı. Ne zaman? Nasıl olduğunu bilmeden yaşıyorduk. Aşktan bi farkı yoktu. Aniden, habersizce hayatımıza davetsiz misafir olarak ikiside giriyorlardı. Aşk ve ölüm aynı çizgide barınıyorlardı. Aşık olmak birlikte ölüme yürümekti.

Genç adamın karşısındaki kadının birkaç ay ömrü kalmıştı. Acıyarak baktı. "Bana öyle bakma. Eskiden olsaydı bakman için canımı dahi verirdim ama sen bana en ufak bi şans dahi vermedin. Sonunda ne oldu? Senin şans verdiğin seni bıraktı. Sen başka birine o başka birine gitti." Dedi. Kapı önünde durmuş iki genci herkes izliyorlardı. Hareket sensörlü kapı bi açılıyor bi kapanıyordu. Zaman herkes için durmuştu. Genç kadın adama kanlı gözlerle baktığında iki damla göz yaşı düşüyordu. Sabahını akşam akşamını sabah etmiş ağlıyordu. Hâlâ nasıl göz pınarlarından göz yaşları geliyordu anlamış değildi? Kanlı gözlerle adama baktı. "Hava almak için odamdan çıktım. Zemin kata indiğimde anneni danışmanlıkta çıkış işlemlerini yaparken gördüm. Yanında tüm kadınları kıskandıracak kadar güzel bi kadın vardı. İlk başta yabancı uyruklu biri sandım ama diksiyonu mükemmeldi. Hâlâ öyle bi kadının Türk olduğuna inanamıyorum. İşte o an yıllar sonra tekrar anladım ne bu dünyada ne de öteki dünyada Robar ve Yelda olamayacağımızı. Benimkiside bi umut işte Ege denizinde köpek balığı yakalamak gibi bir şey. Ama bunu bilmeni istiyorum ki; bir kadınla olmadıysa ona benzeyen kadınla hiç olmaz." Dedi. Bu sefer acıyarak bakma sırası genç kadındaydı. O kadını ne kadar sevdiyse oda onu o kadar çok seviyordu. Ama bu kadarını hiç beklemiyordu. Sevdiğine benzeyen bir kadınla evlenecek olduğuna inanamıyordu. Genç adamdaki aşkın bir parçada o kadında olmasını dilerdi. Belkide bu durumda olmayacaklardı. Bildiklerini genç ağaya anlatsaydı o ikisinin bir ömür boyu mutlu bir evliliğe şahit olmasını kalbi kaldıramazdı. O yanıyorsa o ikiside yanacaktı. Fakat bu uğurda kaç kişinin canını yaktığını yakacağını bilmiyordu.

Genç kadın başını eğip sessizce bekledi. Ardından "Hani derler ya yetim ve öksüzlerin duâsı kabul olur. İşte ben o sözede inancımı yitirdim. Eğer öyle olsaydı şimdi hastane değil evimizin kapısının önünde konuşuyor olurduk. Herşeyi geçtim yaradandan tek bir dileğim vardı "Oda bir gün sevsin onun olmayan birini." diye. O kadar acıdı ki, şu aciz kulunun dileğini yerine getirmesede daha acısını yaşattı. Beterin de beteri vardır derler ya işte Ya Hak öyle yaptı. Sevdiğini kendi ellerinle anlı şanlı düğün yaparak başkasının koyuna koydun." Dedi titrek sesiyle. "Fakat yine olmadı yine geldi sen yinede onun yanındasın. Senin kalbin atarken benimki yine duracak." Dedi. Genç adamın gözlerinin içine bakarak hissiz bir şekilde gülüp açık olan hastane kapısından içeri girdi. Artık bu hastane onun evi, evi ise otel gibi kullanıyordu.

Genç adam on kat değil yüz katından daha fazla acı çekiyordu. Herkesin onun kadını bildiği kadın, başka bir adama aitti. Bir zamanlar sevdiği kadın ise başka bir adamın koynundaydı. Herkes o kadının kendisi ile nikah masasına oturacağını sanarken o başka bir adamla oturacaktı. Diğerini ise kendi eliyle vermişti. Bir ömür boyu o adama evet diyecekti. Diğeri ise yıllar önce zaten demişti. Bir insan bu acıyı iki kere yaşamaya gücü yeter mi? Kalbi dayanır mı? Hepsinden geçti ne kötülük işledi ki yaradan bu acıyı iki kere yaşamasına layık gördü. Danışmanlığa gidip sözlüsünü sorduğunda Yelda'nın dediği gibi çıkış işlemlerini yapmışlardı. Hastaneden çıkıp arabasına bindiğinde anahtarı yuvasına koyup çevirdi. Şimdiki rotası konak olmuştu.

HOŞGELDİN :)

Bölüm sonu

4 yorum