2. BÖLÜM “BİLİNMEYEN NUMARA”
Riva Atabay
"Bu mükemmel bir elbise."
Asu, bavuldan çıkardığı gece elbisesini kendi üzerine tutarken yatağımın üzerine uzanmış, sırtımı başlığa yaslamış bir şekildeyken ona döndüm. "Bizimkiler bu kadar iddialı şeyler almama asla izin vermez.” Dedi elbiseye büyülenmiş gibi bakarken. “Yaşımın daha küçük olduğunu söyleyip duruyorlar.”
Dudaklarımın arasındaki sigarayı komodinin üzerindeki tablada yavaşça söndürürken içimdeki son zehri dışarıya üfledim. Dudaklarımı birbirine bastırıp omuz silkindim. “Kimseden izin almadığın sürece sorun yok bebeğim.”
Elbiseye içi gider gibi bakarken yataktan kalkıp duvarımdaki boy aynasının önünde durdum. Aynanın yansımasından Asu’nın elbiseyi hayal kırıklığıyla yatağa bıraktığını görmüştüm. “Ben senin gibi değilim, kafan neye estiyse onu yapıyorsun, dünya umurunda de-”
Başımı ona çevirdiğimde cümlesi yarıda kaldı. Hemen sonra ona bir bakış atarak, aynama tekrar döndüğümde kendime baktım. O an, gerçekten nasıl bir yaşantım olduğunu bilseydi yine de bu cümleleri kurar mıydı diye düşündüm. Ama hemen sonra bunu düşünmeyi kestim. Umursamak istemiyordum. Hiçbir şeyi. Bir halta yaramayacaksa, bunun bir anlamı yoktu.
İki gün sonra okul başlayacaktı. Artık son sınıftık. Bu sene, diğerlerinden de iyi olacaktı. Öyle olmak zorundaydı. Averd’in en prestijli okuluna gidiyordum. Notlarım yüksekti. Şu anda ortalama olarak birinci sıradaydım, her zaman olduğu gibi. Daha iyisini yapmalıydım. İstediğim üniversite ve bölüm sadece on kişi alıyordu, okul birincilerine ise ayrıcalık tanınan bir kontenjan vardı.
Üzerimdeki askılı bluzu çıkartıp olduğu gibi yere bıraktım. Altımdaki şortuma uzanırken Asu’nun gözleri vücudumdaydı. Bu yaz diyet ve sporumu aksatmamıştım. Kaslarım git gide güçlenmişti. Mini şortum da yeri boylarken sağ ayağımla zemin üzerinde sürükleyerek bluzun yanına ittim.
Asu önüne gelen sarı saçlarını geriye atarak "Bizimkiler dönmüş," Diye konuştu kıvrımlı bedenimi süzerken. "Barışlar, bu gece yeni açılan mekanda olacakmış."
O sırada vücudumu incelerken bir yandan onu dinleyerek hafifçe başımı salladım. Bedenimin nasıl kıvrımlı ve kırılgan göründüğüne baktım. Karın kaslarım öncekine göre daha güçlüydü. Vücudumun görüşüne kimse şans diyemezdi. Bu iki yıl emek verilen bir çalışmanın sonucuydu. Bu yüzden dikkat ediyordum.
“Şu salak sayfa, habire Barış’ın haberini yapıyor. Tatilden bir hafta önce geldi ama her gece başka kızla fotoğrafını yayınladı. Şimdide şu alt sınıflardan Beliz var ya, o kızın peşindeymiş.”
Sosyal medyadaki ismi ‘Averd Kirli Sırlar’ olan hesaptan bahsediyordu. Bu sayfa sanki özellikle bizim hakkımızda yazıyordu. Tatilde burada olmadığım için ona konuşacak bir konu vermemiştim ve bundan oldukça mutluydum. Sayfanın sahibini ise elime geçirirsem bir kaşık suda boğacaktım.
İç çekerek ona döndüğümde gözlerimi devirdim ve bir elimi belime yerleştirdim. "Bebeğim, Barış işte.” Dedim neredeyse kusacakmış gibi bir ifadeyle. “O kızla birlikte diğer bütün kızların peşinde. Eminim bu gece, birkaç kızı aynı anda götürecektir."
Asu dudaklarını birbirine bastırmadan hemen önce konuştu. "Doğru, öyle."
Tanrım bu kız salağın tekiydi ve Barış Dündar’a kafayı takmış gibiydi. Okulun en pislik, kız düşkünü adamından bahsediyordum. Çoğunlukla Barışla aynı ortamda takılmaya bile tahammül edemiyordum. Ama kuzenim sağ olsun ki, onun yüzünden sürekli Barış’a maruz kalıyordum. Çünkü sevgili kuzenim Melina, Barış’ın en yakın arkadaşıyla sevgiliydi.
Ona karşı hafifçe omzumu silkip odamın içindeki banyoya doğru adımladım. "Nereye? Bu gece gitmeyecek misin?" Dedi. Önünden geçerken bir benim, bir de kendi vücuduna bakındı. Kıskanç bakışlarını fark edebiliyordum. Bunu umursamadım.
Bazı insanlar sadece güçlü olduğunuz için yanındadır. Çıkarlar için. Dünyadaki her şey bunun üzerine kuruluydu. Önemli olan her şeyin farkında olmaktı ve ben bunun farkındaydım.
Mırıldanır gibi "Hayır. Tatil beni yordu. Ayrıca bizimkilerin gelmesine daha birkaç gün var." Diye konuştum, banyonun kapısını açarken. "Bunun tadını çıkaracağım. Okulda görüşürüz.”
Kapıyı ardımdan kapatıp küvetin musluğunu açtım. Sütyenimin kopçasını çekiştirirken ailemin tatili uzatmasını diliyordum ama bu imkansızdı. İş yüzünden uzatmayacaklarını biliyordum. Onlarsız evde ikinci günümdü ve bu muhteşem bir özgürlüktü.
*
Koskoca iki gün, saniyeler gibi geçmişti.
Bugün okulun ilk günüydü ve üç gün sonra babamlar tatilden dönüyordu. Bunu düşününce, hayatımın ne kadar berbat olduğunu bir kez daha hatırladım. Neyse ki, son seneydi. Bu şehirde geçireceğim son bir yıl. Üniversiteyi yurtdışında okuyacak ve ailemden kurtulacaktım.
Gavivoon Üniversitesine girmek için deli gibi çalışıyordum. Ki Averd lisesi, eğitim konusunda bu şehrin tartışılmaz en iyi lisesi olduğu için bu zor olmayacaktı. Son üç senedir okul birincisiydim ve okulun gönüllü projelerinin çoğunda vardım.
Averd Lisesinin diğer liselerden farkı, eğitimin üst düzey olmasıydı. Her öğrenciye ancak bir sene kadar hazırlık okuduktan sonra birinci sınıfa geçme hakkı verilirdi. İngilizce, Fransızca, İspanyolca dilleri ağırlıklı olarak bir eğitim sunulurdu. Dersler her zaman ayrıntılı ve teorik kısmı, uygulamayla eş değerde önemsenerek verilirdi. Yani bu liseyi okuyan her öğrenci, istediği üniversiteye gidebilecek kadar donanımlıydı. Öğrencilerin üniversitede okumak istedikleri bölüme ve yeteneğine dair, üçüncü senesinden itibaren yön gösterilmeye başlanması öğrencilerin eğitimini her açıdan kolaylaştırıyordu.
Ailemin gelişini hatırlatıp enerjimi düşürmemeye karar verdim. Neyse ki, çoktan bu üç günü iyi değerlendirecek bir plan yapmıştım.
Okulun önünde durduğumuzda hiçbir şey söylemeden arabadan indim. Bu lanet araba ve şoförden bıkmıştım. Ailem tatildeyken bile sürekli olarak hayatıma müdahale ediyordu. Ehliyetim ve Aston Martin Vantage Roadster’ım vardı ama ben ailemin, daha doğrusu babaannemin müsaade ettiği zaman arabamı kullanabiliyordum.
Büyük demir kapıya doğru yürürken üniformalı bir öğrencinin “Şuna bak, gelmiş.” Diye fısıldadığını duydum. “Okul değiştirir sanıyordum.”
Baktıkları yöne doğru döndüğümde, huzursuzca kıpırdandım. Taksiden iniyordu. Üzerinde okulun üniforması olan gri renkte siyah şeritli, piliseli eteği ve okulun amblemi olan A baskılı siyah ceketinin içinde beyaz gömleği vardı. Ayaklarındaki siyah bağcıklı ayakkabılarının içinde, bileğine kadar uzanan beyaz çoraplarına uyumlu bir şekilde, eteğinin kalçasının birkaç santim altında sonlanan kumaşı eşlik ediyordu. Dik bir duruşla yürürken eteğinin kıvrımları hafifçe dans ediyor, kendine has zarafetini olan yansıtıyordu.
Devasa demir kapının neredeyse beş adım önünde durduğunda kafasını hafifçe binaya kaldırdı. Ellerini yumruk yaptığını gördüm. Birkaç saniye öylece bakındıktan sonra dudaklarını hafifçe oynattı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor gibiydi.
Ardından gözlerini devirerek yanından geçen insanları süzdüğünü gördüm. Muhtemelen yanından geçenlerin onun hakkında fısıldadığını duymuştu. Kimse ona bakışlarını bile değdirmek istemiyor gibiydi sanki. Geçen sene olanlardan sonra neden okulun önündeki dikilip binaya baktığını biliyordum. Bu yüzden yanına gitmek için biraz olsun bekledim.
“Melina!” Sesim girişte yankılanırken onu yeni görmüş gibi elimi havaya kaldırdım. Kızıl dalgalı saçlarımın omuzlarıma çarpmasına izin verdim. Bileğimdeki elmas bileklik her adımımda hafifçe kayıyor, okul ceketim sırt çantamın askısından aşağı sarkıp yürürken bir sağa bir sola yalpalıyordu.
Avucuna bastırdığı tırnaklarını, bana fark ettirmemeye çalışarak çektikten sonra bana döndü.
Sadece onun değil, okulun girişindeki başların da bana doğru döndüğünü hissettim. Hep aynı bakışlar. Alışkındım. İnsanlar bakar, fısıldar, yargılar. Sonra da susardı.
Melina’ya yaklaşırken gözlerim onun üzerindeydi. Buz mavisi gözlerini bana çevirdiğinde yüzündeki ifade yumuşadı. “Ri! Selam.”
Saçlarımı göğsümden geriye atarak yeşillerimi yüzüne diktim. “Selam, bebeğim. Sen taksiyle mi geldin?” Etrafa bakınarak arabasını ararmış gibi yaptım.
Gözlerini kaçırdığında, zincirli çantasını kolundan omzuna doğru çekti. “Babam arabayı bakıma verecek zamanı bulmuş.”
İçimden güldüm. “Gökhan amca işte.” dedim. “Aynı babamın huyları. İki kardeş, hep kafasına göre işler yapıyor.”
Ardından koluna girip onu yürümeye zorladım. Durursa düşünmeye başlardı, bunu iyi biliyordum. “Özlemişim buraları,” diye devam ettim. “Her yıl bizimkiler yüzünden yurtdışını turlamaktan gına geldi.”
Bir anda durup bana döndüğünde, buz mavilerini üzerime dikip tek kaşını kaldırdı. “Sadece buraları özledin yani?”
Sırıttım ve bir anda yanağına kocaman bir öpücük kondurdum. “En sevdiğim kuzenim benim. Seni de özledim tabii ki!”
Yanağındaki kırmızı ruj izini sinirle silerken gözlerini devirdi. “Of Riva, yapma şunu.”
Suratındaki o ifadeye kahkaha attım. Melina’nın bu halleri hep hoşuma gidiyordu. Kolundan çekerek adımlamaya devam ettim. “Sıkıcı ilk gün klişesi,” diye mırıldandım, etraftaki birbirine benzeyen üniformalı öğrencilere bakarken. “Her zaman ki gibi dersler boş geçecek, biz de geri zekalılar olarak sıramızda oturacağız. Sence de bugün biraz eğlence olsa fena olmaz mıydı?"
Kolumdan çıkıp karşıma geçti. “Sen yine ne karıştırıyorsun?” Mavileri yargılayıcı moda geçmişti. “Okulun ilk gününden sorun çıkarma. Lütfen.”
Rahat, kıpır kıpır olan enerjim bir anda suratımdan çekildi. Bana o tonla konuşmasını sevmiyordum. Gözlerimi devirdim. “Sen yine sıkıcı birine mi dönmeye başladın acaba?”
“Ne alakası var şimdi Riva.”
Alnım bir an kırışırken, kolundan çıktım. “Ciddi ses tonu…” Diye homurdandım. “Keyfimi bozamayacağım.”
Hemen sonra, gözümün kestiği tanıdığım birkaç kıza doğru elimi salladım. “Kızlar!”
Ben çoktan yeni siyah makosen ayakkabılarımın üzerinde adımlamaya başlamışken, arkamdan Melina’nın sesi geldi. “Nereye!”
Başımı hafifçe yana eğdim ama durmadım.
Alt sınıflardan ailelerini de tanıdığım birkaç kız ve bizim sınıftan Asu ve İnci vardı. Asu beni görür görmez, üzerime atlar gibi hemen yanıma yanaştı. Onlarla selamlaştıktan hemen sonra biri ortaya bir şey attı ve herkes aynı anda yaz tatilinden bahsetmeye başladı. Birkaçı sevgilisiyle geçirdiği güzel zamanlardan bahsederken, diğerleri de sosyal medyaya koyduğu birkaç posttan gittikleri yerleri gösteriyordu.
Gözlerim bahçedeki yüzlerin etrafında şöyle bir dolandı. Okul binasının girişinde birkaç görevli vardı. Muhtemelen müdürün konuşması yapması için ortamı ayarlıyorlardı. Yeşillerim binanın görkemli duruşuna kaydı. Tam dört senedir burada okuyordum ve son yıl gelip çatmıştı. Aslında burayı ve bu şehri seviyordum. Efsanenin etkisinden mi bilmiyordum ama bu şehirde yaşamak için gelmiştim sanki dünyaya. Üniversiteyi yurt dışında okuyacağım için burayı özleyeceğimi hissettim.
Okul binasının gösterişli taşlı bir yapısı, görkemli bir tarihi ve etkileyici bir mimarisi vardı. Şehrin tam ortasında yükseliyordu. Geniş bahçesi, tarih kokan duvarları ve özenle seçilmiş donanımı ile yıllarca eğitim alanında şehrin en önde gelen okullarından biri olmuştu. Krallık yıkıldıktan sonra mimariyi kaybetmemek adına saray, liseye göre revize edilmişti. Çoğunlukla iç mimarisinde değişiklikler yapılmıştı. Liseye dıştan bakıldığında bir saraya benzemesi bu yüzdendi. Zemin katın altındaki spor odası, voleybol, futbol sahaları ve buz pisti bulunan katla birlikte toplam beş katlık bir binaydı.
Kızları dinliyormuş gibi yaparken başımı hafifçe salladım.
Bense ailemle sıkıcı bir tatil yapmıştım. Tam iki hafta otel odasından gerekmedikçe çıkmamıştım ama son bir hafta kala otele gelen yeni çocukla takılmıştım. Adı Henrydi. İtalyan ve sarışındı. Babaannemin sürekli olarak beni kontrol etmesi yüzünden pek vakit geçiremesek de herkes uyuduktan sonra yaptığımız kaçamaklarda eğlenmiştim. Bana numarasını vermişti. Ama onu aramayacaktım. İtalya buradan yaklaşık altı uzaklıktaydı.
Kızlarla birlikte yürüyerek bahçeye girdik ve kalabalığın arasından okul binasının önüne doğru ilerledik. Öğrenciler toplanmış, müdürün konuşmasını bekliyordu.
“Nereye kayboldun?” Melina kesik bir nefesle dibimde bittiğinde, buz gibi olan bakışlarını üzerime dikmişti.
Hafifçe omzumu silktim. Aynı zamanda da göz ucumla onu kontrol ettiğimde, yanımda yürüyordu. Biz böyleydik. Anlaşma dilimiz hep, biraz karmaşıktı. Ortalarda bir yerde durup hep birlikte, diğer herkes gibi ayakta dikilmeye başladık.
O sırada alt sınıflardan Dora’nın anlattıkları kulağıma çalındı. Mekânda eğlenip kafayı kırdıktan sonra bir erkekle çıktığını, ertesi gün kendini bankta buluşunu anlatıyordu. Dayanamadım, güldüm.
Ama gülüşüm uzun sürmedi.
Bahçedeki uğultu bir anda yön değiştirdi. Sanki biri sesi kesmişti.
Herkes gibi ben de başımı çevirdim.
Mat siyah bir Mercedes bahçeye girmişti. Ama olması gerekenden çok daha hızlıydı. Ve olması gerekenden çok daha yakındı.
“Ne yapıyor bu?” diye biri bağırdı.
Araba öğrencilerin arasına doğru ilerledi. İnsanlar refleksle geri sıçradı, çığlıklar yükseldi. Birileri koşmaya başladı, birileri küfrederek kenara atladı. Etekler savruldu, çantalar yere düştü.
Bir adım geri attım. Araba, neredeyse önümüzde durdu. Ön kapılar hemen hemen aynı zamanlamayla açıldı. Sağ kapıdan inen sarışın çocuk, siyah camlı gri çerçeveli gözlüklerini çıkarıp binaya baktığında güneş gözlerini aldı. Yüzünü buruşturdu. Ateş’ti bu.
Ama diğerlerinin asıl dikkatini çeken sürücü koltuğundan inendi. Dövmeler… Boynundan başlayıp kollarına, parmaklarına kadar uzanıyordu. Gömleğinin açık bıraktığı göğsünden görünenler bile yeterince mesaj veriyordu. Koyu kahve saçları geceden kalma gibi dağılmıştı. O an müdürün sesi bile arka planda kalmıştı, kimse müdürü dinlemiyordu. İnsanlar hep aynı şeye bakıyordu. Birkaç erkek öğrencinin ona el hareketi çektiğini gördüm. Daha sonra onun arkadaşları olduğunu fark ettim. Elbette öyle olacaktı, onun nasıl biri olduğunu bilen biri buna cesaret etmezdi.
Omuzlarımı istemsizce dikleştirdim. Onun yürüyüşünü bilirdim. Rahat, umursamaz…Sanki bulunduğu yer ona aitmiş gibi. Başımı tekrar çevirdiğimde kahverengi gözlerim onunla çarpıştı.
Barış Dündar.
Kahverengi gözleri hafifçe kısıldı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Bakışı üzerimde bir saniye fazla kaldı. Bu hoşuma gitmedi. Bilerek yapıyordu.
“Sikiyim özlemişim ya!” diye bağırdı heyecanla ve Ateş’in omzuna yumruğunu geçirdi. Az önce öğrencileri kaçıştıran manyak, o değilmiş gibi.
Ateş arkasından gülerek seslendi. “Lan Barış, beklesene oğlum.”
Müdür mikrofonundan sesli bir şekilde uyarıda bulundu. Ateş hemen olaya müdahale ederek bir el işaretinde bulundu. Müdür, onların bu davranışlarına alışık olduğu için çok büyük bir tepki vermemeyi tercih etmişti. Her zamanki gibi. Arabaya geri dönüp arka koltuktaki çantasını aldı ve anahtarları, arka kapıdan inen adama uzatırken söylediğini, yarım kulak duydum. “Buralarda ol. Derslere girmem belki. Aradığımda arabayı getirirsin.”
O sırada Barış haylaz bir çocuk gibi sırıtarak yanımıza gelmişti.
Adam “Tamamdır, Ateş bey,” dedi ama Ateş onu duymadan bize doğru yürümeye başlamıştı. Gözleri Barış’ı ararken saniyeler içinde bizi buldu. Ve sonra bakışı Melinaya kaydı.
Melina’nın gözlerini takip ettiğim sırada Barış kolunu omzuma attı. Onu hafifçe ittirsem de, kolunu çekmedi. Melina’nın yüzünde gülücükler açıyordu. Az önceki somurtkan, sıkıcı ve huysuz tavırları bir anda silinip gitmişti sanki. Ateşe doğru parmağımı sallayarak “Adamım geliyor!” Diye konuştum.
O sırada Barış kulağıma eğildi. “Bebeğim, ben neyim burada?”
Başımı ona çevirip sırıtırken kolunu omzumdan atmaya çalışıyordum. Gözlerimi kısarak ona baktım. “Yoksa beni mi kıskanıyorsun?”
Kaşlarını alaya alır gibi kaldırdı. “He bebeğim.”
O sırada Ateş, ikimize bir gülüşle baktı sonra Melina’nın önünde durdu. Buz mavilerinin parıldadığını gördüğümde “Ateş.” diye fısıldadı.
Ateş hiç beklemeden ceketinden yakalayıp Melina’yı kendine çekti. Nefesleri çarpıştı. Uzun bir öpücük bıraktı dudaklarına. “Daha önce gelemediğim için üzgünüm, güzelim.” dediğinde bahçedeki herkes bu anı izliyordu ama umurlarında değildi.
Ateş Özkan. Geçen yıl bu şehre ve Averd’e geldiğinden beri ortalığı karıştıran çocuk. Yakışıklı, mavi gözlü ve Melina’nın sevgilisi. Okulun Prensesiyle çıkmaya başladığı gün, Prens ilan edilmişti zaten. O zamandan bu zamana kadar da güzel giden bir ilişkileri vardı. Onların ilişkilerinde payım büyüktü, Melinayı her iyi arkadaşın yapacağı gibi gazlamıştım. İtiraf etmeliyim, cidden yakışıyorlardı. Ama onların aşkı bana göre fazla epikti. Bana göre değildi.
Öpücük yetmemiş olacak ki bir tane daha kondurdu. “Çok özledim sevgilim, çok.” dedi Melina fısıltıyla.
Üç ay. Dokunmadan geçen üç ay. Kim olsa sabredemezdi.
Ateş’in yaz boyunca annesinin yanında olduğunu Melinadan duymuştum. Şehre dün gece dönmüştü. Yaz boyunca mesajlaşmışlar, saatlerce görüntülü konuşmuş olsalar da, sonuçta birbirlerine dokunamadan tam üç ay geçirmişlerdi. Bu onlar için zorlu geçen bir süreç olmalıydı.
Barış kahkahayla karışık homurdandı. “Okuldayız,” dedi ve cümlesinin sonunu küfre bağladı.
Ateş ve Melina göz göze kalıp geri çekildiğinde sonunda, daha fazla dayanamayarak Barış’ın kolunun altından çıktım. Ardından karşısına geçip sırıttım. “Her sınıfta yapmadığını bilsek okulu taktığına inanacağız bebeğim ya.”
Barış dudaklarını diliyle ıslattı. Bakışı üstümdeydi. “Bir sınıf hâlâ boşta bebeğim. İstersen.”
Cevap olarak orta parmağımı kaldırarak ona sinsi bir gülümseme yolladım. O da güldü, yüzüne yayılan muzip gülümsemesine karşı gözlerimi devirmekle yetindim. Bu oyunu sevdiğini biliyordum.
Barış, yine klasik Barış Dündardı. Hiçbir zaman değişmiyordu. Averd lisesinin çapkını, kızların gözdesi, partilerin aranan yüzüydü. Bir de benim aksini düşündüğüm, çekiciliği vardı. Çoğu kızın başını döndürdüğü doğruydu. Tabii bunların hepsinden büyük olan egosu, tüm özelliklerini yıkıp geçerdi. Bu hallerine aldananlar şakacı bir yapısının olduğunu düşünebilirlerdi. Oysa öfkesi ortaya çıktığında diğer halleri tamamen bir aldatmacadan ibaretmiş gibiydi. Buna birkaç kere şahit olmuştum.
Büyük ihtimalle dövüş sporlarına olan ilgisinin nedeni tam olarak buydu. Hakkında bilinenler ise bunlardan ibaretti. Ya da ben bu kadarını biliyordum, emin değildim. Hiç kimse ne yapacağını kestiremiyordu. Bir kalbinin olduğu ise muammaydı. Ondan haz etmiyordum.
“Bu yaz berbat geçti. Üç ay seni görmemek berbattı sevgilim.” Melina, bir yandan sevgilisinin gözlerinin içine bakarken dikkatle onu dinliyor bir yandan da Ateş'in gömleğinin düğmeleriyle oynuyordu. Bense sıkılmış gibi yerimde dikilirken, derin bir nefes verdim.
Melina’nın “Bugün, şu kapıdan içeri hiç girmemek isterdim.” Dediğini duydum. Ve tam o an, Ateşin gözlerinde kıvılcımlar çaktı. Melina ise onun belinde duran elinin üzerinde parmaklarını gezindirdi. “Girmeyelim o zaman.”
Ardından Melina sıkıntıyla iç çekti. “Keşke bu mümkün olsa ama annem bu sene konusunda beni sıkıp duruyor.”
Ateş yüzünü şirin bir şekilde üzgün hale getirirken dudaklarını birbirine bastırdı. Tam olarak yanlarında olduğum için, kendimi tutamayarak lafa atladım. “Mel artık sıkıcı biri olmaya karar vermiş.”
Melina dudaklarını araladı bir an. Sonra vazgeçmiş gibi durdu ve suratını astı. Bunu söylemem canını sıkmış gibiydi. Buz mavilerindeki o öfkeli bakışı bilirdim.
Barış kahkaha atıp "Senin gibi?" Dediğinde, arkamı dönüp onun omzuna bir yumruk geçirdim ama Barış bir milim dahi yerinden oynamadı. Bedeni kaslıydı ve boyu tahminime göre bir doksan ya da bir doksanlardaydı. Neredeyse okulun yüzde doksanından uzundu. Hatta basket takımındakilerle hemen hemen aynı boydaydı.
Ona öldürücü bir bakış attığımda yüzünde çarpık bir gülüş meydana geldi.
Bu çocuğu şuracıkta boğsam kaç yıl hapis yerdim? Bana sürekli laf sokup duruyor, sataşıyordu. Sanki onunla dip dibe olmaktan memnunmuşum gibi. Herkese asıldığı gibi bana asılamayacağını biliyordu tabii! O yüzden de sataşıp duruyordu.
Müdür, konuşmasına başladığında yanımızdan geçen Beliz’in Barış’a doğru baktığını gördüm. Kaçamak bir bakışla kontrol ettiğimde, boş bakışlarla müdürü dinliyor gibiydi. İnternetteki sayfanın yayınladığına göre dün gece onunlaydı, şimdi ise kızın yüzüne bile bakmıyordu. Bu da demek oluyordu ki, dün gece istediğini almıştı.
Neredeyse bahçedeki herkesin bakışları bizim üzerimizdeydi. Geçen senenin son aylarından beri sürekli yan yana olmamız, insanlara hâlâ tuhaf geliyordu. Melinayla hep yakındık. Sadece okulda bir arada takılmazdık ama olanlardan sonra artık okulda da sıkı fıkıydık.
Ateş ise geldiği ilk günden beri Barışla bir samimiyet kurmuştu. Yine de Melina ve Ateş’in sevgili olması diğerleri için beni ve Barış’ı aynı ortamda bulunduracak kadar güçlü bir sebep değildi. Bunu herkes bilirdi. Barış ve ben birbirimizden pek haz etmezdik.
Mikrofonun cızırtısı okulun hoparlöründen yankılandığında öğrencilerin hayıflanma sesini de beraberinde getirmişti. Müdürün konuşması bittiği için mutluydum. Her seferinde aynı zırvalıkları duymaktan sıkılan bir tek ben olamazdım. Herkes için zor bir sene daha başlıyordu. Tabii son sınıf olan bizler için diğerlerinden daha zor geçeceği kesindi.
İç dudağını dişlemeden hemen önce, kendi kendime konuştum. "İşte başlıyoruz."
-
Dersler boş geçiyor, sınıfa hocalar gelmeye tenezzül bile etmiyordu. Tam da söylediğim gibi sıkıcı bir gündü. İlk günün boş geçmesinin sebebi Averd lisesinin yazılı olmayan kurallarından biriydi. Her sene mutlaka okula geri dönüş partisi yapılır daha sonrasında sıkı eğitim ilan edilir, dönem ve dersler başlamış olurdu.
Çift kanatlı kapıdan geçip okulun devasa kantinine girdiğimde omzumun üzerinden arkama doğru bir bakış attım. Elimdeki telefonu sallayarak “Asu, bütün numaralar burada değil mi?” Diye konuştum.
Yanıma yetişip başını salladı. “Evet.”
Yüzüme bir gülümseme yayıldığında, telefonunun ekranını kapatarak masaların arasından adımlamaya devam ettim. Yanından geçtiğim masalarda oturan her öğrencinin bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Yürürken terasa bakan cam duvarın ardına bakındım. Birkaç yeni yüz vardı. Bu sene hazırlık yılına başlayan yeni öğrencilerden olmalıydı, yaşları on sekizin altında duruyordu.
“Aklında ne var, neden herkesin numarasını istedin?”
Ah, çok soru soruyordu.
"Azıcık sabret." Dedim Asuya dönüp bakmaya tenezzül etmeden. “Herkesle birlikte sende göreceksin.”
“Anladığım tek şey ortalığın karışacağı. O zaman neden okulun sayfasına yollamadın ki?”
Bu kız çenesini kapatmayı beceremiyordu. Durduğum anda, bana çarpar gibi duraksadı. “O sayfadan haz etmiyorum da, ondan.” Sert bakışlarımı üzerinde gezindirerek, yüzümü buruşturdum. “Benim hakkımda atıp tutuyor.”
Anlamış gibi başını salladı. Önüme dönüp bizim her zaman oturduğumuz yere doğru adımlamaya devam ettim. Melina ve Ateş, yuvarlak masanın duvar tarafındaki sandalyelerde yan yana oturmuş bir şeyler konuşuyorlardı.
“Yarın akşamki okulun açılış partisini kim düzenliyor bilin bakalım?” Bakışları anında bana döndü. O sırada Asu’nun kendi için çektiği sandalyeye oturdum. Ardından benim yanımdaki sandalyeye yerleştiğini gördüm.
Melina şaşırmış gibi yaparak "A yoksa sen mi?" Diyerek güldü. "Her sene olduğu gibi. Ne kadar da şaşırtıcı."
Ateş gülerken, elini Melina'nın üst bacağına yerleştirdi.
İç çekip bacağımı diğerinin üzerine attım ve Asuya dönüp elimi şaklattım. Çantamı saniyeler içinde bana verdiğinde, içinden küçük, gri termosumu aldım. Kapağını açıp bir yudum alırken, Melina’nın kaşlarını çatarak bana baktığını gördüm.
Ardından hayret edercesine masanın üzerinden bana doğru eğildi. “Ri, sana inanmıyorum. Bana okula alkol getirdiğini söyleme?”
Bunu söylerken soru sormuştu ama cümlesinin tonu öyle olduğundan emin gibiydi. Beni diğer herkesten daha iyi tanıyordu. Yine de onun bu tavırlarından sıkılmıştım. Ne yaptığıma bu kadar çok karışmasına katlanamıyordum. Babaannem ve babam varken, bir de ona gerek yoktu.
Termosu masaya bırakıp ellerimi masaya yaslayarak gözlerimi ona diktim ve yüzüme ciddi bir ifade yerleştirdim. “Senin derdin ne Mel?”
"Benim derdim falan yok tamam mı?" Melina, benim gibi masanın üzerinden eğilip nefesini seslice dışarı verdi. "Okulun ilk gününden sorun çıkarıp müdürün odasına gitmek istiyorsun bende başına bela açma diye bunu engellemeye çalışıyorum."
Ateş, ortamın yükseldiğini anlayıp gerilirken, geriye yaslanıp hafif gülümser bir şekilde konuştum. “Sen baya baya kafayı yemişsin. Bütün yaz oturup dizi izledin herhalde.”
Melina bir anda sinirle homurdandı ardından çantasını yanındaki sandalyeden aldığı gibi ayaklanırken "Ne halin varsa gör ya!” Dedi. “Tek bir hatamız daha olursa neler olacağını biliyorsun. Ben uyarımı yaptım. Karar senin." Arkasını dönüp hızla kafeteryanın çıkışına yürümeye başladığında, dilimi ağzımın içinde döndürerek etrafıma bakınır gibi yapıyordum.
Ateş’in ayaklandığını gördüğümde bakışlarımı ona çevirdim. “Şuna ne yapacaksan yap. Sıkıntısını gider, bebeğim. Eski haline geri dönsün. Aksi halde daha fazla katlanamayacağım.”
Ateş hiçbir şey demeden Melina'nın peşinden koşarken yanıma döndüm. Sarı saçlarını, elinde tuttuğu aynasına bakıp düzeltmekle meşgul görünüyordu. Ardından dudaklarını büzdü ve "Barış nerede ya? Bu ortam aşırı sıkıcı olmaya başladı." Diyerek hayıflanmıştı.
Ona hayret içinde baktım. Umursamaz bir omuz silkme hareketiyle “Bilmiyorum.” Diye mırıldandım. “Hangi sınıf boşsa muhtemelen ilk bulduğu kızla oradadır.”
Omzuma dökülen saçlarımı geriye doğru ittirip tekrar termosuma uzandım ve biramdan büyük bir yudum aldım. Bir yandan da, kantindeki Kaşifyalıların kahkaha sesleri kulaklarımı tırmalamıştı. Kendi çöplükleri varken neden saygın bir okulda okumak gibi bir hayalleri vardı ki? Hiç anlamıyordum. Onlar gibilerden, bir halt olamazdı.
Averd Lisesinde, burslular için her yıl sınav yapılır aralarından en fazla on beş kişi okula kabul edilirdi. Ama burada okuyan çoğu öğrenci Sitlena tarafında yaşayan kişilerdi. Kaşiftyadaki insanlara gerek bile yoktu. Onları burada istemiyordum. Okulun sahibi Sitlena tarafından varlıklı, tanınan bir aileydi. Ve iki yaka arasındaki gerilime dikkat çekmemek adına, her yıl burs sınavlarında, Kaşiftyadan olanlara burs veriyordu. Çok gerek varmış gibi.
Termosumun üzerine tırnaklarımı vurarak ritim tuttururken etrafa bakınıyordum.
O sırada içeriye giren, üzerinde okulun ceketi yerine haki renginde kot bir ceket olan, koyu kumral saçlı bir çocuk dikkatimi çekti.
“Bu da kim?”
Asu hızla bakışlarını benim baktığım yöne doğru çevirdi. Sadece bizim değil kafeteryada bulunan çoğu kişinin gözü o çocuğun üzerindeydi. Bulunduğu yerden beş adım kadar daha ilerledi. Ardından iki kız ve bir erkeğin olduğu masaya arka tarafında duran boş masadan bir sandalye çekerek oturdu.
“İlk defa görüyorum.” Diye mırıldandı Asu. “Tipi baya iyiymiş ama burslu eziklerin yanına oturdu baksana. Üstelik Sitlenadan olduğunu da sanmıyorum.”
Bakışlarımı istemsizce, birkaç saniye daha üzerinde tuttum. Onu daha önce görmüş gibiydim. Belki de bu sene burs almıştı. Önüme dönüp telefonumla ilgilenmeye başladım. O hesap yine hakkımda yazmıştı. Okula geliş anımın görüntüleri ve yeni öğrencilere beni tanıtan bir yazıydı. Gözlerim ekranda gezindi.
Averd’e hoş geldiniz! Hayatta kalma rehberiniz burada. İlk ders: Kraliçe’ye saygı.
Riva Atabay. Popüler. Tehlikeli. Soğuk. Akademik başarı, kusursuz görünüm ve kusursuz planlar. Onu sevebilirsiniz. Ondan korkabilirsiniz. Ama asla görmezden gelemezsiniz. Tek bir gülümsemeyle ittifak kurar, tek bir bakışla savaş başlatır. Tavsiye: Onun tarafında olun. Ya da yolundan çekilin. Onu anlamaya çalışmayın. O sizi çoktan çözmüştür. Ama herkesin bir zayıf noktası vardır. Riva’nınki henüz bulunamadı. Henüz.
Melina Lavin Atabay
“Mel!”
Hızlı adımlarla koridora döndüğümde önüme çıkan ilk kapıdan içeriye girdim. Ateş’in arkamdan geldiğini biliyordum ama sinirliydim ve şu an konuşmak istemiyordum.
İçeriye girer girmez, Ateş arkamdan geldi ve sınıfın kapısını üzerimize kapattığını duydum. Nefes alış verişlerden peşimden koştuğunu anladım. İçerde bizden başka kimse yoktu.
Ona arkamı dönüp birkaç adım pencerelere doğru adımladım. Pencereden içeriye giren güneşin ışığı masalara, sıralara ve diğer bazı nesnelere çarparak yanlarındaki duvarda şekilsiz gölgeler oluşturuyor, bazı gölgeleri de yüzlerine düşüyordu.
“İki derstir kimsenin yüzüne bakmıyorsun Melina.” Diye konuştu. Ses tonunu yükseltmişti. "Neyin var gerçekten?”
Bedenini gördüm ama kafamı kaldırıp bakmadım, önüme geçerken kolu koluma bir an kadar çarptı. Başımı sağa çevirip göğsümde birleştirdiğim kollarımı daha sıkı kenetledim. Sıkıntıyla bir nefes soludu. Konuşmak istemediğimi her söylediğimde üzerime geliyordu. Gerildiğimi hissettim.
İsmimi fısıldayarak koluma dokunduğunda, göğsümde birleştirmeyi keserek onun elini üzerimden çektim ve başımı hızla kaldırdığımda sesim bağırır gibi çıkmıştı. “Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor tamam mı?” Gözlerimi onunkilere kilitledim.
Mavi gözlerini bir an kırpıştırarak, dudaklarını araladı. Afallamış görünüyordu. “Neden?”
"Gitmiyor işte." Diye bağırdım, elimi havada savururken. "Her şey bok gibi.”
Bana doğru hafifçe yaklaşıp kollarımı havada yakaladığında, kalp atışımın yavaşladığını hissettim. Kollarımı yavaşça indirirken “Anlat bana.” Diye fısıldadı.
Bir an kadar sessiz kaldım. Gözlerim, onun mavilerinden dudaklarına kaydı o an. Hafifçe başımı salladım. “Şu an konuşmak istemiyorum.”
Ardından bedenimi ona doğru yanaştırıp hafifçe sürtündüm. Ateş’in gözlerindeki o minik kıvılcım meydana geldiğinde kolumu bırakıp belimden tuttu. Beni kendine çektiğinde dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Onu özlemiştim. O an, bütün özlemimi gidermek için yanıp tutuşuyordum. Yüzünü kavrayarak dudaklarını sertçe öpmeye başladım.
O sırada bir ses geldi ve kapı kolunun aşağıya indiğini gördüm.
Birbirimizden hemen uzaklaşıp kapıyı açan kişiye doğru döndük.
Bir çift yeşil göz. Yutkundum. Orman yeşili gözler.
Onu baştan aşağı kısaca süzdüm. Gözleri benimkilerdeydi. Ardından yavaşça mırıldanır bir tonda kalın, biçimli dudaklarını hareket ettirdi. “Boş sanmıştım.”
Kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum. Gözleri, hala benimkilere bakıyordu. Diğerleri gibi bakışlarını kaçırmıyordu. Üstelik korkar yada çekinir gibi bir hali de yoktu.
Kalın olsa da sert olmayan bir ses tonu vardı. Koyu kumral saçları kıvırcıktı ve kalın boğumlu dalgalara sahipti. Üzerinde okulun ceketi yerine fermuarları gri renkte, haki renkte kot bir ceket vardı. İçindeki beyaz gömleğinin üstünden iki düğmesi iliklenmemiş olması pürüzsüz gövdesinin bir kısmı gözler önüne seriyordu. Okulun kravatını çoğu öğrenci gibi o da takmamıştı.
Onu daha önce görmüş müydüm? Daha önce de bizim okulda mıydı?
Geniş omuzları, onda gözlerinden sonra dikkatimi çeken bir sonraki şey olmuştu. Çene hattı belirgin, burnu okka gibi ve çıkıntısı olmayan bir yapıda, tüysüz, pürüzsüz görünüme sahip olan bir yüzü vardı. Boyu benden oldukça uzundu. Bir seksen boylarında yada daha uzun olduğunu az çok tahmin edebiliyordum çünkü benim boyum bir yetmiş ikiydi.
Gözlerine fazla baktığımı, Ateş’in sert bir ses tonuyla konuşmasıyla birlikte fark ettiğimde, buna bir son verdim.
“Ama dolu.”
Yanıma doğru kaçamak bir bakış attım. Ateş’in yüzü gerilmişti. Kapının girişinde duran çocuğun gözleri benim üzerimde dolanıyordu ve bunu fark ettiğinden emindim. Her genç kızın tekrar tekrar dönüp bakacağı kadar yakışıklı ve çekici görünüyordu. Bunu inkar edemezdim. Ama benim asıl dikkatimi çeken şey, diğerleri gibi gözlerini kaçırmaması olmuştu. Ve Ateş, ikimizin birbirimize biraz uzun baktığını görmüştü. Ve bu yanlış anlaşılma, muhtemelen onu kat ve kat sinirlendirmişti.
Ateş’in cümlesiyle başını yavaşça ona doğru çevirdi. Kavga çıkmasını istemiyordum ama Ateş’in öfkeli bakışları bunun her an olabileceğini söylüyordu.
Ortamın gergin havası üçümüzün de telefonlarından yükselen mesaj zil sesiyle, bir anda bozuldu.
Ceketime uzanıp telefonumu aldım. O sırada, Ateş gergin bakışlarını çocuktan çekmiş yanıma yanaşmıştı.
İkimizde elimdeki telefonun ekrana bakarken "Ne oluyor yine?" Dedi Ateş.
Mesajı gördüğümde gözlerim kocaman oldu. Karşımızda duran çocuğun telefonuna baktığı anı ve bir an kadar yüzünde kalan şaşkın ifadesini yakaladım. Mesaj, herkese gitmişti.
Bıkmışçasına başımı salladım. “Ah Riva. Yapacağın işi...” Diye mırıldanıp kısık sesle bir küfür savurdum.
Ateş “Bu Riva’nın sevgilisi Onat değil mi ya?” Diyerek kahkahayı bastığında sinirle ona dönüp bir bakış attım.
Kumral çocuk, sessiz ve şaşkınlık dolu bakışlarla başını telefonundan kaldırdığında, ben çılgına dönmüş durumdaydım. Onu daha az önce uyarmama rağmen yine yapacağını yapmıştı. Kapıya vardığımda tek düşüncem Riva’yı bulmaktı.
Tam çıkacakken durdum.
Buz mavisi gözlerim, istemeden yine onunkilerle buluştu.
Hâlâ şaşkındı. Sanki ortasında bırakıldığı bir oyunun kurallarını anlamaya çalışıyormuş gibi bakıyordu. Bir anlığına ne yapacağını bilemedi. Saçma bir şekilde içim daha da gerildi.
Çekil önümden.
Bir adım attı. Kenara. Sessizce.
Yol açıldığında beklemedim. Omzumu sertçe ileri atıp yanından bir fırtına gibi geçtim.
Kalbim göğsüme sığmıyordu. Telefon hâlâ elimdeydi. Ekran kararmıştı ama o mesaj gözümün önünden gitmiyordu. Riva yine sınırı aşmıştı.
“Sevgilim, bekle!”
Ateş’in sesi arkamdan geldi. Adımlarını hızlandırdığını duydum. Durmadım. Şu an kimseyi dinleyecek halde değildim.
Koridorun sonunda merdiven korkuluklarına yaslanmış, etrafındaki birkaç kızla kahkahalar atıyordu. Sanki az önce bütün okulu ayağa kaldıran şey o değilmiş gibi rahattı.
“Riva!”
Sesim koridorda yankılandı.
Yavaşça bana döndü. Yüzündeki o yerleşik gülümseme bir anda silindi. Yeşil gözlerini öfkeyle devirdi.
“İşte yine geliyor anneciğim.”
Etrafındaki kızlar kıkırdadı. Asu, elini ağzına götürüp sahte bir şaşkınlık ifadesi takındı. İnci ise olayın ciddi olduğunu anlamış gibi gerilmiş bir şekilde göğsünü dikleştirdi. Onları tek tek kenara ittim. Kimseye çarpmamaya çalışmadım. Yolumun üzerinde duran varsa çekilecekti. Riva’nın tam karşısında durdum.
Başımı hafifçe yana eğip hesap sorar gibi baktım. “Ne yapıyorsun sen?”
Omuz silkti. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Elini umursamazca havada salladı. “Sevgilimle ayrılışımızı taçlandırıyorum, bebeğim. Sen ne yapıyorsun?”
Kahkahalar yeniden yükseldi. Kan beynime sıçradı.
Gözüm bir an sinirimi atmak ister gibi etrafta dolaşırken Ateş’i gördüm. Birkaç adım geride durmuş, olan biteni şaşkınlıkla izliyordu. Bakışlarını bir bana bir Riva’ya çeviriyordu.
“Onat’a neden böyle bir şey yaptın?” Sesim titriyordu ama geri çekilmedim. “Ya fotoğrafta çocuğun üzerinde sütyen ve tanga var! Senin yaptığın müdürün kulağına giderse, atılırsın. Biliyorsun, değil mi? Kafayı mı yedin sen?"
Riva’nın yeşil gözleri bir anda büyüdü. Bir adım kadar bana yaklaştığında, aramızdaki mesafe neredeyse bir karış kalmıştı.
“Bak, Melina.” Dişlerinin arasından konuşuyordu. “Ezikçe o dili nereden öğrendin bilmiyorum. Ama bu sana son uyarım. O da kuzenimsin diye.” Omzuma doğru hafifçe eğildi. Sesini alçalttı. “Benim işime karışma.” Gözlerimin içine baktı. Soğuk. Keskin. “Ayrıca, bana hiçbir şey olmaz.”
Etrafımızdaki kızlar sessizleşmişti. Az önce gülenler şimdi nefeslerini tutmuş gibiydi. O an anladım. Bu sadece Onat meselesi değildi. Bu bir sınır çizgisiydi. Riva bulunduğu yeri taht gibi görürdü.
Ve bir kraliçe, herkesin önünde sorgulanamazdı. Çünkü eğer sorgulanırsa insanlar korkmayı bırakırdı. Ve korku giderse, itaat de giderdi. Riva asla bunu göze almazdı. Benim kim olduğumun bir önemi yoktu. Kuzeni olmamın da.
Bu savaş, göz önünde açılmıştı. Ve Riva, kim olursa olsun karşısındakini ezmek zorundaydı.
Sözleri yüzüme çarptığında içimde öfke yerine acıma kabardı. Ona baktım. Gerçekten baktım.
Yüzündeki o sertliği, çenesindeki titremeyi, gözlerinin içindeki o yanıp sönen şeyi gördüm. Başımı hayret eder gibi iki yana salladım. Ateş yanımda belirmişti. Parmaklarını parmaklarıma kenetlerken sıkıca onun elini tuttum.
Hafif bir gülümsemeyle “Sen nasıl istersen, Riva.” dedim sakin bir sesle.
Ama sesimin altındaki hayal kırıklığını saklamadım. Arkamı dönüyordum ki sesi yeniden yükseldi.
“Ve kimse beni aldatamaz. Hiç kimse.”
Koridordaki hava bir anda ağırlaştı. Sözcükleri zehir gibiydi. Tüyleri ürperten türden. Durup tekrar ona baktım. İçi acır gibi gülümsedim.
“Bunu Onat’ı bilmem kaç erkekle aldatan kişi mi söylüyor?” dedim alçak ama net bir sesle. “Yazık.”
Şu yazın olan küçük otel macerasını biliyordum. Ve daha öncekileri de. O an, yüzü taş kesildi. Öfke damar damar boynuna vurmuş gibiydi. Bunu herkesin içinde yüzüne vurmamı beklemiyor olmalıydı. Onu önceden uyarmıştım.
Ateş’in elini biraz daha sıkıp koridorda yürümeye başladım. Adımlarım kararlıydı ama içimde bir şey sızlıyordu.
⚔
Son zil çaldığında defterimi hiç açmamıştım bile. Matematik öğretmeni, tahtaya bu sene ne konuları işleyeceğimize dair bir harita çizmişti. Kafam o kadar doluydu ki, dikkatimi verememiştim. Çantama gelişi güzel tıkıştırdım. Sınıf neredeyse boşalmıştı ki başımın üzerinde bir gölge belirdi.
“Özür dilerim, Mel.”
Kafamı kaldırdım. Hâlâ sinirliydim. Bunu saklamaya da niyetim yoktu.
Riva dudaklarını büzdü. “Hadi ama, Melina…” dedi ve omuzlarımdan tutup hafifçe sarstı. Gülümsemeye çalışıyordu. O sahte masum bakışlarını takınmıştı.
Yanımda oturan Ateş, ayağa kalktı. Çenesiyle Barış’a dışarıyı işaret ettiğini gördüm. “Ben dışarıda bekliyorum, sevgilim.” Dedi, onu başımla onayladım.
Ateş artık biliyordu. Aramıza girmezdi. Ne kadar kavga edersek edelim, sonunda biz yine biz olurduk. Genelde kavgalar Riva yüzünden çıkardı ve sonrasında her zaman olduğu gibi şirinlik yaparak kendini affettirirdi. Ne olursa olsun onu seviyordum. O, ailemden daha çok yanımda olmuştu.
Sınıf tamamen boşaldığında, Riva’ya baktım.
“Bak, tamam, haksızdım.” dedi hızlıca. “Ama ne yapayım? Bugüne dek kimse beni aldatamadı. Yani ben, anladın mı? Riva Atabay. Herkesin birlikte olmak istediği kız. O salakta...”
“Tamam Ri.” Derin bir nefes aldım. “Daha fazla duymak istemiyorum.”
Sustu.
Bir anlığına.
Sonra kollarını boynuma doladı. Parfümü burnuma doldu. Çiçeksi, yasemin bir kokuydu. Her zaman bunu kullanıyordu. Ona yakışıyordu. “Bunu özrümü kabul ettin olarak varsayıyorum.” diye kıkırdadı.
Gözlerimi devirdim ama geri çekilmedim. Riva küs kalamazdı. Özellikle bana. Bunu kimse bilmezdi ama ben bilirdim. Geçen seneden beri aramızdaki şey değişmişti. Kan bağı falan değildi mesele. Daha fazlasıydı. Ama o bunu asla başkalarının önünde göstermezdi. Bunu güçsüzlük olarak görüyor gibiydi. Başımı hafifçe yana çevirip yüzüne baktım ve o an, ciddileştim.
“Geçen sene olanları biliyorsun. Bu sene hepimiz dikkatli olmalıyız.”
Gülümsemesi anında söndü. “Haklısın.” Dedi ve sustu.
O an gözlerinde bir gölge geçti. Sadece bir saniyelik. Ne olduğunu tahmin edebiliyordum. Bu konuda konuşmamayı seçiyorduk. Sonra birbirimize sarılıp sınıftan çıktık. Koridorda Barış ve Ateş bizi bekliyordu.
Riva bir anda, eski haline döndü.
“Şu andan itibaren bugünü yarın ki parti için alışveriş günü ilan ediyorum bebekler!” Barış kolunu omzuna attı. O da izin verdi. Topuk sesleri, koridorda yankılanıyordu. “Her şey mükemmel olacak.”
Riva mükemmelliğe inanırdı. Ben ise mükemmel şeylerin en kolay kırılan şeyler olduğunu bilirdim. Ne yaparsam yapayım mükemmel olamayacağını da.
Barış yüzünü ona çevirdi. Omzundaki koluyla biraz daha kendine çekti. Dudakları Riva’nın kulağına doğru eğildi. “Alışverişe ne gerek var?” dedi alçak bir sesle. “Sen her halinle seksisin.”
Gözlerimi devirdim. Ateş’in elini hafifçe sıktım. İkimiz de el ele yürürken, gülmeden edemedik. Barış bunu her kıza söylerdi. Ama asıl komik olan, bunu Riva’ya söylemesiydi. Riva yüzünü ona bile çevirmedi. Sadece hafifçe buruşturdu. Ardından tek bir hareketle omzundaki kolu attı.
“Eminim başka kızların ağzını sulandırmaya yetecektir bebeğim.” dedi yürümeye devam ederken. “Ama bende işlemez, bilirsin.”
Barış bir an durdu. Dudaklarının kenarı kıvrıldı. Bu bir reddediliş değildi. Bu bir meydan okumaydı.
Riva ona hiçbir zaman tam kapıyı açmazdı. Ama kapıyı kapatmazdı da. Ve Barış bundan hoşlanıyordu. Ben ise bu oyunun bir gün kontrolden çıkacağından emindim. Aralarında duygusal hiçbir şey yoktu. Sadece, bir oyundu. Birbirlerini pek umursamazlardı bile. Bir gün, ikisinden biri pes edecekti ya da oyun bir yatakta bitecekti. Ama Riva, asla Barış’a kaybetmezdi. Bundan emindim.
Telefonum cebimde titredi. Önemsiz bir bildirim sandım. Parmaklarımı cebime daldırdım. Ekranı çıkarıp kilidi açtım. Yürümeye devam ediyordum. Bilinmeyen numara.
Kaşlarım çatıldı. Bildirime dokunduğumda, mesaj açıldı.
“Rolünü güzel oynuyorsun, Melina Lavin Atabay.” Adımı tam haliyle yazmıştı. Göğsümde bir şey gerildi. İkinci mesaj hemen altında belirdi. “Ama bu gerçekte burslu, ilaçlarını kullanmayan ruh hastası ve korkak bir katil olduğunu değiştirmiyor.”
Dünya bir anlığına sessizleşti. Topuk sesleri. Koridor uğultusu. Barış’ın az önceki kahkahası. Hepsi bir anda boğuklaştı.
Elimi Ateş’in elinden çektim. Fark etti ama bir şey diyemedi. Riva’nın önüne geçtim. Hepimiz aynı anda durduk.
“Gerçekten mi Riva?” Sesim titremiyordu. Bu daha kötüydü. “Bunu da mı yapacaksın? Birde az önce özür diliyorsun.”
Gözleri büyüdü. “Ne-”
"Sana inanamıyorum!” diye bağırdım. “Öğrendin. Seni sinirlendirdiğim için kullanacaksın değil mi? Tabii ki kullanacaksın. Çünkü sen böylesin.”
Ateş koluma dokunmaya çalıştı. Çektim.
“Ne yapıyorsan yap!” dedim. “Umurumda değil.”
Yalandı. Umurumdaydı. Riva’nın yüzü bembeyaz olmuştu. Barış ve Ateş birbirlerine baktılar. İkisinin de yüzünde aynı soru vardı.
“Sevgilim! Ne oldu?” Ateş bir adım attı ama ben geri çekildim.
Durursam yıkılacaktım. Arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Hayır. Yürümek değil, kaçmak.
“Neyi öğrenmişim ben ya?” Riva’nın sesi arkamdan yankılandı. Şaşkındı. Öfke yoktu. Sadece afallamışlık.
Ama durmadım. Uzun koridor gözümde uzadıkça uzadı. Adımlarım hızlandı. Nefesim göğsümü yakıyordu. Telefonum hâlâ elimdeydi. Ekran kararmıştı ama kelimeler gözümün önünden gitmiyordu.
Tam o sırada yanımdan biri geçti. Zıt yönde yürüyordu. Çarpışmadık ama omuzlarımız neredeyse değecekti. Başımı istemsizce kaldırdım. Bana bakıyordu.
Gözleri, çukur gibi karaydı. Işık yutmuyordu, ışığı öldürüyordu sanki. Çocuğun simsiyah saçları, neredeyse solgun denecek kadar beyaz bir tene düşüyordu. Onu daha önce hiç görmemiştim. Ne okulda, ne başka bir yerde. Eminim görseydim hatırlardım.
Yanımdan geçip gitti. Ama üzerimde bıraktığı ağırlık geçmedi. Başımı önüme çevirip merdivenlere yöneldiğimde, zemin kata inen basamaklara doğru attım adımlarımı. O sırada telefonumun tekrar titremesiyle duraksamam bir oldu.
Kalbim bir basamak aşağı düşmüş gibiydi. Ellerim hafifçe titriyordu, yine de mesajı açtım. Az önceki bilinmeyen numarandandı.
“Sence Riva olsam, bu mesaj sana gelmeden önce herkes ne sakladığını öğrenmiş olmaz mıydı buzdan prenses?”
BÖLÜM SONU.