İlk sahne ilahi bakış açısıyla sonrası karakterler ağzından anlatılacaktır.
Keyifli okumalar dilerim trong>
1.BÖLÜM
❝SIR❞
“Biri kendini çatıdan atmış!”
O gün, her şey Averd Lisesinin bahçesinde yankılanan korkunç güm sesiyle başlamıştı.
“Herkesin dikkatine! Şu andan itibaren şehirden ayrılmak yasaklanmıştır! Sitlena ve Kaşiftya arası geçişler kapanmıştır! Okul olay yeri ilan edildiğinden, içeriye girilmesi dahilinde suç sayılacaktır!”
Öğrenciler, öğretim görevlileri ve diğer çalışanlar dehşet içinde hızla bahçeye toplanmıştı. Yerde yatan bedeni gören korkuyla uzaklaşıyor, bazıları ağlarken bazıları ise telaşa kapılmış bir şekilde aileleri arıyorlardı.
Lisenin güvenlik görevlileri, öğrencileri bedenin olduğu yerden uzak tutmaya çalışırken bahçede bulunan öğretim görevlileri de onlarla birlikte öğrencileri zapt etmeye çalışıyorlardı.
Ambulansın kapıları açıldığında, paramedikler hızla bahçeye koştu. Bedenin yanına geldiklerinde, bir sağlık görevlisi genç adamı ittirip kanlar içindeki kadın bedenine doğru eğildi.
Genç adam “Lütfen, bir şey yapın. O yaşıyor mu?” diye sordu, sesi titriyordu. Ama cevap yoktu. “Tanrım, sana yalvarıyorum.”
Kızın bedenine bakarken, paramediklerin yüzleri anında değişti. Beden hareketsizdi. Gözler kapalı, dudaklar solgun, elleri sertleşmişti.
Genç adam dizlerinin üzerinde kızın yanına tekrar yaklaşarak hareketsiz elini tuttu. Gözleri dolmuş, nefesi kesilmişti.
Sağlık ekibi, durumu fark edip hızlıca müdahale etmeye çalıştı ama sessizlik, bahçede yankılanan siren seslerinden daha ağır ve keskindi. Ardından bir paramedik, başını salladı. “Maalesef, artık bir şey yapamayız.”
Genç adam, başını ellerinin arasına gömüp titremeye başladı. Çevredeki öğrenciler ve öğretim görevlileri, olup biteni dehşet ve korkuyla izliyordu.
“Biri yardım etsin!”
Okul binasının girişinde, bir kız nöbet geçirmeye başlamıştı. Sağlık görevlilerinden ikisi, kızıl saçlı kızın sesine kulak verdi. Hemen yanına gidip nöbet geçiren kız öğrenciye müdahalede bulunmaya başladılar.
Sarışın, erkek bir öğrenci onlara doğru koştu. “Melina!” Diye seslendi, ardından yanlarına yaklaştığında, bakışlarını diğer kıza çevirdi. “Neler oluyor?”
Genç kız, donup kalmıştı. Yeşil gözleri kocamandı. Yüzündeki dehşet ifadesiyle birlikte dudaklarını araladı ama cevap veremedi.
Yarım saatin sonunda polis arabaları lisenin her bir yanını sarmış, birkaç polis bahçedeki öğrencileri okuldan uzaklaştırmaya başlamıştı.
Polis megafonundan tekrar duyurdu. "Dikkat, herkesin bilgisine! Şu andan itibaren Averd şehrinden çıkışlar yasaklanmıştır. Sitlena ve Kaşiftya bölgeleri arasındaki geçişler kapatılmıştır. Okul, olay yeri olarak ilan edilmiş olup, izinsiz giriş yapılması suç teşkil edecektir!"
Şehirde olağanüstü hal ilan edilmişti. Geçişlerin kapanması akla, çok eskilerden beri anlatılan, dile dolanan bir efsaneyi getiriyordu.
Tarih bazen tekerrür eder, olaylar bire bir aynı olmasa da. Lanet, lanettir. Ve kim bilir, belki de Averd şehrinin efsanesi sadece bir efsane olmaktan ibaret değildir.
Uzun zaman önce meydana gelen ve zamanla efsanelere konu olan bu felaketin izleri hala Averd şehrini sarmaktadır. Hatta söylenene göre bu olay bir şehri, haritalarda halen tek bir şehir olarak gözükse bile ikiye ayırmaya yetmiş.
Bir lanet gelmiş, şifayı da kurutmuş.
Krallık henüz yıkılmamışken yaşandığı düşünülen, okyanusun kıyısında bulunan Averd şehriyle ilgili bir efsane bu.
Şehrin adı çözülemeyen cinayetleriyle, uyuşturucu baronlarıyla, yasadışı örgütleriyle ve birbirine düşman olan iki farklı toplumuyla bilindiğinden “Lanetin Doğduğu Şehir” Diye anılır.
Günümüzde bile şehirde yaşayanlar zaman zaman başlarına gelen kötü olayları, efsanenin laneti ile bağdaştırmaktadır.
Averd'in karanlık tarihindeki en büyük felaket, binlerce insanın ölümüne sebep olmuş tedavisi olmayan bir hastalığın ortaya çıkmasıyla başlar. Kral Hermes de bu hastalıktan nasibini almıştır. Ancak hastalığın nereden geldiği hala çözülememiştir.
Hastalık halkı birbirine düşürerek aynı zamanda iç savaşa neden olmuştur. Kraliçe, şehri ikiye ayırmış ve tam on üç yıl boyunca iki yaka arasında geçişler yasaklanmıştır. Her yasağın kaldırılması yeni ölümlerle sonuçlanmış, sonunda krallığın yıkılmasıyla geçişler serbest bırakılmıştır.
Tarihte kanıtlanmış bu gerçeklerden esinlenerek ortaya çıkan efsane, bir gün şehrin topraklarında bir bitki’nin yer altından gün yüzüne çıkmasıyla başlar.
Şimdilerde Averd şehrinin efsanesi olan bu bitkiye Lilisyum adı verilmiştir. Görünüş olarak Gül’ü andıran bu bitkinin yaprakları daha geniş, dikenleri daha keskin ve zifiri siyah renge sahiptir.
Öğrenilene göre bitki Kraliçe’nin en sevdiği çiçektir ve Kral bu bitkiyi kendi topraklarında yetiştirmek ister. Bu yüzden de onu sarayının yakınlarındaki toprağa ektirmiştir. Bitki, kısa süre içinde büyür ve toprakların belli bir bölgesini kaplamaya başlar.
Averd de yaşayanlar hastalanmaya başlar. Hastalanan insanlar içinse bir çare ne yazık ki bulunamaz. Ve hepsi bir saat içinde ölür. Anlatılana göre direkt kalbi çürüten, damarları parçalayan bir etkiye sahiptir bu hastalık.
Günlerden bir gün, hastalık insanları yok etmeye devam ederken şehirde yaşayan bir grup insan bu bitkilerin etrafında dolanan kuzgunların öldüğünü fark eder. Ve bitkinin üzerine konan her canlının kısa bir zaman sonra öldüğünü gözlemlerler. Ama ne yazık ki, Kral bu durumdan henüz haberdar değildir. Kraliçe için çiçekleri çoktan toplattırıp bir buket yaptırmıştır bile.
O gün kral yüzündeki gülümsemeyle ve elindeki Lilisyum buketiyle kraliçesinin yanına gider. Kraliçe Lina, kral Hermes’in bu sürprizine bayılır.
Kral elindeki çiçekleri kraliçe Linaya uzatmak üzereyken kapı açılır. İkisi de şaşkınlıkla içeri giren kişiye döner.
“Bu ne cüret!” Diye bağırır kral Hermes.
Hizmetkar başını öne eğip konuşur. “Efendim, şehirdeki insanlar hastalığın Lilisyum çiçeklerinden geldiğini söylüyorlar.”
Kral korku ve şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez bir halde donup kalır. Elindeki Lilisyum buketi parmaklarından kayarak düşer. Kraliçe Lina endişeyle kocasına bakar ve bu duruma inanmak istemediğini, böyle bir şeyin imkansız olduğunu dile getirir.
Kral Hermes bu durum karşısında muhafızlardan, çiçekleri toplayan yardakçıyı hemen ona getirmelerini emreder. Kısa bir süre sonra beklenen haber gelir.
Muhafız içeri girer ve başını sessizce önüne eğer. Ardından titrek bir sesle konuşur. “Çiçekleri toplayan hizmetkar, efendim. Az önce amansız bir şekilde hayatını kaybetmiş.”
Kral’ın duyduğu cümle, kaskatı duran vücudunu yerinden sarsar.
Krallık perperişan olur.
Bu kısa zaman içinde ne kadar iyi doktor varsa hepsi çağırılır. Ama hepsinin söylediği şey aynıdır. Bu hastalığın bir tedavisi yoktur ve kral ölmeye mahkumdur. Çocuklar, babalarıyla zar zor vedalaşır. En sonunda kraliçe kocasıyla vedalaşmak için herkesi dışarı çıkardığında ikisi baş başa kalır.
Kraliçe Lina, kral Hermes’in uzandığı yatakta yanına oturur. Kral gittikçe almakta güçlendiği nefesiyle fısıldar. “Bugün sana en sevdiğin çiçekleri getirdim, Lina. Her şey yüzündeki tek bir gülümseme içindi. Ölümüm bundan olacaksa eğer, sana değer.”
Kraliçe Lina hıçkırıklara boğulur.
Hermes güçlükle uzanıp eldiven giyilmiş olan Lina’nın elini tutar. “Tek bir gülümsemen buna değer. Yalvarırım ağlama.”
Kral yarım saat içinde gözlerinin son görmek istediği şeye, kraliçe Linaya bakarak gözlerini dünyaya yumar.
Bu sırada halk büyük bir isyan çıkartmış, bitkileri yok etmek için çözüm arayışına girmiştir. Kürekli arabalarla bitki topraktan sökülmeye ve okyanusa atılmak üzere taşınmaya başlanır ama toprağın altından hiç beklemedikleri bir şey ortaya çıkar.
Yılanlar, saklandıkları yerden çıktığında halk şaşkınlığa uğramıştır. Bitki yılanın zehrini emmiş ve kendinde esir etmiştir. Bu yüzden de Lilisyuma dokunan herkes zehirlenip ölmüştür.
Kraliçe Lina göz yaşlarını silerken odaya kral’ın erkek kardeşi Feraus girer. İlk önce kral’ın ölü bedenine bakar. Daha sonrasında yüzüne şeytani bir gülümseme yayılmış olan Linaya döner.
“Ah tanrım! Ona söylemiştim.” Der Feraus. “Sana duyduğu bu aşk, onu bir gün öldürecekti. Ve gerçekten de sonu oldu.”
Kraliçe Lina umursamaz bir tavırla ayağa kalkıp penceresinin önüne gider. “Artık sadece biz varız Feraus. Hep hayal ettiğimiz gibi. Bu Krallık, artık sadece bizim!”
Feraus koyulaşan gözleriyle Lina’nın yanına yaklaşır. “Kralı zehirlemek için oraya koydurduğumuz yılanları şehirdeki insanlar ortaya çıkarmış.”
Kraliçe Lina eldivenleri çıkarıp yere attıktan sonra uzanıp Feraus’un dudaklarını öper ve geri çekildiğinde konuşur. “Sakin ol, sevgili Feraus. Kimse bizden şüphe duymayacak.”
Kişiler ve olaylar değişir. Ama zehir her zaman aynı etkiyi gösterir. Damarlarınızdan içeri sızar ve kalbinizi karartır. Ne siz buna engel olabilirsiniz ne de bir başkası. Zehir, bulaşıcıdır. Tıpkı bir gülümseme gibi. Bir gülüş sizi yaşatabilir fakat kendinizi gülerken bulduğunuz bir sırada, bir anda ölü de bulabilirsiniz. Çünkü bazen gülüşler de öldürür.
Yılanlar halk tarafından vahşice öldürülür. Zengin kesimlerden birkaç aile hayvan ihracatı yaptığı için bu sebepten ötürü fakir kesim tarafından suçlanır.
Anlatılana göre daha çok fakir kesim ölmüştür ve bu zenginler tarafından onlara kurulan bir komplodur. Bu sebeple iki kesim arasında büyük bir kavga devamında da savaş çıkar.
Kraliçe yönetimi ele aldığında bu savaşa bir son vermek adına Averd şehrini, zehirli toprakları sınır kabul etmekle birlikte ikiye ayırır. Suçlanan kesim sınırın bir tarafında suçlayan kesimse diğer tarafında yaşamaya başlar. Ve hikayede zehirli topraklar olarak anlatılan bu yerin -Krallığın- üzerinde şimdilerde Averd Lisesi bulunmaktadır.
İki şehir arasındaki bölgede yer alan sınır, hala iki topluluk arasında ayrım görevi görmektedir.
Hikayenin kötüsü Yılanlar olurken, kahramanları ise onlar sayesinde tespit edildiği için Kuzgunlar olarak ilan edilmiştir.
Efsaneden mi bilinmez ama günümüzde bile Lilisyum çiçeğinin yetiştirilmesi Averd şehrinde yasaktır. Hikayeye göre Lilisyum, kalbi esir alan zehri temsil eder. Bu zehir, aşka benzetilir. Bu yüzden kelime anlamı; Kalbi esir alan bir zehir, aşk. Gizli zehir. Zehirli aşktır.
Bazılarına göre bu hikaye sadece bir yalandan ibarettir. Hayalperest olan bir kesimse bunun bir efsane değil gerçek olduğuna inanır. Çoğu kişi efsanenin mesaj vermek için yazıldığına mecazi bir anlam taşıdığına emindir. Onlara göre Efsanede kötülük, zehirli bir hastalık olarak tabir edilmiştir. Ve bir insanın içine kötülük girdiğinde, kalplerinin yok olduğu kanısına varılmıştır.
Ne hikmettir ki, şu anda şehrin iki yakası olan biri Sitlena diğeri Kaşiftyadır. Her iki isimden de bir kaç harf çıktığında kalan harflerle biriyle Lanet, diğeriyle Şifa yazılabilmektedir.
O gün, orada, Averd Lisesindeki intihar tüm şehri derinden sarsmıştı.
Yılan, kalbi ısırdı. Ve zehir yayılmaya başladı.
Zehir bulaştı mı bir kere kalbe, artık siyahın kölesi olmak kaçınılmazdır. Lakin unutulan bir şey daha vardır ki zehir, aşka benzer. Ve siyahın tedavisi daima kırmızıda aranır.
3 ay 18 gün sonra…
Melina Lavin Atabay
Güneşin yeryüzünü yeni aydınlattığı saatlerde, ılık dalgaları saçlarımda hissediyordum. Ben hızlandıkça şiddetlenen rüzgar sanki saçlarımı gökyüzünün maviliğine değdirmek istercesine savuruyordu.
Kumun üzerinde ilerlerken bir elim dizgine sıkıca asılmıştı diğer elimi ise atımın bal rengindeki yumuşak tüylerin üzerinde gezindirmeye devam ediyordum. Yumuşacıktı. Beni her seferinde rahatlatıyordu.
Gözlerim istemsizce dolmuştu. Ve bu nadiren olan bir şeydi. Her zaman olduğu gibi akmamaları için çabaladım. Daha da hızlanmaya karar verdiğimde elimi diğerinde olduğu gibi dizgine doladım. Bir süre olduğum bölümdeki çitlerin arasında daireler çizip durdum. Hatta bir ara o kadar çok aynı daire etrafında dönmüştüm ki, havalanan kum etrafımı toz duman etmişti.
Hayatım bu daire gibiydi. Dönüp dolaşıyordum ama bir türlü işin içinden çıkamıyordum. Sıkışıp kalmış, oraya buraya savrulan ve tek başına.
Bu tozu üzerimden çıkartmak için saatlerce duş almam gerekecekti ama umurumda değildi. Şu an buradaydım. Kısa bir an için olsa da gökyüzüne savrulur gibi, bulutları tokatlamışçasına rahatlamış ve kendimi bir uçurumdan aşağıya bırakmış kadar huzurluydum.
İpleri çekip durmasını emrettikten hemen sonra yaptığım tek bir hamleyle üzerinden indim. Siyah bağcıklı botlarım kumun üzerine sertçe bastığında sessizce karşısına geçtim. Omuzlarım hiç olmadığı kadar düşüktü.
Atımın yüzünü avuçlarımın içine sığdırmaya çalışırken “Güzel kızım benim.” Diye fısıldadım. Sanki beni anlıyormuş gibi hüzünle bakıyordu. “Seni bırakmak zorunda olduğum için beni affet. Söz veriyorum. Seni şimdi bıraksam da tekrar buluşacağız.” Yanağımın üzerinden ılık ılık süzülen yaşları elimin tersiyle silip burnumu çektim.
Babam ve annem tek sorun atımmış gibi onu satışa çıkartmışlardı. Gelen birkaç kişiyle görüşerek satın almamaları için elimden geleni yapmıştım. Sonra ne mi oldu? Fark ettiler. Babam şirketten birini görüşmeler için yönlendireceğini söyledi ve bu durum karşısında onunla artık vedalaşmam gerektiğinin farkına vardım.
"Efendim, efendim!"
Bu saatte benden başka kimsenin burada olmayacağı düşünülürse bana sesleniliyordu. Başımı ifadesizce sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Kumların üstünde elinde telefonla koşuşturan adam, bana doğru geliyordu. Üzerindeki kıyafetlerden burada çalıştığı anlaşılıyordu. Yakınlaştığında yüzüne dikkatle bakma fırsatı bulabilmiştim. Sanırım daha önce onu birkaç kez görmüştüm.
Nefesi kesik kesik bir halde, karşımda durduğunda elindeki telefonu telaşla bana uzattı.
"Neler oluyor?"
Nefesi boğazına kaçmış gibi oldu. "Efendim anneniz, sizinle konuşmak istiyor."
Gözlerimi devirerek, hırçın bir ifadeyle telefonu adamın elinden alıp kulağıma yasladığımda derin bir iç çekmemek için kendimi çok zor tuttum.
"Melina Lavin! Neredesin sen? Yatağın bozulmamış bile, yoksa geceyi dışarıda mı geçirdin?" Annemin ses tonu endişeli geliyordu. Hayır, bu kesinlikle normal değildi. Beni merak etmezdi. Muhtemelen bu sabah kalkmış, uğraşacak bir şey bulamamıştı ki, aklına ben gelmiştim. Ya da saçma sapan davetlerden biri vardı ve benim de gitmem gerekiyordu.
"Hayır. Çiftlikteyim. Erkenden geldim." Yalan söylediğimi bilse de bu konu hakkında her zaman olduğu gibi sessiz kalmayı tercih etti.
"İki gün sonra okulun başlıyor, biliyorsun değil mi? Sen hala dışarılardasın. Geçen sene olanlar yüzünden okulu boşlamış olabilirsin ama bu sene derslere kafana estiği gibi girmek yok. Hayatımızda neler olduğunu gayet iyi biliyorsun.”
Gözlerimi atıma doğru çevirdiğimde homurdanarak konuştum. "Biliyorum."
Konuşmayı annemin yüzüne kapatarak sonlandırdıktan hemen sonra adama telefonunu geri uzattım. "Venüs'ü götürebilirsin. Bir daha da burada olduğumu kimseye söyleme.” Dedim soğukkanlılıkla.
Tanınan, varlıklı bir aileden olduğum için ailem bana istediği her yerden ulaşabiliyordu. Nefes almak istiyordum. Yalnız.
Adam başını sallarken Venüs’e döndüm ve uzanarak başına bir buse kondurdum. Kömür karası gözlerine baktığımda, onu nasıl bırakacağımı bilemiyordum. Gitme vaktim gelmişti. Adam halatı tutup onu yürütmeye başladığında gözyaşlarım akmak yerine pınarlarında kurudu. Okuldakiler bana boşuna Buzdan Prenses demiyordu, sanırım. Soğukkanlılığımı bir şekilde korumayı beceriyordum.
Çiftliğe bir daha ne zaman geleceğimi düşündükçe bedenim buz kesiyordu. Ailemin bana bunu yapmaya hakkı yoktu. Onlardan nefret ediyordum. Öfkem en üst sınırına ulaşmıştı ve hiçbir şey yapamıyordum. Bu lanet olası nefret duygusuyla tek yapabildiğim şey aklımı yiyip bitirmekti.
Kısa bir süre ardından taksinin kapısına ulaştığımda kolu kavradım. Tam o anda vücudumdaki minik tüyler ansızın havalandı. Omuzlarımda hissettiğim soğuklukla, sanki üzerimde beni izleyen bir gözün varlığını hissettim. Ardından gözlerim şüpheyle etrafta dolaştı.
Sokakta kimsecikler yoktu. Yalnızca sessizliği bozan taksi motorunun homurtusu vardı.
Ne ara camını indirdiğini anlayamadığım taksici “Bir sorun mu var?” Diye sordu, camdan başını uzatıp bana bakarak.
Soruyla birlikte kendine gelerek harekete geçtim. Hızla arka koltuğa oturarak yerleştiğimde, dikiz aynasından adamla göz göze gelerek evimin adresini söyledim. “Sitlena’ya gideceğiz, No: 1087.”
Şehrin ortak alanlarındaydık. Kestirmeden gittiğimiz taktirde çiftlik, evime yirmi dakikalık bir mesafedeydi.
Arka cama dönüp emin olmak için etrafa bir kere daha bakındım. Sokakta tek bir insanı bırakın, kedi dahi yoktu. Muhtemelen uykusuzluktandı. Sabaha kadar ne uyumuştum ne de dün öğlenden beri ağzıma bir lokma koymuştum. Önüme dönüp sırtımı koltuğa yaslandığımda belimin sızladığını hissedebiliyordum.
Camdan dışarıyı seyrederken yaşadığım şehir yeni uyanıyordu. Muhtemelen birkaç saat sonra dolup taşacak olan Averd merkezinde ise birkaç insan dışında kimse görünmüyordu.
Averd’in göz alıcı bir mimarisi olduğu doğruydu. Şehrin tarihi dokusunu yansıtan yapıları ve muhteşem okyanus manzarası. Seyrederken gözleriniz bayram ediyordu. Bu yıl turist de çoktu. Gelenler buranın büyüleyici bir atmosfere sahip olduğunu söylüyorlardı. Bir bakıma buna katılıyordum. Tabii bu sadece şehrin Sitlena yakası için geçerliydi.
Camı indirip geçtiğim caddeye bakındım. Gökyüzüne uzanan siyah binanın üzerinden aşağıya sallanan kocaman bir afiş asılmıştı. Afişte Baran Atabay’ın resmi vardı. Kendisi, amcam oluyordu. Ve tam üç senedir belediye başkanlığına oynuyordu. Bu sene kazanacağı konusunda oldukça iddialıydı.
Şuan ki belediye başkanının bu seneki seçimlerden sonra artık değişeceği konuşulup duruyordu. Bazı insanlar Ömer Taşdemir’in kalması yönünde ısrarcıydı ama yaptığı son değişiklikler Sitlenadakileri kızdırmıştı. Tarafsız bir şekilde Kaşiftya ve Sitlenaya eşit haklar veriyordu. Kaşiftyalılardan buraya taşınmaya başlayan birkaç kişi bile olmuştu. Can sıkıcı bir durumdu. Buraya gelmelerini istemiyordum. Şehrin alışagelmiş düzenini bozmaktan başka hiçbir işe yaramazlardı. Bundan emindim.
Bina’nın tam karşısındaki afiş ise dikkatimi çekmişti. Çetin Barlas, Kaşiftyadan katılan tek başkan adayıydı. İki ezeli rakibin afişleri karşılıklı asıldığı için dikkat çekiyordu. Bu sene ise ikisi arasındaki gerilim git gide yükselmişti. Çünkü iki adayında ne yapmak istediği belliydi.
Baran Atabay seçilirse kazanan Sitlena olacaktı. Eğer Çetin Barlas kazanırsa taht Kaşiftya’nın olurdu. İki durumda da bir taraf için sıkıntılı bir dönem başlardı ve şehirde işler karışırdı. Umarım amcam kazanırdı da onların eline düşmezdik. Diğer türlüsünü düşünmek bile beni korkutuyordu.
Kaşiftya'yı ürkütücü buluyordum. Şehrin o tarafında bir şeylerin ters gittiği belliydi. Birkaç kez arabayla seyahat ederken içinden geçmiştim. Sanki güneş sadece şehrin bu tarafını aydınlatıyordu. Sitlena ne kadar ihtişamlıysa Kaşiftya tam tersiydi. Sitlena okyanusa bakıyordu, kaşiftya ise gecekondulara.
Sitlenada yaşayan aileler her zaman bu konuda çocuklarını uyarırdı. Kaşiftaya gitmeleri çoğu aile tarafından yasaklanırdı. Oradaki insanların kötü olduklarını, her türlü pisliği yaptıklarını anlatıp dururlardı. Haksızda sayılmazlardı çünkü haberlerde görüyorduk. Böyle düşünen ailelerden biri de Atabaylardı tabii ki, kendi ailem. Açıkçası orayı gitsem ruhları bile duymazdı. Bazen eve gelip gelmediğimi bile fark ettiklerini sanmıyordum.
Taksinin ücretini ödedikten sonra evin demir kapısının önünde indim. Zile basıp beklemeye başladım. Bir dakika dolarken ayağımı hafifçe asfalta vurarak ritim tutturuyordum. Güvenlik neredeydi? Kafasına göre mola verip duruyordu. Anne ve babam ise genelde evde olmadıkları için fark etmiyorlardı. Birkaç kez söylemiştim ama bir işe yaramamıştı. Lanet olası evde, sanırım, yine kimse yoktu. Annem ise kim bilir neredeydi?
Sırt çantamın içinde anahtarımı ararken terlemiştim. Umarım buralarda bir yerdedir, en azından bunu umut ediyordum. Sonunda anahtarı demir kapıya sokup bahçeye girdim. Eve doğru yürürken güvenlik kulübesine bakındım. Tahmin ettiğim gibi, kimse yoktu.
Taş kaldırımı aşıp evin kapısına ulaştığımda bir duş alıp ardından yatağıma kavuşma isteğiyle dolup taşıyordum. İçeriye girdiğimde üzerimdeki ince ceketi çıkartıp aradaki mantoya fırlattım. Ama mantonun rafında duran siyah, gri kurdeleli kutu dikkatimi çekmişti. Mantonun yanına giderek ceketimin altında kalan kutuyu elime aldım. Dikdörtgen kalın bir kutuydu. Annemin kargoları genelde odasına bırakılırdı. Babamınkileri ise çalışma odasına.
Ters çevirerek üzerini inceledim ama herhangi bir not yoktu. Her neyse. Sonuçta bize gelmişti. Belki de hizmetçilerden biri sipariş etmişti. Kurdeleyi çekerek kutuyu açtığımda gözlerim hafifçe büyüdü.
Çilekli, vişneli ve portakallı donutları gördüğümde dudaklarımın kenarında hafif bir tebessüm oluştu. Ah tanrım, yoksa bunu Ateş mi yollamıştı? Tabii ki o yollamıştı çünkü benim sevgilim, donutları ne kadar sevdiğimi biliyordu.
Kutunun kenarındaki küçük not kağıdını kalbimin hızlanan atışlarıyla birlikte elime alıp nefesimi tutarak okudum.
Bu yıl senin yılın olacak, Buzdan Prenses. Çünkü ben buradayım. Ve seni izliyorum.
Kaşlarım bir anlığına çatıldı. Notu aceleyle mi yazmıştı?
Romantik kelimesinin yanından bile geçmezdi. Ki Ateş, tanıdığım en romantik insandı. Her neyse, ona bunun lafını etmeyecektim çünkü yaklaşık üç aydır görüşmüyorduk ve onu deli gibi özlemiştim.
Bölüm sonu.