3. BÖLÜM "Bedel"
RİVA ATABAY
“Sevgiline yaptıklarını duydum.”
Nefesini çenemde hissettim. İşaret parmağımı kadife örtünün üzerinde, bir sağa bir sola gezindirirken sırt üstü uzanmıştım. Parmaklarını, elimde hissettiğimde bakışlarımı tavandan ayırıp ona çevirdim. O sırada kolumu havaya kaldırarak ters yöne doğru, çarşafın üzerinde sürükledi.
“Aynı şeyi bana yapmayacağını nereden bileceğim?”
Üzerime çıkıp dudaklarını benimkilere yaklaştırdı. Dudaklarına baktığımda, hafifçe kıpırdadım. Elimi parmaklarının arasından çekip, omuzlarından tutarak döndürdüm. Artık yer değiştirmiştik. Kahverengi saçları dağılmış, şaşkın bakışlarla üzerimdeydi. Dudaklarımda belirsiz bir gülümseme oluşurken eğilip fısıldadım. “Bilemeyeceksin.”
Güçlü parmaklarını boynuma hızla sardığında yüzümüz neredeyse nefeslerimizin birleşeceği kadar yaklaştı. Dudaklarıma, tadına bakmak istermiş gibi bakıyordu. Kalbim bir an hızla çarptı ama bir an bile tereddüt etmedim. Parmaklarını, boynundan çekip hızlıca geri hamle yaptım ve üzerinden sıyrıldım.
Şaşkın bakışlarla bana baktığını omzumun üzerinden görmüştüm. “Nereye gidiyorsun?” dedi.
Yataktan indiğimde, yerdeki siyah elbiseme uzandım ve bacaklarımdan yukarıya doğru çekiştirmeye başladım. “Bu gece okula dönüş partisi var.”
Çarşafın üzerinde doğrulduğunu duyarak ona bir bakış attım. Beni süzüyordu.
“Bize öyle bir şey söylenmedi.”
“Bu yıl babacığım özel olarak müdürden rica etti, bizim evde özel bir parti olacak.” dedim ve omzumun üzerinden ona bakarken, saçlarım sırtıma doğru süzüldü. “Ve öğretmenlerin gelmesi yasak.”
Tamamen yalandı. Babamın partiden haberi dahi yoktu. Bırakın parti yapmama izin vermeyi bir de evde yaptığımı duysa bana ne yapardı, bilmiyordum. Neyse ki gelmelerine birkaç gün vardı ve o zamana kadar evi eski haline getirirdim. Müdüre babamın bağış yaptığını söyleyerek para vermiştim. Okul, bağışlara bayılırdı. Babam belediye başkanı adayı olduğu için, aptallık edip kızının teklifini reddetmeyeceğini biliyordum.
Kahkaha atarak “Kafayı yemişsin sen.” diye konuştu. Kollarını çıplak göğsünde birleştirdi. “İlla Kraliçelik yapacaksın.”
Elbisemi üzerime giyindiğimde, ayakkabılarımı da hızlıca ayağıma geçirdim. Çantamı kapıp kapıya yönelirken, tek kaşımı havaya kaldırarak mırıldandım. “Sen de bana bu yüzden bayılmıyor musun?”
Yatağın başlığına kafasını yaslanıp işaret parmağını havada sallayarak konuştu. “Riva Atabay. Bu gece uslu bir öğrenci ol. Yaramazlık yapıp öğretmenini üzmek istemezsin.”
Gözlerimi devirerek ona döndüğümde, dudaklarıma kısa bir gülümseme kondurdum. “Merak etme.” Sıkıntılı bir nefes verdim. “Seni ifşalamak gibi bir niyetim yok. Okulumuzun en geç öğretmeninin, kariyeri daha yeni başlamışken bitirecek değilim. Tabii en önemlisi… Kendimi bile bile yakacak birine mi benziyorum, bebeğim? Henüz aklımı yitirmedim.”
Yüzünde engelleyemediği bir rahatlama ardından gülümseme belirdi. “İşte bu yüzden en sevdiğim öğrencimsin.”
“Yarın ki dersimizde görüşürüz Oğuz hocam.” Arkasını dönüp odadan çıktığımda çantamın içindeki telefonuma uzandım ve son arananlardan bir numara tuşladım. Arama ilk çalışında açılmıştı.
“Akşam için her şey hazır mı?”
Saat ikiydi ve son dersten sonra daha önce birkaç kere geldiğim batıdaki bir otele gelmiştik. Parti akşam sekizde başlayacaktı ve önce eve gidip duş almam, ardından hazırlanıp makyajımı yapmam gerekiyordu. Ayarladığım organizasyon şirketi, evle ve tüm detaylarla bire bir ilgileniyordu. Her şeyin kusursuz olmasını sağlamıştım.
BARIŞ DÜNDAR
“Açmıyor, delireceğim!”
Ateş’in sesi odanın içinde sert bir şekilde yankılandı. Elindeki telefonu kulağından çekip tekrar ekrana baktı. Arama hâlâ sürüyordu. Cevap yok. Bir anlık öfkeyle kolunu savurdu. Telefon masanın kenarına çarpıp parkelere düştü. Çıkan ses kısa ama keskindi.
Onu izledim.
Kontrolü kaybetmek ona yakışmıyordu. Ama söz konusu Melina olunca, Ateş buydu.
“Ben sana demiştim kanka.” dedim sakin bir sesle. “Duygular sadece-”
“Şu an en son ihtiyacım olan şey, senin boş boş ‘Aşk ezikliktir. Duygu diye bir şey yoktur.’ muhabbetini dinlemek Barış.”
Gözlerinin içi gergindi.
Yerimden kalktım. Yanına yaklaşıp omzuna parmaklarımı bastırdım. “Doğrusu bu.” dedim omuz silkerek. “Duygular, aşk, sevgi her ne boksa. Sadece güçsüzlük demek. Aşk diye bir şey yoktur. Bu sadece insanların kendi boşluklarını doldurmak için uydurduğu bir illüzyondan ibaret.”
Buna gerçekten inanıyordum.
Kadın ve erkek bir araya gelir çünkü ihtiyaç vardır. Hepsi bu. Birbirlerini tamamlamak için değil, birbirlerini kullanmak için. İhtiyaçların görülmesine yarayan bir çeşit araç gibi. Ya da soylarının devamı için lazım olan malzeme. Biri egosunu besler, diğeri yalnızlığını susturur. Sonra adına romantik bir masal uydururlardı.
Ateş kolumu itti. Sert değildi ama sabırsızdı. “O zaman bu illüzyon başına geldiğinde anlarsın, kardeşim.”
Güldüm. Başımı sağa sola salladım.
Onun yüzüne baktığımda kontrolün onda olmadığını gördüm. Aşk olarak bahsettiği şeyin yapabileceği en kötü şey buydu. Kontrolsüzlük. Dün Melina okuldan çıkıp gitmişti. Ne doğru düzgün açıklama, ne mesaj. Bir şey vardı. Ama ona anlatmamıştı. Bu da Ateş’in gururunu kemiriyor olmalıydı.
Kapı açıldı. İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik. İlk gördüğüm şey, siyah topukluları oldu. Riva. Alev gibi, kızıl olan saçları yukarıdan toplanmıştı. Yırtmaçlı, uzun kırmızı elbisesi yanımıza gelirken, her adımında bacağını belli belirsiz gösteriyordu.
“Siz, odamda ne bok yiyorsunuz?” dedi soğuk bir tonla. Başını kapıya doğru salladı. “Hadi, insanlar gelmeye başladı.”
Ateş dayanamadı. “Mel?”
O tek kelime bile içindeki endişeyi ele veriyordu. Riva ona döndüğünde yüzü sakin görünüyordu. Ama yeşil gözleriyle, Ateş’in durumunu tarttığını fark ettim. “Konuştuk. Geleceğini söylemişti.”
Ateş’in omuzları hâlâ düşüktü. Ama yüzündeki ifade bunu duyunca biraz olsun gevşemiş gibiydi. Derin bir nefes verdi. Ardından eğilip telefonunu yerden aldı. Önce bana, sonra Riva’ya baktı. “Melinayı benden önce görürseniz haber verin.”
Başımı hafifçe salladım.
Sonrasında arkasını dönmüş, hızlı adımlarıyla odadan çıkmıştı. Kapı kapandığında, odada sadece ben ve Riva kaldık. O da çıkmak için arkasını dönmüştü ki düşünmeden hareket ettim. Birkaç adımda arayı kapatıp kolunu tuttum. Teninin sıcaklığı avucuma yayıldı.
Bana döndüğünde önce gözlerime baktı. Sonra kolundaki parmaklarıma.
Çekmedim.
Tek kaşımı kaldırdım. “Yalan söylüyorsun.” dedim başımı hafifçe yana eğerek. “Melinayla konuşmadın bile.”
Kırmızı dudakları kıvrıldı. O alaycı gülümseme.
Nefesini seslice dışarı verdi. “Sen ne zamandır benim ne söylediğimle bu kadar ilgileniyorsun?” Gözlerim sabit kalırken, onun gülümsemesi bir anda silindi. “İşime karışma.”
Hemen sonra kolunu sertçe çekip kurtardığında, bir saniyeliğine boşta kaldım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzüne o kusursuz parti maskesini taktı. Sahte gülümsemesi, az önceki ciddi halini gözlerimin önünden silmeye yetecek kadar gerçek görünüyordu. Topuklarının tok sesiyle kapıya yürüdü. Adımları sakindi. Acele etmiyordu. Asla kaçıyormuş gibi görünmezdi.
Onu izlerken üst dişlerim alt dudağımı buldu. Kısa bir an ısırdım. Sonra istemsiz bir sırıtış yayıldı yüzüme.
Kızıl saçları sırtına değiyordu. Elbisesi tenine yapışıyordu. Teni garipti. Ne tam beyaz ne buğday ne kumral. Beyaza yakın ama sıcak. Sanki içine gün batımından bir parça karışmış gibi turuncuya çalan bir ışıltı vardı üzerinde.
Baştan aşağı zehirliydi.
Ve ben panzehir olmaya çalışmazdım.
Onu içer, etkisini izlerdim.
MELİNA LAVİN ATABAY
Tenimde hâlâ gezinen su damlalarını, göğsümden kalçamın altına kadar bedenimi saran havluyla yavaşça kuruladım. Duşun sıcaklığına rağmen içimdeki ürperti geçmemişti. Sanki su, üzerime yapışan düşünceleri temizleyememişti.
Havluyu bir çırpıda üzerimden çekip kirli çamaşır sepetine attım. Fayansın soğukluğu ayak tabanlarıma işlerken banyodan çıktım ve odama geçtim. Bu oda hep ferah görünürdü. Ama bugün, sakız beyazı rengindeki duvarlarım bile gözlerimi yoruyordu. Fazla aydınlık. Fazla sakin.
Yorgundum. Sadece bedenim değil, zihnim de ağırdı. Aynaya bakmamaya çalışarak komodine yöneldim. Telefonum şarj kablosuna bağlı, masum bir şekilde duruyordu. Kablosunu çıkardım. İçimden istemsiz bir nefes kaçtı. Parmaklarım soğuktu ama avuç içim terliyordu. Telefonu elime aldım. Ekranın kara yüzeyine yansıyan yüzüme, birkaç saniye bakmak zorunda kaldım.
Ardından yatağımın kenarına oturduğumda şilte hafifçe çökerken, telefon ekranını açtım. Bilinmeyen numaradan gelen mesajların üzerine buz mavisi gözlerimi bir kez daha gezdirdim. Dünden beri kaç defa okuduğumu bilmiyordum. Ezberlemiştim neredeyse.
Bir yığın dolusu mesaj atmıştım. Hepsi zihnimde karmakarışık yankılanıyordu. Kimsin sen? Ne istiyorsun? Seni bulduğumda yaptıklarına pişman edeceğim.
Ve aralara serpiştirdiğim, öfkeyle yazılmış küfürler… Kontrolsüz, sert, sabırsız. Ama hiçbirine cevap gelmemişti. Mesajlarım görülmeye bile tenezzül edilmemişti. Sanki karşımdaki kişi sadece izlemekle yetiniyor, beni kendi öfkemin içinde boğulmama izin veriyordu.
Bu kişi her kimse, benim hakkımda kimsenin bilmemesi gereken şeyleri biliyordu.
Göğsümün ortasında ince, keskin bir sızı vardı. Bir yanım deli gibi korkuyordu. Diğer yanım ise öfkeyle titriyordu. Korkunun üzerini öfkeyle kapatmak daha kolaydı.
Bıkkınca nefes verdim. Islak saçlarıma tırnaklarımı geçirip ağır ağır geriye doğru ittim. Yeni kuruladığım tenime saç uçlarımdan birkaç damla su süzüldü. Serinlik, omuzlarımdan aşağı inerken içimdeki ateşi söndürmeye yetmedi.
Telefon hâlâ elimdeydi.
Ve ben, bir mesaj daha gelmesinden korktuğum kadar, gelmemesinden de korkuyordum.
Dün okuldan çıkar çıkmaz aramıştım o numarayı. Mesajlar WhatsApp’tan geldiği için önce oradan. Telefon çalmıştı. Uzun uzun. Ama açan olmamıştı. Sonra normal aramayı denediğimde telesekreter “Eksik ya da yanlış numara tuşladınız.” Demişti. Defalarca.
Hattı olmayan birinin nasıl WhatsApp’ı olur?
Bu soru dünden beri beynimin içinde dönüp duruyordu.
Kuzenimin de, Ateş’in de aramalarını açmamıştım. Geri de dönmedim. Kimseyle konuşamazdım. Çünkü bir tek ben biliyordum yaz boyunca neyi sakladığımı.
Ve artık bilen biri daha vardı.
Polise gitmeyi düşündüm. Ama tehdit edilen şey ortaya çıkarsa benim için her şey biterdi. Kimseye anlatamazdım. Yardım isteyemezdim. Bataklığın ortasında gibiydim. Çırpındıkça daha çok içine çekiliyordum. Hayat sanki beni inatla aynı yere geri itiyordu.
Gözlerimi odanın boş bir noktasına diktim.
Bu işi tek başıma halletmek zorundayım.
Bilinmeyen numaranın kim olduğunu bulduğumdaysa, onun canına okuyacaktım.
Parmağımı orta tuşa bastım. Uygulamadan çıkıp rehbere girdim. Dünden beri konuştuğum tek numara, son arama kaydım. Ekrana dokundum. Telefon çalmaya başladı.
Kapının çaprazındaki koyu gri ahşap dolaba doğru yürürken hoparlörü açtım ve telefonu yatağın üzerine fırlattım. Çekmeceyi açıp siyah, düz takım iç çamaşırlarımı çıkardım. Telefon dördüncü çalışında açılmıştı.
Önce boğuk bir rüzgâr sesi geldi karşı taraftan. Ardından sessizlik.
Konuşmasına fırsat vermedim.
Dünden beri kaç kez sorduğumu hatırlamadığım soruyu, bıkkın ve sabırsız bir tonla yineledim. “Hallettin mi?”
Kısa bir klavye sesi duyuldu. Tık tık tık. Ardından koyu, uykulu ama dikkatli bir erkek sesi. “Pek sayılmaz.”
Sütyenimin kopçasını takmaya çalışırken ıslak saçlarım sırtıma yapıştı. Sinirim bir kat daha arttı. Telefona doğru döndüm. “Dünden beri ne bokla uğraşıyorsun?”
Karşı taraf iç çekti. “Bak güzelim. Whatsapp üzerinden gönderilen mesajlardan bahsediyorsun. Normalden gelen bir mesaj olsaydı hatla birlikte sana bilgilerini de, şak diye bulurdum. Numara sahte olduğu için bilgilerine erişmem imkansız değil ama imkansıza yakın diyebilirim. Tahmin ediyorsundur ki, daha önce sahte bir numarayı kırmaya çalışmadım.”
İç çamaşırlarımı giyip yatağın kenarına oturdum. Telefonu elime aldım. Çenem kasılmıştı. “Mesajların nereden gönderildiğini, kimin üzerine kayıtlı olduğunu, bu akşama kadar hepsini istiyorum Cenk.”
“Senin için çabalayacağım güzelim.”
“Çabalama, bul Cenk!” diye bağırdım, sesim çatlayacak gibiydi.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Güzelim sakin ol.” dedi bu kez daha dikkatli bir tonla. “Mesajda ne yazıyor? Onu da söylemiyorsun. Önemli bir şey mi?”
Gözlerimi kapadım.
Önemli mi?
Hayatımı yakabilecek kadar.
Söyleyemezdim.
Ne Cenk’e, ne başka birine. Bu konunun ağzımdan çıkması demek, zincirin ilk halkasını koparmak demekti. Devamı gelirdi. O yüzden Cenk’e bu mesele hakkında kimseye tek kelime etmeyeceğine dair binlerce yemin ettirmiştim.
Cenk Arıkan. Son sınıf. Benimle aynı okulda ama farklı sınıfta. Okuldaki tek işe yarar bağlantım oydu. Hacker diye anılıyordu, en azından dedikoducu tayfa öyle söylüyordu. Sistemlere sızdığı, notları değiştirdiği, sahte hesapları çökerttiği… Hikâyeler havada uçuşuyordu.
Benim için önemli olan tek şey, işini yapabiliyor olması.
“Evet,” dedim sonunda. Nefesimi yavaşlatmaya çalışarak.
“Peki.” dedi Cenk, klavye sesleri yeniden duyulurken. “Etrafında sana sahte numaradan mesaj atabilecek biri var mı? Ne biliyim senden nefret eden, bir çıkarı olan falan?”
Boğazımdan kısa, sinirli bir gülüş kaçtı.
“Herkes benden nefret ediyor Cenk.” dedim, sesimi kontrol altında tutmaya çalışarak. “Hangi birinden şüphelenmeliyim?”
Bu okulda sevilen biri değildim. Saygı duyulan, korkulan, kıskanılan… evet. Ama sevilen? Hayır. Ve şimdi biri, buzdan duvarlarıma ateş tutmakla tehdit ediyordu. Bu benim için tek bir anlama gelirdi. Savaş. Bana savaş açmak cesaret isterdi.
Yaklaşık beş dakika sonra, örtüyü başıma kadar çekmiş, karanlığın içinde saklanır gibi yatıyordum. Telefon ekranında hâlâ bilinmeyen numaranın sohbeti açıktı. Başparmağım takıntılı bir hareketle ekranı aşağı çekiyor, sanki o boşlukta yeni bir mesaj belirecekmiş gibi bekliyordum.
Gelmedi.
Bir yandan Ateş’in aramaları üst üste düşüyordu ekrana. Reddediyorum. Tekrar arıyor. Mesaj atıyor. Görmezden geliyorum. Ona yalan söylemekten nefret ediyordum. Ama gerçeği söylemek daha kötüydü. Bu yüzden cevap vermemek, daha az yalan demekti.
Bir anda içimdeki öfke yükseldi. Örtüyü başımdan çekip telefonu yatağın üzerine fırlattım. Nefesim hızlanmıştı. Yerimde duramıyordum. Pencereye doğru yürüdüm. Boydan camın önünde durup perdeyi sertçe araladığımda, güneşin batmak üzere olduğunu gördüm.
Gökyüzü kızılımsı turuncuya dönmüş, bulutlar incelmişti. Şehrin ışıltılı binaları sanki göğe tırmanmaya çalışıyordu. Gri, beyaz, siyah bloklar düzenli bir kibirle yan yana dizilmişti. Uzakta birkaç villa ve daha ötede okyanus görünüyordu.
Ellerimi korkuluklara yaslayarak birkaç dakika boyunca boş boş baktım. Dışarıdaki manzara düzenliydi. Kontrol altındaydı. Güçlüydü. Benim içim ise tam tersiydi.
Bakışlarımı camdan çekip odaya döndüm. Telefon hâlâ yatağın üzerinde, siyah ekranıyla beni bekliyordu. Çenem sıkıldı.
“Seni bulduğumda,” diye homurdandım, sesim dişlerimin arasından çıktı. “Geberteceğim, şerefsiz.”
Tam o anda, sanki beni duymuş gibi telefonumdan mesaj sesi yükseldi.
Refleksle küfrettim. “Lütfen o olsun.” diye mırıldanarak yatağın üzerine uzandım ve telefonu kaptım. WhatsApp ekranında Bir okunmamış mesaj yazısını görür görmez kalbim hızlandı. Ekranı aşağı kaydırdım.
Mesaj, bilinmeyen numaradandı.
“Seni göremiyorum, Buzdan Prenses. Yoksa okula dönüş partisini kaçıracak mısın?”
Bir anlığına nefesim kesildi.
Yüzüme yavaşça kendinden emin bir ifade yerleşti. “Seni bulacağım.” diye fısıldadım.
Zaman kaybetmeden ayağa kalktım. Dolabı açtım. Hızlı, kararlı hareketlerle hazırlanmak için işe koyuldum.
On beş dakika sonra aynanın karşısındaydım.
Saten siyah elbise bedenimi kusursuzca sarıyordu. Askılarını hafifçe aşağı çekip dekoltesini dengeli ama dikkat çekici bir hale getirdim. Dikkat çekmemek adına biraz daha özen göstermeliydim. Makyajıma eşlik edecek son dokunuşları tamamladığında, ruju aynamın önüne bırakarak derin bir nefes alıp verdim.
Apar topar, rastgele bir kombinle çıkabilirdim elbette. Ama bu okulda görünüş bir zırhtı. Ne Averd Lisesi’nin dedikoducu tayfasına malzeme olmak, ne de Riva ile Ateş’in dikkatini üzerime çekmek istiyordum. Çünkü bu gece partiye gitmiyordum.
Bu gece ava çıkıyordum.
Kapım iki kez tıklandı.
“Lavin!”
Annemin sesini duyduğumda omuzlarım istemsizce gerildi. Çenemi sıktım. Ardından istemesem de “Gel anne.” diye mırıldandım.
Kapı açıldı. İçeri Vildan Atabay girdi. Kırk beş yaşında ama hâlâ otuzlarında gibi görünen, mavi gözlü, koyu kahverengi saçlı, kusursuz bir kadındı. İnsanlar bana baktığında güzelliğimin nereden geldiğini anlamakta zorlanmazdı. Babamdan aldığım tek şey ise saç rengimdi.
“Bugün okula gitmedin, ama bu seferlik sorgulamayacağım.” dedi. Gözleri üzerimde dolaştı. “Çok güzel olmuşsun. Nereye gidiyorsun?”
Aynada elmas kolyemi düzeltirken arkamda durduğunu gördüm. Kollarını belime doladığı an, vücudum gerildi. Bu temas, bana hep yabancı hissettirirdi. “Evet anne.” dedim alaycı bir tonla. “Geçen senenin kreasyonuyla harika görünüyorum.”
Sözlerim yerine ulaştı. Yüzü düştü. Kolları belimden yavaşça ayrıldı. O küçücük suçluluk ifadesini görmek içimde tuhaf bir tatmin yarattı. Arkamı dönüp gözlerinin içine baktım.
“Müdür, sevgili aile dostumuz Emir amca olmasa ne bok yiyecektiniz merak ediyorum!” dedim, sesim sertleşmişti. “Artık o okulda burslu bir eziğim ben. Üstelik sınava girmeden, torpilli bir eziğim. Babamın yediği bu bokun içinde boğulacağız.”
Annem afallamış görünüyordu. Ama benim gözlerim öfkeden yanıyordu. Bir adım daha yaklaştım. Sesimi alçalttım ve neredeyse dişlerimin arasından fısıldadım. “Biri öğrenecek diye ödüm kopuyor, anladın mı?”
Annemin yüzü soldu. “Kızım, lütfen sakin ol,” dedi. Gerçekten endişeli görünüyordu. “Senin stresten uzak durman gerek.”
Kısa, sert bir kahkaha attım.
“Babamın başımıza açtığı onca şey ve stresten uzak durmak? Aynen anne.” Başımı iki yana salladım. İçimde biriken her şey kelimelere dönüşmek için yarışıyordu. “Siz hayatıma ne yaptığınızın farkında bile değilsiniz.”
“Tatlım, lütfen böyle yapma.” diye fısıldadı. Sesi titriyordu. “İlaçlarını aldın mı?”
İşte o an. Çenem kilitlendi. Gözlerim sertleşti.
“Sen de benimle ilgileniyormuş gibi yapma, rica ediyorum.” Dedim. Sesim buz gibiydi. “Tamam anladık. Bir kızın olduğu arada bir hatırlayıp duruyorsun ve sanki haddinmiş gibi öğütler veriyorsun.”
Bir adım geri çekilerek ellerimi iki yana açtım.
“Yeter, tamam mı? Her zaman ki yaptığını yap.” Yüzümde tiksintiyle karışık bir ifade belirdi. “O, benden çok sevdiğin, kendi hayatına bak. Ben yokmuşum gibi davran. Zaten en iyi yaptığın şey bu.”
Annemin sağ gözünden bir damla yaş süzüldü. Bir anlığına, çok kısa bir anlığına içimde bir sızı hissettim. Ama geri dönmedim. Arkamı döndüm ve onu, odanın ortasında, tek başına bıraktım.
*
Kapının eşiğinde durduğum an, arabanın içine kadar gelen müziğin göğsümün içine kadar işlediğini hissettim.
Ateş’i gördüğüm an bedenim olduğundan daha da gerginleşti. Kapının girişinde duruyordu. Elindeki viskiyi ağır ağır yudumlarken etrafı izliyordu ama ben arabadan indiğim an, beni gördüğünü ve bakışlarının sabitlendiğini hissettim.
Taksinin kapısı kapatırken topuklarım çimlerin üzerinde hafifçe gömüldü. İnce, siyah, uzun topuklularımın çıkardığı tok sesle kapıya doğru yürüdüm. Başımı kaldırdığımda, Ateş’in gözleriyle karşılaştım.
Dudaklarım aralanacak gibi oldu ama bir şey söylemedim. O, bekleyemedi. Bana doğru yürümeye başladı.
“Nerelerdesin Melina?”
Çantamın sapını biraz daha sıkı tuttum. Bir kolumu hafifçe yana açtım. “Geldim işte.” Sesim umursamaz çıkmıştı ama içimde fırtına kopuyordu.
Gözlerimin içine bakmaya çalıştı. Bakmadım. Evin duvarlarına, kalabalığa, havuza. Her yere baktım ama ona değil.
“Dün ortada hiçbir sebep yokken bir anda bağırıp çağırıp gidiyorsun. Sonra telefonlarımı açmıyorsun, sürekli çevrimiçisin ama mesajlarımı görmüyorsun Melina. Dünden beri sana ulaşmaya çalışıyorum, haberin var mı? Kafayı yedim!”
Sesini yükseltince kaşımı kaldırıp ona baktım.
Haklıydı. Ama şu an haklı olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Aklımda sadece o mesaj vardı. Bilinmeyen numaradan gelen mesaj. Önce, başıma bela olan şeyi halletmem gerekiyordu.
“Bak.” dedim gözlerimi onun mavilerine kilitleyerek. Uzanıp elini tuttum. “Söz veriyorum, bu durum düzelecek. Sadece bu aralar başka şeylerle uğraşıyorum. Ailevi sorunlarla başım dertte. Ama halledeceğim. Hallettikten sonra eskisi gibi olacağız, söz veriyorum Ateş.”
Parmaklarımın arasındaki eli yavaşça kaydı.
Elini çektiğinde başını olumsuzca salladı. “Hayır Mel.”
Boğazımda sert bir düğüm oluştu. “Sevgilim?” diyebildim sadece.
Başını sağa sola salladı. O hareketle geriye taradığı sarı saçlarından bir tutam alnına düştü. Gözlerindeki kırgınlık, sesinden daha yüksek konuşuyordu. “Bana anlatmayacaksan. Benimle bir şeyleri paylaşmayacaksan. Bir anlamı da yok.”
Cümlesi içime saplandı.
Arkasını dönüp yürümeye başladığında, bir an durur mu diye bekledim. Durmadı.
Tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Acı, içimdeki öfkeye karıştı. Kısık sesle bir küfür savurdum, ne yapacağımı bilemiyordum. Ateş, bir kez olsun arkasına bakmadı. Kapıdan içeri girdi ve kalabalığın içinde kayboldu.
Sonra telefonumu çıkardım. Bilinmeyen numaranın olduğu sayfayı açtım. Parmaklarım titremiyordu. Aksine fazlasıyla sakindim.
“Geldim pislik. Neredesin?”
Göndere bastım.
Birkaç dakika sonra ben de evin içine girdim. Müzik daha da yükseldi. Baslar sanki kalbimin ritmiyle yarışıyordu. Işıklar gözümü alıyordu. İnsanların arasına karıştım.
Bu gece ya o beni bulacaktı ya da ben onu.
Evin içi, bahçesi, havuz kenarı… Her yer insan kaynıyordu. Çığlıklar, kahkahalar, kırılan cam sesleri, birbirine karışan parfüm ve alkol kokusu. İnsanlar çılgınca eğleniyordu. Bazıları içkileri birbirlerinin ağzına boca ediyor, bazıları koltukların tepesinde dans ediyordu.
Merdivenlerin önüne çekilen paravanı fark ettim. Riva işini şansa bırakmazdı. Sevişmek için gelenlerin hevesi kursağında kalmış olmalıydı. Girişe dikilen görevliyle birlikte üst katlar yasaktı.
Antreden geçip salona girdim. Etrafıma bakınırken, mürdüm rengindeki ikili kadife koltuğa ilişmiş olan Barış’ı gördüm. Onlara yakın bir mesafedeydim ama aramızda insanlar vardı.
Kucağındaki sarışın kızın beline kolunu dolamış, salonun gürültüsünden tamamen bağımsız bir rahatlıkla oturuyordu. Elindeki viskiyi ağır ağır yudumluyor, başını kızın omzuna doğru eğmişti. Dinliyor gibi yapıyordu ama Barış’ı tanıyan herkes onun aynı anda üç farklı şeyi takip edebildiğini bilirdi. Ki ben, onu hazırlık senesinden beri tanıyordum. Şu an da öyleydi. Kız konuşuyor, o ise yarı dinliyor, yarı etrafı süzüyordu.
Asu yanlarına gelip koltuğun kenarına oturdu. “Berenciğim.” dedi, bacağını diğerinin üzerine atarken.
Lacivert mini elbisesi o hareketle biraz daha yukarı çıktı. Kucağındaki kız -Adının Beren olduğunu duyduğum- ona döndü.
“Efendim tatlım?”
Asu yüzüne şeker gibi bir ifade yerleştirdi. O ifadeyi iyi bilirdim. Haber verme bahanesiyle nabız yoklama ifadesi. “Hakan burada tatlım.” dedi. “Haber vereyim dedim.”
Barış elindeki kadehi hafifçe kaldırıp birine göz kırptığında dikkatimi o yöne verdim. Birkaç adım ötede dans eden kızlardan biri ona gülümsüyordu. Barış’ın ise yüzündeki sırıtıştan gecenin tadını çıkardığı çok belliydi.
Beren omuz silkti. “Hakan’la ayrıldık biz. Görürse görsün.”
Sonra Barış’a döndü. Ellerini boynunun arkasında birleştirip kendini biraz daha ona yasladı. Barış’ın dikkati bu kez tamamen ondaydı. Kız bir anda uzanıp dudaklarını onunkilere bastırdığında, Barış’ın eli refleksle belinden aşağı kaydı. Parmakları kızın kalçasını kavrarken Beren’in dudakları daha da istekli görünüyordu.
Asu’nun çenesinin gerildiğini gördüm. Gözlerini bir anlığına kaçırdı. Geçen seneden beri Barıştan medet umuyordu, onunla bir kez birlikte olduğunu duymuştum. Muhtemelen zil zurna sarhoş olduğu gecelerden biriydi. Asu, bu sahneye birkaç saniye daha dayandıktan sonra koltuktan kalktı ve mini barın olduğu mutfağa doğru yürüdü.
Barış ise hâlâ öpüşmenin içinde, rahat ve umursamazdı.
Parti tüm hızıyla devam ediyordu. Ama bazı bakışmalar, müzikten daha yüksek ses çıkarıyordu.
İçerisi boğucu derecede sıcaktı. Parfüm, alkol ve ter kokusu birbirine karışmıştı. Bir an önce kendimi havuz kenarındaki serinliğe atmak istiyordum. Evin bahçeye açılan cam kapısına doğru ilerlerken, kalabalık resmen üzerime yürüyordu. Omuzlar, dirsekler, kahkahalar…
Bana bakan gözleri fark etmemek için başımı dik tuttum. Fısıldaşmalar mıydı onlar, yoksa sadece benim kuruntum mu? İnsanlar bana tuhaf bakmayı ne zaman bırakacaktı? Yoksa bırakmayacaklar mıydı?
Kapıyı itip bahçeye çıktığım an yüzüme çarpan rüzgâr ciğerlerime doldu. Omuzlarım az da olsa gevşedi. Gece serinliği, içerideki boğuculuğu bir nebze olsun silmişti.
Telefonu avucumun içinde sıkı sıkı tutuyordum. Tetikteydim. Titrediği anda kalbim de onunla birlikte zıpladı. Ekran aydınlandı.
“Hoş geldin, benim tatlı kara meleğim.”
Nefesim bir anlığına askıda kaldı.
Başımı yavaşça kaldırıp etrafa baktım. Şu an burada mıydı? Beni görüyor olmalıydı. Mesajın zamanlaması tesadüf değildi. İnsanların yüzlerinde gezindi gözlerim. Gülüşenler, dans edenler, telefonuna bakanlar… Ama hiçbirinde açık bir şüphe yoktu.
Ekrana geri döndüm.
“Ne istiyorsun benden? Kimsin, pislik!”
Cevap saniyeler içinde geldi.
“Kim olduğumu öğrenmeyi bu kadar çok mu istiyorsun?”
Dudaklarımın kenarı sinirden yukarı kıvrıldı. Bu bir oyun değildi. En azından benim için değildi. Ama bu ruh hastası, resmen benimle oynuyordu.
“Evet.”
Hiç düşünmeden yazmıştım. Çünkü gerçekten istiyordum. Üzerimde bir çift gözün dolaştığını hissediyordum. Sırtımda gezinen görünmez bir bakış gibi. Bilinmeyen numaranın burada olması kaslarımı germiş, tenimde soğuk bir ürperti yaratmıştı.
Yeni mesaj düştü.
“O zaman seninle bir oyun oynayacağız.”
Yutkundum. İnsanların bana çarpmaması için birkaç adım geri çekilip duvarın köşesine sığındım. Sırtımı sert yüzeye yasladım ve devamını okudum.
“Sana görevler vereceğim. Verdiğim görevleri layığıyla yerine getirirsen kim olduğumu öğrenmeye yaklaşmış olacaksın. Yerine getiremezsen şayet ceza alacaksın. Oyunu kurallarına göre oynamazsan veya kaçmaya çalışırsan yine ceza alırsın. Son görevi başarıyla tamamladığında ise kim olduğumu öğreneceksin.”
Nefesimi tuttuğumu o an fark ettim. Göğsüm sıkışmıştı. Ekrana art arda düşen mesajlar gözlerimin önünde birikti.
“Oyun başlıyor, Buzdan Prenses. İlk görevine hazır mısın?”
Başımı kaldırdım.
Bahçedeki herkes bir anda şüpheli görünmeye başlamıştı.
Ve ben, istemesem de, bu oyunun tam ortasındaydım.
Birkaç saniye duraksadım. Emin miydim? Bunu gerçekten yapmak istiyor muydum? Sanki başka bir seçeneğim varmış gibi bunu sorguladığım için kendime sinirlendim. Zaten köşeye sıkıştırılmıştım. Şimdi geri adım atmak mı? Hayır.
“Söyle, pislik.”
Gönder tuşuna bastığım an midemin derinlerinde ince bir korku kıpırdadı. Bu oyunu kabul etmekle belki de geri dönüşü olmayan bir hata yapıyordum. Sonunun nereye varacağını bilmeden yürüdüğüm bu yolun bir sonraki adımı ya uçurumsa?
Çenem sertleşti.
Melina Lavin Atabay başladığı işi yarım bırakmazdı. Uçurumsa da atlar, yere çarpmadan önce kanat çıkarmayı öğrenirdi.
Mesaj anında geldi.
“Senden kendini sarhoş etmeni istiyorum. İçerideki mini bar masasının üzerinde iki büyük bir bardak seni bekliyor. Üç dakikadan var.”
Kaşlarım çatıldı. “Şaka mı?” diye mırıldandım ve dişlerimin arasından bir küfür savurdum. Sonra başımı dikleştirdim. Omuzlarımı geriye attım.
“Pekâlâ.” dedim kendi kendime. “Yapalım bakalım.”
Saate göz attım. Süre işlemeye başlamıştı bile.
Derin bir nefes alıp tekrar içeri girdim. Sıcak hava yüzüme çarptı. Müzik göğsümde titreşiyordu. Mini bara doğru ilerlerken adımlarım sertti; yoluma çıkanları omzumla hafifçe iterek geçtim. Bakışlar üzerimdeydi ama umursamadım.
Bar taburelerinin önüne geldiğimde tezgâha baktım. Ön taraf boştu. Bir anlık şüpheyle bakışlarımı bar mutfağının iç kısmına çevirdim. Ve onları gördüm.
İki büyük bardak. Yan yana. Hazır. Bekliyorlardı.
Kalbim bir kez sertçe vurdu.
Demek gerçekten buradaydı.
Bar mutfağının içine adım attığımda kalbim hâlâ ritmini yüksek tutuyordu. Tezgâha yaklaştığımda bardakların yanında küçük, katlanmış bir kâğıt parçası olduğunu fark ettim. Elime alıp açtım.
“Yudum yudum değil, Buzdan Prenses. Unutma iki dakikan kaldı.”
Dişlerimi sıktım. Psikopat.
Süreyi hesaplamış, bir de not bırakmıştı. Demek sadece uzaktan izlemiyordu. Planlıydı. Soğukkanlıydı. Belki de sandığımdan çok daha yakındı.
Anlamıyordum. Beni sarhoş edince eline ne geçecekti? Kontrolümü kaybetmemi mi istiyordu? Bir şey mi itiraf edeceğimi sanıyordu? Yoksa sadece sınırlarımı mı test ediyordu?
Kâğıdı buruşturmadım. Çantamın içine sıkıştırdım. El yazısıyla yazılmıştı ve buradan kim olduğuna dair bir ipucu çıkarabilirdim. Telefonu ekranı açık şekilde tezgâha bıraktım, saati görebilmem gerekiyordu.
İlk bardağı elime aldım.
Bir an durup etrafa baktım. Kimse özellikle bana bakmıyormuş gibi görünüyordu. Ama bu hiçbir şey ifade etmiyordu artık. Bardağı dudaklarıma götürdüm ve kafama diktim. Alkol boğazımı yakarak indi. Gözlerim istemsizce kısıldı. Son yudumu bitirdiğimde midem bulanmıştı bile. Bardağı tezgâha bıraktım. Saat ilerlemişti.
Bir dakika.
Lanet olsun.
Durup nefeslenirsem daha en başında kaybederdim. Boş bardağı kenara itip ikinciyi aldım. Bu kez gözlerimi kapattım. Büyük bir yudum. Sonra bir tane daha. Midem itiraz ediyordu ama susturdum.
Son damlayı da içip bardağı bıraktığım anda saate baktım.
Tam o saniyede telefon titredi.
“Ding dang, süren doldu.”
Alay ediyordu. Telefonu elime aldım. Parmaklarım hâlâ sakindi.
“Bitirdim, pislik.”
Göndere bastıktan sonra etrafıma bakındım. Boğazım yanıyor, midem bulanıyor, başım hafif hafif dönüyordu. Ama asıl rahatsız edici olan alkol değildi. Beni izlediğini bilmekti.
Mesajın okunduğunu gördüğüm an kalbim göğüs kafesime çarpa çarpa atmaya başladı. Ekrandaki o küçük ‘görüldü’ ibaresi bile sinirlerimi germeye yetmişti. Bekledim. Bir dakika. Sadece bir dakika. Sonra çevrimdışı oldu.
Kaşlarım çatıldı. “Ciddi olamazsın.” diye mırıldandım. Gözlerimi devirip hırçın bir nefes verdiğimde, kolumu savurup tezgâhın üzerindeki bardaklara çarptım. Camlar yere düşüp paramparça oldu. Çıkan ses müziğin arasında kayboldu ama içimdeki öfke kaybolmadı.
Oradan uzaklaşarak insanların arasına karıştım.
Kendime köşede, nispeten karanlıkta kalan bir koltuk bulup oturdum. Telefonumu elime alıp bildirimleri kontrol ettim. Boş. Etrafı süzdüm.
Herkes fazla neşeliydi. Fazla umursamaz. Dans ediyorlar, bağırıyorlar, sanki hayatları kusursuzmuş gibi kahkaha atıyorlardı. Gözlerim üzerlerinde gezinirken kollarımı göğsümün altında birleştirdim. Dünya yanıyor olsa bile fark etmeyecek tiplerdi. Ya da yanmadığını sanacak kadar kör.
Yarım saat geçmişti.
Koltuğa iyice yayıldım. Başımı geriye yasladım. Telefon hâlâ sessizdi. Bu sessizliğin bilerek olduğunu biliyordum. Sınırlarımı zorluyordu. Bekleterek, gererek, sabrımı ince ince aşındırarak.
Alkol damarlarımda dolaşıyordu artık. Müzik kulaklarımı rahatsız edecek kadar yüksek olmasına rağmen bedenim ağırlaşmıştı. Sanki buradan kopuk, birkaç adım öteden kendimi izliyordum.
Gözlerim kapanmaya yaklaşmıştı ki telefon elimde titredi. Anında doğrulduğumda omurgam dikleşti. Ekranın ışığı yüzüme vurdu.
“İkinci göreve hazır mısın?”
Dudaklarım yavaşça aralandı. Hazır değildim. Ama geri de dönmeyecektim. Derin bir nefes aldım. Parmaklarım istemsizce kasılmıştı. Klavyenin üzerinde gezindiler.
“Söyle.”
Cevap gecikmedi.
“Deliler gibi dans etmeni, bütün dikkatleri üzerine çekmeni istiyorum. İçindeki ucube kızı ortaya çıkar.” Mesajın sonunda göz kırpan bir emoji vardı.
Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı. “Dalga geçiyor.” diye mırıldandım.
“Tamam şimdi, gerçekten ne istediğini söyle.” Yazdım ve mesajı gönderip huzursuzca kıpırdandım.
Telefon tekrar titredi.
“İstediğim bu. Ya o buzlarını kırar, içindeki çılgın kızı diğerlerine gösterirsin ya da onlar gerçekte nasıl biri olduğunu benden öğrenir. Senin için çokta zor olmasa gerek. Her zaman yaptığın gibi, minik bir rol.”
Boğazım kurudu. Parmaklarımı alnıma bastırdığımda, iç dudağımı dişledim. Oynamak istiyordu. Beni kendi sahnesine çekmek istiyordu.
“İyi izle, pislik.” Mesajı yolladıktan hemen sonra telefonu çantama attım. Ardından çantayı ve eşyalarımı koltuğun üzerine bırakıp ayağa kalktım.
Müzik daha da yükselmişti. Tam o sırada Riva’yı fark ettim. Koltuğun karşısındaki masanın üzerine çıkıyordu. İnce topuklularıyla zar zor dengede duruyor, elindeki içkiyi havaya kaldırıyordu.
“Gençler!” diye bağırdı dişlerini göstererek. “Eğleniyor muyuz?”
Kalabalıktan ıslıklar, çığlıklar yükseldi. Riva çılgınlar gibi dans etmeye başladı. Saçları savruluyor, kahkahası müziğe karışıyordu.
Birkaç adım öne çıktım. Göğsümdeki düğüm sıkıydı ama yüzümde yavaş yavaş o tanıdık ifade yerleşiyordu. Soğuk. Kendinden emin. Tehlikeli.
Madem rol istiyordu…
Ona unutamayacağı bir gösteri verecektim.
Derin bir nefes aldım ve Riva’ya doğru yürüdüm.
“Ri!” diye seslendiğimde başını bana çevirdi.
“Bebeğim!” diye karşılık verdi, gözleri parlıyordu.
Masanın yanına geldiğimde elimi uzattım. Bir anlık şaşkınlık geçti yüzünden ama sonra sırıttı. Elimi tutup beni yanına çekti. Topuklularımla masanın üzerine çıktığım an hafifçe sendeledim ama dengemi hemen toparladım.
Tereddüt etmeden, Riva’nın elindeki bardağa uzandım. Bardağı alıp kafama diktim.
“Hadi be!” diye bağırdı Riva kahkahayla.
Boş bardağı çömelip masanın üzerine bıraktım. İçki boğazımı yakarken yüzümde tek bir mimik bile oynamadı. Tam o anda çalan parça bitti. Yerine daha hareketli, şu sıralar popüler olan, daha sert bir şarkı girdi. Baslar zemini titretirken, kalabalık bir anda yükseldi. Çığlıklar, ıslıklar, alkışlar…
Masanın üzerinde dans etmeye başladım.
Önce yavaş. Omuzlarım ritme uydu. Sonra kalçalarım. Saçlarımı geriye savurdum. Ellerimi havaya kaldırdım. İnsanların bakışlarını üzerimde hissettim. Fısıldaşmalar kesilmişti. Artık doğrudan izliyorlardı.
İstediğin bu muydu?
Riva da bana eşlik etmeye başladı. Yanıma sokulup kulağıma doğru eğildi. “Sen sarhoş musun?” diye sordu, sesi müziğin arasında zor duyuluyordu.
Ona dönüp kaşımı kaldırdım. “Öyle mi görünüyor?”
“Sarhoş olmadan dans etmezsin sen.” dedi. Omuz silkti. “Gerçi bana fark etmez, o sıkıcı halindense.”
Gülümsedim. Sıkıcı. Evet, son bir yıldır bana en çok yakışan sıfat buydu belki de.
Kalçalarımı ritme bıraktım. Daha belirgin. Daha meydan okurcasına. Etraftan birkaç ıslık yükseldi. Alkışlar karıştı. Birileri adımı bağırdı. Tam o anda başımı geriye atıp bağırdım.
“Hazır mısın, Averd!”
Kalabalık çığlık attı. Ve ben kontrolü tamamen bıraktım.
Saçlarımı savurdum. Ellerimi yukarı kaldırdım. Ritmi bedenimde hissettim. Soğuk, mesafeli, hesapçı Melina’yı birkaç dakikalığına kenara ittim. İçimde hâlâ yaşayan o eski, umursamaz, çılgın kıza alan açtım.
Riva kahkaha atıyordu. Kocaman yeşil gözleri parlıyordu. “Alkol sana yarıyor kızım!”
Geçen seneden beri beni böyle görmemişti. Olanlardan sonra değişmiştim. Daha kapalı. Daha sert. Daha suskun. Eskiden en az Riva kadar deliydim. Şimdiyse evden çıkmak istemeyen biri kadar tekdüze. Ama şu an, herkes bana bakıyordu.
Dikkat tamamen üzerime kaydığında sesler daha da yükseldi. Masanın üzerinde Riva’ya doğru dans ederek yanaştım. Dudaklarımı hafifçe araladım, ona meydan okur gibi eğildim. Kalabalığın çığlığı kulaklarımda yankılandı.
Riva’yla göz göze geldik. İkimiz de aynı anda kahkaha attık. O an, birkaç dakika için de olsa
oyunu ben yönetiyormuşum gibi hissettim.
Riva kolunu omzuma attı. Kalçasını sallarken kahkahası müziğe karışıyordu. Ben sırtımı ona yasladım. Ritmi hissettim. Baslar omurgamdan yukarı tırmanıyordu. Vücudumu müziğin akışına bıraktım. Kontrollü ama iddialı hareketlerle kıvrıldım.
Kalabalığın dikkati tamamen üzerimizdeydi.
Bir çember oluşmuştu adeta. İnsanlar bize bakıyor, tezahürat yapıyor, alkış tutuyordu. Bazıları telefonlarını çıkarmış kayda başlamıştı. Ekranların küçük ışıkları yüzüme çarpıyordu. Yarın kim bilir kaç hikâyede dolaşacaktı bu görüntüler.
Umurumda değildi.
Riva arkamda dönüp saçlarını savurdu. Ben de aynı anda öne doğru eğilip tekrar doğruldum. Hareketlerimiz birbiriyle uyumluydu; sanki prova yapmış gibiydik. Masanın üzerinde döndüm. Saçlarım omuzlarıma çarptı. Rivayla tekrar sırt sırta verdik. Kalabalık çıldırmış gibiydi.
Parmaklarım, ritmin içinde bacaklarımı saran ince kumaşın üzerinde geziniyordu. Tam o sırada bahçeden içeri giren Ateş’i gördüm. Önce çığlık atan kalabalığa baktı. Sonra gözleri masanın üzerine kaydı. Bana.
Yüzündeki ifade bir anlığına dondu. Şaşkınlığın ardından hızla yükselen bir öfke belirdi gözlerinde. İnsanların arasından sert adımlarla ilerledi. Birilerine çarpıyordu ama umursamadı. Bakışları üzerimden hiç ayrılmıyordu. Çember yarıldığında, sonunda bana yaklaşmıştı.
Masanın kenarına geldiğinde göz göze geldik.
“Sevgilim!” diye bağırdım, müziğin üstüne çıkarak. Elimi ona doğru uzattım. “Dans edelim!”
Gülüyordum. Gerçekten gülüyordum.
Ateş’in çenesi kilitlendi. Dişlerini sıktığını gördüm. Gözleri üzerimde, sert ve kıskanç. Kalabalığın bakışlarından rahatsızdı. Benim onlara aldırmamamdan daha da rahatsızdı.
“Melina, in şuradan!” dedi sertçe.
Ben kahkaha attım.
Kaşları çatıldı. Yüzünde hem öfke hem de şaşkınlık vardı. “Sen sarhoş musun?”
Onu duymazdan gelerek dans etmeye devam ettim. Ama bakışlarını üzerimde hissediyordum. Sert ve gergindi. Kontrol etmeye çalıştığı bir öfke vardı yüzünde. Bir yandan kendini tutuyor, bir yandan da beni bu masadan indirmek için sabırsızlanıyordu.
Riva masanın diğer ucuna geçmişti. Bana sırtı dönüktü, Ateş’le konuştuğumuzu fark etmiyordu. Hâlâ kalabalığa oynuyor, saçlarını savuruyordu.
“Melina, hemen in şuradan!” diye bağırdı Ateş.
Gözlerimi devirdim. Müziğin ortasında bir anlığına durdum. Kalabalığın sesi hâlâ yüksekti ama aramızdaki gerilim daha baskındı. Ateş elini uzattığında tutmam için bana dik dik bakıyordu.
Bir saniye tereddüt ettikten sonra elini tuttum. Dengemi kaybetmeden, ondan güç olarak tek hamlede masadan indim. Topuklarım zemine değdiği an sanki sahneden inmiş gibiydim.
Tam o sırada Riva’nın sesini duyduğumda, arkamı döndüm. “Nereye!” diye bağırdı.
Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzünde şaşkınlık ve hayal kırıklığı karışımı bir ifade vardı. Ateş elimden sıkıca tutmuştu. Kaşları hâlâ çatık, çenesindeki kas belirgindi. Bekliyordu.
Ona bir an baktım. Sonra Riva’ya.
“Benden bu kadar.” diye seslendim.
Riva omuz silkip yeniden müziğe döndüğünde Ateş çoktan yürümeye başlamıştı. Elimi bırakmadan, kalabalığın arasından sert adımlarla ilerledi. İnsanlara çarpa çarpa merdivenlerin yanındaki lavabonun kapısına kadar geldik.
Elimi bıraktı.
“Geç.” dedi kısa ve net bir şekilde.
Kapıyı açıp içeri girdim. Ardından o da girdi. Burnundan soluduğunu duyabiliyordum. Aynanın karşısına geçip ellerimi mermer tezgâha yasladım. Başım hafif dönüyordu ama ayaktaydım.
Ateş arkamda durdu. Aynadaki yansımamızda göz göze geldik. “Yüzünü yıka, Melina. Sarhoşsun.”
Kaşlarımı çattım. “İyiyim Ateş.”
“Dediğimi yap Melina.”
Başımı yukarı kaldırıp derin bir nefes verdim. Ateş kollarını göğsünde birleştirdi. Çenesi hâlâ kilitliydi.
“Alkol alman yasak değil miydi?”
“Fazla içmedim Ateş.” dedim. Aynadan ona bakmayı bırakıp arkamı döndüm. “Annem gibi davranmayı keser misin lütfen?”
Kontrol edilmekten nefret ederdim. Hayatım boyunca beni dizginlemeye çalışan insanlardan uzaklaşmıştım. Ateş normalde böyle biri değildi. Zaten öyle olsaydı ona aşık olmazdım. Onun derdi beni yönetmek değil, korumaktı. Bunu biliyordum. Ama bilmek, rahatsızlığı azaltmıyordu.
“Fazla içmedin öyle mi?” dedi sertçe. “O halin neydi peki? Sen dans etmezsin!”
Dudaklarım hafifçe aralandı.
Kirpiklerimi birkaç kez kırpıştırdım. Duyduğuma gerçekten inanamamıştım. Sonra yüzümdeki ifade yavaş yavaş sertleşti.
“Evet, uzun zamandır dans etmiyordum, kabul ediyorum.” dedim. Dudaklarım bir an şaşkınlıkla aralanmıştı. “Ah, siktir. Canım istemiş olamaz mı yani? Normal bir insan gibi eğlenmek istemiş olamaz mıyım? Ben anlamıyorum neye kızdığını.”
Başımı iki yana salladım. Ateş’in yüzündeki öfkeye baktım.
“Sen canın ne istiyorsa onu yapıyorsun zaten Melina. Bir şeyler oluyor anlatmıyorsun, içmemen gerektiği halde içiyorsun, masanın üzerine çıkıp kendinden geçmiş gibi hareketler sergiliyorsun.”
Yutkunarak gözlerimi onunkilere sabitlediğimde, Ateş arkasını döndü. Kapıya yönelirken omzunun üzerinden, neredeyse isteksiz bir şekilde mırıldandı. “Ne yapıyorsan yap.”
Kapı kapandığında içerideki sessizlik müziğin boğuk uğultusuna rağmen ağırlaştı. Tırnaklarımı avuç içlerime daha da bastırdım ve öfkeyle topuğumu zemine sertçe vurdum.
Lavaboya döndüm. Musluğu açtım. Soğuk su avuçlarıma dolduğunda bir anlığına nefesim düzene girdi. Ellerimi suyun altında biraz daha tuttum. Soğukluk tenime işledikçe zihnimdeki uğultu azaldı. Ama sadece birkaç saniyeliğine.
Başımı kaldırıp aynaya baktım. Dudaklarımı sıktım. Ardından eğilip iki avuç dolusu suyu yüzüme çarptım. Soğuk, yanaklarımı yakar gibi oldu. Tekrar. Bir kez daha.
İçimde yükselen o tanıdık hissi bastırmaya çalıştım. Su damlaları kirpiklerimden süzülürken aynadaki kız bana bakıyordu. Güçlü görünüyordu.
Ama güçlü hissetmiyordu.
Lavabodan çıktığımda gözlerim kalabalığın içinde Ateş’i aradı. Yoktu. Gitmişti. Duvarın köşesinde, birkaç kişinin arasında Cenk’i gördüğüm an içimde küçük bir umut kıpırdadı.
“Cenk!” diye seslendim.
Sesimi duyunca arkasını döndü ve rahat tavrıyla ellerini ceplerine soktu. “Güzellik, ne haber?”
Elimle yanına gelmesini işaret ettim. “Bir gelsene.”
Yanındakilere bir şeyler söyleyip benden tarafa yürüdü. Yanıma geldiği anda gözlerimi gözlerine diktim ve sanki ona dilek diliyormuşum gibi baktığımı fark ettim.
“Lütfen hallettim de.” dedim.
Dudaklarını birbirine bastırdı. Başını sağa sola yavaşça salladı.
“Ne yazık ki, üzgünüm Mel. Adam bu işlerden iyi anlayan biri olmalı. Dünden beri uğraşıyorum. Bilgilerine erişilmemesi için elinden geleni yapmış.”
Mideme taş oturdu.
Kısık sesle bir küfür mırıldandım. Birkaç saniye öylece durduktan sonra Cenk’e dönüp omzuna dokundum. “Neyse Ceko, yine de teşekkür ederim.”
Başını salladı. “Görüşüz.” deyip arkadaşlarının yanına döndüğünde başımı hafifçe salladım.
Tam o sırada telefonumun titremesi, kalbimi bir anlık refleksle hızlandırdı.
Ekrana baktım. Ondandı.
Yüz kaslarım gerilirken mesajı açtım.
“Eğleniyor muyuz? Nasıl parti ama! Gerçi kıskanç sevgilin senin eğlenceni engellemeseydi, daha da güzel olabilirdi. Sahi, hep böyle kıskanç mıdır?”
Dişlerimi sıktım.
“Ne dediysen yaptım. Söyle. Kimsin?” yazdım.
Cevap gecikmedi.
“Benimle tanışmak için sabırsızlanıyorsun biliyorum, Tatlı Kara Meleğim. Ama daha yeni başlıyoruz.”
Korku bir anlığına bedenimi ele geçirdi.
Dişlerimi birbirine bastırdım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacaktı. Nefes alışım düzensizleşti. Yüzümdeki kaslar gerildi, ifademi toparlamaya çalışsam da gözlerimdeki endişeyi saklayamıyordum.
Bu mesajlar. Her biri bilinçli atılmış birer hamleydi. Sinir uçlarıma dokunuyor, beni köşeye sıkıştırıyordu. İçimde ağır, yapışkan bir çaresizlik yayılıyordu.
Kimdi bu kişi?
Beni bu kadar iyi nereden biliyordu?
Ekrana gelen yeni mesajla kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Önce sırrının ne kadar önemli olduğuna bakalım.” Boğazım kururken ekrana kilitlendim. “Kraliçemizi tahttan indirmeye ne dersin?”
Kraliçe?
Zihnim bir saniyeliğine boşaldı. Sonra isim yankılandı.
Riva Atabay.
Nefesim boğazımda takıldı. Gerçekten fiziksel olarak yutkunamadım. Sanki görünmez bir kapan gırtlağıma kilitlenmişti.
Kuzenimi mi harcamamı istiyordu?
Bölüm sonu.