Gördüğü ilk şey hafif yeşil renkli bir ışıkla aydınlanmış tavan idi. Gözlerini açmış olsa da bir süre bedenini hareket ettiremedi. İçinden “Acaba ben yokken bedenimi Karabasan mı ele geçirdi?” gibi bir şaka yapabilecek kadar sakin olduğuna kendisi de şaşırdı.
Yeşil ışık vurmuş tavana bakarken kaldığı odadaki yatakta yattığını fark etti. Derken etrafından konuşma sesleri duydu. İki erkek sesi birbiri ile konuşuyordu. Başında da alışık olmadığı bir ağırlık vardı. Mecazi bir anlamda değildi bu ağırlık. Gerçekten de bir şeyler alnının iki yanına bastırıyor gibiydi.
“Şu yeşil renkli ışığı sevmiyorum. Belma bu ışığı kullanınca kimseler gelmiyor. Bir başımıza kalıyoruz.”
“Ne güzel işte! Sen ve ben bu ışıktan zarar görmeyecek kadar güçlüyüz demek bu. Belma şu Aylin isimli çocuğun bedenini başkaları almasın diye yaktı bu ışığı.”
“Biz ruh muyuz da bu ışıktan zarar göreceğiz, kardeşim?”
“Deme öyle. Bu ışıkta bizden birileri de Belma’yı ziyaret edemiyor.”
İki ses birbiri ile sohbet ederken Aylin seslerin geldiği yeri tespit etmeye çalıştı. Bu sırada bedensel duyuları da yavaş yavaş geri geliyordu.
“Bana mı öyle geliyor, yoksa alnımın iki tarafına dokunan bir şeyler mi var? Üstelik sesler de onlardan geliyor…” diye düşündü Aylin. Hem doğrulmaya çalıştı hem de ellerini alnına değen şeylere götürüp onları avuçladı.
Avuçlarını tekrar kucağına indirdiğinde elinin içinde olan şeylere inanamadı. İki minik adam şaşkınlık içinde ona bakıyordu. Bir tanesi “Aha! Uyandı! Belma’ya haber verelim.” dedi heyecanla.
Diğeri “Bizi bırakmazsa nasıl gidip fısıldayacaksın kulağına?” diye çıkıştı öbürüne. Sonra ikisi birlikte irkilip Aylin’e tekrar baktılar. İkisi de aynı anda “Amanın! Bizi görüyor bu kız!” diye bağırdı hayretle.
Aylin onları bırakmadan “Evet alnıma yaslanmış birbiri ile muhabbet eden iki küçük insan görüyorum.” dedi.
Sol elindeki daha akıllı olduğu belli olan küçük adam “İnsan mı? Ne münasebet!” dedi. Öbürü onun açıklamalarını devralmış gibi “Biz insan değiliz. Onlardan daha kadim ve yaşlı varlıklarız. Normal insanlar da bizi göremez. Küçük bir astral seyahat ettikten sonra bizi görebildin diye bizi küçümseme.” diye devam etti.
Diğeri sesini düzelterek “Şimdi bu kadim varlıkları bıraksan iyi olur evlat.” dedi. Aylin avuçlarının içinden kurtulamayacak kadar küçük olan ama kadim olduklarını iddia eden bu varlıkları, avuçlarını gevşetse de tutmaya devam ediyordu.
“Fazla sıktıysam özür dilerim ancak uyanır uyanmaz böyle bir şey gördüğüm için az bile tepki veriyorum bence.” dedi. Akıllı olan küçük adam “E, orası da doğru…” dedi.
Aylin soracağı soruya geçmeden önce onların bariz bir şekilde Türkçe konuştuğunu fark etti. Öktem ile konuştuğu gibi bir zihinsel tercüme mekanizması kullanmıyordu.
“Peki bu kadim varlıklarla tanışabilir miyim? Benim adım Aylin.” diye başladı.
Sağ tarafında havada uçuşan, diğerine göre daha akıllı gibi görünen söze başladı. “Benim adım Maym, kardeşimin adı da Nahar. Senin kim olduğunu biliyoruz zaten.”
Aylin hiç beklemeden “Peki siz kimsiniz? Koruyucu ruh falan mı?” diye sordu. Maym sesine hiddet eklemiş bir şekilde “Bizler de sizin gibi fani bir bedene kapatılmış canlılarız. Sadece sizlerden daha fazla özelliklerimiz var. Ne olduğumuzdan daha çok Belma’nın arkadaşları olduğumuzu ve sana zarar vermeyeceğimizi bilmeni isterim.” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Aylin avuçlarını yavaşça açarak onların serbest kalmasını sağladı. İki kardeş küçük birer sinek kuşuymuş gibi havada değişik bir aura akışı bırakarak süzülüyordu.
“Belma Abla da sizi görebiliyor mu?” diye sordu Aylin.
“Hayır, o biz onun kulağına fısıldarsak duyabilir sadece.” diye cevap verdi Nahar. Aylin, Belma’nın falcılık özelliklerinin bir kısmının bu iki canlıdan geldiğini tahmin etti.
Hangisinin Maym, hangisinin Nahar olduğunu anlamak için biraz daha inceledi bu küçük varlıkları. İlk bakışta minik insanlara benziyor olsalar da farklı olan şeyleri vardı.
Ten renkleri daha mattı. Maym’ın ten rengi biraz soluk bir mavi gibiydi. Nahar ise yeni doğmuş bir bebeğin derisi gibi pembe idi. Başlarında saç yoktu ama ikisinin de göbeğine kadar sakalı vardı. Vücutlarının üst kısmı çıplaktı ve Aylin, onların dışarıya bombeleşmiş, insanlarınki gibi çukur olmayan göbek deliklerini fark etti. İkisi de gri renkli bel ve uyluk bölgesi geniş ama bacaklardan daralan bir tür pantolon giyiyordu. Ayakkabıları çarıklara benziyordu.
Maym, Aylin’in neye dikkat ettiğini fark edince muzip bir şekilde sırıtıp kendi ten rengini tıpkı kardeşi gibi yaptı. Bu kez görüntü olarak birbirlerinden ayırt edilemiyorlardı. Kardeşinin yaptığı şeyi görünce Nahar da sırıtıp kardeşinin soluk maviye çalan derisine büründü. Sonra süzülerek biraz daha yukarı çıkıp kendi aralarında dolanarak birkaç kez yer değiştirdiler. İşleri bittiğinde ikisinin de ten rengi kar beyazı idi. Birbirlerinden ayırt etmek imkansızdı. Yine de Aylin, biraz daha yukarıda uçuşanı işaret edip “Sen Maym’sın.” dedi. İşaret edilen kardeş sırıtıp “Bilemedin.” diye cevap verdi.
Aylin tepkisiz bir şekilde “Bence bildim.” dedi. Aslında içgüdüsel olarak tahmin etmişti ama parmağı ile gösterdiği kardeşin şaka yapabiliyor olması bile Maym olduğunu doğruluyor gibi geliyordu.
Maym şakasını kısa keserek “Evet, bildin. Şamanlardan oldum olası korkmuşumdur.” dedi. Aylin nedenini sordu.
“Bizim türümüz farklı şeylerden yaratıldı. İnsanlarda olmayan duyularımız ve güçlerimiz var. Ancak bize insanlar kadar hayatta kalma içgüdüsü ve zeka verilmedi. Ruhani güçleri olan zeki varlıklar her zaman korkutur beni.” diye açıkladı Maym.
Nahar biraz hızlı bir şekilde Aylin’e yaklaşıp tatlı bir şekilde sırıttı ve “Beni kardeşime göre biraz daha alık bulmuşsundur ama inan bana kendi türümüzün en zekilerindeniz.” dedi.
Aylin onlardan bakışlarını ayırmadan “Öyle mi…” diye cevap verdi. Maym beklemeden “Daha çok sohbet ederiz ama sen bizimle Belma yanımızda iken konuşmamaya bak. Gerekmedikçe biz de seninle konuşmayacağız. Şimdi daha fazla vakit kaybetmeden-” diyordu ki Belma yavaşça içeri girdi. Aylin’i yatakta oturur vaziyette görünce hafif utanıp “Hala uyuduğunu sanıyordum. Kapıyı çalmadan girdim, kusura bakma tatlım.” dedi.
Sonra yatağın yanına ilişip bir eli ile Aylin’in alnını yokladı. Aylin ateşini kontrol ettiğini sandı ama Belma “İyi, bedenin yeteri kadar sıcak.” diye mırıldandı.
Aylin “Soğuk olsa ne olacaktı ki?” diye sordu. Belma nasıl açıklayacağını düşünürken Aylin “Doğru ya… Ruhum bedenden ayrılınca beden soğuyacak tabii. Soğuk beden ölü beden demektir.” diye ekledi. Belma hiçbir şey demeden şefkatli bir şekilde gülümsedi.
Aylin “Ben yokken bedenime göz kulak olduğun için teşekkür ederim.” diye devam etti. Belma bir süre Aylin’e şaşkın bir şekilde baktı. Aylin’in ne tür bir durum yaşadığının farkında olduğunu görüyordu. Şaşkın ifadesi kısa sürdü ve gülümseyerek “Aç mısın?” diye sordu.
Aylin kurt gibi acıkmıştı ve yemeğini yerken ona Öktem’in kendisini uyardığı konudan bahsetmeyi planladı.