Taksi beni bu işlek caddenin ortasına getirmişti. Ücreti şoföre teslim ettikten hızla indim araçtan. Kafamı yukarı doğru kaldırdığımda beni gökyüzüne uzanan kocaman bir bina karşıladı.
İtiraf edeyim ki Ankara’ya ilk geldiğim zamandan beri ne zaman önünden geçsem büyülenerek baktığım yerdi burası. Şimdi ise ilk kez içeriyi görecektim ve belki de yeni işim burada olacaktı. Sonucun önemi yoktu benim için, yolda topladığım tüm deneyimler çantama giriyordu.
Taksinin kapısını kapatıp ikinci adımımı attım bu koca holdinge doğru. Ne diyorsun Leyla, başlıyor muyuz?
‘’Hoş geldiniz hanımefendi, size nasıl yardımcı olabilirim?’’
‘’Teşekkür ederim, hoş buldum. Sadık Mehmet Asilsoy ile görüşeceğim.’’
‘’Nasıl, efendim?’’
‘’Sadık Mehmet Asilsoy ile görüşeceğim, randevumuz vardı.’’ diyerek yeniledim ama bu defa kelimeler ağzımdan daha tane tane çıkmıştı.
‘’Hemen efendim...’’ diyerek telefona sarıldı elleri. Kısacık bir görüşmenin ardından ceketinin üst düğmesini ilikleyerek arkasında durduğu resepsiyondan çıkıp kollarıyla bana yolu işaret etti.
‘’Böyle devam edelim hanımefendi.’’
Peşine takıldım ve koridordan ilerlemeye başladık. Hemen önümüzde duran asansörlerin önüne gelince soldaki, özel olan asansöre bindirdi beni.
‘’Yirmi sekizinci kata çıkacaksınız Leyla Hanım, orada sizi arkadaşım karşılayacak.’’
Adımı öğrenmişti, bu hoşuma gitti. Kafamı sallayarak kısa bir teşekkür ettim. Sonrasında adımımı asansöre attım ve yirmi sekizinci katın tuşuna tıkladım. Asansör katları birer birer tırmanmaya başladı ve hiç ara katta durmadı. Ben her katta durur ve en az bu şekilde on dakika kaybederim diye düşünüyordum. Asansörün kapıları açıldığında beni üzerinde beyaz gömlek, siyah ceket ve siyah bir kumaş pantolon giymiş olan ufak tefek bir kız karşıladı.
‘’Hoş geldiniz Leyla Hanım, Sadık Bey sizi bekliyor.’’
Hiçbir şey demedim, ortamın verdiği büyüyle ağzım mühürlenmişti. Sadece ayaklarım sorunsuz işleyebiliyordu ki bu da benim için bir şanstı şu anda.
Karşımızdaki kapıyı benim yerime tıklattı ve açtı. Açılan kapının ardında oldukça camla çevrili devasa bir oda karşıladı beni ve camın kenarındaki bir koltuğa oturmuş Sadık Mehmet Asilsoy.
‘’Merhaba, Sadık Bey.’’ diyerek girizgahımı yaptım.
‘’Leylacığım, hoş geldin.’’ diyerek beni oldukça samimi bir şekilde karşılamıştı.
Ben daha resmi bir karşılama ve gülmeyen suratlar bekliyordum ama umduğum gibi olmamıştı. Sadık Bey koyu gri bir takım giymişti, kravatı yoktu ve en üst düğmeleri açıktı.
‘’Sabah kahveni içmediğini umuyorum...’’ diyerek elini masadaki telefona uzattı.
‘’Bir kahveye hayır diyemeyeceğim.’’ diyerek neşeli bir dille yanıt verdim. Odasına iki orta şekerli kahve söyledi. Tam isabet, ben de bir türlü alışamamıştım Türk Kahvesini şekersiz içmeye. En gerildiğim şeylerden biri olan benim adıma kahve siparişi verilmesini büyük bir rahatlıkla atlatmak bana keyif vermişti.
‘’Nasılsın bakalım?’’
‘’İyiyim, teşekkür ederim. Burada olduğum için daha mutluyum. Siz nasılsınız?’’
‘’Ben de iyiyim, yaşıyoruz işte...’’ demişti oldukça sakin bir tavırla. Kendisine bir krallık kuran birinin bile yaşamayı bu kadar basite alması ne garipti. Dünyanın en zengini de, en fakiri de aynı tonda söylüyordu bu ‘yaşıyoruz işte’ cümlesini.
Kahvelerimiz hemen gelmişti, biraz önce beni karşılayan hanımefendi şimdi yine odadaydı.
‘’Büşra, kızım birini bağlama. Toplantıda olduğumu ve müsait olmadığımı söyle sorana.’’
Kahvenin yanında gelen sudan küçük bir yudum aldım ki oklar bana gelmişti. İşte nereye varacağını, neler konuşacağımızı bilmediğim o sohbet başlıyordu.
‘’Bildiğim kadarıyla Siren’de çalışıyordun, yollarınızı mı ayırdınız?’’
‘’Evet ama iki hafta önce yollarımızı ayırdık. Hatta açık sözlü olmak gerekirse, onlar ayırmak istedi.’’
Sanki bilmiyordu yollarımızın ayrıldığını. Adım gibi emindim her şeye hakim olduğundan. Hatta kovulmamdan, emniyette ifade vermeme kadar. Böyle bir insanın bir şeyleri bilmemesi imkansızdı. Sadece küçük bir rol yapıyordu o kadar.
‘’Yılbaşı partiniz... haberlerdeki fotoğraflarda... sen de vardın diye hatırlıyorum.’’
Bazen konuşurken cümlenin arasında nefes boşlukları bırakıyordu. Acelesi yoktu, konuyu ve konuşmayı yöneten kişi olmaktan keyif aldığı her halinden belliydi. Hiçbir şeyi saklamaya niyetim de yoktu, ne sorarsa şeffaf olmakta her zaman fayda vardı çünkü güveni kırılan bir insan bir daha eskisi gibi olamıyordu. Bunu çok iyi biliyordum.
‘’Evet, yılbaşı gecesi bir sorun yoktu. Kendileriyle bile konuşmadım bunu, şirketin bir avukatıyla bu yolları ayırma işini yapmak istemişler...’’
‘’Nasıl yani, mahkemelik mi oldun?’’ sesi oldukça şaşkın çıkmıştı ve bu şaşkınlıkla kahve fincanı yarı yolda, ellerinde kalmıştı.
‘’Hayır, hayır... Gece yarısı şirketin avukatı bana toplantı saati verdi, görüşmemiz gerek dedi. Biliyorsunuz 1 Ocak resmi tatil, 2 Ocak günü sabah ofisine gittim.’’
‘’Sonra ne oldu?’’
Meraklı bir şekilde sorularını yöneltiyordu. Kara gözleri gözlerimin içine bakıyor, bedeni ise koltukta hafif bana dönmüş şekilde duruyordu. Oldukça dikkatli bir şekilde beni dinliyordu, tıpkı avına yaklaşan bir kaplan gibi.
‘’Aynı açıdan bakamadığımızı ve artık içlerine dönmeleri gerektiğini biliyorum... Yani en azından kovulma nedenim buydu. Biliyorum, bu sizin için büyük risk. Size diyebileceğim tek şey benim bir şey yapmadığım.’’
‘’Benim için risk almak oyuna katacağım yeni bir eğlence olur sadece.’’ dedi suratına keyifli bir gülüş yerleştirerek. Arkasına yaslanarak kahvesinden bir yudum daha aldı. Ben cevap vermeden tekrar konuya girdi.
‘’Mezun olunca... burada bir başvurun olur diye düşünüyordum...’’ dedi.
Evet, mezun olduktan sonra yaklaşık bir yıl başka bir yerde çalışmış ve sonra Siren’e eski şirketim tarafından transfer edilmiştim. Burası benim gözümde ve sektörün Ankara ayağında devi olduğu için başvuru yapmayı düşünmemiştim bile. Sanki başvursam alacaklardı beni... Hepimiz yeni mezunlara nasıl bakıldığını biliyoruz ama konu bu değildi. Burada ilgilenmem gereken şey eğitim hayatımdan bu denli haberdar olmasıydı.
‘’Öncesinde kısa bir dönem başka bir firmada çalıştım, oradan referansla Siren’e transfer oldum ama... siz başvuru yapıp yapmadığımı nereden biliyorsunuz?’’
‘’Üniversitede çok başarılıydın. Fakülte birincisi olarak mezun olmuştun, değil mi Leyla?’’
‘’Evet, fakülte birincisi olarak mezun oldum.’’
Hakkımda sandığımdan daha çok bilgiye sahipti ve bu beni ürkütmeye başlamıştı.
‘’Ben de o okulda okudum, aynı diplomalara sahibiz ama aramızdaki tek fark benim daha çok paramın olması.’’
Umarım burada ezilmemişimdir çünkü evet, paramın olmadığını ben de biliyordum. Aramızdaki tek farkın paradan ibaret olmadığını görebilecek kadar açıktı gözlerim. Bir yandan bana parasız mı demek istedi, bir patron edasıyla servetiyle ezdi mi karar verememiştim. İçimden kendimle tartışmaya devam ederken lafını sürdürdü.
‘’Fakat benim artık bu diplomadan, bu koltuktan, bu paradan daha farklı bir şeye ihtiyacım var. Bu güne kadar hiç ihtiyacımın olmadığı bir şeye.’’
‘’Nedir, Sadık Bey?’’ diyerek sorumu yönelttim.
‘’Bir sağ kola...’’
Yutkundum.
Sağ kol demek her şeye sahip olmak demekti. Sağ kol demek bu şirketin kara kutusu olmak demekti. Her şeye karşı dikkatli olmak, ağzının sıkı olması, yöneticiliğini en iyi şekilde ortaya koymak, risklere girmek ve tüm tehlikelere karşı bir avcı gibi tetikte olmak demekti. Birkaç saniye duvara bakan gözlerim anlamlı bir ifadeyle Sadık Mehmet Asilsoy’a doğru dönmüştü. Yüzüme kendinden emin küçük bir gülüş kondurdum.
‘’Neden şimdi?'’ dedim. Soru sorma sırası bendeydi.
‘’Bu sektör... ticaret, turizm, iş dünyası... Burası oldukça nankör ve tehlikeli bir yer. Artık eve dönmeliyim. Oldukça yorgunum... Ankara’da benim yerime geçecek birini istiyorum.’’
Bacaklarım titremeye başlamıştı, bahsettiği kişi ben miydim sahiden? Hayır, hayır... Bu görevin altından kalkamama korkusu yaşamıyordum kesinlikle. İçimdeki zafer çığlıklarını belli etmemeye çalışıyorum sadece. Neden olmasın? Her şey mümkün olabilir. Siren’i yerin dibinden göklere çıkaran ben değil miydim? Peki böyle bir teklif gelse yapabilir miydim? Elbette!
‘’Paranın konuşulduğu yerde kimse kimseye acımaz, üstelik konu sizseniz...’’
‘’Kesinlikle, sana katılıyorum Leyla. Bu teklifi sana ben yaptım çünkü işte de aşkta da gurur olmaz. Bulduğun yere saldıracaksın ve faydana olacak şeyi kazanmak için çabalayacaksın. Üniversitede çocuktun, şimdi bir iş kadını. Seni artık Asilsoy Holding’in sağ kolu olarak görmek istiyorum... Hem bunu bana... borçlusun...’’
İşte o teklif gelmişti... Hem de büyük bir ciddiyetle. Sadık Mehmet Asilsoy’un yüzündeki gülüş gitmiş yerine sinirli, gaddar bir adam gelmişti.
Hızlı bir cevap vermem ve bir o kadar da iddialı görünmem gerekiyordu. Sahanın en gözde yerindeydim ve top benim ayağımdaydı. Şimdi pozisyonumu alacak ve topu kaleye doğru fırlatacaktım. Sonucu bana ya bir puan getirecekti ya da yenilgiyi kabul edip maçtan uzaklaştırılacaktım. Ama tek taraflı olmamalıydı. Ben de kriterlerimi ortaya koymalıydım. Yeni bir darbe almamak için tedbir almak zorundaydım.
‘’Sadece emir alarak çalışmam. Kendi fikrim, kendi yaratıcılığımın olmadığı işi yürütmem. Bazen zor da olsa, sonunda kaybedecek de olsak güvendiğim ve almak istediğim riske şans verilmesini isterim. Tüketici, müşteri... Herkesin dikkatini çekebilecek yeni projelere destek isterim. Beni burada isteyerek adım atan siz de olsanız bu istediklerimin olmadığı bir yerde özgürce çalışamam... Ayrıca, eğer bana güvenmezseniz sizinle bir olamayız.’’
Biraz uzun ve belki fazla istekte bulunmuştum. Muhtemelen direkt ‘tamam’ diyerek kabul etmemi bekliyorlardı ancak öyle değildi. İki tarafın da birbirine güvenmesi ve inanması gerekiyordu. Üstelik birbirine bu kadar yabancı iki kişiyse iş yapmak da zor olacaktı.
Sadık Bey yaslandığı koltukta doğruldu ve ayağa kalktı. Gözlerini yüzüme sert bir şekilde dikmiş ve oldukça tepkisiz suratıyla bakmaya devam ediyordu.
‘’Odanı görmek ister misin, Leyla?’’
⁛
Dışarıda çok oyalanmadan eve döndüm. Ceyhun’a akşam yemeğe gelmesi için kısa bir mesaj attım ve evi temizlemeye başladım. Yeni bir serüven benim için başlıyordu ve her zamankinden daha da hırslı ve öfkeliydim tüm dünyaya karşı.
Kulaklıklarımı taktım ve evi süpürmeye başladım. Kovaya su doldu, pırıl pırıl yaptığım evimi güzelce sildim. Tezgahın üzerinde duran birkaç bardağı bulaşık makinesine kaldırdım, lavaboyu deterjanladım. Kahve makinemin düğmesine tıkladım ve küçük bir gürültüyle çalışmasını sağladım.
Yemek hazırlayacak vaktim kalmadığı için dışarıdan iki orta boy pizza, bir büyük boy patates ve soda söyledim. Umarım Ceyhun da benim gibi pizza seviyordur ve umarım yemeğe davet ettiğim gün dışarıdan pizza söylemiş olmamı fazla yadırgamaz... Çünkü bir ödül gecesiydi. Bu kutlama akşamında en sevdiğimiz şeyleri yemeyeceksek ne anlamı vardı ki? Özellikle beslenmesine çok dikkat eden biri olarak bu akşam özgürdüm. Gluten serbestti, şeker serbestti ve hatta belki cips bile yiyebilirdim.
Kapı çaldığında gelenin Ceyhun olduğunu hissederek keyifle koştum. Hızla açtığım kilitten sonra günümün tüm huzuru karşımdaydı...
‘’Hoş geldin!’’ diyerek atıldım öne doğru. Sarılmama küçücük bir mesafe kalmıştı ki ani bir fren yaparak durdurdum kendimi. Belki sarılmak istemiyordu, gelir gelmez bunaltmak da olabilirdi bu. Hem belki de erkendi... Bilmiyorum. Bunları düşünmenin zamanı değildi. Benim içimde kendimle kavgam sürerken Ceyhun kapıya yaslanmış bana bakıyordu. Yine her zamanki gibi tüm güzel kokusuyla sarmıştı etrafı.
‘’Hoş buldum...’’ diyerek sırıtmasını sürdürdü bir süre.
Kollarından tutup içeriye doğru çektim, dışarının soğuğunu üzerinden atmak istercesine hızla çıkardı kabanını ve zil tekrar çaldı.
‘’Pizza söyledim, umarım seviyorsundur...’’ diyerek mahcup bir şekilde tekrar kapıya yöneldim. Tabii yemeğe çağırmadan önce söyleseydim daha iyiydi ama olsun.
Kuryeden kutuları aldıktan sonra ödememi yaptım, kibar bir teşekkür ve gülümsemeyle uğurlayıp sıcak pizzaları tezgahın üzerine bıraktım.
‘’Pek neşeli görünüyorsun bugün.’’ yüzündeki afacan gülüş hiç solmamıştı.
‘’Çok mutluyum, bugün yeni hayatımın ilk günü.’’ diyerek ani bir heyecanla öptüm yanağından.
Ceyhun afallamıştı. Doğrusu bu hareketimi ben de beklemiyordum ama ne zararı vardı ki? Hayat bir andan ibaretti. Sonraki dakikamızın bir garantisi yoktu. Her şey kendiliğinden güzeldi. Anı yaşayan, hayatı ertelemeyenler mutluydu.
Küçük öpücüğümün onu heyecanlandığı her halinden belliydi ama yüzündeki bir heyecandan ziyade şok olmaktı. Doğuyu söylemek gerekirse bunu ben de beklemiyordum. Elimden gelen bir şey yoktu, bugün çocuklar gibi şendim.
Tekrar mutfağa gelip pizza kutularını açtım. Üst tezgahtan iki bardak indirdim ve çekmeceden gazoz açacağı aldım. Sodaları açıp asitleri kaçmasın diye yavaş yavaş bardağa döktüm.
‘’Her bir detayı anlatmanı istiyorum, hemen başlamalısın çünkü bu saate kadar zor dayandım.’’
Sabırsız bir şekilde dile getirmişti. Haklıydı, ben olsam ben de çok merak ederdim.
‘’Hemen başlayayım. Öncelikle beni bir çalışan karşıladı. Ona Sadık Mehmet Asilsoy ile görüşmek istediğimi söyledim.’’
‘’O kadar geriden alacağını düşünmemiştim...’’
‘’Dinlemek istemiyorsan susayım mı?’’ sahte küçük bir alınganlıkla konuşmuştum ciddiye alıp cevap vereceğini düşünmeyerek.
‘’Seni ömrümün sonuna kadar zevkle dinleyeceğim, o yüzden benim için sorun yok... Heyecanlı kısıma gelebilmek için söylemiştim.’’
‘’Bir sağ kol istiyorum dedi.’’
Konuya hızlı bir giriş yapmıştım. Pizza tabağını önüne koyarak karşısındaki sandalyeye oturdum ve konuşmaya devam ettim.
‘’O yokken ya da varken onun gibi her şeyi düşünecek, yönetecek birini arıyor. Ama bir çalışandan çok güvenebileceği bir dost arayışında. Beni önceden tanıyormuş... Ben farkına varmamışım, üniversitede burs aldığım fabrika ona aitmiş.’’
‘’Eğitim hayatından, iş hayatına diyorsun...’’
Masada duran pizzadan bir dilim almıştı, keyifle ilk ısırığı ağzına attı. Yemek yemesi hoşuma gitmişti. Çekinmemesi, utanmaması ve beni de bu konuda cesaretlendirmesi hoşuma gidiyordu. Bu evin içinde bir samimi nefese mecburdum. Ruhumun, Ceyhun’a ihtiyacı vardı.
‘’Az kalsın unutuyordum.’’ diyerek panikle indi sandalyeden ve biraz önce askılığa astığı montunun cebinden bir paket kek çıkararak vücudunda hafif bir kıpırtıyla bana döndü. Yine aynı telaşla masaya döndü, üzerindeki hırkanın cebinden bir çakmak ve bir pasta mumu çıkardı ve mumu kekin üzerine batırdı.
Ne yapmaya çalıştığını anlamıştım, gözlerim acı acı batmaya başlamıştı ama bu defa gözlerim mutluluktan doluyordu.
Allah’ım eğer beni duyuyorsan teşekkür ederim! Her şey bitti demişken bana güzellikler sunduğun için, bana değer veren birini bana getirdiğin için ama en çok da yeniden başlayabilmem ve birini sevebilmem için cesaret verdiğin için teşekkür ederim...
‘’Gözlerinin yine gökyüzü gibi ışıl ışıl olduğunu görmek çok güzel. Yeni hayatına merhaba, demelisin...’’
Yanan mumu bana doğru yaklaştırdı. Ellerim ellerini sıkı sıkı tuttu. Gözlerimi kapattım ve yandığını hissettiğim gözlerim serin bir suya dalmış gibi rahatladı.
‘’Teşekkür ederim... Sanırım seni de bulduğuma göre tek dileğim mutluluğumuzun bozulmamasını dilemek...’’
‘’Üçten geriye sayıyorum öyleyse.’’
Başımla onayladım.
‘’Üç.’’
Nefesimi içime çekmeye başladım.
‘’İki.’’
Havayla dolan ciğerlerim sabırla bu mumu üflememi bekliyordu. Ellerim Ceyhun’un ellerini sıkı sıkı sardı.
‘’Bir.’’
Telefonum çalmaya başlamıştı ama buna takılmadan dileğimi içimden tekrar edip üfledim yanan küçük ateşi. Yeni hayatıma merhaba demiştim. Bana güzelliklerle gel olur mu?
Telefonun çalmasına aldırış etmeden sandalyemden inip karşımda oturan Ceyhun’un yanına geçtim. Güzel kolları belimi sardı ve beni sarılarak kendine çekti.
Zaman durmuştu. Şu an tüm sesler kesilmiş ve beynimdeki tüm sekmeler kendini uyku moduna almıştı. Kendimi iyi hissediyordum. Rahatlamış ve huzur içinde... Bir insanın bir insana bu kadar iyi gelebilmesi nasıl bir mucizedir?
Ben başımı omzuna öylece koymuşken kulağıma sakin sakin fısıldamaya başlamıştı.
‘’Her zaman her şey yolunda gitmeyecek. Yine sınanacaksın, yine zorluklar olacak. Ama sen hiç pes etme, tekmeleme hayatı. Zorluğun sonunda kavanozumuza en fazla birkaç renkli yıldız daha eklenir...’’ diyerek gelecek günlerin stresini şimdiden garantiye almıştı.
Bedenlerimiz yavaş yavaş ayrılmıştı. Elimle ve eş zamanlı olarak kafamla koltuğu işaret ettim ve mutfak tarafından oturma odası tarafına geçtik. Bir bacağımı bağdaş kurar gibi kendime çekerek yan bir şekilde oturdum rahat koltuğuma. Hemen karşıma da aynı pozisyonu alarak Ceyhun oturdu.
‘’Sana ne kadar teşekkür etsem bilmiyorum...’’
Bugün içimden sevgi fışkırıyordu. Bu duygu bambaşkaydı. Nasıl tarif edebilirim bilmiyorum ama sandığımdan daha kısa sürede ve hiç beklemediğim bir şekilde bağlanmıştım ona. Sürekli yanıma gelmesini, günlerimin onunla geçmesini ve hiç ayrılmamayı istiyordum.
Hayır, bu duygusal boşluk değildi. Mantığını her zaman ön planda tutabilen biri olarak buna emindim. Hayatta en korktuğum şey bana en güzel ve en masum haliyle gelmişti. Aşık olmak...
Kendi kendime yeminler ettiğim o tehlikeli ama bir o kadar da mucizevi şey ruhumu, kalbimi sarıyordu. Sesini duyunca bile huzur bulabiliyordum. Bir insanın varlığıyla mutlu olabiliyordum... Şimdi her şey bu kadar mükemmelken ve onun da beni sevdiği bir ilişkiye başlıyorken daha güzel ne olabilirdi ki? Aşkım karşılıksız değildi. Üstelik onu senelerce bu ilişkide farkında olmadan yalnız bırakmama rağmen... Beni şu anda karşılıksız ve çıkarsız olarak destekleyen ve seven tek insandı.
Teşekkürümden hemen sonra cevap vermesine müsaade etmeden konuşmaya tekrar devam ettim.
‘’Artık bitti, dediğim yerde çıktın karşıma. Tüm harabe topraklarım sayende yeşillenmeye ve çiçekler açmaya başladı. Beni kırmandan ama en çok da terk etmenden çok korktum...’’
Yutkundum, gözlerinin içine baktım. Birazdan duygulanacağını anlayabilecek kadar tanıyordum artık onu. Gözleri ışıl ışıl parlayarak ve dudakları gergin bir gülümsemedeyken bana bakıyordu. Hiçbir şey demedi, ben de konuşmaya istediğim gibi devam ettim.
‘’Sanırım hala korkuyorum ama yine de ellerini bu korkuya izin vermeden tutmak istiyorum.’’
Ellerimi kaldırıp avucumun içine küçük bir öpücük kondurdu.
‘’Senin niyetin bizi yakmak mı?’’
‘’Neden yakacakmışım?’’
‘’Çünkü bu normal bir duygu değil Leyla...’’
‘’Anlatsana biraz, ne hissediyorsun şu anda?’’
‘’Alev alev yandığımı hissediyorum... Bunun dönüşü olmayacak biliyorsun değil mi?’’
Evet, daha bir gün önce birbirimizin sevgilisi olmuştuk. Her şeyin daha çok yeni olduğunu biliyordum ama onu kırk yıldır tanıyormuş gibi hissettiğimi kime, nasıl anlatabilirdim ki?
Telefonum tekrar çalmaya başladı. Bakmaya hiç niyetim yoktu ama durumdan sanırım tek rahatsız olan ben değildim.
‘’Önemlidir belki, bak istersen...’’ dedi aynı rahatsızlığı dile getirerek.
Beni saran kolların gevşemesiyle koltuğun üzerinde duran telefonu elime aldım. Arayan, babamdı.
‘’Ceyhun, babam arıyor. Balkonda konuşsam daha iyi olacak.’’ diyerek ayağıma terliklerimi geçirip dışarı çıktım. Telefon kapanmıştı, hemen açacak cesareti kendimde bulamamıştım çünkü en son ne zaman sesini duyduğumu hatırlamıyordum bile. Birkaç saniye bunu düşündüm... En son ne zaman konuşmuştum sahiden? Aylar olmuştu... Sanırım bayramlaşmak içindi ve sonrasında tüm haberleri annemden aldığım için, aramızda iletişimi o kurduğu için tekrar bir konuşmamız olmamıştı. Cevapsız aramalara girerek geri bir çağrı yaptım, çok sürmeden açıldı telefonum.
‘’Kusura bakma baba, yetişemedim... Nasılsın?’’
Oldukça sevecen bir dille başlatmıştım konuşmaya. Strese hiç gerek yoktu. Muhtemelen annemden işten ayrıldığımı duymuş, ne yapacağımı soracaktı ama karşı taraf oldukça sessizdi.
‘’Abla...’’ dedi küçük kardeşim. Sesi oldukça kırgın gelince korku tüm bedenimi sarmıştı.
‘’Fatma, sen misin? Babam nerede?
‘’Benim...’’ sesi ağlamasının arasında kesik kesik duyuluyordu. Biraz önce bedenimi saran korku paniğe dönmüştü. Kalp atışım hızlanmış ve göğsüme dar gelmeye başlamıştı.
‘’Fatma ne oldu, sesin iyi gelmiyor ablacığım... Ne oluyor, korkutma beni!’’
Cevap gelmemişti. Telefonun ardında tek duyduğum kardeşimin hıçkıra hıçkıra ağlamasıydı. Henüz bir şey duymamıştım. Ne olduğunu bilmiyordum ama anlamıştım. Hissetmiştim...
‘’Babamın cenazesi öğlen kalkacak abla...’’