Getirdiğim konumu biraz değiştirmiş ve daha rahat konuşabileceğimiz bir ortam seçmeye özen göstermiştik. Bu yüzden rotamız değişmiş ve kendimizi Bahçelievler’de bulmuştuk.
Cafeye oturduktan sonra önden iki açık çay istedim. Bugünün aktörü bendim. Bu yüzden siparişleri hızla es geçip çantamdan bir çırpıda çıkardığım zarfı masaya koydum.
‘’Bu nedir? Peşini bırakmam için bana para mı teklif ediyorsun?’’ diyerek sırıtmaya başladı. Yeri ve zamanı olsa bu espriye gülebilirdim ancak içim şu an başka türlü kaynadığı için alaycı bir bakış atarak dikkate almadığımı belirttim.
‘’İçini açmaya ne dersin?’’
Zarfa zarar gelmemesini önemseyerek zarif hareketlerle çıkardı içindeki kağıdı. Bir de benim evde kağıda yaşattığım şiddeti bilse ne düşünürdü kim bilir...
Benim aksime ön yüzünden okumaya başlamıştı. Yüz ifadesindeki belirsizlik gitmeye başlamış yerini hafif kalkık kaşlara, ufak ufak sarkan bir dudağa bırakmıştı.
‘’Nereden geldi bu zarf sana?’’
‘’Kolide buldum... Yani beni işten çıkardıkları zaman odama gidip masamın üzerindeki eşyaları bir koliye tıkıştırmıştım.
‘’Eğer bu gerçekse...’’ diyerek yavaş yavaş cümlesini tamamlamaya çalışırken ben yine bir heyecanla lafını tamamladım.
‘’Bu benim merdivenleri kaldığım basamaktan tırmanabilmem demek olur...’’
Sakin kalmak, realist şekilde her şeyi düşünmek ve hareket etmek gerekiyordu. Çünkü bu bir şaka değildi. Kimse bu şekilde oyununa Sadık Mehmet Asilsoy’u katacak değildi.
‘’Diyorum ki, yarın sabah bu numarayı arayayım. Bakalım kim açacak, ne diyecek?’’ diyerek ilk fikir yürütmeyi attım ortaya.
‘’Daha öncesinde seni tanıyor muydu? Bu dil gayet tanıdık birinden yazılmış gibi.’’
‘’Hem evet, hem de hayır. Daha önce büyük bir ihalede karşı karşıya gelmiştik. Ben Siren’deydim, yani tam karşılarında. Bu yüzden beni hatırlasa bile hoş hatırlamıyordur diye düşünüyorum.’’
Gece uzadıkça uzamış, beraber ne yapabileceğimizi konuşmuştuk. Bana kendi düşündüklerini iletmiş ve birbirinden farklı senaryolar kurmuştuk. Burada her bir detayı ince ince düşünmüş ve benim için en faydalı ne olabilirse onu düşünmüştü Ceyhun. Kalbim, kalbinin saf ve temiz olduğunu hissediyordu.
Saat 23.41’i göstermeye ve oturduğumuz mekanda ortalık tenhalaşmaya başlayınca kalkmamız gerektiğini anlamıştık. Ben daha çantamı toparlarken Ceyhun kasaya doğru süzülmüştü bile. Aceleyle yerimden kalkıp peşinden gittim.
‘’Rica ederim, bu gece benden olsun...’’ diyerek bir teklifte bulundum.
Önce nazik bir ifadeyle reddetti ama konuşmadan mimiklerimizle anlaştık ve bu gecenin aktörü olarak keyifle ödedim hesabı. Benimle kasada tartışmaya tutuşmaması ve bunu inatçı bir gurura çevirmemiş olması çok hoşuma gitmişti.
Arabaya doğru yürürken tekrar konuşmamıştık. İkimiz de hızlı adımlarla, kapüşonlarımız örtülü ve ellerimiz ceplerimizde kendimizi aracın içine açmanın hayalini kuruyorduk. Arabaya varmamıza çok az kala Ceyhun adımlarını biraz daha hızlandırmaya başladı ve benden yaklaşık otuz saniye önce bindi. Klimayı sıcak ayara çevirip arabayı geri geri almaya başladı...
Bunu nasıl akıl etmişti bilmiyorum ama gerçekten içimin kıpır kıpır olduğunu itiraf edebilirim. Resmen üşümemem için arabaya koşarak gitmişti... Sanırım değer görmek böyle bir şeydi.
‘’Ben yürürdüm ama çok teşekkür ederim. Gerçekten hava çok soğuk!’’
Ellerimi klimayla ısıtmaya çalışırken rotamız belli olmuştu, Ceyhun beni evime bırakacaktı. Daha önce de bırakıp, aldığı için bunu konuşmamıştık bile. Sonrasında da eve döner ve üç, dört saat uyuyup uyanırdı. Artık onu ufak ufak tanımaya başlamıştım.
Hatta şu ana kadar hakkında epey şey bile öğrenmiş olabilirim. Ceyhun bir mimardı, çok yakın bir arkadaşıyla beraber üniversiteden mezun olur olmaz biriktirdikleri tüm parayı ortaya kurup bir ofis açmışlar. Bir ofis, iki patron. Biri mimar, biri iç mimar olarak birbirlerini tamamlıyorlardı. Ceyhun ise hala ailesiyle yaşıyordu. İlk başta buralı olduğunu düşünmemiştim ama doğma, büyüme Ankara’lıymış. Ailesine destek olmak için ayrı eve çıkmamış, üniversitedeyken de hiç ihtiyaç duymadığını söylemişti...
Henüz çevresiyle ilgili bu kadar bilgim vardı ama bu bile bana oldukça şey anlatıyordu. Bir de kız kardeşi varmış... Hem de kardeşim Fatma’ya yaşı oldukça yakındı. Belki ilerleyen günlerde onunla da tanışırım, kim bilir...
Yolumuz sona ermiş ve oturduğum siteden içeri doğru giriş yapmıştık. Bugün adım atma sırası bendeydi, kimseyi kırmaya ama en çok da kendimi kırmaya niyetim yoktu. Onu, Ceyhun’u kırk yıldır tanıyor gibiydim. Uzaklaşmak değil, aramızdaki mesafeleri kesmeye karar vermiştim...
Çünkü bu geçirdiğimiz iki hafta içerisinde oldukça eziyet etmiş ve her türlü hırçınlığı çıkarmıştım. Yine de her bir cümlemi kalbinde yumuşatarak bana geri vermişti. Benden vazgeçmeye hiç niyeti yok gibiydi...
‘’Bence geceyi kırk yılı kilitleyecek bir kahveyle kapatsak güzel olurdu...’’
‘’Geç oldu şimdi, rahatsız etmeyeyim seni. Hem yorulmuşsundur.’’
‘’Tek mi içeyim kahvemi... Hem benim balkonum da güzel, biraz kafa dağıtırdık.’’
Tekrar reddedeceğini fark edince son kozumu kullanmaya karar verdim.
‘’Bize şans vermeyecek miydik? Vaz mı geçtin yoksa?’’
‘’Otopark neresi?’’
Kazanmıştım. Oldukça kolay olmuştu çünkü hainlik yapıp ince yerden vurmuştum. Arabayı otoparka çektikten sonra asansöre doğru ilerledik ve ben anlatmaya başladım, o da dinlemeye.
‘’Buraya Siren’de ilk çalışmaya başladığım zaman taşınmıştım. Öğrenci evinden, kendi evime... Kendi evim dediysem de kira, satın almadım. Biliyorsun bir arabam vardı ama onun hali de ne olur henüz bilmiyorum.’’
‘’Arabanın önemi yok, kurtulduğuna şükretmeliyiz.’’
Kata gelmiştik ve beni takip ederek indi asansörden. Dairenin önüne gelmeden anahtarımı çantamdan çıkarıp elimde tutmaya başladım. Ceyhun da bir yandan etrafı tanımaya çalışarak bir yandan da beni takip ediyordu. Anahtarı küçük bir şıngırtıyla kilide sokup iki kez çevirdim. Evime hoş geldik! Sevgili evim, bugün sana dünya tatlısı birini getirdim. Tabii bu aramızda kalmalı...
Ceyhun içeriye girerken küçük küçük mırıldandığını duymaya başlamıştım. Eşikten henüz iki adım atmıştı ki benim için hassas olan o uyarıyı yaptım.
‘’Yalnız, ayakkabılar çıkacak...’’
‘’Tabii, efendim. Kusura bakmayın, şaşkınlıktan...’’
Bağcıklarını çözerek bir ayağının arkasını, diğerinin arkasına dayadı ve utanarak da olsa ayakkabısını çıkarmayı başarmıştı. Ben de aynı zamanda ayakkabılarımı çıkarıp salonun içine doğru yürümeye başladım.
‘’Burası da benim evim işte... Biraz gezmek ister misin?’’
Ceyhun bu sırada biraz şaşkın ama oldukça büyük bir keyifle evi incelemeye başlamıştı. Umarım bir mimara göz kanaması yaşatmıyorumdur, diyerek içimden kısa bir dua ettim. Evet, bunu düşünmemiştim ama sanırım ben de evimi fena dekore etmemiştim.
‘’Burası şahane görünüyor. Çok samimi, çok doğal ve güvenilir bir hava katmışsın.’’
Hoşuma giden bir değerlendirme olmuştu. İstediğim de buydu tam olarak. Sade ve huzurlu. Çocukluğumda öyle karışık ve kalabalık bir evde yaşamıştım ki fazladan tek bir eşyaya bile tahammülüm yoktu. Evim her zaman düzenli, temiz ve ferah olmalıydı. En büyük takıntım buydu sanırım...
‘’Bir mimardan böyle bir yorum almak... Benim için büyük bir gurur efendim...’’ diyerek hafif alaycı bir dille yaklaştım. Hoşuna gitmiş olacak ki dudağının kenarını kıvırmıştı.
‘’Çay yapalım mı? Orada çok güzel bir balkon var, alırız yanımıza.’’ diyerek bir teklifte bulundu.
‘’Hemen suyunu koyayım, ellerini yıkamak istersen bu odanın içinde banyo var. Orayı kullanabilirsin...’’ diyerek yatak odama yönlendirdim. Evim stüdyo daire gibi olduğu için ikinci bir banyom yoktu. Hatta evimde banyo dışında kapı bile yoktu...
Ceyhun ağır adımlarla, bir yandan etrafı incelemeye devam ederken odama doğru yol aldı. Odaya girince birkaç saniye kapı kısmında durup ortalığı inceledi. Sonrasında sol köşede bulunan kapıdan banyoya girdi.
Ben de bu sırada su ısıtıcısını doldurup çayı ocağa koydum. Tezgahın ortasındaki camlı dolabı açıp üç küçük kase çıkardım. Bir tanesini ayırarak tezgahın diğer köşesindeki çekmeceden bir paket çekirdek çıkardım. Ayırdığım kaseye muhabbetimize eşlik edecek çekirdeği doldurmaya başladım. Tekrar tezgaha yönelip yeni bir kase daha çıkardım, içine fındık ve ceviz doldurdum. İnce bir tabağı da önüme alarak çikolatalı bisküvileri dizdim.
Su hızla kaynamış, ben de çaydanlığın üzerine doldurmaya başlamıştım. Kapı kilidinin tıkırtısını duyunca Ceyhun’un geldiğini fark ettim.
‘’Bekleseydin, yardım ederdim.’’
‘’Bir şey yapmadım ki, sadece çay demledim... Keşke gelirken atıştıracak bir şeyler alsaydık, evde çok bir şeyim kalmamış.’’
Ceyhun hafif sırnaşan bir dille tezgaha yaslanıp beni kendine doğru çekti ve kollarını belime sardı.
‘’Önemi yok, yanımda olman bana yetiyor... Bana şans verdiğin için teşekkür ederim...’’
Heyecandan vücudum titremeye başlamıştı. Ağzımdan hiçbir kelime dökülememişti, yapabildiğim tek şey sadece gözlerinin içine bakabilmekti ama Ceyhun konuşmasına devam etmeyi seçmişti.
‘’İsminle hitap etmekten biraz sıkıldım sanırım... Artık biraz sıfatlar mı konuşsa?’’
Ne demeye çalıştığını anlayamadığım için merakla sormuştum.
‘’Ne gibi?’’
‘’Mesela sevgilim, demek gibi... Tabii sen de istersen.’’
Bu gece biraz fazla açık konuşuyordu sanırım. Yine de bundan şikayetçi değildim çünkü günlerdir bu anın gelmesini bekliyordum. Ne olduğunu bilmediğin bir ilişkide olmak sandığından da zordu çünkü. Arkadaş mıyız, sevgili miyiz yoksa birer dost muyuz? Bu kargaşadan çıkmak bana iyi gelmişti. Yine de çok mu erkendi?
‘’Bilmem... Olabilir belki...’’ diyerek biraz süründürmeye karar vermiştim. Dahasını duymaya ihtiyacım vardı.
‘’Sevgilim olur musun? Çünkü sana çok aşığım ve her nefes alışımda göğsüme batan bu acıyı sadece sen dindirebilirsin...’’
Açık bir teklif gelmişti. Bu sefer konuşmak yerine bedenimi, bedenine yapıştırmayı seçmiştim. Kollarım boynunu sarmıştı, ilk kez Ceyhun’a, sevgilime sarılabiliyordum.
‘’Göğsünde bir sancıya sebep olmayacağım, söz veriyorum...’’ diyerek fısıldadım usulca kulağına. Daha sıkı sardı kollarım sıcak bedenini, daha çok sıktı vücudunu. Kafamı boynuna yasladım ve derin bir nefes çektim.
Teşekkür ederim... Tam her şey zorlaştı derken bana şükredecek birini verdiğin için teşekkür ederim.
‘’Ama çay koysak güzel olacak, içimiz ısınırdı...’’
Ceyhun hemen harekete geçmiş ve hiç yabancılık çekmeden birkaç mutfak dolabını açıp, kapatmaya başlamıştı. Muhtemelen kupa ya da fincan tarzında bir şey arıyordu. Bu anın tadını çıkararak kenara geçip mutfağımın bar sandalyesine oturdum.
Tezgaha beyaz, pembe çiçekli bir kupa çıkardı. Bir tane de beyaz, kareli bir kupa ekledi yanına. Biri onun, biri de benimdi. Tek yaşadığım için genelde her şeyi çeşit çeşit ama birer tane aldığımdan aynısını bulma olasılığı pek yoktu.
‘’Çayı açık seviyorsun, değil mi?’’
‘’Öyle olursa mutlu olurum, diğeri bana acı geliyor.’’ diyerek cevap verdim. Tahmini güzel ve özeldi.
Eline bardakları alıp bana doğru çevirdi kafasını.
‘’Hadi çekirdek tabağını al sen de, balkona mı geçiyoruz?’’
Hemen sandalyeden inip peşine takıldım. Evde rahat olması hoşuma gitmişti. Balkona adımımızı atınca buranın biraz serin olduğunu fark ettim. Camları hiç açmamıştım ama yine de soğuktu. Balkonun kenarında fişi çekik halde duran küçük ısıtıcıyı yanımıza doğru aldım.
‘’Burada bir manzara olmaz sanmıştım ama yanılmışım... Hangi cephe burası? Güneşi görebiliyor musun?’’
‘’Güneşin doğuşu buradan bir başka izlenir, sabahları erken kalkınca ve vaktim olunca güneşin doğuşunu izliyorum...’’
‘’Belki bir gün beraber güneşi doğururuz? Olmaz mı?’’
‘’Neden olmasın, hoşuma gider... Ama konumuz bu değil.’’
‘’Sen başla bakalım.’’ diyerek topu bana fırlatmıştı.
‘’İstediğim soruyu sorabiliyor muyum? Eğer cevabın evet ise seni epey sıkıştırırım peşinen söyleyeyim...’’
‘’Senin her şeyine varım, biriciğim.’’
Yine aynısı olmuştu. Kendi rayında öylece atan kalbim aniden sıkışmaya ve küt küt atmaya başlamıştı.
‘’Beni ilk ne zaman gördün?’’
‘’Okulda, kütüphanede ders çalışırken gördüm.’’
‘’Ne hissettin peki? İlk gördüğün zaman hoşuna mı gittim ya da ara ara denk mi geliyordun?’’
‘’İlk kez sınav haftasındayken gördüm. Önünde bir sürü kağıt vardı. Ne bilgisayar ne de telefonun açıktı. Öyle odaklanmış bir haldeydin ki fark etmemek mümkün değildi. Yanına oturdum, sen hapşırmaya başladın.’’
Hapşırdım mı? İlk tanışmamız için oldukça manidar bir şey olmuş doğrusu. Lafını bölmeyerek devam etmesini istedim.
‘’Çantamdan bir tane peçete çıkarıp sana uzattım. İlk başta afalladın ama sonra çekinerek kabul ettin. Tüm gece biraz hasta görünüyordun, sanırım grip olmuştun...’’
‘’Okuldayken yemek yemeye ya da kendime iyi bakmaya pek zaman ayıramıyordum. Yemekhane iyi değildi, çoğunlukla da kaçırıyordum saatlerini. Bir yandan çalışıyordum, artık yurda dönene kadar ayaküstü ne yiyebilirsem beni onlar idare ediyordu.’’
‘’Biliyorum... Okulda seni görmek imkansızdı zaten.’’
Küçük bir gülümseme attım ama Ceyhun benim tam aksim haldeydi. Yüzü düşmüştü. Belki de biraz kırgınlık seziyordum ama emin bile değildim.
‘’İyi misin? Birden yüzün düştü sanırım...’’
‘’O günden sonra seninle çok denkleştik. Hatta okul servisinde, yemekhanede çok göz göze geldik. Bir keresinde gelip yanıma oturdun, izin istedin. Sonra bir kez daha gördüm seni, bir kez daha, bir kez daha...‘’
‘’Küçük bir selam vermediğin için sana kırgınım.’’ dedim sitemkar bir şekilde.
Bunu ciddiye alacak şekilde söylememiştim çünkü her şey kendiliğinden gelince güzeldi. Zorlanmayınca, akışına bırakınca güzeldi. Belki de önümüzde güzel bir yol yürüme umudu varken o dönem tanışsaydık çok kötü bir ilişkimiz olacaktı. Sanırım bunu hiç bilemeyeceğiz.
‘’Hayat bizi selamladı işte, kaybettiğimiz bir zaman varsa telafi edebiliriz.’’
Telefonuna bildirim gelmişti. Gözlerinin içine bakışım, dudaklarından dökülen kelimeleri dinleyişim küçük bir mesaj sesiyle bölünmüştü.
Bakmadı. Gelen mesajın kimden olduğuna bile bakmadı. Benim yanımdayken tek odağını bana veriyordu! Sadece ilgilendiği şey bendim şu anda.
‘’Peki, öyle diyelim. Ya bize zarar verirse? Bu seni korkutmuyor mu?’’
‘’Neden korkayım?’’ demişti kendinden emin bir tavırla.
‘’Dağılmaktan...’’ dedim yine sakin bir şekilde.
‘’Sanmıyorum, aşk dağıtmak yerine toparlamaktır bence. Paran olur, arkadaşların olur, işin olur, evin olur, araban olur... Sevdiğin biri olmadıktan sonra tadı tuzu kalır mı ki?’’
Haklıydı. Bir noktada yalnız yaşamak tatsız tuzsuz bir hayat demekti. Bunu en iyi anlayan kişilerden biriydim...
‘’Sen peki? Sen hiç aşık oldun mu?’’
‘’Bir kez.’’
Heyecanlanmıştım. Kara kutu açılıyor gibi hissetmiştim. Bu onu daha çok tanımak demekti. Tehlikeli sularda yüzdüğümün farkında olsam da sorun değildi. Benden öncesi öncede kalmıştı sonuçta... Kaldı ki daha yeni tanışıyoruz, adını erkenden koysak da...
‘’Ne zaman? Yani ne zaman aşık olmuştun?’’
‘’Yedi yıl önce.’’
Yutkundum ve önümdeki sehpaya eğilip çayımı aldım. Kıskanıyor muydum yoksa?
‘’Desene seni de sallamış diye... Enkazı nasıl kaldırdın peki?’’
‘’Sence kaldırabilmiş miyim?’’ diyerek gülmeye başladı.
Benden bahsediyordu... Resmen aptallık etmiştim ve ne dediğini anlamamıştım... Bence kırdığım sonsuz potlardan sonra artık benim için rezillik sınırı dolmuştu.
‘’Özür dilerim...’’ sesim daha kısık ve daha titrek çıkmıştı.
‘’Ben kalbimin deli atışı için pişman değilim, özür dilemene gerek yok. Çünkü beni bilmiyordun, gelip seninle konuşmamıştım bu yüzden senin bir suçun yok. Ben gönlüme söz geçirememiştim.’’
‘’Sonra ne oldu peki?’’
‘’Ben mezun oldum, mezuniyette görmedim seni. Aynı dönemiz sanıyordum ama değilmişiz.’’
‘’Sen ne zaman mezun oldun, ben 2013’te bitirdim.’’
‘’2012’de bitirdim, bir sene üstteydim.’’
Ortamı biraz yumuşatmaya çalışarak ortaya bir laf atmaya karar vermiştim. Artık elimde yeni bir bilgi daha vardı! Eğer okulda çok takılmadıysa Ceyhun 1991 doğumluydu. Sahi, doğum günü ne zamandı acaba? Burcu neydi, burçlara inanır mıydı? Özel günleri kutlamayı sevmeyebilirdi... Bu da ayrı bir ihtimaldi.
‘’Demek aramızda bir yaş var, yaşınız ortaya çıktı beyefendi.’’ diyerek güldüm ve bir elimle dizine vurdum.
‘’Yok.’’ dedi gülerek ve sinsi bir tavırla ve tekrar çayından bir yudum daha alarak devam etti.
‘’Ben liseyi erken bitirdim o yüzden yok.’’
Hakkında öğrenmek istediğim o kadar çok şey vardı ki... Tüm sorularımı sıralamak istiyordum ama bunaltmaktan da korkuyordum. Onun benim hakkımda merak ettikleri var mıydı? Varsa neden sormuyordu? Sormuyorsa beni merak etmiyor muydu? Yine karıştım ama bu karışıklıkların en güzeliydi.
‘’Yarın arayacak mısın zarftaki numarayı? Bence ertelememelisin. Ne zaman sana geldiğini de bilmiyorsun ve geç kalmamak en iyisi. Hem pozitif bir şey olursa sana da iyi gelir.’’
‘’Ben zaten iyiyim ve çok güçlüyüm. Koskoca hayatımı ve kendime yaptığım yatırımları işten anlamayan bir grup insanla yerle bir edecek değilim... Yarın arayacağım ve bu işi alacağım.’’