Havanın kararmaya başlamasıyla birlikte oturduğum yerden doğruldum. Avuçlarım arasında soğumuş olan kahvemden son bir yudum daha alarak kalktım yerimden. Birkaç gündür kıpkırmızı güneşin usul usul batışını bu koltukta, kapalı balkonumda izliyorum. İnsanlar iş çıkışı saati olmasıyla birlikte koşuşturmaya başlıyor, hızlı adımlarla merdivenleri inip çıkıyordu. Halk otobüsleri birbirlerine korna çalarak duraklarına girmeye çalışıyor, kimi zaman da arkasında koşarak seslenen insanları bırakıyordu. Her bir otobüs bir durağa geldiğinde önüne yığılan insanlar akan bir su gibi içeri dalıyor, inenler ise etrafındaki insanları kimi zaman ezerek kimi zaman da rahat çıkamadıkları için küfürler savurarak geçiştiriyordu.
Herkesin derdi aynıydı. Yorgun bir günün sonunda kavuşmak istedikleri bir ev.
Bardağımın içinde kalan kahveyi küçük bir suyla çalkalayarak bulaşık makinesinin içine koydum. Sağ dizimle kapağını kapatıp ellerimi durularken telefonumdan bir bildirim sesi geldi. Ceyhun...
''Nasılsın, merak ettim seni...''
En son beraber kaleye gitmemizden sonra bir kez buluştuk. Beraber kahvaltı yaparken ona kovulma günümü uzun uzun anlatarak merakını gidermiştim. Sonrasında gün içinde birkaç kez mesajla kontrol edilmiştim. Bu kontrol vesilesiyle hem kendini hatırlatıyor hem de benden kopmamaya çalışıyordu.
''İyiyim, evdeyim. Sen nasılsın?''
Hiç de heves uyandırmayacak bir cevap verdiğimi gönder tuşuna basar basmaz anlamıştım ama içimden hiçbir şey gelmiyordu. Telefonum elimden hiç düşmese de mesaj atmak, yazacak bir şey bulmak çok zordu. Çünkü tüm aklım o günde kalmıştı. İşten, işimden atıldığım günde.
Bu benim için o kolay bir şey değildi maalesef. İşime aşık olmak bir kenara, işimle nefes alan biriydim ve benim nefesimi kesmişlerdi. Öylece itilmiş, atılmış ve kimsenin umurunda olmamıştım. Bana bunu yapmaya pekala haklı yoktu ama sebebi neydi? Artık yanıt alamayacağımı ve düşünmenin bana bir katkısının olmadığını kabullenmem gerekiyordu. Çünkü giden sadece emeğim değildi. Evde durdukça psikolojimin bozulduğunu ve bu aşağılanmayla kolay kolay baş edilemediğini görmüştüm.
Islak ellerimi tekrar havluyla bir tur kuruladıktan sonra yanıt gelmişti, Ceyhun, bekletmeye hiç niyetli değildi.
‘’Bu akşam beraber yemek yiyelim mi?’’
Fena bir fikir değildi. Teklifini okur okumaz negatif düşünmemiş aksine hoşuma bile gitmişti. Son zamanlarda aklımın tüm karışıklığı ve ruhumun tüm karanlığı Ceyhun sayesinde dağılıyor ve içim yine onunla çiçekler açıyordu.
‘’Olur... Bu gece sana Ankara’yı ben mi tattırsam?’’
İddialı bir cümle olmuştu ama benim de güzel restoran seçimlerim vardı. Daha samimi ama daha salaş bir yer tercih edecektim. Bir aile restoranına gitmek ve masayı donat diyebilmekti niyetim.
‘’Kabul ediyorum, peşinen diyeyim ki çok aç olurum... Kendini buna hazırla. Akşam 19.00’da kapındayım...’’ diyerek diyaloğumuzu sonlandırmıştı.
Yaslandığım tezgahtan doğrulup odama doğru yönelmiştim ki sağ ayağım oldukça sert bir şeye çarptı. Bir süre önce, birkaç dakikada basit bir kutunun içine sıkıştırdığım ofisimdeki tüm somut varlıklarım...
Acı içinde ani bir refleksle ayağımı kendime doğru çekip iki elimde bacağımı kavradım. Hızlı hareket ettiğim için sol bacağım ufak ufak sallanmış ve dengemi kahbetmeye başlayınca sağ ayağımı yere geri koydum. Yirmi altı yıldır her gün bir sehpa ucuna ya da bir kapı kenarına çarptığım ayağım bugün de kırılmadıysa sanıyorum ki hiçbir şey olmaz...
Kendi kendime ‘ben bunu burada nasıl bıraktım...’ diye söylenerek yere eğilip kenarları yıpranmış koliyi masaya yerleştirdim.
Kutunun bir köşesinde solmaya yüz tutmuş Kalanchoe çiçeğimi bana küsmemesi için sevgi sözcükleriyle ve oldukça nazik bir şekilde elime aldım.
‘’Özür dilerim sarmanım... Bana çok kızmadın değil mi? Söz veriyorum ki sana artık çok iyi bakacağım.’’ Evet, Sarmanım diyerek çiçeğimi sevmiştim.
Çiçeğimi ikna etmeye çalışırken onu biraz önce oturduğum koltuğuma getirdim. Camın önünde güneş alan tarafa hızla bir sehpa çektim ve saksıyı üzerine yerleştirdim. Onu incitmeden sakin sakin suladım. Gönlünü aldığımı umarak kolinin başına geri geldim ve içindekileri birer birer boşaltmaya devam ettim.
Not defteri, tabletim, dolma kalemlerim, zarflar, davetiyeler... Birkaç eşyamı elimde toplayıp odamda her birini yerine yerleştirip mutfak masasına geri döndüm. Sıra bakmaya fırsatımın olmadığı davetiyelerdeydi...
Krem renk üzerinde ise kabartmalı işlemeler olan bir düğün davetiyesi karşıladı öncelikle beni. Şirketteki bir çalışanımızın düğün davetiyesiydi bu. Artık gitmemek çok daha iyi bir fikirdi, kimsenin düğününde ortamı germeye gerek yoktu. Birkaç banka postasını da açtıktan sonra nereden geldiği yazılmamış bir zarf aldım elime.
Ön yüzüne siyah bir tükenmez kalemle ismim yazılmıştı sadece. Ne arkasında bir ibare vardı ne de bir adres. Merakım ve heyecanım anında ağır basmış ve bu gizemli zarfı açmaya başlamıştım. İçerisinden üçe katlanmış bir kağıt ve bir kartvizit çıkmıştı. Üzerinde Sadık Mehmet ASİLSOY yazan bir kartvizit...
‘’Merhaba Leyla... Resmi dillerden ve atılan hızlı maillerden ziyade gerçek işlerde, gerçek mesajlar vermeyi severim. Ancak görüyorum ki şirketine olan bağlılığın dışarıdan gelecek en ufak bir iletişimi bile kör etmiş şekilde... Umuyorum ki gelen bu teklifi değerlendirirsin çünkü bazı işlerin prosedüre değil hayallere ve iradeye ihtiyacı var...’’
Kağıdın arka yüzüne yazılmış bu not beni şaşırtmış ama bir o kadar da sevindirmişti. Ne yapacağımı bilmediğim bu günlerde sektörde ezmediği firma bırakmayan Sadık Mehmet Asilsoy bana bir mektup göndermişti. Hızlı bir şekilde kağıdın arkasını çevirdim.
‘’Sevgili Leyla Tepeli, şirketimizdeki kurucu yöneticisi iş teklifini sizlere sunmaktan büyük mutluluk duyarız. Eğitim hayatınızdaki başarınız ve iş hayatındaki risk ve zaferlerinizi büyük bir özveriyle takip etmekteyiz. Asilsoy Holding olarak sizlerle çalışmaktan ve geleceğimize birlikte adımlar atmaktan mutluluk duyarız...’’
Kağıt uzun uzun açıklamalarla devam ediyordu. Gözlerim kilitlenmiş bir şekilde okumamı bitirdim. Dudaklarım şaşkınlıktan hafif aralanmış, kalbim hızla atmaya başlamış ve nihayetinde olayın şokunu atlatmak için beynimden ‘sakin ol’ komutunu verebilmiştim.
Ellerimle havada tuttuğum kağıdı dizlerime indirdim ve arkama yaslandım. Kafamı koltuğun yaslanma yerine iyice yerleştirip gözlerimi tavana diktim.
Okuduklarım gerçek miydi? Bitti dediğim yerde yeniden başlıyor olabilir miydim? Peki, bu gerçek miydi? Ya tüm bu olanlar birer oyunsa? Birinin küçük bir şakasına denk geliyorsam... Bunu anlamak için bir yol bulmalı ve hemen harekete geçmeliydim. Kim bilir bu isimsiz zarf ne zamandan beri benden yanıt beklemekteydi...
En acil şekilde kafamı toplamam ve hareket etmem gerekiyordu, çünkü bu zarf bir yalandan ibaret değilse tüm hayatımı toplamam ve her zamankinden çok daha güçlü olabileceğim anlamına gelmekteydi. Üstelik sektörde, cemiyette benim ayrılmadığımı ve işime onların son verdiği de duyulabilirdi. Bu kariyerim için isteyeceğim son şeydi.
Elime telefonu alıp Ceyhun’u aradım. Son zamanlardaki sadık bir dost olarak bana en iyi yardımcı olabilecek tek kişi oydu. Telefonum uzun uzun çalmadı, en sevdiğim huyu ise beni hiç bekletmemesiydi. Tabii yıllarca kalbinde bekletmesini saymazsak...
‘’Sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var!’’
Telefon açılır açılmaz büyük bir heyecanla dökülmüştü cümle dudaklarımın arasından.
‘’Ne oluyor, kötü bir şey mi? Konu ne?’’
Ceyhun da benim kadar heyecanlanmıştı. Sanırım bu sandığımdan daha çok hoşuma gidiyordu. Doğal oluşu, kendini gizlememesi ve en çok da beni önemsemesi. Ne olurduk bilmiyorum ama Ceyhun’u hayatımda hangi sıfatla olursa olsun kaybetmek istemediğim çok netti.
‘’Akşam erken buluşalım mı, ne dersin? Tabii sen de müsaitsen eğer...’’ diyerek fazla yüklendiğimi anladım ve sakince elimdeki balonu ona doğru fırlattım.
‘’ Saat 17.00 diyorum, uygun musunuz Leyla Hanım? Eğer tamam iseniz sizi kapınızdan alacağım...’’
‘’17.00’de aşağıdayım, hoşça kal!’’
Telefonu kapatır kapatmaz olduğum yerden kalkıp seke seke yatak odama doğru geçtim. Hazırlanmak için bir saatim vardı, sahi... Bu az bir süreydi. Ceyhun’u telaşımla işinden mi ettim acaba? Umarım öyle değildir de hayatını zora sokmuyorumdur. Bunu telafi etmeli hatta bunun için özür de dilemeliydim.
Dolabımdan krem renk bir kumaş pantolon, koyu yeşil bir gömlek ve yine krem renk bir ceket çıkardım. Hızla giyinmeye başlayıp makyaj çantamı alarak banyoya doğru koştum.
Özenli ve bir o kadar da güzel görünmek istiyordu canım bugün. Aslında her zamanki hazırlığımdı ama biraz daha fazla özenin hiçbir zararı yoktu. Yüzüme ince bir fondoten sürdükten sonra çok parlamasın diye bol bol ten rengimde pudra geçtim. Göz kapaklarımı bakır renginde ışıltılı bir farla süsledikten sonra rimelimi sürdüm. Makyajımın imzası ise rujum olmalıydı. Gözlerimdeki renge uygun bir renk seçerek hiç de mütevazi olmayacak biçimde rujumu sürmeye başladım.
Saat 16.37 ve Ceyhun’u görmeme son yirmi üç dakika. Saydığım zaman onunla heyecanımı paylaşmak için mi yoksa onu görmek için mi bilmiyorum ama bugünün gündemi kesinlikle bu mektuptu.
Ayağıma klasik bir ayakkabı geçirip biraz önce koltuğa bıraktığım zarfı da alıp evden çıktım. Erken indiğimin farkındaydım ama onu beklerken biraz temiz hava almak iyi gelebilirdi.
Umduğum gibi olmamıştı, çünkü Ceyhun kapıda arabasıyla beni bekliyordu. Kapıdan çıkar çıkmaz hızlı adımlarla arabaya doğru yaklaşıp iki kere sol camı tıklattım. Otomatik cam aşağı doğru kaymaya başlarken kafamı içeri doğru soktum.
‘’Hani saat 17.00’de geliyordun?’’
‘’Seni bekletmek istemedim...’’
‘’İzin verseydin de biraz ben bekleseydim seni.’’ diyerek hafif çapkın bir ifadeyle sırıttım. Ceyhun benim aksime utanmış ve gözlerini benden kaçırmıştı. Uzatmamaya karar vererek arabanın önünden dolanmaya başladım sağ ön koltuğa geçmek için. Kapıyı açıp soğuktan kaçarcasına içeri attım kendimi. Ankara bugünlerde biraz fazla soğuktu.
‘’Nasılsın bakalım?’’ diyerek ortamı biraz yumuşatmak istedim ama ortam yumuşatma konusunda benden daha iyi bir fikri olacağını düşünmemiştim..
Ben sorduğum sorunun yanıtını beklerken Ceyhun arka koltuğa uzanıp aldığı kocaman bir buket papatyayı ellerimin arasına bırakmıştı. Büyük bir buket papatya. Hem de en doğalından, en temiz ve huzur kokulu olanından...
‘’Ceyhun...’’ diyebilmiştim sadece şaşkınlıktan. O ise her zamanki sakin duruşuyla ve ışıldayan gözlerle bana bakıyordu.
‘’Papatyaları seversin sen, sana benzedikleri için...’’
‘’Ben papatyaya mı benziyorum?’’ diye alaycı bir dille sataşıp küçük bir gülüş attım.
‘’Bence evet, en zor şartlarda bile bir yerden toprağını bulup yeşerebildiğin için sana daha çok benzeyen bir çiçek bulamadım...’’
Cümlesini tamamladığında gözlerimin içine bakamıyordu. Gözleri tekrar gözlerime değdiğinde ona teşekkür ettim ve ellerini dokunarak konuşmaya başladım.
‘’Bence hemen gidelim, bu gece uzun olacak seninle paylaşacağım bir zarfım var.’’ diyerek dokunduğum elinden ellerimi geri çektim. Vücudum yaşadığı heyecanla birlikte yine küçük küçük titremeye başlamıştı. Umarım bu titreme devam etmezdi çünkü rezil olmaya hiç gerek yoktu.