Ceyhun arabayı çalıştırmıştı, ben ise hala emniyetin önündeki bankta oturmaya devam ediyordum. Dizlerimde beni bir adım ileriye taşıyacak derman kalmamıştı.
‘’Gelmiyor musun?’’ diyerek camdan kafasını dışarı uzatmıştı.
‘’Nereye?’’
‘’Dolaşırız biraz, olmaz mı?’’
Yerimden kalkıp çantamı elimin ucunda sürükleyerek arabaya doğru ilerledim. Konuşmadan kapıyı açtım, sağ koltuğa oturdum. Arabayı yavaşça park ettiği yerinden çıkardı, sokağın yönünden sürmeye başladı. Sanki konumuzla çok alakalıymış gibi sorusunu sormaya başladı.
‘’Ankara’yı seviyor musun?’’
‘’Seviyorum, bana pek iyi davranmasa da anlaşıyoruz.’’ diyerek yanıtladım.
‘’Sen ona nasıl davranıyorsun, bu da önemli...’’
‘’Bu ne şimdi? Kötü giden şeyler varsa sorumlusu ben miyim?’’
Sesim aniden yükselmiş ve kendimin bile anlam veremediği şekilde sinirlenmiştim. Sen ona nasıl davranıyorsun, ne demekti... Yıllardır buradaydım işte, aksiliklerle dolu bir dönemimdi Ankara. İster istemez içimde mücadele şehrim olarak kodlamıştım, ne yapabilirdim ki...
‘’Mesela dümdüz yaşadın mı burayı? Yoksa tanımak istedin mi onu soruyorum... Tunalı’dan Kızılay’a yürümeyi sever misin mesela ya da kaç kere müzelerini gezdin? Kaleye çıktın mı sen hiç?’’
Ceyhun’un bugün gezesi vardı sanırım. Az önce karakoldan çıkmış biriyle konuşulabilecek çok daha farklı konular vardı ama o daha başka bir şey seçmişti.
‘’Üniversitedeyken gitmiştim.’’
‘’Tamam, demek ki yıllar olmuş. Hadi bugünü kendimize ayıralım.’’
Cevap vermeden yüzüne birkaç saniye baktım sadece. Gayet ciddi görünüyordu. Sanırım bugün gerçekten de gezecektik. Benim eve gidip ağlama gibi planlarım vardı ama sanırım iptal olmuştu. Ayak uydurmak en güzeliydi.
Yaklaşık yirmi dakikanın sonunda kalenin olduğu dik yokuşlu caddeye varmıştık. Buralar ne kadar güzel olmuştu böyle... Küçük butik kafeler, insanların fotoğraf çekilmek için sıra beklediği müzeler, kalenin ilk girişinde birbirine sarılan çiftler vardı. Yokuşlu yolu çıktıktan sonra arabayla kale tarafına doğru dönüp bir otopark bulduk. Ceyhun, arabayı park edip küçük bir çocuk gibi hevesle indi arabadan.
‘’O kadar açım ki, şu an dört çeşit gözleme yiyebilirim.’’
‘’Burada bulabilir miyiz?’’
‘’Tabii ki buluruz, burası esnaf yeri. Hem çok lezzetli şeyler vardır hem de daha uygun.’’
‘’Buna sevindim o zaman çünkü ben de açım...’’
Yolun karşısına geçip tarihi bir sokağa girmiştik. Yokuşun başında olduğumuz için kafeye varmak için yokuştan aşağı iniyorduk.
Burası oldukça huzurla, sakin ve sessiz bir yerdi. Sanki Ankara’ya ait değil gibiydi. Kırmızı tahta panjurları olan bir kafeyi gösteriyordu Ceyhun, yüzünde büyük bir sevinçle.
‘’Bak burası benim bu şehir üzerinde en sevdiğim yer!’’ diyerek dudaklarını kıvırıyordu.
Koyu kahverengi tahta kapıyı açıp beni içeri davet etti. Ben de biraz şaşkınlık ve biraz da merakla attım adımımı bu sevimli yere. Burası bambaşka bir yer gibiydi. İçeride kitaplar, eski Yeşilçam yıldızlarının fotoğrafları, piti kareli masa örtüleri, antika süslerle donatılmış butik bir kafeydi. İçeriyi aydınlatan bir sürü minik sarı ışıklar ve abajurlar vardı. Ben önde, Ceyhun arkada birlikte üst kata çıktık.
Burası da yine alt kat gibi dekore edilmişti. Tahta masalar ve sandalyeler piti kareli örtülerle süslenmişti. Kırmızı renk boyanmış duvarlar, her bir köşesinde ayrı eşsiz parçayla birer tablo gibiydi.
‘’Balkonda oturmak ister misin?’’
‘’Hava soğuk olmaz mı?’’
‘’Üşümekten mi korkuyorsun? Bence bu manzara için değer...’’
‘’Tamam o zaman, dayanamazsak içeri kaçarım ama diyeyim...’’
Üşüdüğümüzde içeri gireceğimize dair sözümü alıp hemen balkona çıktım. Balkon oldukça küçüktü, iki-üç küçük masa konmuştu sadece. Bir tarafı kuru sarmaşık dallarla örtülüydü. Diğer tarafından ise bu tarihi sokak görünmekteydi. Hevesle sokaktan geçen insanları izlemeye başladım. Bir sürü turist buraya akın etmişti. Kendi yaşadığım şehirde ben daha yabancıydım...
‘’Bütün turistler burada Ceyhun! Burayı ben bile çok bilmiyorum, kendi yaşadığım şehirde bir yabancı gibiymişim...’’
‘’Haklısın, yaşadığımız yeri tanımıyoruz... Ama sanırım bu defa konumuz bu değil.’’
‘’Nedir peki?’’
‘’Sensin, nasılsın yani... Hiç iyi görünmüyorsun, biraz dertleşiriz diye düşünmüştüm.’’
Dertleşecek kadar Ceyhun’u tanımıyordum. Evet, yanımdaydı hatta bu günleri atlatabilmem için bana çok destek olmuştu ama yine de tanımadığım biriyle neden bir cafeye geldiğimi ve dertleşmek için oturduğumu bilmiyordum. Sadece içimdeki sesi dinlemiştim.
Hani bir hissiyat vardır. İyi insan hissiyatı. Ceyhun, öyle bir duygu yüklüyordu bana. Çok sakin, çok duru ve bir o kadar da iyileştirici bir yanı vardı. Kendisi söylemese de tüm vücut dili ‘benden zarar gelmez’ diyordu. Tabii eğer hislerimden yana yanılmıyorsam...
‘’Dertleşecek kadar tanımıyoruz ama birbirimizi... Ceyhun, sen çok iyi birisin teşekkür ederim. Kazadan beri yalnız bırakmadın beni ama yine de biz iki yabancıyız seninle.’’
‘’Haklısın, özür dilerim.’’
Gözlerindeki parıltı aniden sönmüştü. Sanırım farkında olmadan kalbinde büyük bir yıkıntıya sebep olmuştum.
‘’Hayır hayır... Lütfen, ben özür dilerim. Seni kırmak istemedim...’’
Ceyhun kafasını kaldırmadan küçük bir tebessüm etmişti. Sorun değil, der gibiydi.
‘’Ceyhun, ben sadece çok yorgunum. Sana alışmak istemiyorum. Çünkü birkaç gün içinde gideceksin ve belki de beni bir de sen dağıtacaksın. Son zamanlarda her şey çok kötü gidiyor ve ben çok yorgunum. Sana alışmaya başlarken bunu yaşarsam bu beni daha da çok etkileyecek.’’
‘’Gitmem o zaman... Olmaz mı?’’
Kafamı karıştıran bir soruyla gelmişti yine. Ya konuyu çok iyi değiştirebiliyordu ya da söylemek istedikleri farklıydı.
‘’Sana hep sorunlarla geldim. Hayatına gireli bir hafta bile olmadı ama sayemde yeni yılın ilk haftasını dert, keder ve göz yaşıyla geçiriyorsun. Ankara’da gezilecek yerler listesi yapan birisinin hayatına Ankara’da ağlanacak yerler listesi yapan birinin girmesi... Epey ters olurdu...’’
‘’Ben seni yeni tanımıyor değilim ki, normalde ne kadar neşeli ve pozitif biri olduğunu da biliyorum Leyla.’’ dedi.
Yine bu cevap beni oldukça şaşırtmıştı. Her söylediğimi, her bir vedalaşma çabamı pamuklara sarıp bana yeniden cevap olarak veriyordu.
‘’Ben seni üniversiteden beri tanıyorum... Sen beni tanımıyorsun aslında ama ben seni uzun zamandır tanıyorum...’’
Şaşkınlığımdan olsa gerek suratına öylece bakakalmıştım. Ceyhun ise boncuk gibi bakan, parıltılı gözlerle gözlerimin içine odaklanmış, benden küçük bir tepki beklemekteydi. İkimiz de susmuştuk, birbirimize olan bakışlar konuşmaya başlamıştı. Gözlerinin içindeki o küçük parıltı artmaya başlamış, bu parıltının adının umut olduğunu anlamıştım.
Karnıma küçük bir sancı girmişti. İlkokulda öğretmeninden azar bekleyen bir çocuğun karnındaki o ağrı gibiydi. Yıllardır ilk kez böyle bir sancıyla baş başa kalmıştım. Korkuyordum... Ceyhun’u kırmaktan ve bu kırgınlığı telafi edememekten korkuyordum. Bu suskunluğum onda beklenmedik yaralar açabilirdi, bir cevap vermek anı kurtaracak en iyi şeydi.
Ceyhun masaya biri patlıcanlı, biri patatesli iki gözleme söylemişti. Bu hayatta en sevdiğim şey patates olduğu için içten içe sevinmiştim. Aramızdaki bu sessiz diyalog masaya gelen gözlemelerle kesilmişti.
‘’Sen beni üniversiteden beri tanıyor musun?’’ diye merakımı giderecek o soruyu büyük bir telaşla ilettim.
‘’Evet tanıyorum, biz seninle aynı okulda okuduk.’’
‘’Çok şaşırdım ama seni hiç görmedim sanırım, kusura bakma ya da ben fark edemedim...’’
‘’Biliyorum... Sen benim kütüphane arkadaşım gibiydin. Sürekli kütüphanede olurdun, seni orada görürdüm. Birkaç kere selam vermek istedim ama hiç denk gelmedik.’’
Üniversite zamanında ders aralarında her zaman kütüphaneye gelir, sonraki derse hazırlık yapardım. Arkadaşlarımla sosyalleşecek zamanım ve param olmazdı. Çünkü okulda burslu okuyan bir öğrenci olarak benim için her şey çok pahalıydı. Tek yapabileceğim şey ders çalışmaktı.
Okul çıkışlarında ise işe giderdim, arkadaş çevremde çok çalışan insan olmadığı için de mecburen kendi başıma kalmış bir durumdaydım. Bu yüzden haklıydı Ceyhun, kütüphaneden beni tanıma olasılığı gerçekten de çok yüksekti. Ben bunları düşünürken Ceyhun tekrar söze girmişti.
‘’Biliyorum hiç zamanı değil. Biliyorum hayatında çok zor bir dönemdesin. Ama ben bu zorluklarına, hayatına ortak olmak istiyorum Leyla. Bir arkadaşın, bir dostun hatta belki de...’’
Cümlesi yarıda kesilmişti. İlk sözcükler ağzından bir heyelan gibi dökülmüş ama sonrasında dökülecek başka taşı kalmamıştı.
‘’Belkisi yok, sadece iki yabancı demen hoşuma gitmiyor. Seni tanıyorum ama sen beni tanımıyorsun. Bunun önemi yok, tanımak için şansımızı deneyebiliriz. Ne istersen anlatabilirim, ne sorsan yanıtlayabilirim... Zor bir zamandan geçiyorsun ve hatta benim bildiğimden de fazlası. Yalnız kalmanı istemiyorum bu kez, küçük bir yoldaşın olmak istiyorum...’’
‘’Teşekkür ederim...’’
Sesim oldukça kısık ve titreyerek çıkmıştı. Yanı başımda beni anlayan birinin olması, bana değer vermesi ve onu görmemiş olmak beni üzmüştü. Hatta belki de farkında olmadan kaç kez kırmıştım kalbini. Başkalarının kötülüğüne isyan ederken kendim nasıl kör kalmıştım?
‘’Bir keresinde kampüste telefonla konuşuyordun. Sonra apar topar çantanı bir ağacın dibine atıp oturup dizlerine kapanmıştın. O gün yanına gelmek istedim. Ağacın arkasına oturdum. Telefonun tekrar çalmaya başladı. Tekrar, tekrar, tekrar... Ben de rahatsız etmek istemedim.’’
‘’Hayatımda kimse yok Ceyhun.’’
Küçük bir çocuk gibi masumca oturuyordu karşımda. İkimiz de önümüzdeki tabaklardan birkaç lokma yiyerek uzaklara dalmıştık. Yan masamızda kahkahalar yükseliyor, çaylar tazeleniyor, tatlı tabakları masaya gelip gidiyordu. Bir sürü farklı turist bu dik yokuşu çıkmış, kimisi ise yokuşa isyan edercesine bir kaldırımın kenarına çökmüştü.
‘’Bir arkadaşın vardı, adı Seren. Bir keresinde ondan istemiştim... Seninle tanışmaya çalışmıştım ama hayatın çok doluydu. Okuldan sonra da seni yakalamak mümkün değildi. Rahatsız ederim korkusuyla yanına gelemedim.’’
‘’Seren’i tanıyorsun demek... O hala benim en yakın arkadaşım.’’
‘’Biliyorum...’’
‘’Nasıl biliyorsun? Hala görüşüyor musunuz siz de?’’
‘’Onu sosyal medyadan takip ediyorum, bazen seninle fotoğraflar da paylaşıyor. Sen çok aktif kullanmıyorsun ama sanırım...’’
Doğruydu, benim hesabım hep az takipçili ve gizli durumdaydı. Bu bir tercihten çok zamansızlıktan kaynaklıydı. Hayatım boyunca her zaman odağım iş olmuştu. Kendime ne kadar zaman ayırabilmiştim ki? Üniversitenin son zamanlarında Instagram postları çok meşhur olmuştu ama bir gafletle her yerde olan fotoğraflarımı bir gün ağlayarak silmiştim. Sonrasında ne hevesim kalmıştı ne de keyfim.
Ceyhun oldukça sessizdi. Elimizde kırmızı bir balon vardı sanki. Bu balonun içine kendi hislerini koymuş, sonra da bana doğru atmıştı. Sıra bendeydi, bu balonun içine neler koyacaktım bunu merak ediyordu. Balonu ellerimin arasında patlatmam da bir ihtimaldi. Muhtemelen onu çok üzecek bir ihtimal.
Belki de beni de üzerdi, bunu bilemiyorum. Hayatım boyunca tekrar bir ilişki yaşamam, artık hayatıma kimseyi almam diye sözler vermiştim. Kalbim yalnızlıktan her kıvrandığında bu sözlerimi ezber edip birer birer tuğlalar örmüştüm. Bu yeminlerimi çiğnersem ve tekrar aynı yollardan geçersem bu sefer bu yolu tamamlayabilecek miydim? Tekrar ayağa kalkabilecek miydim?
Hayat yirmilerin başındaki gibi değildi artık. Her şey insana daha ağır geliyordu.
Yoksa yaşadığım sorunlarla onu da bunaltacak ve kendimden soğutacak mıydım? Her biri bende aynı birer soru işaretiydi. Bu kargaşanın arasında tek bildiğim şey, Ceyhun’un masumluğuydu.
Bu sefer her zaman yaptığımdan daha farklı bir cevap vermeyi seçmiştim. Hayatım boyunca hep kendime yalnız bir hayat kurmuş ve bu yalnızlığa kimsenin dokunmasına izin vermemiştim. En azından üniversiteden sonra... Bana zarar veren herkesi birer birer hayatımdan çıkarmış ve gidenlerin geri gelmesini de beklemeyi bırakmıştım.
Ama o başka biriydi. Hiç tanımadığım, bana zararı dokunmamış ve en özeli beni anlayan biriydi. Sanırım içimdeki ses bana ‘’Bu güne kadar mantıklı dediğin şeyleri yaptın ve kaybettin. Şimdi bir kez mantığa uymasak nasıl olur?’’ diye sormuştu. Arada sırada da olsa içimdeki ses haklı çıkabiliyordu. Bu yüzden ona şans vermeye karar vermiştim.
‘’Nereden başlıyoruz o zaman?’’
‘’Nasıl yani? Nereden başlıyoruz, derken?’’
Anlamsız ve meraklı bir ifadeyle bana doğru yönelmişti.
‘’Seni tanımaya, nereden başlıyoruz?’’