🎼Fatma Turgut - İyileşmiyor
Güneş gökyüzüne veda etmek üzereydi. Kocaman yol bir kargaşaya dönmüş, insanlar panik halinde telefonlarına sarılmıştı. Birkaç kişi arabalarından inmiş, arkadan gelen diğer araçlara kazaya eklenmemeleri için kollarıyla işaretler yapmaktaydı. Mavi renk Peogeot araç karşı şeritte kaza yerine yaklaşmaktaydı. İçerisinden genç bir delikanlı aceleyle indi. Yüzü panik ve korkuyla birlikte gerilmiş, kaşları çatılmış bir şekilde çarpışan arabalara doğru koşuyordu.
Sesi oldukça gür bir şekilde bağırarak ‘’Yaralı var mı?’’ dedi.
Tanımadığı yabancı bir başka adam ise ‘’Bir hanımefendi var araçta.’’ diyerek yanıt verdi bu endişeli genç adama. Yarısı ezilmiş olan arabaya yaklaşıp eğildi, içeride başı direksiyona dayanmış genç bir kadın baygın halde durmaktaydı.
‘’Hanımefendi? Duyuyor musunuz beni?’’
Leyla, yaşadığı sarsıntının ve kafasını direksiyona vurmasının etkisiyle bayılmıştı. Emniyet kemeri vücudunu sıkı sıkı sarmış ve hiç bırakmaya niyetli görünmüyordu.
‘’Beni duyuyor musunuz? Sizi buradan çıkaracağım.’’ diyerek telkin etmeye çalıştı genç kadını. ‘’Ambulans geliyor mu?’’ diyerek etrafta panik halinde dolaşan adama doğru bağırdı...
‘’Emniyet kemerinizi açacağım, korkmayın...’’ İnce uzun parmaklarıyla emniyet kemerine uzandı. Denedi... denedi... denedi... Ancak genç kadının bedenini koltuğa hapseden kemer açılmamaya kararlıydı. Koşarak tekrar bariyerlerden geçti, arabasının bagajına doğru ilerledi. Bir hamleyle açtığı bagajdan küçük bir ilk yardım çantası çıkardı. Koşarak kaza yapan arabanın yanına geri geldi. Küçük çantayı yere koyup fermuarını açtı, içerisinden küçük bir makas çıkardı. Etrafındaki insanlar merakla genç adamı izlemekteydi. Yaşlı bir kadın ise bağırarak acil servis görevlisiyle konuşuyordu.
Emniyet kemerini zorlansa da yavaş yavaş kesti, genç kadın koyu mavi gözlerini usul usul açmaya, ayılmaya başlamıştı. Önce elleriyle yüzüne dokundu, gözlerini ilk açtığında gördüğü tek şey parmaklarının kana bulanmış olmasıydı.
‘’Korkmayın... Küçük bir yara sadece, geçecek.’’ dedi yakışıklı adam.
Kemerden kurtulan genç kadın sol ayağını dışarı attı, genç adam koluyla belini kavrayarak dışarı çıkmasına destek oldu.
‘’Şu tarafa doğru geçelim, siz de sakinleşin...’’
Bariyerlerin kenarına doğru oturttuğu kadın, anlamsız ve boş bakışlarla etrafı izlemekteydi. Sanki o kaza anı yaşanmamış, insanlar çığlık çığlığa bağırmamış, arabasının tamponu yol boyunca parçalanarak gitmemiş gibi öylece izliyordu ortalığı. Genç adam arabasından getirdiği suyu genç kadına uzattı. Ancak suyu almasını beklediği eller ona uzanmamıştı. Biraz kendi ellerine dökerek yüzünü ıslatmaya çalıştı.
‘’Daha iyi misiniz?’’ dedi.
Kadın, evet, anlamında küçük bir baş sallantısıyla cevap verdi.
‘’Ambulans geliyor, bir yeriniz ağrıyor mu? Kollarınız, bacaklarınız iyi mi?’’ diyerek kontrol etmeye çalıştı.
Genç kadın konuşmadan bu genç adamın yüzüne bakarak sol elini başına götürdü. Kafasının arkasının acıdığı her halinden belliydi. Elini anlına koymasıyla yüzünün buruşması bir olmuştu.
‘’Bir yaranız var, dilerim başka bir şeyiniz yoktur. Kötü bir kaza geçirmişsiniz, şokta olduğunuzu biliyorum ama size yardım etmeme izin verin...’’
‘’Ben iyiyim...’’ diyerek güçlükle yanıtladı güzel kadın.
İlk cevabı almıştı genç adam, bunun verdiği keyifle küçük bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
‘’İyi olmanıza sevindim, yine de bir kontrol şart. Bir yakınınız var mı arayalım?’’
‘’İhtiyacım yok. İyiyim, evime dönerim.’’
Genç kadın, teşekkür edip dostane bir dille adamın omzuna dokunduktan sonra aniden yerinden kalktı. Bariyerlere girmiş olan arabasına doğru yürümeye başladı. Önce ön kısımdaki kaputa baktı. Buruş buruş bir çarşafı andırıyordu. Kendi halinde söylenerek şoför koltuğuna geri geldi. Uzanarak yan koltuktaki çantasını almak istedi. Elleri, yere düşen çantaya yetişmedi. Zorla uzandığı yerden geri doğrulmuştu. Bu ani hareketleri, yeni ani bir sonuç getirmişti.
Genç kadın arabasının kenarında doğrulduğu an yere yığılmıştı. Biraz önce iyiyim dediği bu yabancı adam, yine koşarak yanına gelmişti. ‘’Leyla, iyi misin aç gözlerini!’’ Bir yabancının adıyla hitap etmesi bile etki yaratmamıştı Leyla’da. Genç adam yerde yatan kadını kuvvetle sardı ve kucağına aldı. Kendi arabasına doğru ilerlemeye başladı.
‘’Sizi hastaneye götüreceğim.’’ diyerek sanki kadın onu duyuyormuş gibi açıklamalar yapmaya devam ediyordu. Arabasını çalıştırdı, motor küçük bir hırıltıyla mesaisine başlamıştı.
El frenini çekmişti ki aklına hastanede kimlik isteyebilecekleri geldi. İnip eşyalarını almakta fayda vardı. Arabanın sağına gidip kapıyı açtı, kontağa uzanıp anahtarı aldı. Sağ koltuğun önüne düşmüş deri çantayı da alıp kapısını kapattı. Muhtemelen bir çekici gelip çekerdi. Arabayı kilitleyip hemen kendi arabasının yanına döndü. Genç kadın hala baygın halde koltukta oturuyordu...
⁛
Gözlerimi yakan bir beyaz ışıkla uyandım. Tavanda duran beyaz plakalar bana savaş açmış gibiydi. Gözlerimi hızla kırpıştırmaya, odanın atmosferine alıştırmaya çalıştım kendimi. Belim ağrımış, bacaklarım uyuşmuş ve üşümüştü.
Doğrularak yatağın ortasında oturmaya çalıştım. Refakatçı koltuğunda genç bir adam yarı oturmuş, yarı yatmış bir şekilde uyuyordu. Ben ne ara bu odaya gelmiştim, burası neresiydi ve bu adam kimdi hiçbir fikrim yoktu bu sefer. Ama evet, arabamın son halini hatırlıyorum...
Yola çıkarken aklımdan kendime zarar vermek geçmişti, arabaya binerken gideceğim yolu da yapacağım hızı da biliyordum. Kendimle kavga etmeye başlamıştım, bunları da hatırlıyorum. Gittikçe bastım gaza, hızla sürdüm arabayı, tehlikeli olduğunu bile bile bastım gaza. Sanki hızım arttıkça, ilerlemeyi zorlaştırdıkça kendimi cezalandırıyordum. Her bir önümdeki arabayı geçerken birilerini yeniyordum sanki, kendimce saçma bir ceza ve savaş oyunuydu.
Bu bir savaştı, kendime karşı açtığım ve kazananın da kaybedenin de olmadığı, sonunda sadece kendimden utanmama sebep olacak kadar çirkinleştiğim bir savaş.
Tüm kendime kızmalarım, söylenmelerim arasına bir soru eklendi. Daha ciddi bir kaza yapsaydım ve bana bir şey olsaydı ne olurdu diye. Şimdi kendi kafamda, kendimi öldürme zamanıydı.
Hayal ediyorum, cenazem nasıl olurdu? Patronlarım, iş arkadaşlarım nasıl olurdu? Eski patronlarım... Eski iş arkadaşlarım...
Fazla mı takılmıştım bu ayrılığa? Yoksa yıllarımın emeğinin çiğnendiğini görmek sandığımdan daha mı zordu? Bilmiyorum... Yıllarca değer verdiğin ve uğruna çabaladığın şeyin günün birinde bir hiç olduğunu öğrenmeye alıştığımı sanıyordum. Yanılmıştım.
Arkadaşlarım çok üzülür müydü? Annem çok ağlar mıydı ya da babam ağlamamak için kendini sıkarken dudakları büzülür müydü? İlk haber gidince ne tepki verirlerdi? Adım bir caminin hoparlöründen yankılanınca içleri cız eder miydi yoksa umursamayıp kurtulduklarını mı düşünürlerdi... Tüm bu sahneyi gözümde canlandırmak bile bana iyi gelmişti. ‘Bana değer verin, beni birazcık sevin’ diye içimden çığlıklar attığım insanların benim için üzüldüğünü görmek hoşuma gitmişti. Acınacak haldeydim...
Bir hayal kurdum ve kendimi orada öldürdüm. Sonra gözlerimi açtım, kafamı çevirdim ve koltukta yatan genç adama baktım. Gerçekler ise tam da karşımda duruyordu. Hem de yabancı bir adamla, gecenin bir vakti bilmediğim bir hastanenin buz gibi soğuk odasında.
Ayaklarımı yataktan sarkıtıp ayağa kalktım. Hastane terliklerini ters mi düz mü çözemeden ayağıma geçirip ona yaklaşmaya başladım. Yürürken istemsizce hala terliklerime bakıyordum, bir gün otel terliği üreten bir firmada çalışırsam kesinlikle sağ, sol diye insanların ayırt etmesini sağlayacağım...
Sessiz adımlarla genç adama doğru ilerledim, kim olduğuna biraz bakmak, hatta izlemek istiyordum. Hayatımda ilk kez birisi benim için kalmıştı. İlk kez birisi ben hastayken başımda benim bir dertten ibaret olduğumu dile getirip öfke kusmuyordu. Bu daha önce yaşayamadığım ve benim için zafer gibi bir duyguydu. Peki, şimdi ne yapacağım?
Uyandırsam daha mı iyiydi, teşekkür edip uğurlasam... Ya da yatağıma geri oturup uyanmasını mı beklemeliydim... Anlaşılan karar veremeyeceğim çünkü sanırım arabada tek eksilen şey tampon değil, benim aklımdı. Beynim çoktan düşünme ve karar verme işlevini yitirmişti.
Kendi kendimle kavga ederken küçük bir gıcırdama duydum. Koltukta gözlerini sıkı sıkı kapatarak ve ayaklarını öne doğru uzatarak tıpkı bir kedi gibi esnemişti.
‘’Günaydın!’’
Sanırım biraz sesim fazla çıkmış olacak ki yüzündeki uyku mahmurluğu tamamen gitmiş ve bir şok ifadesi yüklenmişti.
‘’Günaydın... Ne zaman uyandın? İyi misin? Doktorlar bir şey dedi mi sana?’’
Peş peşe sorularını dizmişti, sanırım beni gerçekten merak ediyordu.
‘’İstediğim sorudan başlıyorum öyleyse. Az önce uyandım, doktoru görmedim, gayet iyiyim...’’
‘’İyi olmana sevindim. Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?’’
Aslında puslu bir görüntü vardı hafızamda. Bu genç adamın bana su getirdiğini, o suyla yüzümü yıkamaya çalıştığını hatırlıyordum. Sorun bu sahneden sonrasındaydı. Sonra bana ne oldu da buraya geldim... İşte o kısım bende yoktu.
‘’Seni hatırlıyorum... Bana yardım etmeye geldiğini de hatırlıyorum. Teşekkür ederim, orada zamanını çaldığım yetmiyormuş gibi burada da sen varsın. Ayrılık vakti, ben gayet iyiyim.’’
‘’Doktor saat 09.00 gibi viziteye çıkıyor, seni görsün öyle gideceğim.’’
‘’Hayır lütfen bekleme... Zaten seni çok oyaladım, artık sabah da oldu. Evine dönsen iyi olacak, hem ailen de merak edebilir seni.’’
‘’Ailemin haberi var, doktoru görmeden gitmeyeceğim içim rahat etmez.’’
Ben ne kadar ısrar etsem de gitmemişti. Ben de arkama geri yaslandım. Doktorun viziteye çıkmasına iki buçuk saat vardı. Bu zamanda odada ölüm sessizliğinin olması ikimiz için de çok sıkıcı olacağı için gerilmiştim.
‘’Adım Ceyhun, Ceyhun Aslanoğlu.’’
‘’Memnun oldum, Ceyhun. Ben de Leyla, Leyla Tepeli.’’
Beni yalnız bırakmayan bir yabancı değildi artık. Resmi olarak tanışmıştık. Muhabbeti sürdürmek için aklıma her gelen soruyu sormaya başladım. Tabii biraz da merakla...
‘’Ne iş yapıyorsun Ceyhun?’’
Ancak sanırım biraz yaşlı teyze sorusu sormuştum...
‘’Yani şu anlamda... Geceyi uykusuz geçirdin benim yüzümden, eğer çalışıyorsan seni zorlar diye demek istemiştim...’’
‘’Evet çalışıyorum ama merak etme, ailemin de haberi var, seni bırakırsam daha çok merak ederler.’’
Ne garipti insanların yaşadığı hayatlar. Çocukları birine yardım ediyor, onu hastaneye getiriyor ve onlar da yalnız bırakmasını istemiyor. Gözümde aniden çok samimi bir anne ve çok merhametli bir baba canlanmıştı.
‘’Anladım... Teşekkür ederim. İnan ki ne diyeceğimi bilmiyorum...’’
Utanmıştım. Önüme dönüp ayaklarımı küçük küçük sallayarak onları izlemeye başladım.
‘’Kendinden bahset mesela, doktorun gelmesine daha çok var hem biraz zaman geçmiş olur ne dersin?’’ dedi.
Birine sıfırdan kendini anlatmak beni öyle sıkıyordu ki... Kuracağım bir cümle ile beni yanlış tanıma ihtimali beni korkutuyordu. Anlatacak pek bir hayatım da kalmamıştı zaten, konuşmanın benim tarafımda kısa süreceği belliydi.
‘’Adım Leyla, o kadar işte.’’ cümlenin devamında ne diyeceğimi bulamamıştım. Genellikle işini, yaşını, okulunu tanıtırdı insanlar ama ben ne diyeceğimi bilememiştim.
‘’Adını biliyorum artık. Ben seni merak ediyorum. Kim bu güzel kız?’’
İltifat almak hoşuma gitmişti, içimde aniden kelebekler uçuşmuş ve karnıma ince bir sızı gibi ağrı girmişti. Bir yandan utanmış, bir yandan da çocuklar gibi sevinmiştim. Beni mutlu etmek için çabaladığı her halinden belliydi.
‘’Tamam o zaman başlıyorum. Eski bir yöneticiyim, 26 yaşındayım, İşletme ve İletişim Tasarımı mezunuyum... Ankaralı değilim, Tekirdağ’da doğdum. Ailem de orada yaşıyor. Bir kız kardeşim var... Sanırım bu kadarım.’’
‘’Hızlı oldu... Ailen hiç gelmiyor mu buraya? Ya da sen gitmiyor musun?’’
Sorabilecek bir sürü soru varken ailemin buraya gelip gelmediğini sorması biraz sinirimi bozmuştu. Belki de bu kız hastanede ama geleni gideni yok diye düşünmüştür, böyle bir soru sorarsa karşısında küçük düşmemek için haberleri yoktur, diye bir yalan atsam iyi olacaktı.
‘’Geliyorlar tabii! Sürekli konuşuyoruz, ben haber vermek istemedim yoksa hemen gelirlerdi... Belki ben de giderim birkaç güne yanlarına.’’
‘’Haberleri olsa, gelirler miydi?’’
‘’Tabii...’’
‘’Eğer bana kızmayacaksan... Ben haber vermek amacıyla telefonunu almıştım...’’ diyerek hafif mahcup gözlerle bakmıştı yüzüme.
Hiç tanımadığım bu yabancı beni oldukça korkutmuştu. Ailemin burada olduğumdan haberi var mıydı? Kendimi yanında küçücük bir solucan gibi hissetmeye başlamıştım, sanki ailemin beni sevmemesini öğrense benim için dünyanın sonu olacaktı.
Daha çok utanmaya ve hakkımda ne düşündü kim bilir diye kendi kendimle kavgaya tutuşmuştum. Hata yapmıştım... Yalan söylemenin anlamı yoktu. Aceleyle telefonumu aramaya başladım. Komodinin üzerinden alıp hemen aramalara girdim. Benden, babama ve anneme giden birer çağrı vardı. Biri yirmi iki, biri kırk sekiz saniye.
‘’Yani bilgileri olsun anlamında almıştım, özür dilerim.’’ diyerek mahcup olduğunu sesinden de anlamamı sağladı.
‘’Ne dediler?’’ diyerek yüzümü telefondan kaldırmadan sordum korktuğum soruyu.
‘’Hiçbir şey. Yani önce anneni aramıştım. İyi olup olmadığını sordu, uyuyor dedim.’’
‘’Sonra?’’
‘’Kendini toparlar demişti ama belki müsait değildir... Babanı aradım, adımı sordu. Arkadaşın olup olmadığımı sordu, sonra da müsait olmadığını söyledi ve kapattım.’’
Masum bir çocuk gibi hesap vermesini bitirmişti Ceyhun, ben ise ne yapacağımı bilmeden öylece hasta yatağında oturmuş, boş hastane fayanslarını izliyordum.
‘’Bana kızdın mı?’’
Kızmamıştım, sadece kendimi hiç tanımadığım bir yabancıya karşı çırılçıplak hissediyordum. Sanki bu bir suçmuş, ben de suçluymuşum ve bir polis beni yakalamış gibiydi.
‘’Yok, alışkınım ben sorun yok.’’ dedim hiç etkilenmemiş gibi rol keserek.
‘’Ben anladım merak etme, yalan söylemene de bir şeyi açıklamana da gerek yok.’’
Hiç tanımadığım bir yabancının beni anlaması garipti. Sahiden anlıyor muydu? Muhtemelen hayır. Ya da anlamasa bile bana ‘seni anladım’ diyerek daha fazla uzatmaması da yeterliydi. Koca şehirde hastane odasında tek başına olmak... Son günlerde yaşadığım şeyler beni yormuştu artık. Dostane bir destekle omzuma elini koydu, elinin tenime değmesiyle kendimi tutamayıp yine ağlamaya başladım.
‘’Ben yanındayım...’’
Nasıl oluyordu böyle... En yakınımız bile bize iyi gelemezken, hatta telefonlar kapanırken hiç tanımadığımız elin oğlu bizi nasıl da anlayıp koruyordu... Gözyaşlarım akmaya devam ederken kollarım Ceyhun’u sarmıştı. Küçücük bir sevgi kırıntısına bile muhtaçtım.
‘’Hadi tamam, seni toparlamaya çalışalım. Anlıyorum ki için çok dolu ve bu kaza da sıradan bir kaza değil... Yalnız kalmasan daha iyi olacak bu yüzden seni bırakmayacağım.’’
‘’Beni ailem sevmemiş, önemsememiş. Sen mi önemseyeceksin?’’ ağlamayı kesip gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken küçük bir kahkahayla cevap vermiştim.
‘’Bence bu kadar emin olma. Ne yapalım yani, hayat bir kez güzel davranmadı diye hep kavga edip tekme mi atalım?’’
‘’Bilmem, bir kere değildir belki de. Ben birkaç gündür hayattan tekme yiyorum.’’
‘’Biz de yeni dilekler dileriz. Yıldızları izleriz, gökyüzünden bir yıldız kayar ve dilek dileriz. Sonra dileğimiz gerçek olana kadar da her savaştığımızda yıldızlar yaparız.’’
‘’Neden yıldız yapıyoruz? Bir şey dilemek için gökyüzünde bir yıldızın kaymasını mı bekleyeceğiz yani...’’
Yüzüme birkaç saniye tepkisizce baktı. Sanırım bu kadar aptal olmamı o da beklemiyordu ama yine de pes etmeye niyetli değildi. Hepi topu on beş dakikadır sohbet ediyorduk ama kırk yıldır tanıdığım biriymiş gibi anlayabiliyordum yüzündeki ifadeleri.
Tepkisizce suratıma bakmayı kesip biraz önce uyandığı koltuğa doğru geri yürüdü. Grili siyahlı sırt çantasını yerden alıp içini karıştırmaya başladı. Çantanın diplerinden bir not defteri çıkarttı. İçinden bir sayfa koparıp yanıma doğru gelmeye başladı.
‘’Şimdi buradan bir şerit kesiyorum ve ince uzun bir kağıdımız oluyor.’’
Bakımlı, ince parmaklarıyla kağıda küçük bir düğüm attı. Sonra kağıdın kalan kısımlarını üst üste katlamaya başladı.
‘’Her bunaldığında, seni hayat her zorladığında kağıttan bir yıldız yap. Onu yapana kadar da sadece kendini dinle. Ne düşünüyorsun, ne hissediyorsun... İçinde olduğun savaşın küçük bir muhakemesini yap...’’
Ses tonu bana huzur vermeye başlamıştı, anlamsız bir kağıttan küçük bir sanat eseri çıkarmasını hipnoz olmuş gibi izliyordum.
‘’Sonra kenarları içe bastır. Küçücük bir yıldızın var artık. Hayat seni ne zaman bunaltsa kağıttan bir yıldız yap. Her şey çok kötü, diye düşünmeden önce sakin kalıp doğru karar vermeye çalış. Dilek dilemek için bir yıldızın kaymasını beklemek zorunda değilsin, sen zaten bu muhteşem yıldızı yapan kişisin.’’
Beyaz, küçük yıldızı iki parmağının arasında tutarak bana gösteriyordu. Elimi alıp dizime koydu, avucumun içini açtı ve yaptığı kağıttan yıldızı elimin içine bıraktı. Diğer eliyle de parmaklarımı kapattı, artık bu küçük yıldız benim dileğim ve savaşımdı.
‘’Her baktığımda görebileceğin ve gökyüzünden kayıp yok olmayacak ve sadece sana ait bir yıldıza sahipsin.’’
⁛
Gözlerime vuran güneş yansımasıyla uyandım bugün. Her zamanki gibi yatağımdan hızla kalkmak yerine yorganıma, yastığıma daha sıkı sarıldım. Yataktan dilediğin zaman kalkabilmek, istediğin saatte uyanabilmek, istediğin kıyafeti giyip evinde zaman geçirebilmek ne büyük lüksmüş. Bunların hiçbirini bu güne kadar tadamamışım.
Sahip olduğum hayatta gözlerim kör bir şekilde ilerlemiş ve zamanımı geçirmiş gibi hissediyordum bugün. At gözlüklerimi çıkarıp sahip olduğum güzellikleri fark etmem ve yaşamam gerekiyordu.
Üniversiteden mezun olduktan bir gün sonra işe girmiş ve o günden beri de kesintisiz olarak çalışmıştım. Evet, Siren benim ilk göz ağrımdı. Ağrıyan yerimi de hançerleri saplaya saplaya almışlardı benden.
Kendimi yine ihanete uğramış ve ellerinden tüm oyuncakları alınmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum. Neden böyleydi? Neden tam her şeyi yoluna koydum dediğimde bir kayıp yaşıyordum? Bu soruların cevapları bende yoktu ama artık bir önemi de kalmamıştı. Hayata dönmem gerekiyordu.
Hastaneden ayrılalı bir hafta oldu. Çeşitli kontroller ve testlerin ardından aynı gün taburcu oldum. Kaza bende fiziksel hiçbir hasar bırakmamıştı ama psikolojik olarak ne bıraktığını henüz ben de bilmiyorum...
Hastaneden yalnız ayrılmadım, bir yabancı dediğim Ceyhun yanımdan hiç ayrılmadı. Ondan artık ‘bir yabancı’ olarak değil, adıyla bahsediyorum. Hayatıma yeni giren bir arkadaş bana farkında olmadan büyük bir güç vermişti. Artık her savaşım benim için bir oyundu. Her savaşım benim geçtiğim bir seviye ve sonunda haneme katacağım rütbelerden ibaretti. Kendime karşı acılarımı omzuma rütbe yapabilecek kadar da duygusuz, acımasız bir yönetici olmam gerekiyordu demek ki.
Üstelik bunu bir oyuna da çevirmiştim bu arkadaş sayesinde. Taburcu olduktan sonra avucumdaki kağıttan yıldızlarım dörde çıktı. Bir tanesini eve ilk geldiğim gün tezgahın önünde, yerde duran kolileri görünce yaptım. Bir tanesini Avukat Selim Bey'in telefonumu acı acı çalmasıyla gözlerim dolu doluyken yaptım. Bir tanesini ise şu anda parmaklarımın arasında tutuyordum.
Çünkü üzerimdeki toprağı atma günüydü bugün. Evimi temizleyeceğim, dolabımdaki kıyafetleri eleyeceğim ve sağlıklı yemekler pişireceğim gündü. Banyoma gidip ellerimi ve yüzümü yıkadım. Pijamalarımla birlikte mutfağa geçip dolabın kapağını açtım. Bir yumurta, bir salatalık, biraz peynir ve süt çıkarıp tezgaha koydum. Yılda en fazla altı, yedi kere yapabildiğim uzun uzun kahvaltı hazırlama günüydü bugün.
Ellerimi yıkayıp elime salatalığı almıştım ki telefonumun çalma sesini duyunca geri bıraktım.
‘’Merhaba, Leyla Tepeli siz misiniz?’’
‘’Evet, benim’’
Karşı tarafımda oldukça kalın sesli bir adam vardı, tanıdığım birine de benzemiyordu.
‘’Hakkınızda şikayet var, emniyete gelip ifade vermeniz gerek...’’
Ama hayat bana ayağa kalkma şansını vermemişti. Ne kadar sert olduğunu bilmediğim bir tekme yemiştim. Biraz önce ellerimin arasında duran mavi, kağıttan yıldızımı alıp iki parmağımın ucuyla ezip tezgaha fırlattım.
Saat kaçta, hangi şubede olmam gerektiğini bana bildirerek görüşmeyi sonlandırdım. Ne olduğunu anlamamış ve bir o kadar da korkmuştum. Kim, beni neden şikayet ederdi ki? Geçen haftaki kazayla ilgili olabilir miydi? Kamyon şoförü müydü acaba... Sorular gittikçe artıyor ve hiçbirine yanıt verememek de beni germeye devam ediyordu.
Tekrar telefonu elime aldım. Ellerim rehberde ‘C’ harfine doğru gitmişti. Arayıp olanı söylemek, korktuğumu söylemek, neden olabileceğini sormak istiyordum. Ama daha çok bunaltır, bıktırır mıyım diye de çekiniyordum. Sonuçta beni şans eseri zor bir anda görmüş birisiydi. Gidip her sorunda aramam için bana tahsis edilmiş bir çözüm merkezi değildi...
Yine de aradım. Daha çalma sesini duymadan Ceyhun telefonu açmıştı.
‘’Nasılsın bakalım? Bugün seni arayacaktım...’’
‘’İyiyim, neden?’’ diyerek oldukça soğuk bir tavırla yanıtladım.
Sanki arayan ben değildim de oydu. Soruyu soran o, cevabı veren ben olmuştum.
‘’Sesin pek öyle demiyor ama... Bir sorun mu var Leyla?’’
‘’Sanırım evet, yani bilmiyorum. Özür dilerim...’’
‘’Neden özür dilediğini anlamadım.’’
Çocukken hasta olduğumda beni hastaneye getirdiklerinde de suçlu bendim. İnsanlardan yardım istemek öyle zordu ki... Bir insan için en kıymetli şeylerden biri zamandı. Ondan kendi isteğin ve ihtiyacın için zamanını istemek bana hep yük olmak olarak gelirdi... Ama sanırım bugün hislerim yük olduğumu değil bir insana ihtiyacım olduğunu hatırlatabiliyordu.
‘’Evde misin? Yanına gelmemi ister misin?’’
‘’İfade vermek için karakola gitmem gerek. Çankaya Merkez Karakolunda olacağım saat 13.00’te.’’
Ceyhun’dan şaşırdığını ifade eden ses kesikleri gelmişti. Cümleye birkaç saniye içinde birkaç kez başlamış, birkaç kez de yarım kalmıştı.
‘’Tamam, orada görüşelim o zaman.’’
Görüşmeyi sonlandırdık, odama geri döndüm. Dolabımı açıp üzerime sade bir şeyler geçirmeye özen gösterdim. Beyaz ütülü bir gömlek, mavi bir kot pantolon ve siyah bağcıklı klasik ayakkabılarımı çıkardım. Bugün nasıl göründüğümün anlamı yoktu ama yine de kötü görünmek de istemiyordum.
Ceyhun, evimi biliyordu. O gün hastaneden çıkarken beni evime bırakmak için oldukça fazla dil dökmüş ve neticesinde razı gelmiştim. Kendimi rahat hissetmem ve tedirgin olmamam için hastanenin önünde duran bir taksiyi çevirmişti. Yaklaşık otuz beş dakika süren bu yolculukta verilen ilaçları aksatmamam gerektiğini dile getiren birkaç cümle dışında hiç konuşmadık. Hatta yolculuk tamamlandığında nezaketen de olsa, istemeyerek kahve yapabileceğimi söylemiştim. Ceyhun, kabul etmemiş ve sadece iyi olmamı istediğini dile getirmişti.
Hazırlığımı bitirip odamdan hızla çıktım. Arabamı çektikleri için toplu taşımaya binmem gerekmekteydi, hızlı adımlarla bir buçuk kilometre yakınımda olan metro durağına doğru yürüdüm.
Yürüyen merdivenleri hızla inip metro altına indim. İnsanlar telaş içerisinde bir sağa, bir sola koşmaktaydı. Öğrenciler kollarına sıkıştırdıkları kitaplarla, yaşlılar ellerinde bastonla oturacak bir yer bulma telaşıyla, öğle arasında oldukları belli olan memurlar jilet gibi ütülenmiş takımlarını düzelterek bir an önce hantal, gürültülü raylının gelmesini bekliyordu.
Beş durak sonra Kızılay’da ineceğim için boş bulduğum bir koltuğa usulca yerleşmiştim. Her bir durakta insanlar telaşla biniyor, koşarak geldikleri bu araçtan yine koşarak iniyorlardı. Hayat hızlıydı, herkesin bir acelesi vardı. Kimisi okula, kimisi işe gidiyordu. Kendimi boşlukta ve amaçsız hissetmeye başlamıştım. Çalışmıyor olmak bana her şeyden çok daha garip geliyordu...
Kızılay’da indikten sonra biraz yürüme yolum kalmıştı. Yaklaşık on beş dakika sürecek yolu sakin adımlarla yürümeye başladım. Soluk duvarlı binanın önüne gelmiş ve bana gülerek bakan gözlere değmişti gözlerim.
‘’Neden buradayız, Leyla?’’
Ceyhun telaş içerisindeydi.
Şu anda rehberimdeki birini arayıp ‘beni ifadeye çağırdılar’ desem muhtemelen kimse Ceyhun kadar tepki vermezdi. Sahi, neden telaş edip buraya gelmişti ki?
‘’Ben de bilmiyorum, detay vermediler.’’
‘’Öğreniriz şimdi.’’
İçeriye girip görevli bir arkadaşa telefon edildiğinden bahsettim. Birkaç dakika bilgisayar ekranına bakıp beni bekletmesi gerektiğini dile getirmişti.
‘’Beni almazlar içeri, gerilme konu ne olursa olsun. Tamam mı?’’
Sanırım bu bekleyiş onu da germişti.
‘’Sizi şu tarafa alalım Hanımefendi, memur arkadaşım ifadenizi alacak.’’ dedi genç polis memuru.
İşaret ettiği yere doğru ilerledim. İçerideki bu oda birkaç ince panellerle ayrılmıştı. En sağdaki masaya doğru yöneldim.
‘’Tam adınız, soyadınız...’’
‘’Leyla Tepeli.’’
‘’Leyla Hanım iş arkadaşınız Begüm Hanım’ı tehdit etmekten ve çalıştığınız şirketin haklarını ihlal etmekten hakkınızda şikayet var.’’
Memur bey konuşmaya devam etmiş ancak ben çoktan iletişimden kopmuştum. Kulaklarım çınlamaya başlamış, sesler gittikçe uğultuya dönmüş, gözlerim görüntüyü titrek bir şekilde aktarmaya başlamıştı.
‘’Bu suçlamaları kabul ediyor musunuz?’’
‘’Hayır.’’
Kendimi açıklamam, savunmam lazımdı ama benden sadece kısık bir sesle ‘hayır’ çıkmıştı. Kafamı kaldırıp sağ omuzumdan geriye baktım, Ceyhun orada oturmuş bana bakmaktaydı. Dudaklarını hafifçe içe doğru büzerek yavaşça kafasını eğip kaldırmıştı. Bu küçük destek bana ‘korkma’ demekteydi.
‘’Bu suçlamaları kabul etmiyorum. Geçtiğimiz günlerde, ayın 2’sinde... Yani 2 Ocak 2019’da dört senedir çalıştığım bu şirketten atıldım. En son o zaman gördüm Begüm'ü. Bu suçlamaları ilk kez duyuyorum...’’
‘’Sizden Begüm Hanım şikayetçi olmuş, aranızda bir husumet mi vardı?’’
‘’Hayır yoktu, Begüm yöneticisi olduğum bu şirketin pazarlama müdürüydü. Çıkışımın yapıldığı günden bir gün sonra, yani 3 Ocak tarihinde otoparkta karşılaştık o kadar.’’
‘’Aranızda bir arbede mi yaşandı?’’
‘’Küçük bir sürtüşme yaşandı ama bu sadece laftaydı. Bahsedildiği gibi aramızda fiziksel hiçbir şey olmadı.’’
‘’Bana o günü anlatabilir misiniz?’’
‘’Arabamı almak için sabah saatlerinde otoparka geldim. Şirkete hiç girmedim ve direkt otoparka indim. Arabamın yanına yaklaştım. Begüm oradaydı, bana seslendi.’’
‘’Öncesinde bir karşılaşmanız olmadı mı?’’
‘’Hayır olmadı, kendisiyle pek iletişimde değildim. Sadece aynı yerde çalışıyorduk o kadar. İşten çıkarıldığım için keyifliydi, ‘sen gittin, ben artık buradayım’ gibi şeyler demişti.’’
‘’Siz bir tepki vermediniz mi?’’
‘’Verdim ama sakin kalmıştım. Hakaret etmedim, fiziksek hiçbir temasta bulunmadım. Kendi yoluma baktığımı ve bu konularla ilgilenmediğimi dile getirdim. Ancak kendisi beni sinirlendirmek için gelmiş gibiydi.’’
‘’Kamera kayıtları öyle demiyor ama hanımefendi...’’
Memur Bey önündeki monitörü bana çevirmişti, ekranda otoparktaki bu konuşmamız vardı. Begüm’ün sırtı dönüş, benim ise yüzüm kameraya karşı durmaktaydı. Görüntüde uzun uzun tartıştığımız sonrasında da ani bir hareketle Begüm’ün eline vurmam görünüyordu.
‘’Beni aşağılamaya çalıştı! Hakaret sayılacak söylemlerde bulundu, eliyle tehdit işareti yapmaktaydı. Ben de ani bir sinirle elini indirdim. Bundan dolayı mı şikayet edilmişim gerçekten?’’
Sinirlerim öyle bozulmuştu ki artık bir an önce ifadeyi imzalayıp çıksam diye kısa yanıtlar vermeye başlamıştım. İçimden sinirden kahkahalar atsam da dışımdan bunu belli edemiyordum.
Begüm beni onu tehdit etmekten, dolayı şikayet etmişti. Tehdit etme sebebim de benim şirkette yaptığım usulsüzlükleri söylerse ona zarar vereceğimle ilgiliydi...
Yıllarca işe hep kalite gözüyle bakmış ve kaliteli olması için de çoğu zaman kendi hakkımı ortaya koymuştum. Ama sanırım bu da hayattan aldığım yeni dersti. Ne olursa olsun önce kendini düşün, kimse kendinden feda ettiklerin kadar değerli değil.
İfademi tamamladım, imzamı attım ve ayrıldım emniyetten. Ceyhun, binanın önünde duran banka oturmuş içeriden çıkmamı bekliyordu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Gözleri, gözlerimin içine ışıltıyla bakıyordu. Hiçbir şey demeden oturdum yanındaki boşluğa.
‘’Geçecek, biliyorsun değil mi?’’
‘’Üzerimden tır geçmiş gibi hissediyorum, yorgunum.’’
‘’Yorgun hissetmen, hiçbir şey hissetmemenden iyidir.’’