İçeriğe geç

Kağıttan Yıldızlar #benimhikayem

Bölüm 4 · 15 dk okuma

Kağıttan Yıldızlar #benimhikayem

Bölüm 4

4. Bölüm - Radyoda Çalan Şarkı

‘’Her gün özene bezene su verdiğim çiçeğim solmuştu.

Birileri yolun en görkemli yerinde duran saksımı alıp devirmişti!’’

Kuşların cıvıltı sesini dinleyerek uyandım bu sabah. Evde buzdolabının çıkardığı hırıltı dışında başka çıt yoktu. Ne bir ayak sesi, ne bir kedi miyavlaması. Bugün en ufak bir belirtiye bile ihtiyaç duyuyordum. Hem de fazlasıyla... Duvarlar anlattıklarıma yanıt vermiyordu. Buz gibi duruyorlardı sadece. Kendi sesimde, sessizliğimde boğuluyor gibiydim. Kimsesiz, yalnız ve bu yüzden sessiz.

Yatmaktan bunalıp aniden açtım gözlerimi ve tavana diktim. Bu saatlerde uyanmaya alışık olmadığım için şaşkın ama bir o kadar da gergindim. Sabah saati dediğin saat 05.00, 06.00 ya da en geç 08.00’di benim için. Öğlen 11.00 kesinlikle değildi. Hiç alışık olmadığım bir günde evde ve yataktaydım. Bugün kendimi sadece yalnız hissetmiyorum, kaybolmuş hissediyorum...

Yaklaşık beş yıldır her sabah 08.00’de ofisteydim. Pazar günleri hariç hiç karanlıkta işe gitmediğim olmamıştı. Her sabah hızlıca duşumu alır, makyajımı yapardım. Hüseyin beni alınca da işin peşinden koşardım.

Bundan hiçbir zaman şikayetçi de olmadım. Hayatta işine aşık, iş için kendinden fedakarlığı sonuna kadar yapabilecek kişilerden biriydim. Orası benim solmasını hiç istemediğim çiçeğimdi...

Ama bu vedayı kabullenemiyorum. Özenle büyüttüğüm, yeri gelip daha büyük bir saksıya koyduğum, toprağı sağlıklı olsun diye çabaladığım, her gün özene bezene su verdiğim çiçeğim solmuştu. Birileri yolun en görkemli yerinde duran saksımı alıp devirmişti! Üzerine basıp geçmişlerdi...

Kendime gelmem gerektiğinin farkına varıp doğrumdum yatakta. Yeşil pofuduk terliklerimi giyerek banyoya geçtim. Suyu açtım ve küvetin dolmasını beklemeye başladım. Öncesinde yüzümü yıkasam iyi olacaktı. Makyajımı temizlemeden duşa girince gözlerim daha çok yanıyordu. Aynanın karşısına geçince tek sıkıntımın göz yanması olmadığını anladım. Berbat haldeydim. Aynadaki yansımam acınacak haldeydi. Dün makyajımı göz yaşlarım temizlemişti, maskaram yanağıma akmış ve gölgeler oluşturmuştu. Hatta biraz fazla ağlamış olacağım ki estetik yaptırsam yüzüm bu kadar şişmezdi...

Pamuğuma temizleme suyunu döküp yüzümü sildim. Kirli pamuğu olduğu yere bırakıp kendimi küvetin içine bıraktım. Tüm vücudum ılık suyun iliklerime işlemesinin keyfini yaşıyordu. Arkama yaslanıp biraz böyle durmaya karar verdim. İş günlerinde genellikle yapamadığım bir keyifti bu. Zaman kaybı olur diyerek kendimden çalmaya devam ettiğim o birkaç küçük dakika...

Ben daha bu keyfi yaşayamadan telefonum çalmaya başladı. Kimseyle konuşasım yok, zaten arayan da beni Siren için arardı. Umursamamak en iyisiydi...

Birkaç dakika geçti ve telefon susmak bilmedi. Artık elde etmeye çalıştığım üç gram huzur da bedenimi terk ettiğine göre kalkıp kimin aradığına bakabilirim.

‘’Efendim?’’

‘’Leyla Hanım merhaba, sizi Siren’dan aramaktayım. Adım Aysun Tokgöz.’’

‘’Konu nedir?’’

Olabildiğince soğuk ve ilgisiz görünmeye çalıştım. Yeni asistan mı alınmıştı? Serpil’e ne oldu peki? Ya da Serpil duruyor da bu kız neden alınmıştı, birisi istifa mı etmişti? Çoktan soruları dizmiştim beynime...

‘’Otoparkta bir aracınız varmış sanırım, onu almanızı rica ediyorlar.’’ dedi.

Burada bir tozum bile kalmasın diye kinle, nefretle oradan uzaklaşırken arabasını düşünememiş olmak beni de şaşırtmıştı. Arabamı çok nadir kullanırdım şirkette. Genellikle ben arkada işlerime bakardım, Hüseyin beni götürürdü... Uzun zamandır da aracım orada duruyordu, Hüseyin müsait değilken ya da kendim ayrı bir yere gideceksem kullanırdım. Daha 24 saat bile olmamışken, gel bunu al, demek bana da biraz hızlı gelmişti.

‘’Orada mısınız acaba?’’ diyerek karşımdaki ses yeniledi kendini.

‘’Evet buradayım, dinliyorum...’’

‘’Otoparkta yer olmadığı için aracınızı almanızı rica ettiler. Ben de size iletmek istedim Leyla Hanım.’’

Arayan kızın bir suçu yoktu, sadece ona bu emri verenlere öfkeliydim.

‘’Bugün gelip alacağım, teşekkür ederim bilgilendirdiğin için.’’ diyerek kapattım telefonu.

Yine aynı korkutucu his sarmıştı tüm bedenimi. İçimden oraya gitmek gelmiyordu. Adımlarım beni geri geri götürüyor, tekrar aynı ortama girecek olmak beni ürkütüyordu. Bunu üniversite zamanında da yaşardım... Hatta aradan yıllar geçti, pek çok yerde çalıştım ama hala Kurtuluş’taki o kahvecinin önünden geçemiyorum. Halbuki istifa eden de bendim. Niyeyse işi bırakınca oradan geçersem beni tanıyacaklar ve sanki sorun yaşayacakmışım gibi hissederdim.

Gerçi çocukken de böyleydim... Okulda nöbetçi olmak ve son ders sınıf defterlerini toplamak için can atardı herkes ama ben yapamazdım. Buna rağmen nasıl bu kadar sosyal bir işte yönetici oldun derseniz, sevdiğiniz işi yapmanın mucizesini anlatabilirim size. Aynısı bugün daha büyük bir boyutta karşımdaydı bu defa.

Ancak yine ne suçluydum ne de haksız. Bu sefer giderken bu tepkimi kırmalıydım! Ben değil, onlar çekinmeliydi. Bana ait olan bir şeyi alırken neden kendimi kötü hissedecektim?

Üzerime aceleyle aldığım ıslak havluyu yatağın üzerine bıraktım. Dolabımı açıp iç çamaşırlarımı çıkardım ve hızla giyindim. Gardırobumun kapaklarını birer ikişer açıp kapatarak kombinimi tamamladım.

Siyah deri kot pantolonumu geçirdim bacaklarıma. Üzerime siyah renk bir kazak giydim ve yine siyah çapraz bir çanta aldım omuzlarıma. Evimin kapısının hemen yanında duran vestiyerden bej renk uzun kaşe kabanımı da giyince hazırlığım tamamlandı. Kabanımın cebine kapatıcı, rimel ve ruj atmayı da ihmal etmedim... Çünkü bu tiple bakkala bile gitmem zordu...

Kapıyı kilitledikten sonra aşağı indim. Taksi çağırmayı unutmuştum... Çünkü Hüseyin yoktu. Yıllardır yol arkadaşı olduğum Hüseyin de dolaylı olarak çıkmıştı hayatımdan. Sonuçta şoförlü eve doğan bir çocuk değildim, problemi yoktu. Hatta otobüs kartıma para da yüklesem iyi olacaktı, sürekli her yere arabayla ya da taksiyle gideceğim diye bir şart yoktu.

Telefonumdan en yakın taksi durağının numarasını bulup yanıma çağırdım. Yaklaşık beş dakika içinde geldi, hızla arkaya bindim ve gideceğimiz yeri tarif ettim. Sonrasında hiç konuşmadan arkama yaslandım, koltuğa iyice yerleştim. Çantamdan kulaklığımı çıkarıp sevdiğim, daha doğrusu bana iyi gelmesi için umut ettiğim bir şarkıyı açtım.

Şarkıların bizi gerçek dünyadan koparıp bizi sarıp sarmaladığı ayrı bir dünya olduğuna inandım hep. Her bir sözcük, her bir cümle birbirine ayrı bir anlam ve aşkla bağlıydı. Tıpkı insanlarda görmek istediğimiz o kusursuz bağ gibi...

‘’Kolay gelsin, abi.’’ diyerek ödememi tamamlayıp indim araçtan. İşte buradaydım, tam da aynı şirketin kapısında. Seneler önce henüz bir üniversite öğrencisiyken elimde öz geçmişim ile, kalbimi küt küt attıran yerdeydim. Ama bu defa ellerim bomboştu. Hem de hiç beklemediğim kadar.

Binadan içeri girmemeye karar verdim. Direkt arka tarafta inip otoparka yöneldim. Otoparkın girişindeki güvenlik uzaktan gelişimi görünce hemen toparlanmaya başladı. Genelde arabayla geldiğim için şaşkındı ve ayrıldığımı bilmiyordu muhtemelen.

‘’Nasılsın Rıza? Arabamı alacağım o yüzden buraya geldim.’’ diyerek selamla karışık bir girizgah yaptım.

‘’Hoş geldiniz Leyla Hanım, bilgim var efendim Begüm Hanım bildirdi.’’ diye yanıtladı genç adam.

Begüm neden benim gelip gitmemle ilgili bir bilgi veriyordu ki? Ona neydi ve ne alakaydı... Neyse, neydi artık. Burayla bir ilişkim kalmamıştı. Kendi aralarında topu atıp istedikleri gibi istop oynayabilirlerdi. Benim adımı söylemesinler, bana yeterdi.

Otoparka doğru yürüyerek inmeye başladım. Kavisli yol boyunca arkamdan araba gelip gelmemesine dikkat ettim. Otoparkın girişinde ışık da olmadığı için kendimi tedirgin hissediyordum... Telefonumun ışığıyla birlikte ilk kavisli yolu bitirip eksi birinci kata vardım. Otopark iki katlıydı ancak ikinci katı da böyle inmeye niyetim yoktu. Daracık bir yere aniden araba gelse başıma bir şeyin gelmeyeceğinin garantisini veremezdim.

Asansöre doğru ilerleyip bir kat daha aşağı indim. Sıradaki görevim, arabamı bulmaktı. Sağa doğru ilerleyip bir daire çizmeye karar verdim, anahtarı da elime alıp sık sık düğmesine basmaya başladım. Dakikalar geçiyordu ama hala arabamı bulamıyordum...

Ne bir motor sesi, ne de bir ayak sesi hakimdi otoparkta. Sadece kesik kesik yanan ampulün gıcırtısı ve nereden geldiğini anlayamadığım bir su sesi işitiyordum.

Son düğmeye basmamdan sonra karanlık duvarlara beyazlı turunculu bir ışık yansıdı. Ben buradayım, dercesine bana seslendiğini duydum küçük kırmızı canavarımın. Adımlarım hızlandı ve adeta koşarak ona doğru ilerlemeye başladım. Burada beni beklediği sürede tozlanmış, kirlenmiş ve çok yalnız kalmıştı.

‘’Seni beklettiğim için özür dilerim... Söz veriyorum seni servise götürüp kontrol yaptıracağım!’’ diyerek gönlünü almaya çalıştım. Ben arabama dokunup onunla konuşmaya çalışırken önüme uzunca bir gölge düştü. Fark edince hızla doğrulup arkama döndüm.

‘’Bakıyorum, gelmişsin Leyla.’’

Sakin, duru, kısık bir ses. Adım dudaklarından tiksinerek çıkmıştı sanki. Okul arkadaşım, iş arkadaşım. Begüm, tam karşımda bana anlamlı ifadelerle bakıyordu.

‘’Geldim ama gideceğim şimdi...’’ diyerek konuşmaya hiç girmemesini diledim ama öyle olmadı.

‘’Evet, gideceksin biliyorum. Hem de geçici olarak da değil. Direkt, gideceksin. Bir daha da gelmeyeceksin.’’

‘’Anlayamadım Begüm, neyin tavrı bu?’’ diyerek yanıtladım bu gereksiz davranışları.

Ne saçmalıyordu bu kız şimdi? Bir daha gelmeyeceksin, ne demekti? Ona mı kalmıştı benim ne yapacağım... Ne cesaretle bana bu şekilde saldırabilirdi? Sinirlenmemeye çalışarak kendimi telkin etmeye çalıştım. Uğraşmamak, en iyisiydi.

‘’Sen daha iyi bilirsin tatlım...’’

Önüme dönüp çantamı karıştırmaya başladım. Benim için konuşma başlamadan bitmişti ama o bitirmeye hiç niyetli görünmüyordu.

‘’Başladın mı peki? İş aramaya...’’

Anlıyorum ki amacı sadece beni sinirlendirmekti. Daha dün ayrılmışım buradan, iş başlamaya ne ara bakabilirim diyerek içimden kavga etmeye başlamıştım bile. Ama zaten düşünebilen biri olsa, bu soruyu sormazdı.

‘’Bakmadım, bakmayı da henüz düşünmüyorum.’’ diyerek kendimden emin ve umursamaz tavırsa arabamın kapısını açtım.

‘’Geri döneceğini mi düşünüyorsun yoksa?’’ diyerek şansını zorlamaya devam etmişti.

‘’Hayır Begüm, geri döneceğimden değil. İş demek benim için al maaşı geç kenara demek değil... O kadar kolay olmuyor sen de anlarsın ki.’’

Anlar mıydı sahiden? İşte buna ben de emin değildim. Arabamın ön camına yaslanmış, onu öyle dinliyordum. Son cevabımdan sonra yaklaşık on saniyelik bir sessizlik oldu aramızda.

‘’Teklif çok ama keyfim bilir diyorsun... Anlıyorum şekerim. Tabii buradan daha büyük bir fırsat seni bulmayacak, orası ayrı.’’

Burası süper lig gibiydi. Bunun ben de farkındaydım ama ne anlamı kalmıştı ki artık. Benim için de güzel bir yolculuktu ama istenmedim. Basit birkaç cümle ile sürgüne gönderildim. En tepede de olsan, taht benim de desen el yapımı olan o taht birinin bacağını kırmasına bakardı. Oturduğum koltuk sağlam sanırdım ama yanılmışım. O koltuğu bana veren, yine onlardı. Almaya hak kazanacak kadar güçlü ve cesaretli olan ise bendim. Neler kaybettiğimin farkındaydım ama tüm hayatımı da buna yorup kaybolmak istemiyordum...

‘’Böyle bir bakıyorum da... Yerinde olmayı asla istemezdim! Sen şimdi eve gidince ağlamışsındır da... O yüzden mi bu gözlükler?’’ diyerek saldırmaya devam etmişti.

Ceplerime saklanan ellerimi çıkarıp gözlüğümü saçlarımın üzerine doğru taktım.

‘’Evet haklısın, haksızlığa uğradım ve doyasıya içimi döküp ağladım. İnsanız Begüm, herkesin duyguları var.’’

‘’Kaybetmenin nesi duygu? Bu bildiğin gerçekler! Sen gidiyorsun ve gidişin insanları mutsuz etmiyor. Farkında mısın Leyla, insanlar mutsuz olmuyor, üzülmüyor sen gittiğin için. Gerçek olan bu işte. Gidişin insanları mutlu ediyor Leyla.’’

Kalbimin atışı hızlanmış, vücudumun ısısı artmaya başlamış ve ellerimde küçük küçük titremeler meydana gelmeye başlamıştı. Sakin kalmak için kendimi telkin etmeye başladım. Kendince oyun oynuyordu işte, bu kadar basitti. Cevap vermeyip yüzüne bakarak umursamaz küçük bir gülüş attım, yaslandığım yerden doğrulup arabamın kapısını açtım.

‘’Yolcu yolunda gerek anlaşılan... Seni çok özleyeceğiz. Bu şirket sana belki bir şeyler borçludur ama sen daha fazlasını borçlusun.’’ diyerek beni kışkırtmaya devam etmişti.

‘’Hiç kimseye bir şey borçlu değilim.’’ dedim kendimden oldukça emin bir tavırla.

‘’Yıllar içinde aldıkların, çaldıkların öyle demiyor ama... Koltuk değişti artık, oturan kişi senden daha berrak bakıyordur belki etrafına, ne dersin?’’

Oturan kişi dediğine göre Yasemin haklıydı. Birinin gelmesi için ben atılmıştım. Bana bahsettikleri gibi kendi içlerine dönmeleri, kendi içlerine dönmeleri söz konusu değildi öyleyse. Karşımda Begüm olsa da aklıma Selim Beyin söyledikleri gelmişti. Bir konuda suçlanıyordum ama bu bile net değildi. Hedef de bendim, vurulan da.

Ben anlamadığımı belli ettiğim bakışlarla gözlerinin içine bakarken bana biraz daha yaklaşmıştı ve cümlesine devam etti.

‘’Begüm Bakır ben. Memnun oldum, Leyla.’’

Bu bana da sürpriz olmuştu. Çünkü Begüm’ün benim yerime gelebilecek ne tecrübesi, ne de eğitimi vardı. Gördüğüm kadarıyla işinden çok, unvanını sevmişti.

‘’Tebrik ederim.’’ diyerek kıskanmadığımı belli etmeye çalıştım ve lafıma devam ettim.

‘’Ama aradığın düşman ben değilim... Seni hiçbir zaman değersizleştirmedim.’’ dedim. Bu üzerime almak istemediğim bir yüktü.

‘’Yapma bunu, Leyla! Bir de inkar mı edeceksin? Sen değil misin üniversiteden beri beni kıskanan? Buraya, bu sektöre olan ilgimi de biliyordun. Her şeyi bilerek, isteyerek yaptın. Hem de sadece benim kötü bir kopyam olmak için. Hayatımdaki her şeyi çalmaya çalıştın...’’

Üniversite yılları... Nasıl geçtiğini bile anlamadığım dört sene. Hatta sınıfta selam vermenin dışında yüzünü bile hatırlamadığım sınıf arkadaşlarım. Anlaşılan benim için çok da bir önem arz etmeyen şeylerin sebebi olarak gösterilen kişiydim. Ya da kendi hayatındaki sorunlar için birini sorumlu tutmak istiyordu, o da bana denk gelmişti...

‘’Anlıyorum ancak sanırım biraz gerginsin. Bunu hiç konuşmadık sayalım, ben de gideyim. Yeni işin hayırlı olsun... Bu arada, gerçekten umurumda değil. Üniversitede ne oldu, ne hissettin bilmiyorum ama benim için olanlar bundan ibaret. Seni tebrik ederim, bir sorun olursa bana ulaşabilirsin.’’

‘’Haklısın, geçmişi boş verip günümüze gelelim. Kendi alt sınıf hayatında sana başarılar dilerim arkadaşım. Gerçi bu vasat halinle şans senden yana olur mu bilemiyorum.’’

İlk okuldan kalma bir dili olduğu kesindi ancak bu kadarı da fazlaydı. Kimsenin beni küçümsemesine izin veremezdim. Neticesinde bu kadar zamanda bu başarıyı elde eden bendim. Yıllarca bu koltuğun hakkını veren, bu gemiyi yürüten bendim. Şimdi yollarımız ayrıldı diye kimse emeğimi hiçe sayamazdı. Özellikle de bunu bir koltuk savaşı olarak gören biriyle asla...

Kendime hakim olamayıp hızla kapattım arabanın kapısını. Çıkan sesin yankısı otoparkta kesilmeden soluğu onun yanında aldım. Ağzımdan çıkan tek şey ‘’Kes sesini artık.’’ demek oldu.

‘’Saldırgansın bir de... Tam bir vasat mahalle kızı gibisin...’’

‘’Nasıl oluyormuş, dediğin vasat mahalle kızları?’’

‘’Senin gibi işte... Hak etmediği yere küçük bir şansla gelen, gittiği her yeri batıran, bir başarı elde edemeyen ama egodan da yanına yaklaşılmayan küçük bir kişi sadece. İnsan konuşurken bile tedirgin oluyor, bırak insan insana konuşmayı sen maskenin altına saklanan sinsi bir düşmansın sadece...’’

Sağ elimle bana karşı diktiği parmağı sert şekilde indirdim. Tehditkar konuşması, hareketleri iyice delirtmişti beni. Elini indirmemle alaycı ifadesi geri gelmişti. Bir şey söylemek için ağzımı açmak üzereydim ki vazgeçip yutkundum. Değmezdi. Beni bu denli hor gören birine yanıt vermeye değmezdi. Tekrar hiçbir cevap vermeden geri dönüp arabama bindim.

Anahtarı çevirip arabayı çalıştırdım, Begüm, hala arabamın arkasındaydı. Sola doğru dönüp ona yaklaşmadan çıktım park yerinden. Hızla gaza basıp üst kata ilerledim. Buranın daha karanlık olmasıyla ve yaşadığım sinirin sebebiyle yavaşlayıp çıkıştaki dönemeçleri geçmeye başladım.

⁛

Hayata ilk geldiğimiz gün, tüm masumiyetimizle dünyaya kocaman bir merhaba dediğimiz gün ne kadar anlamlı öyle değil mi? Seni sabırsızlıkla bekleyen bir annen, bir baban ve büyüklerin var. Belki her biri biricik annemizin doğumdan çıkmasını, adımızın kağıda yazılmasını ve bizi ilk kez kucaklarına almanın heyecanını yaşıyor...

Öyle mi bilmiyorum. Ama ben hep böyle hayal ettim. Anneannem, babaannem, dedelerim, teyzem, amcalarım... Her birinin ameliyathane kapısında durduğunu, içeriden babamın çıkıp ‘’Tepeli ailesinin ilk torunu dünyaya geldi... Nur topu gibi bir kızımız oldu!’’ dediğini hayal ettim.

Ancak burada da yanlış bir hayal kurmuştum tüm çocukluğum boyunca. Bir gün bu hayallerim, annemin beni komşusunun evinde doğurduğunu ve ilk günler annem yorgun olduğu için beni eve almadıklarını öğrenmemle yıkıldı. Bunu ilk öğrendiğimde ilk okuldaydım. O zamanlar hiç üzülmemiştim ama hep annemi yormamalıyım, yorarsam beni istemeyebilir diye düşünmüştüm... Çocuk aklı işte. Şimdiki aklım olsa hıncahınç anneme saldırır, bitmek tükenmek bilmeyen isteklerde bulunur, her gün sokağa çıkıp arkadaşlarımla oyunlar oynardım. En azından yanıma kalan bir çocukluğum olurdu...

Şimdi geriye dönüp baktığımda elimde ne bir çocukluk, ne de bir yetişkin halim vardı. Hayatım baştan sona mutsuzluk ve yalnızlıkla doluydu.

Bugün her zamankinden daha da mutsuzum. Bu mutsuzluğum ve çaresizliğim beni bugün bu kararı almaya kadar getirmişti. Ne arkamdan üzülecek bir ailem, ne de iş arkadaşlarım vardı. Hatta Begüm haklıydı, belki de sevinecek insanlar doluydu görünmez duvarlarım.

Otoparktan ayrıldıktan sonra Ankara-Samsun yoluna doğru girdim. Yolun şehir içine göre nispeten sakin oluşu istediğim bir şeydi. Hırsımı alma, öfkemi kusma ihtiyacım vardı. Boş bir arazi bulup arabayı hızla sürmek ya da o arazide avazım çıktığı kadar bağırmak... İçimdeki öfkeyi kusmaya çok ihtiyacım vardı.

Gittikçe hızlanmaya başladım. Yetmişle başladığım yolda birkaç dakika içinde yüzü, yüz otuzu, yüz elliyi gördüm. Ellerim radyoya gitti, birkaç kanalı ayrı ayrı çevirdim. En sevdiğim şarkılardan birine denk gelmeyi umarak ileriyi tıklamaya devam ettim. O sırada başladı Müslüm Gürses şarkıya o harika sesiyle...

‘’Bu gidişin sonu kötü kalbi kaybetme gel. Siyahını bırak da gel derdi sil yeter...’’

Siyahımı bırakabilir miydim bilmiyorum ama sonsuz bir siyahlığa teslim olabileceğimden emindim. Hayatımda ilk kez, bu arabada kendime zarar vermeyi düşünüyordum. Hem de hayata delicesine aşıkken... Beni bu hale getiren yıllar boyu uğradığım haksızlıklar ve en ufak başarımda bile suçluluk duygusu yaşamamdı. Artık elde edebileceğim bir mutluluk kalmamıştı. Öylece sürünmeye ne gerek vardı ki?

Bağıra çağıra şarkı söylemeye ve hızlanmaya devam ettim. Arabam da şaşırmış olacak ki aylarca yatmanın acısıyla yolda adeta kayar gibi gidiyordu. Hızım yüz seksene gelince paniklemeye başladım. Hayatımda yüz otuzu zorla geçebilirken kendimi hırsa kaptırmış arabaların arasında bir bir makas atıyordum. Şarkı değişti, şarkının değişmesiyle de gözyaşlarımın boşalması bir oldu.

‘’Küçüğüm daha çok, küçüğüm bu yüzden bütün hatalarım. Övünmem bu yüzden, bu yüzden kendimi önemli, özel zannetmem...’’

Bazı şarkılar vardır, en mutlu anda da duysanız kalbinizi koparır ve ıssız bir sokağın kenarına atar. Küçüğüm benim için öyleydi. Şarkıyı mırıldanmaya çalıştım ama her bir saniyesinde daha çok sesim titremeye, gözlerim bulanıklaşmaya başlamıştı. Gözlerime dolan yaşlar yolu görmemi engellemeye devam ediyordu. Sağa, sola doğru attığım makaslar daha zor olmaya, başka arabaların korna seslerini duymaya başlamışken işin raydan çıktığını fark ettim.. Sağ şeride geçip dümdüz ilerlemeye başladım.

Ağlamamla birlikte hızım da şiddetlenmiş ama aldığım nefes azalmaya başlamıştı. Bir dizi sahnesinin içinde gibi hissediyordum kendimi. Masmavi bir gökyüzü, her biri tabloya özenle çizilmiş gibi duran bulutlar, ana karakterin saçlarına usul usul ışıltılar bırakan güneş ışıkları... Radyoda şarkılar değişmeye devam ederken ben nice kavşaklar geçmiş ve sayısız araba sollamıştım.

Bugün yeni hayatımın ilk günü mü yoksa hayatımın son günü mü karar veremiyordum. Tek bildiğim eve dönüp dönmenin benim için bir öneminin kalmamasıydı. Artık hayatın bir tadı kalmamış ve üstü küf tutmuştu. Bu çirkinliğe dayanmanın bir lüzumu yoktu...

Hızın verdiği etkiyle nefesim azalmaya devam etmişti. Öksürmeye, boğazımı temizlemeye çalışmamın etkisi olmamıştı. Birkaç kuvvetli öksürük beni sarssa da iyi gelmemişti. Gittikçe nefes almakta zorlanırken aklıma birkaç yudum su içmek geldi. Ellerim arabanın kapısını, torpidoyu yokladı ama yarım kalmış bir pet su için ancak arabam temizdi. Yan koltuğa öylece fırlattığım çantamı kontrol etmek için yana doğru eğildim ama çantam bugün küçüktü. İçine su sığamayacak ve hatta çoğu eşyamı dışarıda bırakacak kadar...

Bir yandan doğrulmaya çalışırken bir yandan ısrarla korna çalan gri renk tombul arabayı geçmeye çalışıyordum. Önümdeki mavi tabela büyük görsellerle dönemeci işaret ediyordu. Böyle uzun bir yolda ara bir yolu nereye yapmışlar diye şaşkın ve bir o kadar da büyük bir ihmalle sağ omzuma doğru döndüm. Dönemeçli yol tarafından bir kamyon hızla beni selamlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.