Telefonumu cebimden çıkarıp annemi aramak için rehberime girdim. Arama tuşuna henüz basmamıştım ki vazgeçip bilet almak için otobüs uygulamasına girdim. Tekirdağ otobüs bileti, diyerek kısa bir arama yaptım. Dört saat sonraya olan bir otobüs, içime biraz olsun huzur vermişti. Eve gidip birkaç parça eşya alsam, hazırlanıp otogara geçsem zamanım yeterdi. Dört saat yeterli bir süreydi.
Seferin ayrıntılarını görmek için bir kez üzerine tıkladım. Otobüste boş birkaç koltuk kalmıştı. Orta kısımlarda iki kişilik bir yer boştu. Tam istediğim gibi cam kenarı bir koltuk beni beklemekteydi. Koltuğumu seçmeden duraksayıp annemi aramaya karar verdim. Beni kendisi çağırsa daha mutlu olacağımı ve giderken içimde bir ukde kalmayacağını biliyordum. Hem de arayıp dertleşebileceğim, küçük bir sese de ihtiyacım vardı... Taksici abi trafikte usul usul ilerlerken ben yeşil arama tuşuna basmıştım bile.
Uzun uzun çaldı telefon. Annemi değil ama başka bir kadının sesini duymuştum, aradığım abonenin telefona bakamadığını söyleyen bir ses... Olsun, süpürge çalışıyordur. İşi vardır, sonunda o bana döner dedim ama dayanamayıp tekrar bastım yeşil tuşa. Bu defa ikinci çalışında açıldı telefonum.
‘’Hayırdır Leyla, ne oldu?’’
‘’Nasılsın anne? Öylesine aradım, konuşmak istedim sadece... Sesini duymak...’’ diyerek başladım konuşmaya ve devam ettirdim.
‘’Nasılsın, evde misin anne?’’
‘’Evde değilim kızım, teyzenle alışverişteyim. Kardeşine yeni tablet bakıyorum. Okulda lazımmış, yeni modeli gelmemiş siparişini verdim.’’
Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. ‘Sen nasılsın’ demesini bekledim ancak gelmedi o istediğim soru.
‘’Anladım, bir süre zamanım var. Kendimi iyi hissetmiyorum.’’ dememle taksiciye ve telefonda beni yargılayacağını bildiğim anneme rağmen yeniden ağlamaya başladım. Kendi ağlama seslerimin arasından kısa kısa annemin bana seslenişini duyuyordum ancak cevap verecek kadar sakinleştiremiyordum kendimi. Taksideki abi arabayı durdurdu. ‘’Kızım iyi misin? Bak bakayım bana.’’
Dizlerimi kendime çekmiş, yüzümü ellerimle kapatmış halde birkaç dakika geçirdim. Derin derin nefesler almaya çalışarak telefonu tekrar elime aldım. Taksici abinin uzattığı eli nazikçe geri çevirerek kısık bir sesle özür diledim ve devam etmesini rica ettim...
‘’Canım çok yanıyor anne, çok zoruma gidiyor... Bugün işten ayrıldım... Ne olduğunu anlamadım bile, ne yaşadığımı bilmiyorum...’’
Annem şaşkın bir ifadeyle cevap vermişti ardından titreyerek ama bir o kadar da muhtaç olarak uzattığım ellerimin böyle geri çevrilmesinden korkmuştum. Korktuğum da başıma gelmişti. Annem yarama derman olmamıştı, yarama bıçaklar savurmaya başlamıştı.
‘’Nasıl becerdin kovulmayı? O kadar kolay değil insan kovmak, kim bilir ne yaptın adamlara.’’ diyerek telefon üzerinden bana saldırmaya başlamıştı. Kendi ayaklarım üzerinde durmam için çocukluğumda zarar verdikleri, değersizleştirdikleri kanatlarımı onarmam gerekmişti yıllarca. İki kanadımla beraber özgürce uçarken bir tanesi yara almıştı. İyileştirmesi için anneme koşmuştum ama kırılan kanadımı görmek istememişti...
‘’Bana diyeceğin şey bu mu anne?’’ dedim.
Ağlamaya devam ettiğim cılız sesimle yanıt verdim. ‘Hayır kızım, üzülme geçer, yanımıza gel, dinlen biraz, hakkını ara, biz arkandayız’ gibi yalandan bile olsa birkaç cümle duymaya öyle muhtaçtım ki... Anne sevgisine, anne omzunda saatlerce ağlamaya ama en çok da bir sokak kedisi gibi başımın okşanmasına ihtiyacım vardı.
‘’Ne dememi bekliyorsun ki? Tebrik ederim kızım, kovulmak da bir başarı... Başvurabileceğin işler var mı peki? Biz de sıkışığız şimdi, kiranı falan ödeyemezsen ne olacak?’’
Annem maddi olarak yaklaşmıştı, bize gelme de ne yaparsan yap demekteydi. Bu şu anda annemden isteyeceğim son şeydi. Küçücük bir sevgi kırıntısına bile muhtaçtım... Hayatta başardığım tek şey kariyerimdi. Ne bir sevgilim, ne de bir ailem vardı.
Kendimi küçük, yavru bir kediye benzetiyordum. Yolun ortasında büyük bir gürültüyle geçip giden arabalar vardı sanki. Ben de o arabalardan korkan ve sığınacak küçücük bir sevgi yuvası arayan yavru bir kedi. İnsanlar beni bencilce kendi mutlulukları için ellerine alıp seviyorlar ve sonra otobanın kenarına, tehlikenin ve korkunun ağzına geri bırakıyorlardı.
Telefonu kapatmaya çok meyilliydi, muhtemelen birkaç saniye içinde görüşürüz diyerek gidecekti ama ona öyle çok ihtiyacım vardı ki... Hemen toparlanmaya çalıştım, ‘’bak güçlüyüm, sorun yok’’ imajı verirsem belki benimle gurur duyar diye düşünüp aniden çevirdim lafı.
‘’Merak etme, referansım da var ve iş bulurum. Sorun bu değil ki, sorun durup dururken buradan sürülmem... Ben iyiydim, anne. Buraya geldiğimde şirketi bir enkazdan çıkardım...’’
‘’Ne olursa olsun, neticeye bakacaksın. Hadi, ağlamayı bırak evine git. Çok üzülmemeye çalış, ben de babana demeyeyim. Yeni bir yerde başlayınca işini değiştirdi deriz, adamı germeyelim durup dururken!’’ diyerek kendince noktayı koymuştu.
Mahkemem görülmüş, karar verilmiş ve konu kapatılmıştı. Annemden beklediğim o küçük motivasyon sözleri gelmemişti. Artık konuşmayı uzatmanın anlamı yoktu, zaman ayırmak istiyor gibi de değildi ama yine de şansımı denemek istemiştim. Eve, evime gitmeyeli yıllar olmuştu. Top oynadığım mahallemi, cipsin içinden kart çıkacak mı diye hevesle gittiğim bakkalı, okuldan eve koşarak döndüğüm sokakları, aile evinin verdiği sıcaklığı özlemiştim.
‘’Eve mi gelsem anne? Ne dersin? Birkaç gün dinlenirim, vücudum da çok kırgın... Hem, sizi de çok özledim.’’ diyerek itirafta bulundum. ‘Evet kızım, hemen toplan gel, sana sevdiğin çorbadan da yaparım hiçbir şeyciğin kalmaz...’ diye cevap vermesini hayal ediyordum. Evet, hayat edebilecek kadar zamanım vardı çünkü uzun süre cevap gelmeyince telefonun kapandığını sanıp kulağımdan uzaklaştırdım. Ekranı açtım, arama hala devam ediyordu ancak aradığım abonenin benimle konuşmaya devam etmek istemediğini fark ettim.
‘’Neyse o zaman, görüşürüz.’’ diyerek kapattım telefonu.
Zoruma gitmişti. Bu denli istenmemek, dışlanmak ve sevilmemek zoruma gidiyordu. Ellerimin tersiyle sık sık sildiğim göz yaşlarım artık istemsizce dökülüyordu. Ne yaşıyordum ben Allah’ım? Ne ait olduğum bir ailem, ne işim, ne de kendime kurabildiğim bir yuvam vardı. Yalnızlıktan, mutsuzluktan gebermek üzereyim...
Taksideki Abi beni Kurtuluş Banliyö’nün önüne getirmişti. Koltuğun soluna attığım çantayı elime alıp ‘’Borcum ne kadar abi?’’ dedim.
Aynadan bana bakarak ‘’70 lira kızım, kartla mı ödersin?’’ dedi.
Hızla cüzdanımı karıştırmaya devam ettim. Hiç huyum olmasa da nakit para taşımıştım bu sefer. İçinden çıkardığım 100TL’yi öne doğru uzattım.
‘’Sağ ol abi, üstü kalsın lütfen.’’ diyerek kapımı açtım. Sağ ayağımı dışarı atmıştım ki taksici abi bana seslendi.
‘’Kızım!’’ sesi duyunca aniden irkildim. Onu görebilmek için hafif geri yerleştim.
‘’İstemeden kulak misafiri oldum, affola. Eğer sana bir kötülük etmişlerse bil ki senden korktuklarındandır... Saldırmak istemişlerdir, kimse durup dururken öyle atılıvermez işinden! Üstelik dediğin gibi iyiyse... Kendini suçlama olur mu çocuğum? Tekmeleme hayatı, daha genceciksin sil göz yaşlarını yoluna devam et kızım hayırlısı olsun...’’ diyerek yorgun gözlerini direksiyona çevirdi.
Taksici Abi sözlerini tamamlar tamamlamaz dudaklarım büzüldü. Kendimi tutamayarak ağlamaya başladım tekrar. Göz yaşlarım gözlerime öyle bir hücum etmişti ki aniden etraf bulanıklaştı ve önümü bile göremez hale gelmiştim birkaç saniye içinde. İki elimin içiyle gözyaşlarımı silip tekrar inmeye hazırlandım.
‘’Teşekkür ederim Abi...’’ diyebildim sadece cılız bir sesle.
Kapıyı kapatıp hızlı adımlarla yürümeye başladım. Yanımdan geçip giden insanlar bana delirmişim gibi bakıyordu. Ben olsam, ben de bakabilirdim. Sahi, makyaj da beni pandaya çevirmiştir. O yüzden de bakıyor olabilirlerdi...
Uzun uzun yürümeye devam ettim ama taksiden indiğim yönün tersine ilerlemiş ve yürüyerek Kızılay’a gelmiştim. Avukatım Yasemin’in bürosuna gitmekti niyetim. Yasemin, üniversiteden arkadaşımdı. Beraber aynı kulüpte yer almıştık. O dönemki tanışmamız beraber üniversite döneminde kütüphane dostluğuna gitmişti. Birbirimizi motive ediyor, beraber sınavlara hazırlanıyorduk. Fakültelerimiz ayrı olsa da anlıyorduk birbirimizin hallerini. Mezun olunca o avukatlığı seçmişti, ben de en ufak hukuki işimde soluğu yanında alan eski bir arkadaş olmuştum.
Her zaman hayranlık beslediğim, güzel enerjisi ve motivasyonuyla beni saran biricik dostum olmuştu. Hayatta her zaman takdir ettiğim, gurur duyduğum ve bir o kadar da çekindiğim bir arkadaşımdı Yasemin. Özellikle ailesini kurduktan sonra daha otoriter birine dönmüş, hatta bazen bir anne edasıyla beni de azarlamıştı...
‘’Hoş geldiniz Leyla Hanım... Siz, iyi misiniz?’’ diyerek karşılandım sekreteri Yasin tarafından.
‘’İyiyim Yasin, makyaj denemesi yapayım dedim nasıl olmuşum?’’ dedim. İşi şakaya vurma niyetindeydim.
‘’Güzel, çok güzelsiniz Leyla Hanım! Ben Yasemin Hanım’a haber vereyim.’’
Umarım müsaittir ve hemen konuşabiliriz diye dua ettim içimden. Sahi o kadar mı kötü görünüyordum. Çocuk resmen korkarak bakmıştı suratıma. Bekleme koltuğuna oturmuşken kalktım yerimden, koridordaki aynaya doğru ilerledim. Aman Allah’ım! Resmen rezalet görünüyordum! Maskaram yanaklarımdan boynuma kadar akmıştı, bronzerım gözyaşlarımın etkisiyle biraz dağılmış, göz farım ise yüzümü morarmış gibi gösteriyordu. Ben ne zamandır bu haldeydim? Aynada şok içinde kendimi izlerken Yasemin çoktan gelmişti bile.
‘’Leyla!’’ diyerek bana seslenince boş bulunup korkarak arkama baktım. Suratım ona dönük olsa da bedenim hala aynaya doğru duruyordu.
‘’Bu hal ne?’’ diyerek şaşkınlığını sürdürüyordu. Kapının çaldığını duyunca birine daha rezil olmayayım bari diye düşünerek hemen odaya geçmeyi teklif ettim. Yasemin de kabul etti, önden ilerleyerek her tarafı bordo, yeşil döşediği odasına girdik.
Buraya ne zaman gelsem içim bir tuhaf oluyordu. Evet, Yasemin çok renkli bir kişilik değildi ama bu oda da biraz... biraz fazla kasvetliydi. Halbuki dünyanın en duygusal, en minnoş avukatıydı... Özellikle boşanma davalarında hala çok duygusal olabiliyor, hatta boşanan çiftin çocukları varsa ofise gelip ağladığını bile bilirim... Ona rağmen bu şekilde bir ortam dizmesi bana hep çok enteresan gelmişti.
‘’Yeni mi bu tablolar?’’ diyerek girdim konuya.
‘’Sence şu an konuşmamız gereken konu tablolar mı?’’ diyerek azarlayan bir dilde yapıştırdı cevabı. Evet, ben de biliyordum konunun tablolar olmadığını ama direkt başıma şu geldi diyerek konuya giremezdim ki. Neticesinde ben de girizgah yapmaya çalışmıştım...
‘’Biraz enteresan geldiler de gözüme.’’ diyerek geçiştirdim.
Alışılanın tersine çerçeveler bordo, içindekiler siyahtı. Karalamalar ve bu karalamaları dağıtan mürekkepler vardı. Sanki kafası karışık birinin sağa sola gide gele çizdiği yollara benziyordu. Ancak yolda ağlamış olacak ki çizdikleri birer birer dağılmış. Tıpkı her hayali yıkılan insan gibi o da parçalanmıştı.
‘’Ne oldu Leyla? Seni bu saatte burada gördüğüme mi, yoksa bu halde gördüğüme mi şaşırsam bilemiyorum.’’
Konuyu değiştirmek istedim aniden. Canım sadece Yasemin’in sohbetini çekiyordu. Hukuki şeyler umurumda değildi. Zaten kovabildiklerine göre mecburen ödeyeceklerdi tazminatımı. Hatta ne demişti Haluk Bey? Eski sevgili gibi saçma sapan cümleler kurmuştu bir de... Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Bu şirket sana çok şey borçlu haklısın, hepsini de ödemeye hazır... Nereden nereye gelmiştim böyle...
Bu sabah evden organizasyon firmasıyla ve restoran müdürümüzle toplantıya girmek için çıkmıştım. Bu sabah kahvemi ofiste keyifle içmek için evde içmemiştim. Yüzümü mahvolmuş gösteren bu makyajı organizasyon işini ayarlayınca, imzalar atılınca firmanın yöneticisiyle çekileceğim fotoğraf için yapmıştım. Şimdiyse Yasemin’in çiçek kokulu peçeteleriyle yüzümdeki ıslaklığı almaya çalışıyorum...
Hayat, biz başka planlar yaparken başımıza gelenlerdir derler. Daha ne gelecek diye düşünmeden edemedim ama daha fazla isyan da etmek istemiyordum.
‘’Cevap mı versen artık? Meraktan çatlatacaksın beni! Ne oluyor Leyla, neden ağladın ve bu haldesin?’’
‘’Kovuldum.’’
‘’Nasıl kovuldun?’’
‘’Çağırdılar, güle güle dediler.’’ diyerek aptal aptal sırıtarak bir açıklamada bulundum. Onu o da biliyordu, ne sebeple kovulduğumu soruyordu ancak bilmiyordum ki...
‘’Sebebini sormuştum... Yasal olarak hakların var, yıllardır çalışıyorsun orada. Bu kadar kolay olamaz, vardır sebebi.’’ diyerek direkt haklarımı savunma aşamasına geçti.
‘’Artık işe bakışımızın aynı olmadığını, yeni yapılanmaya gittiklerini ve iç içe olmak istediklerini dile getirdiler.’’ diyerek kısa bir cevap verdim sonra istemsizce kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Hatta sanırım biraz fazla gülmüş olacağım ki Yasemin bana alaycı gözlerle bakmaya başladı.
‘’Ama o an orada olup duymanı isterdim. Artık işe bakış zihniyetimizin aynı olmadığını düşünüyorum Leylacığım...’’ diyerek kahkaha patlattım.
‘’En son bu cümleyi eski sevgilim söylemişti, seninle aynı yerden bakamıyorum demişti.’’ dedim. Cümlemin bitmesiyle yüzümdeki kahkaha yavaş yavaş sönmeye başladı, dudaklarım büzüldü ve ağlamaya başladım. Bugün gözlerime ne olduysa kendini tutamıyordu, ne çok ağlayası varmış...
‘’Gittikçe büyürken kendi içlerine mi dönmek istemişler? Bir yönetici olmadan bir araya gelip bir şey yapamazlar. Yeni bir yönetici mi gelir dersin?’’ diyerek devam etti Yasemin.
Bu ihtimali düşünmemiştim. Gerçekten yönetici istemediklerini ve üç ortağın bir arada yöneteceğini düşünmüştüm. Yasemin haklıydı. Üçü bir araya gelip ne karar verebilirdi, ne kriz anı kurtarabilirlerdi ne de bir gelişim sağlayabilirlerdi. Benden önce de bir üst düzey yönetici vardı, sonra da olurdu.
‘’Haklısın. Düşünmedim ben bu ihtimali. İyi de, neden ben dururken? Vardım işte, neyi yanlış yaptım?’’ diyerek düşünmeye başladım.
Dümdüz kovulsam bu kadar zoruma gitmezdi ama bir sebebinin oluşu insanın zoruna gidiyordu.
‘’Biri gelecek mi bilmiyorum, artık bir bağım kalmadığı için anlamı da kalmadı ancak merak da ederim... İlerleyen günlerde haberini alırım diye umuyorum.’’
Kendi içimde konuyu kapatmıştım şu anda. Tek derdim şimdi ne yapacağımı bulmaktı. Yeni bir iş mi arayacaktım, bilmiyordum. Bir şirketin üst kademesindeyken tekrar iş ilanları sitelerine girmek de zor gelmişti. Sıfırdan her şeye başlamak, hatta çalışmaya başladığın yerde, en alt kademeden başlamak. Kabul ediyorum, henüz gençtim 26 yaşındaydım ama yaşıma rağmen güzel ilerlemiştim.
Ama çoğu insana göre de çoktan hayatını kurmuş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş hatta o çocuğu okula göndermiş bir yaşta. Kariyerimde de hızlı yükselmiştim. Sebebi şirketin iyi durumda olmaması, benim de olduğum dönemde şahlanmasıydı. Üniversiteden mezun olmadan burada işe girmiş ve dile kolay beş senemi geçirmiştim. Bu bir yerde sabit olarak çalışmak için iyi bir zamandı. Batan bir gemiyi almak de ne kolaydı ne de güvenilir. Verdiğim her bir vaat için tonla imzalar atmış ve bir sürü protokol getirmiştim. Onlara bu gemiyi tamir edeceğimi, her bir tahtasındaki eksikliği onaracağımı ve zarar almayacağına dair sözler vermiştim. Dediğimi yaptım , şimdi o gemi ülkenin en güzel kıyılarında en şöhretli kumsallarında ziyafet yapmaktaydı. Üstelik beni soğuk denizlere atmışken...
Aklım geçip giden yıllardaydı. Zaman su gibi akmıştı. Bu dönemde türlü sıkıntılar yaşasam da her birini aşmış ama hayatımı o sıkıcı rutinden kurtaramamıştım. Hatta son ilişkimden sonra işe daha çok bağlanmam, gözlerimi kör etmişti. Belki de yeni bir başlangıç vaktidir diyerek pozitif bakmaya çalıştım. Hatta bunu unutmasam iyi olacaktı, belki de bambaşka bir işe ve hayata adım atabilirdim. Karalar bağlamanın alemi yoktu.
Yasemin’in müvekkili gelince ben ayrıldım. Çıkarken sıkı sıkı tembihte bulundu, ne zaman kötü hissetsem arayacaktım biricik arkadaşımı.