İçeriğe geç

Kağıttan Yıldızlar #benimhikayem

Bölüm 2 · 13 dk okuma

Kağıttan Yıldızlar #benimhikayem

Bölüm 2

2. Bölüm - İlk Gün Kıyameti

‘’ Aslında insanlar yüzümüze karşı bağıra bağıra bizi sevmediğini söylüyordu, biz anlamıyorduk.’’

Ev beklediğimden daha sıcaktı, içeriye attığım ilk adımla beraber kalbim huzurla dolmuştu. İlk işim kapının bağlı olduğu duvardaki ışıkları yakmak oldu. Tavan ışığını oldum olası sevmediğim için abajur ve diğer ışıklandırmalarımın buraya anahtarlarını yaptırmıştım. Evdeki tüm lambalarım sarıya çalan gün ışığı rengindeydi, küçük evime sevimli ve oldukça samimi bir hava katıyordu.

Oldum olası sevmezdim beyaz ışığı, kendimi hastanede gibi hissederdim... Bana küçüklüğümdeki o hastane koridorlarını hatırlatırdı. Çocukken sık sık hastalanan bir çocuktum, annemler beni sürekli acile getirirdi. Ne zaman açık renk duvarlar ve beyaz ışık görsem aklıma acilde müşahede yatağında uyuyor taklidi yaptığım anlar gelir...

İğne görünce ağlayan çocukların sesleri, eşlerini arayan ve ilaç parasını çaresizce soran anneler, torununa bakan bir anneanne ya da kardeşinin iyileşmesini bekleyen ama uykusuzluktan ayakta zor duran bir abi.

Şimdi büyüyünce anlıyorum o hastalık günlerini. Aslında insanlar yüzümüze karşı bağıra bağıra bizi sevmediğini söylüyordu, biz anlamıyorduk. Belki de anlamak istemiyorduk. Daha ayakkabılarımı çıkaramadan aklım yıllar öncesine gitmişti bile. En çok da aklımın bir yerlerinde annem, babam ve kardeşim olduğu içindi.

Gelmeyeceğini bile bile yeni yıl tebriğini beklemiş, her gelen aramada kalp ritmim hızlanmıştı. Çalmamıştı o telefon. Belki de aramak istemediklerinden ya da akıllarına gelmediğimden... Bilmiyorum. Bazen düşününce kendimi öyle çok yabancı hissediyordum ki. Bir ailem var mı yoksa hiç olmadı mı, üniversiteye gidince ‘kurtulduk’ mu dediler yoksa ‘özleriz’ diyerek üzüldüler mi bilmiyorum... Bugünlük işimiz bittiği için kafamı oyalayanlar azalmış ve ailem tüm aklıma hücum etmişti.

Aradan çok yıllar geçti, büyüdüm artık ama değişen bir şey olmadı. Üniversite okudum, okurken çalıştım. Mezun oldum, işe girdim, kendi hayatımı kurdum. Olmadı, yine de annemle babamın gözünde hiçliğin içerisinde bir toz tanesi gibiydim. Üstelik her defasında ellerinin tersiyle ittikleri bir toz tanesi. Bugün yeni yıla girdik, yine de bir telefon beklemiş ve sık sık elim rehberde adlarına gitmişti. Demek ki büyümek de işe yaramıyormuş, içimizdeki o küçük çocuk hala bir damla sevgi için çırpınıp duruyormuş.

Yaslandığım beyaz, ahşap kapımdan doğruldum. Çizmelerimi çıkarmaya başladım, çantamı yere fırlattım. Kabanımı çıkarıp kapının sağındaki vestiyere astım. Ayaklarım isyan ediyordu evin içinde attığım her adımda, tüm gün yüksek topuk ve sivri uçlu giymek onları çok yormuştu. Sola dönüp yatak odama girdim, odanın dibinde duran gardırobumun kapaklarını bir bir açıp kapatmaya, havlu ve pijama takımı bulmaya çalıştım. Birkaç parça eşyamı çıkarıp odamdaki banyoya doğru ilerledim, kapısını bir hışımla açıp içeri girdim. Küvete ılık bir su doldurmaya başladım, içerisine de köpük köpük olsun diye duş jelimden sıktım.

Aynanın karşısına geçip saçlarımı taramaya, günün kargaşasının verdiği karışıklığı açmaya çalıştım. Fayansın üzerinde duran pamuklarıma makyaj temizleme suyumu sıkıp uzun süre dayansın diye kat kat sürdüğüm ürünleri çıkarmaya başladım. Küvet yarıya kadar dolmuştu, siyah deri elbisemi çıkarıp kendimi suya bıraktım.

⁛

Alarmımın uzun bağırışlarından sonra gözlerimi zar zor açabilmiştim. Saat henüz 06.02’ydi, güne yine tam zamanında başlıyordum. Hızla kalkıp koşarak mutfağa gittim, beyaz tezgahımın üzerinde duran kahve makinesine kapsülü koyup tuşuna bastım. Hızlı adımlarla yatak odama geri döndüm, geceden hazırladığım kombinimi her zaman odamdaki berjerin üzerine koyardım, bir çırpıda alıp banyoya geçtim. Elimi, yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçalayıp güneş kremimi sürdüm. Çamaşır makinesinin üzerine dağılan makyaj malzemelerimi bir bir alıp aceleyle sürmeye başladım. Göz altlarım epey morarmıştı, geceleri uykuya zor dalmak beni gittikçe daha çok yoruyordu. Sabah saatine göre hiç de hafif olmayan bir makyaj yaptım. Yaklaşık 20 dakikanın sonunda, rekor bir süreyle hazırdım. Mutfağa geri dönüp hazır olan kahvemi küçük termosuma doldurdum, yolda içecek zamanım vardı.

Kapıdan çıkmadan vestiyer aynasından kendime baktım. Bej rengi uzun bir kaban, kalın topuklu çizmelerim, kumaş pantolon ve çizgili ceketimle güne hazırdım. Anahtarı kapının arkasından alıp dışarı çıktım. Kapatıp önce üst, sonra da alt kilidi kilitledim. Burası güvenlikli bir siteydi ama yine de benim içim rahat etmiyordu. Birkaç dakikalık asansör bekleme süresinden sonra hızlı adımlarla beni bekleyen Hüseyin’e doğru ilerledim.

‘’Günaydın, Hüseyin. Nasılsın bugün?’’

‘’İyiyim Leyla Hanım, günaydın size de. Umarım siz de iyisinizdir.’’

Küçük bir selamlaşmanın ardından otele doğru yola çıktık. Bugün senenin ilk iş günüydü. Büyük hedefler atılmış, büyük yollar kat edeceğimiz kocaman bir sene... Şirkette ilk kez işe girerken sözlerini verdiğim projelerin çoğunun gerçekleşeceği o yıldayız, içim kıpır kıpır ama bir o kadar da gergin bir haldeydi. Çevremdekilere garip gelse de çok seviyordum her sabah ofise gitmeyi, saatlerce çalışmayı... Hatta bazen yoğunluktan yemek yemeyi bile unutmayı. Sanırım sevdiğin işi yapınca tüm zorluk ve sıkıntılar küçük bir oyun gibi gelmeye başlıyor ya da ben kendimi öyle kandırıyorum.

Her sabah kendime yapılacaklar listesi çıkarıp her bir işimde oynadığım oyunda yeni bir seviyeye geçiyor gibi hissediyordum. Belki de artık her iş sıkıntısının tadını aldığım ve yeni tatlarda bile tanıdık bir his aldığım içindir.

Ofise varmamıza birkaç dakika kala telefonum çalmaya başladı, arayan şirketin avukatı Selim Bey’di.

‘’Günaydın, Leyla Hanım bugün ofisime gelebilir misiniz? Saat 10.00’da müsaitim.’’ Günaydın dememi bile beklememiş olması sinirime dokunmuştu, insanlar gerçekten iletişim kurmayı bilmiyor!

‘’Günaydın Selim Bey, programımda bir toplantım yoksa eğer...’’ cümlemi henüz tamamlayamamıştım ki kesmişti lafımı. ‘’Konu biraz önemli Leyla Hanım, saat 10.00’da bekliyorum sizi.’’ diyerek telefonu kapattı.

Bu nasıl bir üsluptu böyle! Neticesinde bizim avukatımızdı, patronumuz değildi ki. Bu tavır, bu üslup da neydi böyle! Verdiği bu gereksiz emri yutkunarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Otele gergin girmemek için gözlerimi kapatıp yaklaşık yirmi saniye boyunca derin derin nefes aldım. Sinirimi, gerginliğimi başkalarına yansıtmam sadece onları üzmeye yarayacaktı. Bu yüzden işte sinirli olmamaya çok dikkat ederdim.

Saatim 08.14’ü gösteriyordu, henüz vaktim vardı. Şirkete vardım, odam dördüncü kattaydı. Kısa bir asansör beklemenin ardından yukarı çıktım, Serpil beni asansörün çıkışında bekliyordu.

‘’Günaydın Leyla Hanım.’’

Cevap verecek motivasyonum olmadığı için gülümseyerek yanıtlamıştım biricik Serpil’imi. O anlardı halimden, yıllardır beraber çalışıyorduk ve gece gündüz demeden ne iş hakkında konuşsak anında yapardı... Onun gibi bir asistanım olduğu için çok şanslıydım. Koridoru yürüyüp benim odama geldik. Masamda çeşit çeşit çiçekler, birkaç kargo paketi ve hediye paketleri beni beklemekteydi. Bazı rakip firmalarımız, restoranlarımızın yöneticileri ve alt birimlerimiz usulca ilişmişlerdi odama tüm güzellikleriyle... İşte şimdi keyfim yerine geldi! Doğrusu bu görüntü herkesi mutlu ederdi ancak Serpil’in cümlesi tüm bu güzellikleri geride bıraktırdı.

‘’Bugün toplantınız yok Leyla Hanım, programınız da çok dolu görünmüyor.’’

Bugün Haluk, Hilmi ve Cem Bey ile şirket planlaması günü değil miydi? Yeni yılın ilk günü toplantımın olmaması beni tam anlamıyla şoka sokmuştu. Belki de patronlar toplanıp tatile gitmiştir, diye düşünüp şaşkınlığımı kesmeye karar verdim. Onlar gitmiş olsa bile yeni organizasyon işi için anlaşma yapılmalıydı, bugün imzalar atılmayacak mıydı?

‘’Nasıl yani, mümkün değil Serpil!’’ diyerek aceleyle çantamda telefonumu aramaya başladım.

‘’Bak işte, bugün ayın 2’si. Bugün şirket planlama toplantısı var, ayrıca insan kaynakları müdürümüzle de işe alımlar için toplantımız var. Hatta bir tane daha eklendi, saat 10.00’da avukatımızın ofisine gitmem gerek.’’ dedim.

Bugün Serpil bana programı dememişti, rolleri değişip ona ben anlatmıştım. Kendimden emin şekilde konuyu kapattığımı zannederken Serpil’den bir atak daha gelmişti.

‘’Yalnız hepsi iptal edilmiş Leyla Hanım, avukatınızla görüşmenizi de ben 30 Aralık’ta öğrenmiştim.’’ dedi.

Avukatımız beni az önce aradı ama Serpil 2-3 gün öncesinden bahsediyor. Bu işte bir şey olmalı, toplantılarımın iptal edilme sebebi neydi? Sanırım ciddi bir görüşme geçecekti. Kafamı toplamam ve aydınlık bir kafayla gitmem lazımdı oraya, çünkü benden habersiz toplantılarımı iptal etmeleri zoruma gitmişti. Her şeyden habersiz bir haldeyken birkaç saat öncesinde öğrenmem büyük saçmalıktı.

Yolda sinirimi yatıştırmam ve kafamda konuşmaları planlamam gerekiyordu. Bu tarz durumlarda yaşayabileceğim konuşmaları düşünür ve kendi içimde provalar yapardım. En iyisi yalnız gitmekti, yalnız ve düşünceli bir kafayla gitmek... Hüseyin’le gitmek istememiştim, arabayı kendim sürmek için ondan anahtarları aldım, avukatın ofisine doğru yola çıktım.

Yaklaşık yarım saat süren yolun ardından Selim Beyin ofisine varmıştım. Burası kalabalık bir cadde olduğu için park yeri bulmak sıkıntı olabiliyordu. Bir alt sokakta küçük bir bakkalın önüne çekebilmiştim arabayı. İçeri girdiğimde saat 09.46’ydı, randevumu saatimiz birazdan ancak hemen içeri girerim diye umuyordum. Sekreteri beni bekleme salonuna yöneltti ve çay ikram ettiler. Oldum olası sevmezdim çayı, yıllardır her ay geldiğim yerde bana sormadan orta şekerli Türk kahvemi getirirlerdi. Beklemeye başladım, dakikalar geçti hatta yaklaşık yarım saat oldu ancak ben hala beklemekteydim. Sıkılmaktan ve zaman kaybından gerilmeye başlamışken sekreterin sesini işittim tekrar.

‘’Selim Bey sizi odasında bekliyor.’’

Yerimden kalkıp odasına doğru ilerledim. Önüme açılan kapıdan gözlerime günün taze ışıkları vurmuştu.

‘’Günaydın Selim, seneye gergin mi başladın canım mesajını görünce epey gerildim...’’ dedim. Ortamı yumuşatmaya çalıştım ancak hiçbir işe yaramadı.

‘’Oturun lütfen Leyla Hanım, buyurun...’’ Her zaman bana sadece ismimle hitap ederdi. Uzatmadan lafına devam etti.

‘’Ciddi problemlerimiz var gibi görünüyor, nasıl işin içinden çıkarız bilemedim. Artık konuşup, anlaşacağız.’’

Kafamı iki kere sallayarak onay verdim. ‘’Şirkette sanıyorum ki dördüncü yılınız. Geldiğiniz konumu da düşünecek olursak artık bir politikayı bilmediğiniz düşünülemez.’’ diyerek devam etti lafına. İçimden ecel terleri dökmekteydim...

‘’Konu nereye varacak merak ettim iyice...’’ diyerek araya lafımı sıkıştırdım.

‘’Bu politikaları da göz önüne alarak Siren Holding ile ilişiğinizin kesildiğini bildirmek isterim.’’ dedi.

Avukatın son cümlesi beynimle yankılanmaya başlamıştı. İlişiğinizin kesildiğini bildirmek isterim... Gerçek miydi duyduklarım? Ayrıca bu adam kimdi de bana bunu diyebiliyordu? Ne yani, kovulduğumu mu söylüyordu bana?

‘’Beni duyuyor musunuz Leyla Hanım?’’

Sesini çok uzaklardan duyuyor gibiydim, aynı zamanda duymuyor da gibiydim. Sanki hatalı ses sistemi gibi olan ve yankılayan konuşmasını devam ettirdi.

‘’Politikalara aykırılık ve şahsi çıkarınız için çalışmanız sebebiyle iş akdinize son verildi.’’ dedi.

Gözlerimi baktığım noktadan ayıramamıştım, sanki o anda kalmışım gibi gözlerim dakikalardır sehpanın köşesinde kalmıştı. Tek yapmak istediğim buradan çıkmak, gitmek, yok olmak hatta görünmez olmaktı. Hiçliğin ortasında bir hiç olmak. Düzenli olarak hissettiğim duygu. Neden böyle olmuştu? Neden hep şükrettiğim şeyle sınanıyordum? Sevdiğim ve sahip olduğum ellerimdeki tek şey işimdi. Şimdi neden bunu benden almıştın? İçimden isyanlar yağdırırken avukat konuşmasına devam etti.

‘’Sanırım biraz şaşırdınız, bu uzun süredir devam eden bir şeydi Leyla Hanım, sizin gibi bir yöneticinin bunu anlamaması imkansız. Bunun için de bir planınız var mıydı?’’

Hala bana sorular yöneltmeye devam ediyordu ama benim bir tanesini bile cevaplayabilecek dermanım yoktu. Çantamı gözümün takıldığı sehpanın kenarından almak için kollarımı uzattım.

‘’Gidiyor musunuz Leyla Hanım, görüşmemizi henüz bitirmemiştik.’’

Aldırmadan yerimden kalktım, kabanımı yan tarafıma koyduğum sandalyeden aldım.

‘’Bir cevap vermeyecek misiniz? Siz bilirsiniz Leyla Hanım, biz şirket olarak anlayış çerçevesinde görüşebileceğimizi umuyorduk. Artık mahkemede görüşürüz mü demeliyiz?’’

Ani bir refleksle arkamı dönüp Selim Beye baktım.

‘’Siz ne mahkemesinden, ne çıkarından bahsediyorsunuz? Bu ne kadar anlamsız, sebepsiz bir konuşma böyle?’’ diyerek sesimi yükseltmeye başladım.

‘’Benim ofisimde bana bağıramazsınız Leyla Hanım, beni güvenlik çağırmaya zorlamayın!’’ beni resmen kışkırtıyordu ki ben de buna çok müsaittim.

‘’Çağırın güvenlik, hatta polis çağırın! Yaptığınız resmen iftira atmak. Benim bir sözleşmem var, her şeyi geçtim görevimi her zaman usulüne göre yaptım!’’ sesim titremeye başlamıştı. Hayır Leyla, asla ağlama sakın kızım.

‘’Görevinizi en iyi şekilde yaptığınızı, bize kattıklarınızı en içten şekilde biliyorum Leyla Hanım. Verdiğiniz emekler için teşekkür ederiz...’’

Bu teşekkür konuşmanın bittiği anlamına gelmekteydi. Hızlı adımlarla kapıyı açıp dışarı çıktım, arkamdan Selim’in ‘Çıkışınızı muhasebeden alabilirsiniz.’ dediğini duymuştum.

Bürodan çıkar çıkmaz gözlerim dolmaya, dizlerim titremeye ve kollarımda gücümün çekilip gittiğini hissetmeye başladım. Araba alt caddedeydi, yanına gidecek gücüm kalmamıştı ama şirkete dönüp bunun hesabını sormalıydım. İki elimin işaret parmaklarıyla gözyaşlarımı sildim ve arabaya doğru yürümeye başladım.

⁛

Arabayı park bile etmeden şirketin önüne bıraktım, anahtarı da güvenliğe verdim. Muhtemelen üç ortak şu anda aynı odada içkilerini yudumluyordu, her zaman olduğu gibi öğle yemeğinden sonraki keyif kısmındaydılar. Asansör hemen gelmeyince bekleyecek sabrımın da olmamasıyla merdivenlerden çıkmaya başladım.

Odanın önüne gelince iki kere kapıya tıklatıp içeriden ses gelmeden açtım kapıyı. Hepsi oturmuş öylece duruyorlardı. İlk tepki Hilmi Bey’den geldi.

‘’Ah Leylacığım, geldin demek... Biz de seni bekliyorduk vedalaşmak için.’’ dedi.

Vedalaşmak için mi? Ne yani o ukala avukat gerçekten haklı mıydı? Kovulmuş muydum? Hem de hiç hak etmediğim bir şekilde. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından irkilerek kendime geldim ve konuşmaya başladım.

‘’Neden?’’ diyebildim sadece, gücüm o kadarına yetmişti. Yıllardır verdiğim emek neden tek kalemde silinmişti? Onca hakkım, yıllarım, fikirlerim hiçe sayılıyordu. Bir sebebi olmalıydı, gerçi bir işe yarar mıydı bunu da bilmiyordum.

Soruma hala cevap veren biri olmamıştı, ağlamamak için sıktığım dişlerim isyan ediyordu. Tüm vücudum titremeye, ağrımaya ve halsizleşmeye başlamıştı.

‘’Neden şu an beni kovmaya çalışıyorsunuz Haluk Bey?’’ diyerek sorumu ortaya atmaktan vazgeçip kişi odaklı olmaya karar verdim.

‘’Leylacığım, yıllar içinde emek verdin bize. Bu şirket sana çok şey borçlu haklısın, hepsini de ödemeye hazır.’’ diyerek yanıtlamıştı sorumu. Daha ben kavrayamadan lafa Cem Bey girdi.

‘’Muhasebe birimimiz sana tazminatını kuruşu kuruşuna ödeyecek merak etme. Aynı şekilde senin için bir referans mektubu da yazarız, hatta istersen istifa olarak bile gösterebiliriz.’’ dedi.

Her şeyi düşünmüşlerdi, tek düşünmedikleri şey herhalde benim işimden çıkarılmamın sebebi olmalı. Sert çıkmaya, hatta gerekirse bu masayı dağıtmaya karar verdim. Yılların birikimini kusma zamanıydı.

‘’Her şeyi düşünüp bunun nedenini mi bulamadınız? Bu şirket, sizin göklerdeyiz artık dediğiniz bu firmayı ben bu güne getirdim. Otel zinciri ülkenin her bir yanında her geçen gün büyüyor, sadece Ankara’da bile iki şubemiz var. Lojistik firmamız hem restoranların hem de çoğu işletmenin gözdesi halinde. Yaptığım bir hata varsa dinlemek istiyorum, bunu bana yapıyorsanız açıklamanız gerektiğini düşünüyorum.’’

Yine beni umursamış gibi değillerdi, içlerinden beni sadece Cem Bey dinlemişti. Gözlerime sadece o bakıyordu. ‘’Bizimle olduğun yıllar içerisinde bize kattıklarını inkar etmiyoruz, görüyoruz ancak bu kadar. Şirkette yeni bir yapılanmaya gidiyoruz. Bu yapılanmada da sadece kendi içimizde olmak istiyoruz. Bu sebeple bu kararı verdik Leylacığım, sorun sen değilsin. Artık bizim seninle aynı iş zihniyetinde olmadığımızı anlamamız.’’

Eski sevgilim gibi cümleler kurmuştu resmen, sorun sende değil bende... En tiksinç klişe cümlenin bu diyalogda ne işi vardı?

‘’Toplantımız bittiğine göre... Kendine iyi bak Leyla, arayı açmayalım.’’ diyerek kapattı konuyu Hilmi Bey.

Oturduğu baş köşeden sakince kalktı. Birer birer çıktılar odadan. Odada ve koca şirkette manevi olarak yapayalnız kalalı henüz birkaç saniye olmuştu ki kendimi tutamayarak ağlamaya başladım. Göz kapaklarım, yanaklarım kendimi sıktığım için delicesine ağrıyordu. Göz yaşlarım akıp sel olmak için fırsat kolluyordu.

Çantamı bacaklarımın üzerinden alıp ayağa kalktım, sakince sandalyemi masaya yerleştirdim. İki elimin içiyle gözyaşlarımı sildim. Saçlarımı iki yandan arkaya doğru attım. ‘Giderken halini gördünüz mü?’ dedikodularına el vermemek için başım dik gitmek tek umudumdu. Toplantı odasından çıkıp merdivenlerden üst kata geldim. Serpil beni koridorda yakalamıştı ve hiç fırsat kaybetmeden başlamıştı lafa.

‘’Leyla Hanım tedarikçi firma...’’ diye başladığı cümleyi ani bir el hareketimle kestim. Başımla odama, eski odama çağırdım...

‘’Leyla Hanım, iyi misiniz?’’ dedi Serpil endişeli bir sesle.

‘’Seninle tanıştığım için çok mutluyum Serpil ancak sanırım bana ayrılan sürenin sonuna geldik. Kendine çok iyi bak olur mu, sen ne olursun bilmiyorum. Muhtemelen yerime gelen kişiyi asiste edersin.’’

Korktuğum cümleyi tamamlamıştım. Ben bir yandan konuşurken bir yandan odadaki eşyalarımı bir araya topluyordum. Küçük bir kutu içerisine hafıza kartlarımı, sarj aletimi, kulaklığımı, not defterimi, el kremimi, tabletimi, ajandalarımı, küçük biblolarımı, plaketlerimi, masanın üzerindeki birkaç küçük hediye kutusunu ve yitip giden emeğimi koydum. Geriye sadece bedenen buradan ayrılmak kalmıştı.

Serpil şaşkınlıktan hiçbir şey diyememiş ve yapamamıştı. Kapının kenarında öylece durup beni izlemekteydi. Kutuyu elime alıp son kez odama baktım. Masama, koltuğuma, raflarıma ve camdan izlemekte olduğum güzel Ankara’mın manzarasına...

Ayaklarım işlemeye ve beni evim gibi gördüğüm işimden ayırmaya başlamıştı, kapıdan çıkmadan Serpil’e tek kolumla sarıldım.

‘’Kendine iyi bak, bir dostun olarak hep yanındayım olur mu?’’

Son kez vedalaştım. Odamdan çıktığımda tüm çalışanlar bir bir bana bakmaya başlamıştı. Fısıltılar duymaya, insanların şaşkın yüzlerini görmeye tahammülüm yoktu... Herkes benim gibiydi, hiçbir şey anlamıyordu. Asansörü böyle bir ortamda beklemek istemeyip merdivenlerden indim. Şirketten çıkmadan her bir köşeye girmemi sağlayan kartımı güvenliğe bıraktım ve ayrıldım kapıdan. Montum kolumdaydı, ocak ayının soğuğuna rağmen giymek istememiştim. Buz gibi havanın tüm bedenime karışması bir nevi kendimi cezalandırmaktı.

Elimde kutuyla yürümeye başladım. İçimden sokaklara haykırmak, elimdeki kutuyu kaldırımın üzerinde parçalamak, çığlıklar atmak geliyordu. Ne bunları yapacak enerjim vardı ne de beni böyle rezil bir durumdan sonra düşeceğim karakoldan alacak bir yakınım.

Yoldan ilk çevirdiğim taksiye bindim. ‘’Kurtuluş’a lütfen.’’ diyerek ilerlememizi sağladım. Bugün hava bir başka griydi, içimdeki tüm kara bulutlar gökyüzüne toplanmış, gözyaşlarım da tüm şehre yağacak gibiydi. Canım yanıyordu, boğazım düğümleniyordu ama ellerim bomboştu. Zihnim delirmiş gibi her şeyi aynı anda düşünmeye başlamıştı. Tüm dertler üst üste gelmiş, kafamda seksen tane sekme açılmıştı. Sekmelerin kimisinde ödemeler, kimisinde nereden geldiği belli olmayan şarkı sesleri, kimisinde çığlıklar vardı. Bu sefer hangi birini kapatmaya başlayacağımı bilmiyorum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.