Annemle babamın beni bir yük olarak gördüklerini anladığımda günlerce sokağı izledim. Bir çocuk bedeniyle o acıyı nasıl kaldıracağımı, onları da bu azaptan nasıl kurtaracağımı düşündüm ve kendimce planlar yapmaya başladım. Dünyada o kadar yaramaz, sözünde durmayan çocuk varken beni neden sevmediklerini sorgulayıp durdum.
Camın önüne koyduğum küçük minderin üzerine oturup bağdaş kurar, elime kitabımı alır ve sadece ona odaklanırdım. Görünmez ol, kimse sesini duymasın, kimse nefesini bile hissetmesin. Eğer seni görmezlerse, nefret de etmezler.
O zamanlar sorunun bende olduğuna öyle ikna olmuştum ki, yaşıtlarım ne yaparsa özenmeye ve onları taklit etmeye başlamıştım.
Sokakta yürürken marketten çikolata istemeye, küçük hırçınlıklar yapmaya ve bazen de arkadaşlarım gibi ödevlerimi yapmamaya başladım. Ta ki babamdan o ilk sert tokadı yiyene kadar... Bana o gür sesiyle bağırarak ‘’Ya bana sorun çıkarmayan bir çocuk olursun ya da başka çocukların babası olurum...’’ diye bağırmıştı... Kısa bir süre sonra bir kardeşim olacağını öğrendiğimde artık beni bırakacağını, onu seveceğini düşünmüş ve çok üzülmüştüm...
Meğerse tüm bu kırgınlıklarım ve kızgınlıklarım zamanı gelince ağır bir tabutla birlikte kuru bir toprağın altına gömülecekmiş. Kim bilir...
Babamın bu dünyadan gitmesinin üzerinden kırk gün geçti. Bir duvar gibi dikilen bedeni çoktan soğumuş, evdeki eşyaları azalmış ve kapının eşiğine ayakkabısı konulmuştu. Bankalar alacaklı gibi kapımıza çoktan dayanıp hesaplarını kapatmış, ona borçlu olan birkaç alacaklısı ise çoktan helalliğini istemiş ve konuyu kapatmışlardı.
Eş, dost ve akrabalar sözde destek kisvesi altında yaptıkları ziyaretlerde hakkımızda yapılabilecek en çirkin dedikoduları yapmış ve cenaze evinde umdukları hizmeti bulamadıklarını en samimiyetsiz bakışlarla göstermişlerdi.
Baba sevgisini göremeden babamı kaybetmiş olmak canımı yakıyor muydu bilmiyorum. Ya da göğsümdeki bu daraltı geçecek mi? Eskisi gibi öyle neşeli olabilecek miyim? Başıma bir şey gelse, elim rehberdeki adına gitse telefonum açılacak mıydı?
Hiçbir sorunun cevabı bende yoktu. Ne anlayabilmiştim, ne de ağlayabilmiştim. Kalbim ve beynim aralarında bir kavgaya tutuşmuş ve arada bana da yardım etmeleri gerektiğini unutmuşlardı.
‘’Leyla Hanım toplantınıza on beş dakika var, hatırlatmak istedim.’’
Bu süre zarfında işlerimi aksatmamak için çok çabaladım. Sadık Bey de beni bu süreçte sıkıştırmamış ve ara sıra şehir dışındayken arayarak desteğini belli etmişti.
Ceyhun... Benim umut yıldızım... Ceplerim kimi zaman yokluğunda küçük kağıttan yıldızlarla dolsa da en büyük ışığım o olmuştu. Susmuştum, suskunluğumu anlamış ve güven dolu kollarına sarmıştı beni. Bugün artık nihayetinde tüm hayatımı toplamaya başladığım bir gün.
‘’Teşekkür ederim, Gizem. Birazdan toplantı odasındayım...’’
Ayağa kalkıp kıyafetlerimi düzelttim, saçlarımı parmaklarımla tarayıp geriye doğru küçük bir tokayla tutturup bağladım. Çekmecemdeki küçük aynayı elime alıp yüzüme bakmaya başladım. Hadi kızım Leyla, başlıyoruz!
Hızlı adımlarla toplantı odasına girerek masada oturan iş arkadaşlarımı selamladım.
‘’Merhaba arkadaşlar... Bugün gündemimiz biliyorsunuz ki hakkımızda çıkan bu iddialar...’’
Herkes sessizdi çünkü konu oldukça gergin ve bir o kadar da zordu. Kim olduğunu bilmediğimiz birileri tarafından Sadık Beyin hastalığı magazine düşürülmüştü. Şirketin hem sahibi hem de güven yüzü olduğundan hisselerimizde sallantı olmaya başlamış ve rakiplere gün doğmuştu. Sahi, kimdi bu sahte hesap?
Her şey geçtiğimiz hafta atılan bir yorumla başladı. Sadık Beyin fabrika önünde çekildiği bir postun altına sahte bir hesap tarafından ‘’Bu kadar mal, mülk sahibi oldunuz ama keşke bir hastane yatırımı yapsaydınız... Haberi alınca çok üzüldüm Mehmet Bey geçmiş olsun...’’ yazılmıştı.
Bildiğim kadarıyla Sadık Beyin bir hastalığı yoktu ancak böyle bir algı yapılması bile iş dünyasındaki gözleri üzerimize çevirmiş ve dedikodu gazetesi işleri kimin yöneteceğine çevirmişti bakışlarını. Yorumu görünce bu kadar etki yaratacağını düşünmemiş ve özünde böyle bir gerçeğin olacağını da ummamıştık.
Yanılmıştım... Bu basit bir sahte hesap değildi. Bu tam olarak gündemimize bir meteor gibi düşen dişli bir kişiydi.
Bir hafta içerisinde Sadık Bey ile ilgili bir sürü bilgi yayıldı ve yaptığımız açıklamalara rağmen konu internette büyümeye ve önü alınamamaya başladı. Haberleri sildirmeyi ya da isim karalamaktan dolayı yayın yasağı talebini önersem de Sadık Mehmet Asilsoy bunu kabul etmemişti. Çünkü bir yalanı gizlemek kolaydı ama gerçeği gizlemek zordu...
‘’Bu konuda bu sabah çıkan haberleri gördüğünüzü düşünüyorum. Resmi tüm hesaplarımızdan konunun bir karalama kampanyası olduğunu hatırlatalım. Odağımızı işimizde tuttuğumuzu ve bu asılsız haberlerle daha fazla oyalanmayacağımızı, tüm yasal haklarımızı kullanacağımızı belirtelim.’’
Tüm yapılabilecekleri ortaya bir beyin fırtınası ile dökmüşken telefonuma bir mesaj düştü.
‘’Leyloşum, akşam kız kıza buluşmaya ne dersin? Epey özleştik biraz kafa dağıtırız. Programın yoksa saat 20.00 diyorum...’’
Gelen mesaj Yasemin’dendi. Toplantının bitiş konuşmasından ve işleri listeledikten sonra odama doğru yürümeye başladım. Şirket içerisinde hiçbir zaman buz gibi olmadığım için yüzüm yine tebessümle ve yanımdan geçenleri gözlerimle selamlayan bir şekildeydi.
‘’Akşam sizdeyim, konum atarsın artık...’’ diyerek Yasemin’i yanıtsız bırakmamıştım. Sıra şimdi Ceyhun’daydı. Kısa bir çalışın ardından hemen açtı telefonumu.
‘’Seni özledim...’’
‘’Ben de seni özledim... Biraz zamanın var mı? Yanına uğrasam...’’
‘’Gel bakalım, sana kahve ısmarlarım ne dersin?’’
‘’Yirmi dakikaya yanındayım biriciğim...’’
Sakin bir sesle kapatmıştık telefonu. Yorulmuş ve ona sarılma ihtiyacı duyduğum o saatlere gelmiştik. Artık sandığımdan daha çok ihtiyaç duyuyordum Ceyhun’a. Evet, ihtiyaç. Çünkü insan bazen başını yaslayacağı bir omza, işiteceği bir sese, yargılanmadan dinlenmeye ve korkusuzca sarılmaya ihtiyaç duyuyor. O benim ömür boyu muhtaç olduğum ilacımdı.
Dosyalarımı düzenledikten sonra masamdaki belgelere göz attım. İmzalarımı tamamladıktan sonra son bir kontrol yapıp üst kata, Sadık Bey’in yanına doğru gitmeye başladım.
Kapıyı usulca iki kez tıklattıktan sonra içeri süzüldüm.
‘’Kolay gelsin Sadık Bey, neşeli görünüyorsunuz!’’
‘’Hoş geldin Leyla, gel otur.’’
Oturmam için önümdeki koltuğu işaret etmişti, dosyaları sehpanın üzerine koyarak oturdum. Tam yanıma eline fındık kasesiyle birlikte geldi. Ahşap kaseyi bana doğru uzattı, içinden birkaç tane fındık alıp avucuma doldurdum.
‘’Rakip firma ihaleden çekilmiş, haberi aldın mı?’’
‘’Bu bizim için epey güzel bir haber! Bir rakibimizi eledik ama hala ihalede dişli firmalar var... Biri de Siren biliyorsunuz ki.’’
Siren artık rakip firmamdı, bunu söylemekten bile zevk aldığım bir noktada olmak beni mutlu ediyor.
‘’Önemi yok... Gözümde bile değiller. Neyse, konuşmayalım şimdi bunları. Daha iyi misin Leyla?’’
‘’İyiyim Sadık Bey, bu süreçte tüm desteğiniz benim için çok kıymetliydi... Teşekkür ederim.’’
Sadık Bey tüm cenaze süresince bana bir şoför ayarlamış ve tüm işler arasında şehir dışında bile olsam yalnız kalmamıştım. Babamdan kalan borçlar için şirketin avukatı ile görüşebilmemi sağlamış ve kız kardeşimin eğitim masraflarını üstlenmişti. Kendimi oldukça mahcup hissetsem de kardeşimin geleceği güvendeydi.
‘’Siren’in bizimle bir toplantı talebi var. Az önce asistanlarına aratmışlar. Sen toplantıdaydın sanırım, benim haberim oldu.’’
İşte şimdi asıl eğlence başlıyordu. Yine aynı masadaydık ama bu defa tarafım farklıydı.
‘’Konu nedir, bilginiz var mı?’’
‘’İhaleye iki firma beraber girelim istiyorlarmış... Artık ne kadar doğru bilgi göreceğiz. Bu sadece bir dedikodu.’’
Avucumun içindeki fındıklardan ağzıma bir tane attım ve koltukta biraz dönerek Sadık Mehmet Beye yöneldim.
‘’Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında? Siren, böyle bir teklifle gelse kabul edecek miyiz?’’
Her zamanki gibi sakindi. Cevap vermek için hiç acelesi yoktu. Önündeki suyundan birkaç yudum alarak arkasına yaslandı.
‘’Buna sen karar vereceksin.’’ diyerek yaslandığı koltuğa avucunun içiyle bir darbe vurdu.
‘’Müsaadenizle ben odama döneyim, işler beni bekler. Bu dosyaya müsait olduğunuzda göz atabilir misiniz? Yeni fabrika için bütçe planlaması ve arka sayfalarda yatırımcı listesi var. Bakmanız iyi olacak...’’
‘’Kolay gelsin, Leylacığım.’’
Başımla selamlayıp odadan çıktım ve merdivenlere yöneldim. İki alt kata indim. Odama doğru yürürken lavaboya uğradım, saçlarımı ve kıyafetimi düzelttim. Elime telefonu alıp Ceyhun’dan gelen bir mesaj var mı diye kontrol ederek odama girdim. Beni küçük bir ıslık sesi karşılamıştı.
‘’Yine bir bahar kadar ışıl ışıl parlıyorsun.’’
‘’Ceyhun!’’
Hızlı adımlarla ona yaklaşıp boynuna atıldım. Kolları bedenimi sıkı sıkı sarmış, kalbim ise yine teslim olmuştu.
‘’İşte tam da aradığım şey... İyi ki varsın.’’
‘’Seni özledim, görmek istedim... Umarım işini bölmemişimdir.’’
‘’Hayır, bölmedin. İyi ki geldin.’’
Kollarımı indirdim, masamın önündeki koltuğu işaret ettim. İkimiz de karşılıklı olarak oturduk yerimize. Ceyhun’u görmek iyi gelmişti, içimde yanan yangını söndürmüştü ve hatta Siren’in toplantı talebini bile unutturmuştu.
‘’Bu hafta sonu bir yerlere mi kaçsak?’’ diye sordu.
‘’Kulağa güzel bir fikir olarak geliyor... Nereye, mesela?’’
‘’Ona henüz karar vermemiştim, beraber daha çok vakit geçirelim istiyorum.’’
Sesinde bir sitem vardı. Sonu hafif nazlı ama bir o kadar da kırgın çıkmıştı. Yıllarca içinde tuttuğu aşkına kavuşmuş ama o kavuştuğu aşkın sahibi ise yerden yere vurulmuştu. Onun için de kolay değildi, ihmalim çoktu...
Sandalyemi öne doğru çektim ve ona bir adım daha yaklaştım. Ellerim, bacaklarının üzerinde duran ellerine gitti. Çekinmeden, gurur yapmadan ve utanmadan sıkı sıkı aldım ellerini avuçlarımın arasına.
‘’Ceyhun...’’
Bir mücevher gibi sakladığım ellerini avucumun içinden çıkardı ve bu sefer o kavradı soğuk ellerimi. Bir karıncayı incitmeye korkar gibi narin davranarak dudaklarına götürdü.
‘’Sana deliler gibi aşığım...’’
‘’Seni deliler gibi seviyorum...’’
Eğik duran kafalarımızı birbirimize doğru kaldırmıştık. Gözlerim gözlerine siper olmuştu. Yorgunluktan kızarmış gözleri ve dağınık saçlarıyla bile kusursuz görünüyordu. Her hali içimi cız ettirecek cazibeyle yaratılmıştı.
Tam da bu anda, gözlerim yüzünde kaybolmuşken hiç beklemediğim bir şey oldu. Ceyhun, dudağıma küçücük bir buse kondurdu... Dudaklarım alev almaya başlamışken kapattım gözlerimi. Sonsuza dek açmamak da bir tercih olabilirdi ama inadına başımı kaldırıp masum ve küçük bir karşılık verdim.
Ellerimiz birbirini daha sıkı tutuyordu artık. İkimiz de ortada buluşan kollarımızın üzerine doğru yasladık başımızı.
‘’Ben artık hiçbir güne sensiz uyanmak istemiyoru.’’
Gülümsedim, gülümsedi.
‘’Hayatının sonuna kadar bensiz kalmayacaksın, söz veriyorum...’’
Kapının tıklatılmasıyla hızlı bir refleksle geri çekildim.
‘’Leyla Hanım... Pardon, müsait olmadığınızı bilmiyordum kusura bakmayın...’’ diyerek panikle dışarıya doğru yönelmişti Gizem.
‘’Hayır hayır, gelebilirsin Gizemciğim...’’ diyerek ortamı germemeye çalıştım.
‘’Adınıza gelen postaları teslim edecektim.’’ diyerek masama doğru yaklaştı. Kucağında duran kargo yığınından iki ayrı paket iliştirdi masanın köşesine.
Küçük bir selamın ardından kapattı kapıyı. Yine baş başa kalmıştık ama bu kez vaktimizin dar olduğunu ve Ceyhun’un gideceğini biliyordum.
‘’Yavaş yavaş dönsem iyi olacak. Cumartesi günü küçük bir gezintiye çıkalım. Eymir tarafına gidelim diyorum, ne dersin?’’
‘’Anlaştık, sabah sporu tadında bir şey mi?’’
‘’O da olur, bir şeyler de yeriz kahvaltı gibi de olur... Sen hiçbir şeye karışma ama bu sefer her şey benden.’’
Başımla onayladım ve gülümsedim. Son kez elini tuttum, elimi dudaklarına götürüp bir veda öpücüğü kondurdu.
Sakin adımlarla ayrıldı odamdan. Artık işlere dönmem ve çıkmadan kalan programı toparlamam gerekiyordu. Masama döndüğümde ilk iş elim telefona gitti. Yine aynı isim, yine aynı bildirimler... Üstelik bu kez daha da kötüsüydü.
‘’Millet, duydunuz mu? Sadık Mehmet ASİLSOY’un durumu daha da kötüye gidiyormuş... Adam o kadar kötü ki demek ki kendisine satılık bir sağ kol almış...’’
Sağ kol.
Satılık bir sağ kol...