Ateş, rüyada önce bir koku olarak geldi.
Dumanın ağırlaşmış, yağlı ve boğazı kaplayan o tanıdık kokusu; yanmış ahşabın, kumaşın ve etin birbirine karıştığı, insanın içgüdüsel olarak tanıdığı ama tanımamak için dua ettiği o koku. Alexander rüyasında önce bunu fark etti. Henüz alevleri görmeden, henüz çığlıkları duymadan. O koku; göğsüne oturdu, nefesini daralttı, dilini damağına yapıştırdı. On sekiz yaşındaydı. Omuzları bugünkü kadar geniş değildi ama yükü çok daha ağırdı. O gece, onu dışarıda tutan şey... Bir zorunluluktu. Gece talimi yapıyordu, ona eşlik eden bir subayın boğuk sesi doluyordu kulaklarına. Bu "şans", hayatının en ağır kelimesi oldu sonrasında. Şans... Dışarıda olduğu için hayatta kalmıştı. İçeridekiler ise...
Malikânenin Doğu Kanadı ayaktaydı hâlâ, taş duvarlar sıcakla inliyordu ama çökmemişti. Mum ışıkları titriyordu, perdeler ağırdı, gecenin içindeki her şey neredeyse olması gerektiği kadar sakindi. Ta ki bağırışlar başlayana kadar.
Bahçede taşların üzerinde soluklanıyordu. İlk dumanı yakarışları duyup da arkasını döndüğünde fark etmişti. İçeri girdiğindeyse her şey çoktan başlamıştı.
Bir çığlık, ardından bir diğeri. Sonra bir yakarış. Birinin adını haykıran bir ses. Sonra bir başkasının. Sesler birbirine karıştı, tanıdık yüzler tanıdık isimlerle bağırıyordu. Alexander koşuyordu. Ayakları taş zeminde kayıyordu, göğsü yanıyor, nefesi yarıda kesiliyordu. "Anne!" diye haykırdı. Sesi, alevlerin içinde kayboldu. Ateş gittikçe hırçınlaşıyordu; tavanlardan sarkan kızıl diller, perdeleri yutuyor, halıları birer gölgeye çevirip yok ediyordu. Isı, bir duvar gibiydi. İlerledikçe hava daha da kalınlaşıyor, ciğerlerine dolan duman içeride kalıyor, geri çıkmayı reddediyordu.
Annesinin sesini duydu. Bu ses, bağırmıyordu. Daha korkunçtu. Boğuk, kısa ve kesik bir yalvarıştı bu; birinin son bir sefer daha nefes almak için pazarlık ettiği o anların sesi. Babasının sesi daha sertti, emir verir gibi, kapıyı açmasını isteyen, çıkış arayan bir ses. Ardından bir çocuğun annesini çağıran çığlığı; ince, tiz, boğazın en derin yerinden kopan bir ses. Kız kardeşi... Yedi yaşındaydı. O yaşta bir çığlık, dünyayı yırtmaya yetmezdi ama insanın içini paramparça ederdi. Küçük kız annesine seslendi. Yalnızca ona. Bir kez. İkinci bir çağrının yankısı yarı yolda kesildi.
Alexander kapıya ulaştığında, kapı kapalıydı. Kapıyı omzuyla yokladı, tekmeledi, yumrukladı. İçeriden bir ses geldi. Boğuk. Dumanla dolu bir ses. Kelimeler seçilmiyordu ama bir yakarıştı bu. Yardım isteyen bir ses. Ardından başka bir çığlık. Daha uzun. Daha korkunç. Kulpu hiç düşünmeden tuttu. Demir, kızgındı ve alevlerin ısısıyla kavruluyordu. Avucuna değdiği an, derisinin yandığını hissetti. Derinin metale değdiğinde çıkardığı o kısa, tıslayan ses avuçlarında parladı. Geri çekmedi elini. Acı, bir anlam ifade etmiyordu artık. Sadece sıcak vardı. Her yer sıcak. Hava sıcak. Taş sıcak. Demir sıcak. Zaman bile sıcak, eriyor. "Buradayım!" diye haykırdı. "Açın! Açın kapıyı!" Ahşap cevap vermedi. İçeriden sesler geliyordu hâlâ. Bir şey devrildi. Birinin nefesi kesildi. Bir başkasının sesi tamamen sustu.
Kapı dışarıdan kilitlenmişti ama anahtarlar kayıptı.
Kapının içeriden kilitlenmediğini, birinin onları içeriye hapsettiğini anladığı an... Alexander'ın boğazından ses tellerini yırtan, canhıraş bir feryat koptu; bu, basit bir çığlık değildi. Daha çok, canı sökülürken direnen bir varlığın çıkardığı, göğsü yaran, içi parçalayan haykırışıydı. Sanki ses değil, acının kendisi dışarı fırlamıştı.
Duman kara bir bulut gibi çöktü.
Avuçları artık acıyı hissetmiyordu. Gözleri yanıyor, dünya griye dönüyordu. Dizlerinin üstüne düştü. Kapının ardında olan biteni hayal etmek, görmekten daha dayanılmazdı.
O kapı açılmadı. Ne yaparsa yapsın o cehennem geçidini aşamadı.
O an, rüyada zaman durmadı. Aksine, hızlandı. Alevler pencerelerden dışarı fırladı. Çatının bir kısmı çöktü. Hizmetkârların çığlıkları, dışarıda koşuşturan ayak sesleri, kovalarla taşınan suyun anlamsız çabası... Doğu Kanadı artık ulaşılamazdı.
O gecenin sabahında, malikâneden on beş cenaze çıktı.
Üçü aile üyesiydi; annesi, babası, küçük kız kardeşi.
On ikisi çalışanlardı.
Bazılarının yüzleri tanınmıyordu. Bazılarının kimliği yalnızca üzerlerindeki yüzüklerden, bir parça kumaştan anlaşılıyordu. Küçük kız kardeşinin bedenini hiç görmedi. Bu da başka bir cezaydı.
Annesinin cesedi avluya çıkartıldığında...
Alexander, bu rüyadan kan ter içinde uyandı.
Çarşaflar sırtına yapışmıştı. Nefesi düzensizdi, sanki hâlâ duman soluyordu. Göğsü ağrıyordu, orası yanmamıştı ama yıllardır aynı yerde sızlıyordu. Bir süre doğrulmadı. Tavana baktı. Karanlık, rüyadaki aydınlıktan daha sakindi ama daha affedici değildi. Gözlerini kapadığında, demirin kızgınlığı hâlâ avuçlarındaydı.
Elini yüzüne götürdü. Avuç içleri sağlamdı. Derisi yerindeydi, zamanın koynunda solmuş yanık izleri yerini korumuş olsa da. Ama rüyada yanan parmaklarının sızısını, hâlâ kemiklerine kadar hissediyordu.
Değer verdiği her şeyin bir anda avuçlarını dolduran küllere dönüştüğü o geceden beri... On dört senedir, çizgisi hiçbir zaman düz olmamıştı.
Askerliğe gidişi bir kaçış değildi, zaten başka bir yolu yoktu, çocukluğundan beri bunun için eğitilmişti. Alevlerden sonra, disiplinin soğukluğuna sığındı. Silahların ağırlığı, gürültü, düzen, emirler... Bunlar zihnini bir arada tutuyordu ama susturmuyordu. Geceleri rüyalar gelirdi, gündüzleri kokular. Yanmış et kokusu; bazen sıradan bir mutfakta, bazen bir demirhanenin önünden geçerken boğazını sıkardı. Yine de devam etti. Çünkü durmak, düşünmek demekti.
Soruşturmayı kendi elleriyle yürütmüştü. Resmî dosyalar, tanık ifadeleri, yangının başladığı nokta. Doğu Kanadı. Bir mum. Bir perde. Bir "kaza". Amcası Dük Herrington ile birlikte olayı mahkemeye taşımışlardı. Kapıların dışarıdan kilitli oluşu... Orada bir muallaklık vardı. Ama muallaklık, kanıt değildi. Hiç kimse o kilitleri kimin vurduğunu görmemişti. Hiç kimse bir gölgeye yemin edemiyordu. Zaman geçtikçe tanıkların sesleri kısıldı, ifadeler yuvarlandı, ayrıntılar silindi.
Dosya yangından on yıl sonra kapandı, çünkü hiçbir ilerleme kaydedilmiyordu.
"Kazaydı," dendi. "Talihsiz bir kaza." Kilitler açıklanamamıştı ama yeterli delil yoktu.
Alexander bu mesele kapandığında, bir şeylerin de kendisinin içinde kapandığını sandı. Yanılmıştı. Kapanan bir şey yoktu, yalnızca üstü örtülmüştü.
Yatağında doğruldu, başını pencereye çevirdi. Güneş henüz doğmamıştı. O gece de gökyüzü aynen böyleydi, şafağın ağır adımlarının cümbüşü vardı semada.
Alexander, o günden beri alacakaranlıktan nefret ederdi.
Ayağa kalktı, bir mum yaktı, ardından perdeleri çekti.
❀
Julian iyileşmişti.
Bu iyileşme, bedeninin yeniden itaat etmesinden ibaretti; ruhunun, zihninin ya da hatıralarının can bulduğu anlamına gelmiyordu. Ama göğsü artık yanmıyordu. Nefesi, kendi ritmini aramak zorunda kalmadan geliyordu. Uykudan uyandığında, düşler onu gerçekliğe sertçe iterek geri göndermemiş, dünyanın koynuna bir bebeği kundağına yatırır gibi koymuştu.
Yatağın kenarında oturup bir süre ellerine baktı. Parmak uçlarında çatlaklar vardı, tırnakları pürüzlüydü. Bakımsız kalmıştı bedeni de, aynı ruhu gibi. Sahi, rüyasında da bir şeye tırnaklarını geçiriyordu. 'Acaba neydi?' diye düşündü, rüyasını hatırlamaya çalıştı lakin başaramadı.
Renard'ın o uyurken bıraktığı ibrik ve leğen, yatağın yanındaki küçük masada onu bekliyordu. Julian ayağa kalkarken hareketlerini dikkatle seçti; ani bir nefes, ani bir kalkış ona iyi gelmezdi. Islak bezi -içine bir damla lavanta yağı damlatılmış- soğuk suya batırdı, önce alnına, sonra yanaklarına dokundurdu. Teninde bıraktığı serinlik bir an için nefesini kesti ama ardından hafif bir ferahlık geldi. Boynunu ve ense kökünü yavaşça sildi, su damlaları geceliğinin yakasına doğru süzüldü.
Aynanın karşısında uzun bir süre için durdu. Karşısındaki yansıma tanıdıktı ama kendisine ait hissettirmiyordu. Yüzü solgun, gözlerinin altı gölgeli. Her şey aynıydı fakat bakışlarının içinde bir şey eksilmişti. Bir zamanlar yüzünde durmadan gezinen o hafif neşe, o kendiliğindenlik... Sanki çok uzak bir anının içindeydi şimdi. Eski Julian. Mutlu Julian. Hatırlıyordu ama ona ulaşamıyordu. Aynadaki adam, hayatta kalmıştı ama yerini kaybetmişti. Bu ikisi, aynı şey değildi.
Havluyu yerine koydu, birkaç saniye için yatağında öylece oturdu. Güne başlamadan önce bedenini ikna etmesi gerekiyordu; ayakta kalabileceğine, nefes alabileceğine, bugünü de atlatabileceğine.
Zili çaldı.
Ses, odanın içindeki boşluğu böldü ama doldurmadı.
Renard içeri girdi. Elinde kahvaltı tepsisi vardı.
Julian yataktan indi. Çıplak ayakları halının üzerine bastığında, pamuktan geceliğinin etekleri dizlerinin çevresinde hafifçe savruldu. Elleri, farkında olmadan belinin arkasında birleşti. Ondan çok daha uzun olan Renard'ın etrafında küçük bir yay çizdi; bu hareket, bilerek yapılmış bir şey değildi, çocukluğundan kalma bir alışkanlık gibi ortaya çıkmıştı. Başını hafifçe yana eğdi, gözleri o tanıdık mahzunlukla doluydu. "Anna..?" dedi. Önceki soruşları gibi, sesinde ısrar yoktu, tonu yumuşaktı. Sadece bekleyen bir boşluk vardı.
Renard cevap vermedi. Tepsiyi masaya bıraktı, bakışlarını Julian'dan sakınmadı ama kelimeleri de sakladı.
Sessizlik, Julian'ın aldığı tek cevap olmuştu, yine. Dudakları, bu sessizliğe karşılık verir gibi büzüldü; ne tam bir somurtma ne de tam bir kırgınlık... Daha çok, alışılmış bir hayal kırıklığının yüzeyde bıraktığı iz gibiydi.
Gözlerini kırpıştırarak Yüzbaşı'yı inceledi, ona izan gösteren eski hâlinden bir parça arar gibi. Bugün de tertipliydi, kırışıksız üniformasıyla kusursuz bir put gibi duruyordu. Geriye doğru düzenli taranmış kumral saçlarının yanları tıraşlıydı, üstüyse fazla kısaltılmamıştı. Yeşil gözlerinde herhangi bir duygunun kalp atışı yoktu. Keskin yüz hatları, ifadesindeki mesafeyi pekiştiriyordu.
Julian, "Piyano..." dedi bu kez. Alexander'ın malikaneden ayrıldığını biliyordu. Karargâha gitmişti. Her pazartesi sabahın erken saatlerinde ayrılırdı. Bunu sormadı. Zaten cevabını bildiği şeyleri sormayı bırakmıştı. Alexander'ın yokluğunda Renard'ı ikna etmenin daha kolay olacağına inandı. "Çalabilir miyim?" Sanki sorunun cevabını değil, sorunun kendisini duymaya ihtiyacı vardı. Şansını denemesi gerekiyordu, sonuç değişmeyecek olsa dahi.
Renard başını iki yana salladı. Ne bir açıklama, ne bir yumuşatma. Sadece reddin yalın hâli.
Renard gittiğinde, Julian pencere kenarına geçti. Pencere sediri, ipek minderlerle süslenmişti. Onların üstüne oturdu. Ellerini çenesinin altına alıp dışarıyı izler gibi yaptı ama baktığı şey bahçe değildi. Anılardı.
Tepsiye dokunmamıştı bile. Yemek, ona sunulmuş değildi sanki; yalnızca odanın düzenini tamamlayan bir nesneydi. Bu, sessiz bir protestoydu. Aç kalırsa belki birisi onu fark ederdi. Belki bedeninin eksilmesi, suskunluğu bozardı. Belki açlık, kelimeleri gevşetirdi.
Pamuk beyazı parmaklarını uyluklarının üzerine yerleştirdi, hayali piyanosunun tuşlarına. Çalmaya başladı, ilk noktanın yankısı zihninde çoktan yer etmişti. Omuzları çok hafif hareket etti, yalnızca görmeyi bilen birinin fark edebileceği kadar. Sonra mırıldanmaya başladı. Bu kez yarım bırakmadı. Babasının ninnisini, baştan sona söyledi. Eksiksiz. Sesindeki kırıklık hâlâ oradaydı ama kelimeler birbirine dolanmadı. Her dize, bir öncekinin omzuna yaslanarak ilerledi. Babasının sesi, kelimelerin arasından sızar gibiydi.
"Gece indi, yıldızlar uyandı,
Rüzgâr sustu, yollar yoruldu.
Annenin sesi duvarda kaldı,
Babanın gölgesi kapıya uzandı.
Uyusun evler, uyusun taşlar,
Kandiller sönsün, adımlar dursun.
Kurtlar uyudu ormanın içinde,
Ay bile başını eğip sussun.
Eğer korkarsan, adımı say,
Eğer üşürsen, doğuşumu al.
Sabah gelince her şey geçer,
Uykuya dal, gözlerini kapat."
Ninni boyunca Alexander'ı düşündü.
Neden gelmediğini düşündü. Daha doğrusu, neden bunu düşündüğünü düşündü. Bu soru, onu rahatsız etti. Alexander'ın yokluğu neden bu kadar yer kaplıyordu zihninde? Neden onun yokluğu, odanın bir köşesinde duruyordu? Görünmeyen bir eşya gibi...
'Küçük özgürlüklerimi bana geri verebileceği için,' cevabını verdi kendisine. Sonuçta o ferahlığın anahtarı, Alexander'ın boynunda asılıydı. 'General'i değil, bana verebileceklerini düşünüyorum,' diye ikna etti kendisini. 'General umurumda bile değil.' Çocuklara mahsus, incitmeyen bir inatla somurttu.
Mektuplar geldi aklına.
Birinin ona umut vermeye çalışırken, aynı anda onu öldürmeye de çalışmış olması fikri, hâlâ tam yerine oturmuyordu. Umut ve ölüm... Aynı cümlede durduklarında bile birbirlerine yakışmıyorlardı. Ama gerçek, estetik kaygılarla ilgilenmiyordu. O koku... Bir an için gözlerini kapadı. Tanıdıktı. Ama nereden tanıdık olduğunu çıkaramıyordu. Sanki çok eski bir hatıranın içinden geliyordu; puslu, sarhoş bir anı gibi. Netleşmiyor, yalnızca yaklaşıyor, sonra geri çekiliyordu.
'Kim, neden beni incitmek istesin ki, ben kimseye zarar vermedim,' diye naif bir sual doğdu zihnine. Cevabını hiç gecikmeden yine kendisi verdi. 'Annemin ve babamın da kimseye zararı yoktu ama onları yine de öldürdüler.'
Anladı ki, bir kalbi yaralamak için insanın daha önce yaralanmış olması gerekmezdi. Bazıları hiç kanamazdı ama dokundukları her şey parçalanırdı.
Acı, her zaman iki tarafta birden doğmazdı.
Doğum gününü düşündü, yalnızca iki gün kalmıştı.
Yirmi yaş... Evlenmek, yuva kurmak, çocuk yapmak, asker olmak için kanunen uygun; miras almak, ünvan sahibi olmak, yetişkin sayılmak, mal varlığı edinmek için imkânsız bir yaştı.
Toplum... ne kadar da çarpıktı!
Yirmi yaşında birisi cepheye yollanıp yargısız infazla canından olabilir, lakin devletin elinden idam cezası alamazdı.
Ne kadar da ikiyüzlü bir düzendi!
Yirmi bir yaş... Ailesi olmadan gireceği ilk doğum günü olacaktı bu. Devletin gözünde bir yetişkin olacaktı artık. Kutlama olmayacaktı, bunu biliyordu. Danslar, davetliler, masalar... Hiçbiri bu sefer yoktu. Belki bir mum bile olmayacaktı.
Mahkeme, ünvanını almamıştı elinden; kâğıt üzerinde hâlâ bir kontun varisiydi. Ama mirası, malikanesi, parası... Hepsi amcası tarafından yönetiliyordu şu anda, Julian ise ıslah ve gözetim altındaydı. Doğum günü geldiğinde adı değişecekti ama hayatı değil.
Kont Julian Valemont.
Sadece bir ünvan. Sadece bir hitap.
'Kont Julian Valemont, kanatları kırılmış küçük bir soylu, hapsedilmiş ve haksızlığa uğramış. Zavallı Kont!'
Bu düşünce içini acıttı.
Bir köylü olmaktan bile kötüydü bu. Çünkü köylü, ne olduğunu bilirdi. Yarım kalmışlık, tamamlanmış herhangi bir şeyden daha değersizdi. Yarım bırakılmış bir cümle gibi. Yarım söylenmiş bir isim gibi. Yarım doğmuş, bacakları olmayan bir bebek gibi. Bunların hiçbiri insanı ayakta tutmazdı.
Julian pencereye yaslandı. Parmaklarını hâlâ hayali tuşların üzerinde tutuyordu. Çalmıyordu artık. Sadece oradaydılar.
Düşünceleri sonsuzluğa uzanan bir örümcek ağını andırmaya başladığında iç çekti, minderlere uzandı, ellerini karnında birleştirdi, bakışları tavanı okşadı.
Ve odanın içinde, sessizlik yeniden yerini aldı.
❀
Karargâh, her zamanki gibi taş ve disiplin kokuyordu. Duvarlar soğuktu; ama bu soğukluk, dışarıdaki kıştan değil, içeride yıllardır biriken kararlılıklardan geliyordu.
Sabah brifingi kısa sürdü.
Kuzey sınırındaki hareketlilik, erzak sevkiyatları, subay rotasyonları... Hepsi olması gerektiği gibiydi. General konuştu, dinledi, not aldı. Yüzü sertti, sesi ölçülüydü. Kimse, zihninin başka bir cephede savaştığını fark etmedi.
Daha sonra çalışma odasına döndü.
Alexander Herrington, masasında otururken önünde açık duran raporlara bakıyordu; fakat bakışları satırların üzerinde gezinse de, zihni bambaşka bir yerdeydi. Günlük askeri yazışmalar, birliklerin durumu, sınır raporları... Hepsi tanıdıktı. Ezberindeydi. Bir general için sıradan sayılabilecek bu belgeler, bugün onun için yalnızca bir arka fondan ibaretti. Asıl dikkati, çekmecesinin içinde sakladığı o isimsiz mektubun bıraktığı izdeydi.
Karargâhta geçirdiği saatler boyunca, bir yandan görevlerini yerine getiriyor, bir yandan da zihninin arka planında başka bir soruşturmayı sürdürüyor gibiydi. Malikanesindeki çalışanların dosyalarını daha önce en küçük ayrıntısına dek incelemişti. Kim, ne zaman, nerede görev almıştı; kim, Valemont ailesiyle doğrudan temas hâlindeydi; kim, idamdan sonra Herrington Malikânesi'ne geçmişti... O listelerde, ilk bakışta olağandışı görünen hiçbir şey yoktu. Ama ikinci bakışta, bazı boşluklar göze çarpıyordu. Bazı hizmetkârların geçmişi fazla temizdi. Bazı kayıtlar, sanki bilinçli olarak sadeleştirilmişti.
Evine giren köstebekleri bulmaya birkaç adım daha yaklaşmıştı.
Kendi kendine, bunu neden yaptığını sordu. Neden o çocuğun solgun yüzü zihninde her geçen gün daha da derine kök salıyordu? Neden zihni onun suçsuz olduğunu varsayarak ilerliyordu?
Cevap, onu rahatsız etti.
Çünkü bu sorgulama, adaletten değil, umuttan doğuyordu. Julian'ın masum olmasını istiyordu. Ve insan, birinin masum olmasını istediğinde, geçmişe daha farklı bakardı. Daha dikkatli. Daha merhametli.
Mektup, ilk geldiğinde, yalnızca bir iftiraydı. Fazla düzenli, fazla özenli, fazla hesaplı bir iftira. Julian'ı ve babası Kont Silas Valemont'u suçlayan satırlar, Alexander'ın zihninde yıllardır yer etmiş olan bir yargıyı kâğıda dökmekten ibaretti. Valemont Kontluğu'na duyduğu kişisel kin, bu yargının en güçlü yakıtıydı. Victor'un ölümü... kasıtsızdı. Ama Alexander için o ölüm, yalnızca bir kaza değildi. Onun için bu olay; Valemontların taşıdığı sorumsuzluğun, hafifliğin ve aristokrat küstahlığının bir sembolüydü. Bu yüzden soruşturma başladığında -tarafsız olduğunu sansa da- içten içe, çoktan kararını vermişti. Suçlu olduklarına inanıyordu. Ve insan; suçlu olduğuna inandığı birini araştırırken gerçeği aramaz, yalnızca kendi inancını doğrulayacak parçaları toplardı.
Dosyalara ilk baktığında bunu fark etmemişti. Kont'un adı, bazı siyasi çevrelerde fısıltıyla anılıyordu. Kraliyet karşıtı toplantılar, belirsiz bağlar, yarım kalmış tanıklıklar... Hepsi, suçluluğa işaret ediyormuş gibi görünüyordu. Alexander bu parçaları birleştirirken, içindeki öfke ona yol gösteriyordu. Kanıt aramıyordu, gerekçe arıyordu. Valemontların düşüşü, ona göre, adaletin geç gelen ama yerinde bir tokadıydı.
Zira Kont Silas söz konusu olduğunda, Alexander yıllarca merhameti bir kenara bırakmıştı. Valemont ismi, zihninde kara bir lekeden ibaretti. Bu leke, her belgeye, her tanığa, her yoruma sızmıştı. Suçlu olduklarına inanmak, ona bir tür iç huzur vermişti. Çünkü öfke, bazen insanın adalet duygusunun yerini alırdı.
Bu farkındalık, Alexander'ın içini istemediği bir suçlulukla doldurdu. Çünkü şimdi, bu ayrıntıları bu kadar dikkatle incelemesinin sebebi, Julian'ın suçlu olmadığına dair taşıdığı umuttu. Daha önce, aynı özeni göstermemişti. Valemont dosyaları ilk açıldığında, bu kadar derine inmemişti. O zamanlar, soruşturmayı bir adalet arayışı gibi değil, kişisel bir hesaplaşma gibi yürütmüştü. Victor'un ölümü, onun gözünde her şeyi kirletmişti. Kont Silas Valemont'un yüzünü gördüğünde, suçlu bir adam görüyordu. Kontes'in suskunluğunda, suç ortaklığı seziyordu. Julian'ın varlığı ise o zamanlar neredeyse önemsizdi; yalnızca bir kontun varisi, babasının günahlarını taşıyan genç bir isimdi.
Şimdi, o genç isim, Alexander'ın zihninde başka bir anlam taşıyordu. Julian'ın sessizliği, artık ona suçlu bir suskunluk gibi gelmiyordu. Daha çok, konuşacak güveni bulamayan bir çocuğun içine kapanması gibiydi. Ve bu anlayış, Alexander'ın içini kemiriyordu. Şayet Julian'a atılan iftiralar sahteyse, bu, ailesine atılan suçlamaların da aynı ölçüde sorgulanması gerektiği anlamına geliyordu.
Alexander bunu düşündüğünde, göğsünde ağır bir sıkışma hissetti. Çünkü bu ihtimal, yalnızca bir doğruluk meselesi değildi. Bu, insanın kendine açtığı bir davaydı. Sanık da oydu, hükmü verecek olan da.
O eski dosyaları yeniden düşünüyordu. Çünkü artık hayatında Julian vardı. Ve Julian, babasının gölgesi gibi değildi. Kırılgandı. Sessizdi. Bazen fazla sessiz. Ama o sessizlik, suçun değil, hayatta kalmış ve geride bırakılmış olmanın sessizliğiydi. Alexander, bunu kabullenmek istemese de, son haftalarda bu gerçeği hissetmeye başlamıştı. Julian'ın bakışlarındaki o sürekli tetikte olma hâli, her adımını ölçerek atışı, en küçük ricayı bile fısıltıyla dile getirişi... Bunlar, bir komplonun parçası olacak davranışlar değildi. Bunlar, korkunun ve yalnızlığın şekillendirdiği uysal bir bedene aitti.
Eğer Kont Silas ve eşi masumsa... Eğer idamları, Alexander'ın görmezden geldiği boşluklar yüzünden gerçekleştiyse...
O zaman Julian, yalnızca yetim bir çocuk değildi. Julian, Alexander'ın suskunluğu yüzünden ailesini kaybetmiş biriydi.
Ve bu, bir generalin taşıyabileceği en ağır yüklerden biriydi: Bir savaşın değil, bir masumiyetin kaybedilişine olmak.
Alexander, masasında duran dosyalara yeniden baktı. Bu kez, bakışları öfkeyle değil, dikkatle dolaşıyordu satırların arasında. Tanık ifadelerindeki çelişkileri, tarihler arasındaki boşlukları, "kesin" denilen ama aslında belirsiz kalan ayrıntıları fark ediyordu. O zamanki soruşturmanın ne kadar aceleye getirildiğini, bazı soruların hiç sorulmadığını, bazı cevapların ise fazla kolay kabul edildiğini görüyordu. Bu farkındalık, onu rahatlatmadı. Aksine, içindeki huzursuzluğu derinleştirdi.
Çünkü gerçeğe yaklaşmak, her zaman rahatlatıcı değildir. Bazen yalnızca daha fazla yük bindirir.
Şimdi ise öfkesi, yerini ağır bir sorgulamaya bırakıyordu. Eğer Kont Silas masumsa ve Alexander o idama göz yumduysa...
O zaman Julian'ın ailesinin ölümünde, onun da payı vardı.
Bir imza atmamış, bir raporu hızlandırmamış, bir emri doğrudan vermemiş olabilirdi. Ama suskunluğu ve göstermediği o özen, en az bir kurşun kadar öldürücüydü.
Alexander, sandalyesinde geriye yaslandı. Tavana baktı. Karargâhın yüksek tavanı, ona her zamanki gibi ağır geldi. Bu bina, onun kararlarını yargılamazdı. Ama kendi vicdanı, bunu yapıyordu. Ve hiçbir askeri mahkemenin verebileceği karar, bu yargınınki kadar sert olamazdı.
'Belki de en başa dönmeliyim,' diye düşündü.
Aralık 1855.
Valemont Kontluğu dosyasının açıldığı ve kapatıldığı o vakitler. O dosyayı yeniden incelemek, yalnızca bir soruşturma değil, aynı zamanda bir yüzleşme de olacaktı. Kendi hatalarıyla, kendi kör noktalarıyla, kendi öfkesiyle.
Ve belki de, en çok da Julian'la.
Alexander, bu düşünceyle başını eğdi. Kalemini eline aldı. Yeni bir dosya başlığı açtı.
"Valemont Kontluğu - Yeniden İnceleme."
Bu kez, aradığı şey yalnızca suç değil, gerçek olacaktı.
Ve gerçek, her zaman, insanın en korktuğu şeydi.