İçeriğe geç

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 16 · 12 dk okuma

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 16

XV. Porselen Kuş

Kapı kapandığında, odada kalan sessizlik önce yumuşakmış gibi davrandı, ardından ağırlaştı. Mum alevleri kıpırdadı, gölgeler duvarlarda yer değiştirdi. Dışarıda bırakılan adımların yankısı, içeride kalan iki bedene yaklaşmadı. Burası, artık yalnızca ikisine aitti.

Julian, yatağın üzerinde oturuyordu. Baldırları altına çekilmiş, bedenini olduğundan da küçük gösteren bir hâl almıştı. Çıplak ayak parmakları, sanki bakışlardan kaçmak ister gibi birbirine doğru kıvrılıyordu. Geceliğinin beyazı, ateşten kızarmış teninin üzerinde daha da soluk görünüyordu. Nefesleri düzenli sayılmazdı; her soluk, bir öncekini yoklayarak geliyordu. Gözleri, odaklanmak için çabalıyordu. Bakışları yer yer buğulanıyor, sonra Alexander'ı bulup ona yeniden tutunuyordu. Ağlamayı bırakmıştı; fakat kirpiklerinde, henüz kurumamış bir ıslaklık vardı.

Alexander yatağın başucunda durdu. Yaklaşmadı. Odanın içinde, kapının kapanmasıyla sertleşen havayı sırtında taşıyordu. Üniformasının siyahı, mum ışığını içine çekiyor; yüzündeki ifade, okunmaktan kaçıyordu. Bir süre için tek bir kelime dahi söylemedi. Bu suskunluk, beklemekten çok sınamak gibiydi.

Sonra konuştu. "Anlat."

Oda, bu kelimenin ağırlığıyla yer değiştirdi.

Julian, yutkundu. Boğazı hâlâ hassastı. Sesi, başladığında kendisine bile yabancı geldi; ince, fakat kırılmamaya kararlı. Mektuplardan söz etti. Kaç tane olduklarını söyledi. İlk gelişlerini anlattı; kâğıdın dokusunu, satır aralarına sinmiş o yabancı ama tanıdıkmış gibi hissettiren kokuyu. Umudu nasıl fısıldadıklarını... Kaçıştan, sabırdan, "biraz daha"dan nasıl bahsettiklerini. Sonra korkularını dile getirdi; yakma anını, alevlerin harfleri yuttuğu sırada kokunun nasıl yoğunlaştığını, başının nasıl döndüğünü.

Neden göstermediğini anlattı: Çünkü konuşursa her şeyin daha kötü olacağından korkmuştu. Çünkü kelimelerin, kendisini ele vereceğine inanmıştı. Kendisini... Kaçmak isteyen kendisini. Çünkü bir yanının, okuduğu kaçış umudunu yüreğinde saklamak istediğini itiraf etmekten utanmıştı.

Konuşurken nefesi sık sık kesildi. Bazen durdu, göğsüne bir elini götürüp derin bir soluk almaya çalıştı. Ateş, yüzünde ince bir parıltı bırakıyordu. Bedeninin hâlâ onu terk etmeye hazır bir eşikte durduğunu hissediyordu; sanki biraz daha zorlanırsa, yeniden bilincini kaybedecekti. Kokunun vücudundaki etkisi, hâlâ daha sürüyordu. Zehir miydi, yoksa başka bir şey mi, bilmiyordu.

Alexander dinledi.

Hiç kıpırdamadı. Ne başını salladı ne de yüzünde bir duygu bıraktı. Gözleri; Julian'ın yüzünde durdu, sonra o küçük ayak parmaklarında, sonra yeniden yüzünde. Bu bakışlar, sıcak değildi. Merak da değildi. Bir tartı gibi, ağırlık ölçer gibiydi.

Julian sustuğunda, odada bir süre yalnızca mumların çıtırtısı kaldı.

Alexander ona doğru adım attı.

Yaklaşırken, aralarındaki mesafe birden değil, yavaşça azaldı. Elini kaldırdı. Dokunmadı. Parmaklarının izlediği hayali yol, havada çizilmiş bir hat gibiydi; Julian'ın dizlerinin hizasında duraksadı, oradan yukarı kaydı. Göğsünün önünde, nefesle birlikte yükselip alçalan boşluğu yokladı. Omuzlarına vardığında, bir an durdu.

"Fazla taviz verdim," dedi. Sesi, buz gibi sakin.

Parmaklar, biraz daha yükseldi; süt beyazı gerdanın yakınında, nabzın titreştiği yerde kısa bir bekleyiş. Julian, istemsizce nefesini tuttu. Gözlerini kaçırmadı, ama kirpikleri titredi.

"Hak edilenden fazlasını verdim," diye ekledi Alexander. "Düzenimden."

Alexander'ın eli, yüzüne yaklaştı. Bu kez duraksama daha uzundu. Julian'ın kafası karışmıştı, kirpikleri yağmurdan kaçan bir kelebek misali çırpınıyordu, ağlamamaya çalışırken gözlerini kırpıştırıyordu.

Sonra, birden, Alexander'ın avucu Julian'ın yüzünü kavradı. Sıkıydı; incitmek için değil, kaçışı engellemek için. Julian'ın başı, istemsizce yukarı kalktı. Mavi gözleri, ıslak bir ışıkla doluydu ve karşısındaki siyah gözlere kilitlendiğinde, o parlaklık bir anlığına titredi; sanki su, kendisinden daha karanlık bir şeye bakmayı öğrenmişti. Alexander'ın gözlerindeki karanlık... O bakışta sıcaklık yoktu. Tereddüt de yoktu. Yalnızca karar.

"Bitti," dedi Alexander. "Hepsi."

Söyledikleri, ardı ardına geldi; her biri, kapatılan bir kapı gibiydi. Piyano yoktu artık. Ortak sofralar yoktu. Bahçe yoktu. Kapılar açık kalmayacaktı. Başkalarıyla temas olmayacaktı. Sözler, tek tek, sessizliğin içine bırakıldı ve orada kaldı.

Julian'ın gözlerinde bir şey değişti. Korku değildi yalnızca, şaşkınlık da değildi. Sanki içinden bir ip çekilmiş, göğsünde bir boşluk bırakmıştı. Dudakları aralandı, kelimeler çıkmadı. Nefesi; göğsünde tutuklaştı, bir an sendeledi, sonra incelerek geri çekildi. Ardından, kırılmış bir şeyin acısını taşıyan, küçücük ve yaralı bir inilti, birbirine bastırdığı dudaklarının arkasında, genzinin içinde sıkıştı. Ama duyuldu.

Bedeninin, bu yeni yükü nereye koyacağını bilemediği belliydi.

Alexander'ın bakışları, o çaresiz mırıltıyı duyduğunda bir nefesliğine gevşedi, sonra tekrardan dondu. Elini çekti. Hareketi sertti, sanki parmaklarında kalmış görünmez bir kiri silkeler gibi. Geriye bir adım attı.

"Bir mektup daha gelirse," dedi. "Hemen bana göstereceksin."

Bakışlarını Julian'dan ayırmadı. "İddian, kanıt istiyor. O koku ve satırların içeriği... Söylediklerinle uyuşmalı."

Bir anlık duraksama. Sonra son cümle:

"O zamana kadar, bir mahkûmdan fazlası değilsin."

Alexander arkasını döndü. Kapıya yöneldi. Çıkarken, Julian'a bir kez daha bakmadı. Julian, yatağın üzerinde kaldı. Ayak parmakları hâlâ utanç ve çekingenlikle içe kıvrılmış, gözleri hâlâ fırtınada kaybolmuş bir serçenin çaresizliğini taşıyordu. Mum ışığı yüzünde titreşiyordu. Derin bir soluk aldı. Sonra bir tane daha. Her biri, biraz daha zor. Oda, artık daha küçüktü. Sessizlik, ilk kez gerçekten bu kadar hüzünlüydü.

❀

Bakır küvet, akşamın ağırlaşan ışığını içine almıştı. Su, yüzeyinde titrek bir yansıma taşıyor; mumların soluk alevleri, dalgalı çizgiler hâlinde tavana vuruyordu. Odada kimse yoktu. Kapı kilitliydi.

Julian dizlerini göğsüne çekmişti. Bedenini küçülttükçe suyun sıcaklığı daha belirginleşiyor, derisinin altında ince bir uyuşma bırakıyordu. Omuzları gevşekti ama rahat değildi; gevşeklik, teslimiyete benziyordu. Saçları ıslanmış, ense çizgisine yapışmıştı. Üç gündür odadan çıkmamıştı. Üç gündür, kapı her açıldığında bir tek Renard gelmişti, tepsiyi bırakıp gitmiş, tek kelime etmemişti. Sade yemekler, suskun adımlar, kapının kapanışı ve kilitlenişi. Hepsi aynıydı.

Alexander'ı görmemişti.

Eskiden banyo vakti bir gölge olurdu odada. Sessiz bir ağırlık, küvetin kenarına yaslanan bir duruş, suyun yüzeyinde dolaşan parmak uçları... O bakışlar, önce rahatsız etmişti Julian'ı. Sonra -fark etmeden- alışmıştı. Şimdi ise yoktular. Yokluk, alışkanlığın boşluğunu daha sert bırakıyordu. Bir şeyin yokluğu, varlığından daha gürültülü olabiliyordu.

Julian bacaklarından birini sudan çıkardı. Teninden süzülen damlaları izledi; damlalar dizinden aşağı kayıp ayak bileğinde toplanıyor, sonra bakırın kıvrımında dağılıyordu. Bir an için, bu küçük hareketin düzenine tutundu. Damlaların yolu, düşüncelerinden daha netti. Sonra bacağını yeniden indirdi; su, hafif bir sesle kabardı, yüzey eski hâline döndü.

Ensesini küvetin başına yasladı. Tavan, ona olduğundan daha yakın görünüyordu. Mumların gölgeleri, yukarıdan aşağı sarkar gibi duruyor; duvarlar, bir adım daha yaklaşmış hissi veriyordu. Göğsünde bir sıkışma belirdi, ne ağrıydı ne nefessizlik. Bir istekti. Ağlama isteği. Gelip geçen değil, kalıp yerleşmek isteyen bir dalga.

Anna'yı düşündü. Nişanlısını. Onlara ne olduğunu bilmiyordu. Renard'a sormuştu. Cevap almamıştı. Sessizlik, cevaplardan daha keskin bir acıydı. Kafasının içinde, ihtimaller birbirine çarpıyor; her çarpışma, suyun yüzeyinde beliren küçük halkalar gibi yayılıyordu. Halkalar büyüdükçe, merkezini kaybediyordu.

Yüzünü ellerinin arasına aldı. Parmaklarının arasında kalan yanakları sıcaktı; ateş, hâlâ tamamen çekilmemişti. Dizleri göğsüne çekili kaldı, alnını bacaklarına yasladı. O an, küvet bir tekneye dönüştü; sarsıntısız ama sabit de olmayan bir yere. Sanki su, onu taşıyordu; fakat kıyı yoktu.

Mırıldandı.

Ses, kırık çıktı. Babasının ninnisi... Kelimeler tam değildi, belki de hiçbir zaman tam olmamışlardı. Ezgi, suyun üzerinde yumuşakça dağıldı.

"Kurtlar uyudu..."

Durdurdu kendini. Nefes aldı.

"Ama..." diye devam etti; bu kez sesi daha kısık, daha içerden geldi. Cümleyi tamamlamadı. Tamamlamak istemedi.

Bir düşünce, nedenini açıklamadan belirdi. Kurdu görmek istiyordu. Uykuda değil, uyanık. Gözleri açık. Nedenini bilmiyordu. Bilmek istemedi. Güveni kırmış olmanın ağırlığı, göğsünde bir taş gibi duruyordu. Alexander'ın yüzü, o taşın üstünde bir iz bırakmıştı, silinmeyen bir iz.

Su hafifçe çalkalandı. Julian, dizlerine daha da sokuldu. Oda; bir an için küçüldü, sonra büyüdü, sonra yine küçüldü. Duvarlar, nefesiyle birlikte yaklaşıp uzaklaştı. Mum alevleri titredi, gölgeler uzadı.

Julian gözlerini kapadı.

Ninni, yarım kaldı.

Ve sessizlik, suyun üstüne yeniden çöktü.

❀

Alexander kapının ardındaydı.

Sırtını kapıya yaslamış, başını ahşabın soğuk düzlemine bırakmıştı. İçeriden gelen her ses, aradaki kalınlığı aşarak ona ulaşıyordu: suyun bakıra vururken çıkardığı o yumuşak çarpma, dizlerin çekilip bırakılmasının yarattığı küçük dalgalanmalar, suyun bir bedenle yer değiştirmesinin sabırsız fısıltısı. Alexander, dinliyordu.

Nedenini bilmiyordu... Ama dinlemek istemişti.

Dinlemek, gözetlemekten farklıydı; daha edilgendi, daha yaralayıcı bir hâli vardı.

Kıpırdamadı.

İçerideki her hareket, kapının bu tarafında bir yankı buluyordu. Suyun yükselip alçalması, nefesin yer değiştirmesi... Ve sonra, o kırık ses. Yarım kalmış bir ezgi. Kelimeleri tam olmayan, kendini tamamlamaya bile cesaret edemeyen bir ninni. O an Alexander, içinde bir şeyin sessizce çatladığını hissetti. Dışarıdan duyulmayacak kadar küçük, bağrında duramayacak kadar gürültülü bir sesle.

Neden bu kadar sert davrandığını sordu kendine.

Cevap, düşündüğünden daha az soyluydu.

Onu korkutmak için değildi. İtirafa zorlamak için de değil. Gerçeği koparıp almak için hiç değildi. Julian zaten anlatmıştı. Söyleyebileceği her şeyi, kırılarak dökmüştü önüne.

Sertliği, Julian'a değildi belki de, kendisineydi.

Çünkü yumuşak kalsaydı, inanmaya başlayacaktı. Julian'ın gözlerindeki o dağınık dürüstlüğe, titreyen nefesine, söylenmemiş cümlelerin ağırlığına...

Bir adım daha atsaydı ona, belki de onu korumak isteyecekti. Korumak ise bağ kurmaktı. Bağ, körlük getirirdi.

Sertlik, bir mesafeydi.

Mesafe koymazsa, yanlış kararı vereceğini biliyordu. Julian’a yaklaştıkça, aklı geri çekiliyordu. Bu, kabul edilemezdi.

Bir askerin, bir komutanın, bir yargıcın lüksü değildi bu.

Bu yüzden sertti.

Bu yüzden geri aldı verdiklerini.

Çünkü bazen en büyük zaaf, merhametin kendisi olurdu.

Ve Alexander, bir zaaf yüzünden kaybetmeyi göze alamazdı.

Ellerini sıktı, eklemleri beyazladı. Kapıya yaslanan omuzları, bir an için daha da ağırlaştı; sanki ahşap, yükünü taşıyamayacakmış gibi esnedi. Kendi şeytanlarıyla konuşuyordu. Onlara susmalarını emretmiyordu artık, yalnızca dinliyordu.

Zaman, küvetin içindeki su gibi ağır ağır aktı.

Bir an geldi, suyun sesi azaldı, sonra durdu. Alexander, nefesini tuttu. Kapının altından sızan serinliği hissetti. Islak bir ayağın taş zemine değdiğini duydu; küçük, dikkatli bir temas. Yere basan ayak kaymadı. Bunu fark etmek, içinde beklenmedik bir rahatlama bıraktı, kısa bir gevşeme. Sanki zihninde, kendi başının çaresine bakarken zorlanan narin bir yavru kedi, dengesini bulmuştu.

Islak ayakların yatak yönüne ilerleyişini dinledi. Kıyafetlerin ve çarşafın hışırtısı, bir bedenin yerini araması... O sesler kesildiğinde, Alexander kapıdan ayrıldı. Sessizce. Ardına bakmadan.

Odası, onu her zamanki düzeniyle karşıladı. Anna ve nişanlısı iki ayrı hücredeydi, sorgular sürüyordu. Yeni bir ayrıntı yoktu. Henüz. Bu "henüz", zihninin içinde asılı durdu.

Alexander üniformasını çıkardı. Siyah kumaş omuzlarından ayrılırken, altında kalan çıplak bedenin ağırlığı ortaya çıktı. Geniş omuzlar, savaşın ve disiplinin şekillendirdiği kaslar, göğsünde ve kolunda eski yaraların solgun izleri... Esmer ten, günün sıcağını hâlâ tutuyordu; sanki güneş, battığında bile ondan geçip gitmemişti. Işık, bu bedeni okşamazdı; üzerinde durur, ölçer sonra çekilirdi.

Aynaya bakmadı.

Bakışlarında, daha önce olmayan bir boşluk vardı. Sanki ellerinde bir şey taşımıştı: çok hafif, çok narin... İncecik bir porselen kuş gibi. Avuç içinde kırılabilecek, nefesle dağılabilecek bir şey. Bir süre onu tutmuş, ağırlığını ezberlemişti. Şimdi yoktu. Belki düşürmüştü. Belki de kendi parmaklarıyla ufalamıştı. Kırıntıları toplayacak bir yer de yoktu artık.

Bu düşünce, odanın sınırlarını belirsizleştirdi. Mobilyalar yerlerinden bir parmak kımıldadı sanki; gölgeler, olması gerekenden uzun durdu. Bir hata yapılmış hissi, geç kalınmış bir an gibi göğsüne oturdu. Geri alınamayacak kadar sessiz bir hata.

Yatağa uzandı. Sırtüstü. Bakışları tavana kilitlendi. Mumlar söndürülmüştü. Karanlık, düz ve sabitti.

Sorularla dolup taşıyordu içi. Ama tavan, ona cevap vermedi.

Gözlerini kapattı ama karanlık ona gelmiyordu. Tavanın görünmez çizgilerini ezberlemişti. Her nefes alışında, düşüncelerinin düzeni biraz daha bozuluyor; her verişte, zihninde yeni bir kırık açılıyordu.

Julian.

İsmi, zihninde bir suç dosyasının başlığı gibi durmuyordu. Daha çok, yarım kalmış bir cümleydi. Tamamlanmak istiyor ama her denemede başka bir yerden dağılıyordu.

Samimiyet.

Alexander bu kelimeyi sevmezdi. Samimiyet, askeri raporlarda yer almazdı; kanıtlanamaz, tartılamaz, ölçülemezdi. Julian'ın anlattıkları... Doğru olabilirlerdi. Ama doğruluk, her zaman gerçeğe eşit değildi. İnsanlar doğruyu söyleyip yine de bir felaketin parçası olabilirdi. Bilmeden. İstemeden.

'Bilmiyor olabilir,' diye düşündü Alexander.

Bilmiyor olabilirdi, oyunun büyüklüğünü. Kendisinin yalnızca hedef değil, aynı zamanda bir geçit olduğunu. O mektupların, ona umut vermek ya da onu kaçırmak için yazılmadığını. Umudun, direnci düşürmek için kullanılan en yumuşak zehir olduğunu. Kendi bedeninin, seçilmiş bir zayıflık üzerinden bir silaha çevrildiğini. Nefesinin, başkalarının sabrıyla ayarlandığını.

Belki de en tehlikelisi buydu:

Julian, masumiyetinin bir kalkan yahut zayıflık değil, bir anahtar olduğunu bilmiyordu.

Masumiyet, kapıları açardı. Şüpheyi uyuştururdu. İnsanların ellerini gevşetirdi.

Bu ihtimal, Julian'ın hiçbir şeyin farkında olmadığı ihtimali, Alexander'ın zihninde bir bıçak gibi dönüp duruyordu; keskin ama nereye saplanacağını kestirmek zor. Yalan söyleyen birini tanımak kolaydı. Sesindeki çatlağı, bakışındaki kaçışı, cümlelerin arasına sıkışmış o aceleyi yakalamak zor değildi. Yalan, kendini ele verirdi. Ama bilmemek... Bilmemek sessizdi. İz bırakmazdı. Ve çoğu zaman en derin yarayı o açardı.

Julian'ın gözleri, başına gelenleri anlatırken kaçmamıştı. Sesindeki titreme, hesaplı değildi. Korkuydu bu. Ham, korunmasız, çocukça bir korku. Ama korku, masumiyetin kanıtı değildi. Korku, yönlendirilebilirdi. Korku, doğru ellerde bir kaldıraçtı.

Bu düşünce, "Yalan söylüyor," ihtimalinden daha tehlikeliydi.

Alexander'ın içi sıkıştı. Çünkü eğer Julian yalan söylüyorsa, onun karşısında durabilirdi. Duvar örer, mesafe koyar, düşmanını tanımlardı. Ama eğer Julian bilmiyorsa... Eğer yalnızca taşınan bir ateşse, farkında olmadan başkalarını da yakmak için kullanılacaksa...

O zaman ne korumak mümkündü ne de yok etmek.

Ve bu ikisinin, "korumanın" ve "yok etmenin" arasında kalmak, bir askerin en sevmediği şeydi.

Bilmemek...

En temiz görünen suçtu.

Ve en çok kanı o dökerdi.

Mektuplar.

Kendi eline ulaşanlar; soğuk, hesaplı, kelimeleri törpülenmişti. Bir idam sehpasının ayaklarını tek tek ölçen bir dil. Şüpheyi ekiyor, sabırla büyütüyordu. Zihni hedef alıyordu. Onu.

Julian'a gelenler ise sıcaktı. Umutla kaplanmış. Kurtuluş vaat eden bir ses. Ama bedeni hedef alan bir sessizlik taşıyordu içinde. Nefesin daralması, kasların kilitlenmesi... Ölüm, bir teselli cümlesinin arkasına saklanmıştı.

Alexander, her iki tarafa yollanan bu mektupların kaynağının aynı kişi olabileceğini fark etti.

Çünkü, her iki mektubun da amacı aynıydı.

Çünkü her ikisi de, Julian'ı öldürmeye yahut kullanmaya odaklanmıştı.

'Aynı el, iki farklı dili mi konuşuyor?'

Bu cümle, Alexander'ın zihninde netleştiğinde, göğsünde ağır bir taş yer değiştirdi. Eğer bu doğruysa -ve içgüdüleri bunun doğru olduğunu söylüyordu- o zaman mesele Julian'ın suçlu olup olmaması değildi. Mesele, Julian'ın bir eşik oluşuydu. Bir kapı. Açıldığında iki yöne de geçit veren bir kapı.

Şayet hislerinde yanılmıyorsa, şüphesi bile, düşmanın planının bir parçasıydı. Julian'ı idama yaklaştıran mektuplar, onun zihnini yormak içindi. Julian'a uzananlar ise bedeni zayıflatmak, direncini düşürmek içindi. Hatta belki de öldürmek...

Umut, burada bir zehirdi.

Ve Julian...

Mektupları aldığı gerçeğini saklamıştı. Yakmıştı. Korkmuştu. Bu, onu aklamıyordu. Aksine, Alexander'ın içini daha çok daraltıyordu. Korkan biri, yönlendirilirdi. Korkan biri, farkında olmadan bir çarkı döndürebilirdi.

Anna.

Bir aracıydı. Bir elden diğerine geçen bir ip. Ne serbest bırakılacak kadar temizdi ne de hemen yok edilecek kadar önemli. Ayrı hücreler, ayrı sorgular... Kontrol göstermeliydi. Merhamet değil. Julian'ın bunu öğrenmesi gerekiyordu. Kurtardığını sandığı şeyin, belki de daha büyük bir düzenin parçası olduğunu hissetmesi gerekiyordu.

Suçluluk; sessiz bir bağdı, insanı yerinde tutardı. Alexander, kendi suçluluk duygusunu, öz yargıcını tuzla buz etmeyi iyi öğrenmişti.

Gözlerini açtı.

Karanlık, odada sabit duruyordu. Düşüncelerinin vardığı yer, kaçınılmazdı ve bunu adlandırmamaya çalıştı. Çünkü adını koyarsa, karar da gelir, karar da bir son getirirdi.

Julian'ı serbest bırakırsa ölürdü.

Yanında tutarsa...

Bu cümleyi tamamlamadı. Tamamlamadı çünkü bazı cümleler devam ettiğinde, geri dönüşü olmazdı. Ama o eksik cümle, odanın içinde dolaştı; mumları söndürülmüş bir savaş odasında asılı kalan barut kokusu gibi. Alexander derin bir nefes aldı.

Julian artık yalnızca korunacak, gözetilecek biri değildi. Aynı zamanda bir hedef, bir araç ve bir tetik ihtimaliydi. Geriye yalnızca beklemek kalmıştı. Bir sonraki mektubu. Bir sonraki kokuyu. Bir sonraki hatayı.

Gözlerini kapattı ama uykuya hemen düşmedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.