İçeriğe geç

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 15 · 11 dk okuma

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 15

XIV. Mevsimsiz İtiraf

Julian bilincini kaybettiğinden beri iki gece geçmişti.

İlk gece, hekim onun sabaha çıkıp çıkamayacağından bile emin değildi. Nabzı düzensizdi; nefesi, sanki göğsüne sığmıyor, içeride bir yerlerde kırılıp geri dönüyordu. Titremeler, kasılmalar, solukların bir hızlanıp bir yavaşlaması... Hepsi bir aradaydı ve hiçbiri tek başına ölümcül değildi; ama birlikte, insanı çaresiz bırakan bir tablo oluşturuyordu.

Alexander o gece odadan çıkmamıştı.

Ne koltuğa oturmuştu ne de duvara yaslanmıştı. Ayakta durmuştu, yatağın yanında. Arada bir eğilip Julian'ın nabzını yoklamış, sonra yeniden doğrulmuştu. Hekimin fısıltıyla söylediği her cümleyi dinlemiş ama soru sormamıştı. Beklemişti. Beklemek, onun için çoğu zaman müdahale etmekten daha tanıdık bir hâldi.

İkinci geceye girildiğinde, durum nihayet kırılgan bir dengeye oturmuştu. Julian'ın nefesi hâlâ derin değildi ama düzenliydi. Ateşi yükselmedi. Göğsündeki o görünmez sıkışma, yavaş yavaş geri çekilmişti. Tehlike geçmiş değildi, yalnızca ertelenmişti.

Sabahın erken saatlerinde hekim, Alexander'ı odanın diğer ucuna çekti.

"Zehir değil," dedi.

Bu cümle, odada bir süre asılı kaldı.

Alexander'ın yüzünde hiçbir ifade değişmedi ama bakışları keskinleşti. Zehir, çözülebilir bir şeydi. Bir el, bir kasıt, bir hata... Ama bu?

"Bu bir reaksiyon," diye devam etti hekim. "Şiddetli. Vücut, bir maddeyi tehdit olarak algılamış. Solunum yolları daralmış, kaslar kilitlenmiş. Eğer müdahale edilmeseydi-"

Cümleyi tamamlamadı. Gerek yoktu.

Alexander başını hafifçe salladı. "Neye karşı tepki verdi vücudu?" diye sordu yalnızca.

Hekim, yerdeki porselen parçalarının çoktan temizlenmiş olduğu köşeye baktı. Şayet bu ani rahatsızlığın sebebi tabağın içindeki bir şey ise... "Tam olarak söylemek zor," dedi. "Kalın bir krema. Şeker. Meyve. İçinde bariz bir şey yok. Tadında da, kokusunda da... alışıldık olmayan hiçbir şey yok."

Alexander'ın zihninde, bir an için, Julian'ın geçmişi belirdi. Çocukluğu. Zayıf bünyesi. Hastalıklar. Evden çıkmasının sınırlı oluşu. Annesinin onu rüzgârdan bile sakınır gibi kollaması.

"Kontlukta," dedi hekim, "bu tatlıyı sık tüketirmiş. En azından hizmetçi böyle söyledi. Belki de başka bir sorun vardır, efendim."

Alexander bunu zaten biliyordu.

Renard, tabağı getiren hizmetçiyi çoktan yakalamıştı. Kadın şu an zindandaydı. İki gündür sorgulanıyordu. Sorular, tekrar eden cümleler, aynı açıklamalar... Anna. Adı buydu.

Anna Wetherby.

Yirmili yaşlarının ortasında.

Kontes Valemont'un eski kişisel hizmetçilerinden biri.

Julian'ın uzun süredir tanıdığı biri.

Alexander yatağın yanına döndüğünde, Julian'ın kirpikleri titredi.

Bilinci, konuşmalar sırasında geri gelmişti. Sesleri duyuyordu ama anlamları, birbirine karışmıştı. Odayı dolduran sıcaklık, mumların kokusu, gölgelerin duvarlarda yavaşça kayışı... Hepsi gerçekti ama Julian'ın bedeni, hâlâ geride kalmış gibiydi.

"Hayır..." dedi kısık bir sesle.

Alexander başını çevirdi.

Julian'ın gözleri açıktı. Solgundu ama bakışı netti. Konuşmak için çaba sarf ediyordu; her kelime, göğsünden sökülerek çıkıyormuş gibiydi.

"O değildi," dedi. "Anna masum."

Hekim sustu. Alexander da.

Julian, yutkundu. Boğazı hâlâ hassastı. "O... bana zarar vermez. O... eskiden de bakardı bana. Annem-" Sesi titredi ama ağlamadı. "Annem ona güvenirdi."

Alexander bu cümleyi ilk kez duymuyordu.

Renard da duymuştu. Zindanda. Aynı kelimelerle.

Anna Wetherby, bir yıl önce Alexander'ın malikânesine kendi isteğiyle gelmişti. Nedeni basitti: Nişanlısı burada çalışıyordu. Mutfağın arka kısmında. Sessiz, dikkat çekmeyen bir iş. Anna, onunla aynı çatı altında olmak istemişti.

Anna'yı buraya yerleştiren referans mektubu, Julian'ın annesinin, Kontes Valemont'un elinden çıkmıştı. İmza gerçekti. Mürekkep, tarih, kâğıt... Hepsi kusursuzdu. O mektup, Alexander'ın malikanesine kapı açan türdendi. Bir yıl boyunca Anna'ya dair tek bir şikâyet gelmemişti. İşini düzgün yapmış, sessiz kalmış, yerini bilmişti.

Alexander, Julian'ın güzel yüzüne hafifçe eğildi, parmakları yatağın başlığını kavramıştı. "Onu tanıdığını biliyorum," dedi Julian'a. Sesi sakindi. "Bunu bana söylemene gerek yok."

Julian'ın gözlerinde bir umut belirdi. İncecik, kırılgan bir umut. "O zaman... serbest bırakacaksınız," dedi. Bu, bir soru değildi; daha çok, inançtı.

Alexander cevap vermedi.

Kapıya yöneldi. "Getirin," dedi.

Kısa bir süre sonra, kapı yeniden açıldı. Renard içeri girdi. Yanında Anna vardı.

Kadının bilekleri Renard'ın geniş avucu arasında kilitliydi; elleri sırtında, sertçe tutulmuştu. Dudakları kuruyup çatlamıştı. Elbisesi kir içindeydi. Saçları dağılmış, yüzü şişmişti. Ağlamaktan gözleri kızarmıştı ama ağlamıyordu artık, sanki gözyaşları tükenmişti. İki gün boyunca neler yaşadığı, tek bir kelimeyle anlatılamazdı ama beden dili her şeyi söylüyordu.

Anna'yı gördüğü an, Julian'ın nefesi hızlandı. Göğsü, biraz olsun toparlanmışken şimdi yeniden daralıyordu.

"Anna," dedi. Sesindeki titreme korkudan değil, onu koruyamamanın verdiği güçsüzlüktendi. "Ben-"

Anna başını kaldırdı. Julian'ı gördüğü an, yüzü çözüldü. Dudakları titredi. Konuşmak istedi ama sesi çıkmadı.

Renard, ona diz çöktürdü.

Alexander, kılıcını kınından çıkardı.

Metal, taşın ve havanın içinde ince, keskin bir sesle kaydı. Mum alevleri bu hareketle bir anlık yalpaladı, gölgeler duvarlarda uzadı, biçim değiştirdi. Kılıcın çeliği, mum ışığını yakaladı. Soğuk, kusursuz, sessiz.

Julian'ın yüzü bembeyaz kesildi. "Hayır," dedi. "Durun-"

Parmakları titriyordu. Öne doğru eğildi. Ayağa kalkmaya çalıştı; bedenindeki o küçücük güç kırıntısını, bütün iradesiyle çağırmıştı.

Alexander kılıcı Anna'nın boynuna yaklaştırdı.

"Renard," dedi, sesi buz gibiydi. "Bizim seramızda çilek yetişiyor mu?"

Julian dondu. Ayağa kalkamadı.

Zaman, o cümlede durdu.

Renard, hiç tereddüt etmeden cevap verdi. "Hayır, efendim."

Çilek... Henüz mevsimi değildi.

Julian'ın zihninde bir şeyler yer değiştirdi. Kontluk günlerini düşündü, en seçkin çevrelerde bile övülen seralarını hatırladı. Bahar öncesi aylar. O tatlıyı ne zaman yediğini hatırladı. Çileğin ne kadar nadir olduğunu. Mevsim dışında görüldüğünde, bunun bir "olay" sayıldığını. Annesinin, bunu masaya koyduğunda yüzünde beliren o ince gururu.

Serada, mevsimi dışında çilek yetiştirmek...

Bu, yalnızca para meselesi değildi. Bu; bilgi, sabır ve bağlantı demekti. Büyük aristokrat malikâneleri. Düklerin ve kontların arazileri. Kraliyete yakın haneler. Botanikle ilgilenen seçkin çevreler... Kew gibi yerlerde biliniyordu bu teknikler. Orta sınıf içinse bu, pahalı ve gereksiz bir hayaldi.

Mevsim dışı çilek, altın tabaklardan daha sessiz ama çok daha güçlü bir zenginlik göstergesiydi.

Alexander'ın serasındaysa böyle bir meyve yetişmiyordu, mutfakta böyle bir malzeme yoktu, sipariş edilmemişti.

O hâlde...

Basit bir hizmetçi, bu mevsimde altından daha kıymetli olan kırmızı meyveleri nereden bulmuştu?

Anna'nın gözleri büyüdü. Nefesi kesildi. Rüzgârda zor duran bir mum alevi misali titremeye başladı.

Alexander kılıcı indirmedi. Bakışlarını Julian'dan ayırmıyordu. Sesi, neredeyse fısıltı kadar sakindi.

"On saniyeniz var," dedi. "İkinizden biri, bana gerçekleri söyleyecek."

Julian'ın dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.

Anna hıçkırdı.

Zaman, ağır ağır akıyordu.

Alexander saymaya başlamadı.

Saymaması, söylenebilecek her bir saniyeden daha boğucuydu. Çünkü sürenin ne zaman biteceğini yalnızca o biliyordu. Belki de bitmeyecekti. Belki karar çoktan verilmişti.

Anna dizlerinin üzerinde titriyordu. Omuzları istemsizce kasılıyor, nefesi düzensizleşiyordu. Kılıç boynuna değmiyordu ama varlığı, ruhunu kesiyor gibiydi. Soğukluğu, hayal gücünde bile yakıcıydı.

Julian'ın gözleri Alexander'daydı.

Kılıçta değil.

Anna'da da değil.

Alexander'ın yüzünde.

Orada hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne sabırsızlık, ne tehdit. Bu, Julian'ı daha çok korkutuyordu.

Zihni, bir savaş meydanından farksızdı.

Alexander'ın sesi, kılıcın çeliği, mumların çıtırtısı... Hepsi aynı anda vardı ama bir yandan da uzaktı. Nefesi hızlanmıştı; göğsü, sanki içten içe daralıyor, ciğerleri tam dolamadan geri itiliyordu. Sanki bağrı değil de, zihni hava istiyordu. Dudakları aralandı. Bir şey söylemesi gerektiğini biliyordu ama kelimeler, içinden çıkmayı reddediyordu. Dili damağına yapışmıştı. Boğazı kuruydu. Yutkunmaya çalıştı, olmadı. Konuşmak istiyor, haykırmak istiyor, Anna'yı oradan çekip almak istiyordu ama bedeninin ona verdiği tek karşılık, titremekti. Geceliğinin etekleri, avuçlarının arasında buruşmuştu. Bütün gücü, o küçük kasılmalara sıkışmıştı.

Anna masumdu.

Bunu biliyordu. Çilekli atıştırmalıktan yalnızca bir lokma almıştı. Sadece bir lokma. Daha fazlası değil. O tatlıyı çocukluğundan beri sayısız kez yemişti. Anna, annesinin yanında çalışırken de hazırlamıştı onu. Kontes mutfağa emir verir, Julian'ın önüne koydururdu bazen; "Bugün canın çekti," der gibi. O zamanlar da kreması yoğundu, çilekleri tazeydi. Hiçbir şey olmamıştı. Ne boğazı daralmıştı ne de nefesi kesilmişti. Yaz günlerinde, bahar başında, hatta kışın sonuna doğru... O tatlı, onun için tehlike değil, tanıdıklık demekti. Ev demekti. Güven demekti.

O hâlde neden?

Neden bedeni ona ihanet etmişti?

Neden göğsü daralmış, neden nefesi kesilmiş, neden dünya bir anda kararmıştı?

'Neden?'

'Neden?'

Zihni, soruların altında eziliyordu. Kalbi, göğsüne sığmıyordu. Elleri yorganın içinde küçük yumruklar hâlini almıştı; farkında olmadan, kumaşı sıkıyordu. Bir şey... bir şey farklıydı. Aynı tatlı, aynı Anna... ama aynı an değildi bu.

Ve işte tam o noktada, zihninin bir köşesinde bir alev parladı.

Koku.

Bir an için, her şey durdu. Mumlar, kılıç, Anna'nın titreyen bedeni... Hepsi geri çekildi. Yerine, başka bir an geldi.

Mektup.

Julian'ın göğsü daha da daraldı. Nefesi hızlandı. Gözleri büyüdü ama bakışları bir yere odaklanmadı; sanki odanın içinde değil de, kendi hafızasının derinliklerindeydi artık.

İkinci bir mektup gelmişti.

İlki gibi... aynı koku. Şimdi fark ediyordu.

Anna tabağı bırakıp çıktıktan hemen sonra...

Güvercinin kanat sesleri.

Pencerenin önünde, ani ve yumuşak bir hışırtı. Posta güvercini. O ses... Julian'ın kulaklarında yeniden çırpındı. Güvercin, ürkek ama alışkın bir hareketle konmuştu. Julian, hâlâ kaşığı elindeyken duymuştu o sesi. Çilekten bir parça ağzındaydı. Tatlıydı. Tanıdıktı.

Pencerenin önünde durmuştu. Parmaklıklar dar değildi. İnce, küçük parmaklarını geçirebileceği kadar aralıklıydı.

Güvercinin ayağındaki küçük ruloyu çözmüştü.

Mektup... İkinci mektup.

İlkiyle aynı kokuyu taşıyordu, ilk geldiğinde de başı dönmüştü.

O ağır, boğucu, tanımlayamadığı ama içgüdüsel olarak tanıdığı koku. Mektubu açtığında, kelimeleri okuduğunda... İçindeki o tuhaf umut kıpırtısı. Yine kurtuluştan söz ediyordu. Bu kez daha uzun. Daha ikna edici. Bir planları olduğunu söylüyordu. Bir kaçıştan, bir cennetten, yeni bir ülkeden... Esaretin sona ereceği bir yerden bahsediyordu. "Sabret," diyordu mektup. "Zaman yaklaşıyor. Seni oradan çıkaracağız. Yalnız değilsin."

Julian'ın kalbi nasıl da hızlanmıştı...

Mektubu okur okumaz paniklemiş, sayfayı şömineye atmıştı. Alevler kâğıdı yalamış, harfler kıvrılmış, kelimeler yok olmuştu. Korkmuştu, neden korktuğunu bile bilmeden. Sanki mektup, elinde kalırsa bir suç olacakmış gibi. Alevlere attığında, kokunun daha da yayıldığını hissetmişti. Tatlı, boğucu, çiçeksi... Sonra... Dünya dönmüş, göğsü sıkışmış, ayakta duramamıştı. Yere yığılmıştı.

Şimdi anlıyordu.

Tatlı değildi.

Anna değildi.

Mektuptu.

Ama bunu söylemek... ne demekti?

Julian'ın zihni, bir sonraki adımı düşünmeye çalışırken daha da karıştı. Eğer mektuptan bahsederse... Alexander'ın bakışını hayal etti. O bakış... Şüpheyle, soğuklukla dolu olurdu. "Neden söylemedin?" derdi belki. "Kimle temas hâlindesin?" derdi. "Kaç mektup aldın?" Julian'ın zihni, Alexander'ın potansiyel sorularıyla doldu. Suçlayıcı olmalarına gerek yoktu. Sadece sorgulayıcı olmaları bile yeterdi. Julian, o bakışın altında ezileceğini biliyordu.

Ama ya söylemezse?

Ya Anna ölürse?

Şu anda, odada duran tabloya bakan herkes için, Anna suçluydu. Julian yüzünden. Onun odasına yanlış bir zamanda girdiği için. Julian onun getirdiği tatlıdan sonra yere yığılmıştı. Mantık, Anna'yı işaret ediyordu. Julian'ın içi, bu düşünceyle burkuldu.

'Anna...'

Hastalandığında başucunda bekleyen Anna. Yaptığı resimler ne kadar çirkin olursa olsun, onu alkışlayan Anna. "Yeniden dene," diyen Anna. Eski hayatının, özlemini çektiği o günlerin parlak ve gülümseyen bir parçası olan Anna.

'Benim yüzümden ölecek...'

Julian'ın kalbi, bu ihtimalle birlikte göğsüne çarptı. Nefesi daha da hızlandı. Gözyaşları hızlandı. Bakışları Alexander'ın yüzünden ayrılmıyordu. Onun ne yapacağını, ne düşüneceğini anlamaya çalışıyordu ama yüzü bir duvar gibiydi. Merhamet orada mıydı, yoksa çoktan kararını vermiş miydi?

İçinde bir ses, durmaksızın haykırıyordu.

'Ne yapsam?'

'Ne yapsam?'

'Ne yapsam?'

Tam o anda, kapı yumruklandı.

Bir ses... Genç, kırık, çaresiz bir ses. "Lütfen! Ne olur, General! Anna masum! Bir karıncayı bile incitemez!" Bir insanın, sevdiği birini kaybetme ihtimaliyle aklını yitirmeye yaklaşan sesi.

Renard kapıyı açtı.

İçeri giren genç adamın yüzü bembeyazdı. Anna'nın nişanlısı... Üzerinde mutfak önlüğü vardı hâlâ. Ellerini göğsünde birleştirmişti, sanki tutunacak bir şey arıyormuş gibi. Gözleri Anna'ya kilitlenmişti ama adım atamıyordu. Çünkü Alexander'ın kılıcının sivri ucu hâlâ o narin gerdana doğrultulmuştu.

"O hiç kimseye zarar vermez!" diye haykırdı genç adam. "Ne olur... merhamet edin!"

Anna'nın başı eğikti. Bonesi bir yerde, bir vakit düşmüştü, nerede olduğu belli değildi. Saçları yüzüne dökülmüş, gözlerini gölgelemişti. Bakışları yere sabitlenmişti. Titriyordu. Histerinin eşiğindeydi.

Julian dudaklarını açtı.

Konuşacaktı.

Doğruları söyleyecekti.

Ama tam o anda Anna konuştu.

"Ben... ben sadece bana emredileni yaptım."

Sesi alçaktı, bir fısıltıdan farksız. Ama kelimeler netti.

Julian'ın içinde bir şey koptu.

Alexander'ın bakışı sertleşti. Renard'ın omuzları gerildi.

Anna başını kaldırdı. Gözleri yaşla doluydu. "Yalnızca benden isteneni yaptım! Affedin!" diye haykırdı.

Sonra konuşmaya başladı. Cümleler birbirine girdi. Ağlıyordu. "Pazara gitmiştim... üç gün önce. Pelerinli bir adam... Yüzünü hiç görmedim. Bana bir kese altın verdi. Bir kese!" O dönemde bir hizmetçi için bu, yıllarca çalışmadan kazanılamayacak bir paraydı. "Tek bir şey söyledi... Efendi Julian'a yaklaşmamı istedi. Güvenini kazan, dedi. Başka bir şey istemedi. Sadece bu. Adamın yüzünü görmedim bile!"

Anna; adamın, çilekleri bir pakete sarılmış hâlde uzattığını söyledi. "Bunu seviyor, sen de biliyorsun, ona küçük bir hediye hazırla," demişti adam ona. "Ona zarar vermedim," diye ağladı. "Yemin ederim!"

Alexander kılıcını yavaşça kınına soktu. Metalin yerine oturan tok sesi odada yankılandı.

"İkisini de zindana götürün," dedi. "Tekrar sorgu. Ayrı ayrı." Nişanlı da iş birlikçi olabilirdi.

Renard, Anna'yı kaldırdı. Başka bir asker nişanlıyı tuttu. Alexander bu sahneyi kısık, ne düşündüğünü ele vermeyen gözlerle izliyordu.

Tam sürüklenirlerken...

Julian konuştu.

"Mektup..."

Sesi zayıftı, yaralı bir kuşun son nefesi gibi.

"Bana dışarıdan bir mektup geldi," dedi.

Alexander'ın bakışları bir anda yön değiştirdi, havayı yaran keskin bir hamleyle Julian'a saplandı. Bu, görmekten çok delmeye benzeyen bir bakıştı.

Julian'ın dudaklarından çıkan her kelime, kırılmamak için birbirlerine tutunuyordu. Kirpiklerinden kopup düşen gözyaşları, cam kırıkları gibi süzülüyordu. "O mektup... o mektup beni zehirledi."

Bu cümlelerin yükü, odanın içine kara bir bulut gibi ağır ağır yayıldı.

Julian merhametini saklayamamıştı; bu, göstermeyi seçtiği bir şey değil, ondan kendiliğinden dökülen bir hâldi. Yüreğinde böyle bir acımasızlığa yer yoktu. Anna’nın acı çekmesini istemiyordu, ne yapmış olursa olsun, onu buna sürükleyen sebep her neyse. Çünkü Anna, Julian’a kötülük etmemişti. Henüz. Ve Julian, bir masumun kendi varlığı yüzünden incinmesine katlanabilecek biri değildi; kendi acısını taşımayı, başkalarınınkini sırtlanmaktan daha kolay buluyordu.

Ve böylece, gerilim başka bir kapıya yöneldi.

Çünkü artık mesele yalnızca mevsimi dışında hasat edilmiş bir meyve değildi.

Mesele, mektuptu.

Mesele, dışarıdan birisinin Julian ile iletişim kuruyor oluşuydu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.