İçeriğe geç

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 18 · 12 dk okuma

Kafesteki Düşman | BxB

Bölüm 18

XVII. Üstü Çizilmiş Dilek

Dosya, Alexander'ın masasında açıktı.

Sayfalar, uzun süredir ilk kez bu kadar sessizdi. Ne kâğıdın hışırtısı vardı ne de kalemin sürtünmesi. Sanki belgeler, kendilerini okunmaktan saklıyor; açıldıkça ağırlaşıyor, ağırlaştıkça anlamlarını geri çekiyorlardı. Alexander, dosyanın başlığını bir kez daha okumadı. Buna ihtiyacı yoktu. Valemont adı, zihninde artık bir kelime değil, bir düğüm hâline gelmişti.

İlk fark ettiği şey, tarihlerdi.

Resmî belgelerdeki zaman çizelgesi, ilk bakışta tutarlı görünüyordu. Tutuklama emri, tanık ifadeleri, ara raporlar, mahkeme tutanakları... Hepsi sırayla dizilmişti. Ama Alexander, satırların arasına bakmayı meslek edinmiş bir adamdı. Onun gözüne çarpan şey, belgelerde yazılanlar değil; yazılmayanlardı. Bazı ifadeler fazla kısaydı. Bazı tanıklar, çok hızlı ikna olmuştu. Bazı sorgular, olması gerekenden erken sonlandırılmıştı. Bir generalin emriyle yürütülen bir soruşturma için değil, sanki görünürde tamamlanması gereken bir dosya için aceleye getirilmişti her şey.

Bir raporda durdu.

Kont Silas Valemont'un son sorgusuna ait özet. Özet... Bu kelime, Alexander'ın canını sıktı. Çünkü o gün oradaydı. Kont konuşmuştu. Uzun uzun değil belki ama tutarlı bir biçimde. Ne bağırmıştı ne de yalvarmıştı. Kendisini savunmaya çalışmamıştı bile. Daha çok, yanlış anlaşılmış biri gibi konuşmuştu; kelimelerini dikkatle seçerek, karşısındaki insanların onu dinlemeye niyetli olup olmadığını ölçer gibi. O sorguda söylenenlerin tamamı burada yoktu. Bazı cümleler özetlenmiş, bazıları "konu dışı" diye kenara atılmıştı. Alexander, kendi imzasını gördü sayfanın altında. O an, göğsünde kısa ve keskin bir sıkışma hissetti.

Konu dışı...

'Kime göre?'

Bir başka belgede, zehirleme girişimiyle bağlantılı olduğu iddia edilen toplantılara dair bir ifade vardı. Tarih, yer, iki bilinen isim...

Dosyanın ilerleyen sayfalarında, Kontes Valemont'un ifadesi vardı. Kısa. Fazla kısa. Sanki konuşmamış gibi. Oysa Alexander hatırlıyordu, Kontes suskun değildi. Sessizdi, evet. Ama suskunluk başka bir şeydi. Sorulara cevap vermişti. Kimi zaman gözlerini kaçırmış, kimi zaman doğrudan bakmıştı. İfadesinde korku vardı ama suçluluk yoktu. Korku, suçun kanıtı değildi. Alexander bunu biliyordu. Bilmeliydi.

Bir not iliştirilmişti kenara:

"Duygusal tepkiler ifadenin güvenilirliğini düşürüyor."

Alexander, bu cümleyi birkaç saniye boyunca okudu. Sonra bir kez daha. Sonra bir kez daha. Duygusal tepkiler... O an, zihninde Julian'ın nefes alamayan hâli belirdi. Göğsünü tutuşu. Gözlerindeki panik. Eğer biri bu çocuğun ifadesini de okusaydı, aynı notu düşer miydi kenara? Büyük ihtimalle. Çünkü duygular, sistemin sevmediği şeylerdi. Ölçülemezlerdi. Kayıt altına alınamazlardı. Ve çoğu zaman, en gerçek olan şeylerdi.

Alexander dosyayı kapatmadı. Elini sayfanın üzerinde gezdirdi; parmak uçları, kâğıdın soğukluğunu hissetti. Bu dosya, birkaç ay önce kapanmıştı. Henüz tozlanmamıştı bile. Ama sanki çok daha eskiymiş gibi geliyordu ona. Sanki zaman, bu dosyanın üstünden hızla geçmiş; bazı izleri silmiş, bazılarını özellikle bırakmıştı.

Julian...

Bu isim, Alexander'ın zihninde bir soru işareti gibi duruyordu. Net değildi. Keskin değildi. Ama kaçınılmazdı. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bu belirsizlik, onu savaş meydanındaki bir düşmandan daha fazla huzursuz ediyordu. Düşman bellidir; niyeti, yönü, gücü ölçülür. Ama Julian... Onu nereye koyacağını bilmiyordu. Bir tehdit miydi? Bir kurban mıydı? Yoksa ikisinin arasında, çok daha tehlikeli bir yerde mi duruyordu?

Bu bilememe hâli, Alexander'ı rahatsız ediyordu. Çünkü o, karar veren bir adamdı. Emri veren, yönü belirleyen, sonucu taşıyan... Kararsızlık, onun dünyasında bir lüks değil, bir zaaf sayılırdı. Şimdi ise zihni, bir kararın etrafında dönüyor ama içine giremiyordu. Julian'ı serbest bırakmak, bir riskti. Onu tutmak da öyle. Hangisinin daha büyük bir hata olacağını kestiremiyordu. Ve bu kestirememe hâli, içini kemiren bir huzursuzluk bırakıyordu.

Kendine sayısız sefer üstünde düşündüğü o suali yine sordu:

'Bununla neden bu kadar ilgileniyorum?'

Cevaplar geldi ama hiçbiri tatmin edici değildi. Adalet... Evet, adalet duygusu vardı işin içinde. Ama Alexander, adalet için kaç masumun ezildiğini görmüştü. Adalet, her zaman temiz bir kavram değildi. Vicdan... O da vardı belki. Ama vicdan, yıllardır bastırdığı bir şeydi; şimdi neden başını kaldırıyordu? Görev... Hayır. Bu, bir görev olmaktan çoktan çıkmıştı.

Julian'ın yüzü geldi gözlerinin önüne. O mahzun bakış. Sanki her an yanlış bir şey yapacakmış gibi tetikte duran hâli. Bu, Alexander'ı öfkelendirmiyordu. Korkutuyordu. Çünkü o bakış, suçtan değil; sürekli cezalandırılmaktan doğan bir bakıştı.

Dosyada bir isim daha dikkatini çekti.

Tanık listesinde, iki kez geçen bir soyadı. Farklı bağlamlarda, farklı ifadelerde. İlkinde, Valemont hanesiyle eski bir ticari bağdan söz ediliyordu. İkincisinde, Herrington topraklarında görüldüğüne dair kısa bir not vardı. Bu iki kayıt, dosyada yan yana durmuyordu. Bilinçli bir tercihti bu. Ama Alexander'ın zihni, bu tür ayrıntıları birleştirmekte ustaydı. Bu isim, soruşturmanın hiçbir aşamasında derinleştirilmemişti. Neden? Çünkü belki de derinleştirildiğinde, istenmeyen yerlere varacaktı.

Alexander kalemini eline aldı. Bu dosyanın kenarına küçük bir işaret koydu. Ne bir suçlama ne de bir karar... Sadece bir işaret. 'Buraya geri dön.'

Derin bir nefes aldı. Göğsündeki sıkışma geçmedi. Çünkü bu dosya, yalnızca Valemontları anlatmıyordu. Aynı zamanda onun kendi körlüğünü de yüzüne vuruyordu. O günlerde neyi görmek istemediğini... Hangi soruları sormadığını... Hangi boşlukları, bilinçli ya da bilinçsiz, doldurmadığını.

Julian hakkında ne yapacağını hâlâ bilmiyordu. Ama şunu biliyordu: Bu belirsizlikle yaşamaya devam edemezdi. Bir karar verecekti. Doğru ya da yanlış... Ama bu kez, körlüğünden değil, farkındalığından doğan bir kararın sahibi olmalıydı.

Dosyayı yavaşça kapattı. Parmakları, kapağın üzerinde bir an durdu. Bu dosya, yeniden açılmıştı. Ve bu kez, yalnızca Valemontların değil; Alexander Herrington'ın da yargılandığı bir dava hâline gelmişti.

Ve belki de en korkutucu olan şuydu:

Bu davanın sonunda, masum birini mi kurtaracaktı... yoksa yeni bir hatanın altına mı imza atacaktı?

Bunu henüz bilmiyordu.

Ama artık geri dönüş yoktu.

❀

Julian'ın odasında zaman, iki gündür aynı hızla akıyordu.

Ne yavaşlamıştı ne de hızlanmıştı. Sadece vardı. Yeni sabahlar öncekiler gibi gelmiş, geceler gecenin gereğini yapmıştı. Kapı her zamanki saatlerde açılmış, tepsi her zamanki yere bırakılmış, anahtar sesi kilidin içinde her zamanki gibi dönmüştü.

Bugün, Julian'ın doğum günüydü.

Julian, doğum gününün geldiğini biliyordu ama bunun fark edilmemesi, garip bir şekilde beklediği bir şeydi. Sanki bu günün anılması, sessizliğin bir ihlali olurdu. Sanki bir mum, bir kelime, bir bakış... fazlasıyla yüksek bir ses çıkarırdı.

Öğlene dek her şey hemen hemen aynı rutinde ilerledi.

Tek fark, Renard'ın yokluğuydu. Yerine başka bir subay gelmişti, yüzü tanıdık değildi ama davranışları tanıdıktı. Kısa, ölçülü, temassız. Julian kahvaltıya dokunmadı. Öğle yemeği de aynı şekilde geri götürüldü. Kimse bir şey söylemedi. Kimse sormadı. Kimse hatırlamadı.

Yirmi bir yaş.

Julian, bu kelimenin içinde bir ağırlık aradı ama bulamadı. Yirmi bir, yalnızca bir sayıydı. Kapalı bir odada, kilitli bir kapının arkasında, sayıların hiçbir anlamı yoktu.

Akşamüstü yaklaşırken, ışık değişti. Pencerenin demir parmaklıklarından süzülen gün batımı, odanın içini soluk bir kehribar rengine boyadı. Julian, pencere kenarındaki sedirde oturuyordu. Elleri dizlerinin üzerindeydi, parmakları hareketsizdi. Bugün hayali piyanosuna dokunmamıştı. İçinde bir duraksama vardı, sanki bir şey olacakmış gibi. Ne olduğunu bilmiyordu ama bekliyordu.

O sırada, kapının önünden sesler geldi.

Önce fısıltı gibi. Sonra biraz daha belirgin.

İki kadın sesi. Hizmetçiler.

Julian başını çevirmedi ama kulakları, istemsizce sese yöneldi. Konuşmalarının ona ulaşmayacağını sanıyorlardı. Yanılıyorlardı.

"-Anna hâlâ mutfak tarafında tutuluyormuş," dedi biri.

"-Biliyorum," diye cevap verdi diğeri. "Nişanlısını da ayırıp başka bir yere koymuşlar. Küçük odalar... kilitli. Ama kötü değilmiş."

"-Sorgu bitmedi mi hâlâ?"

"-Net bir suç yokmuş. O yüzden böyle... Gözetim altında tutuyorlar. Sık sık soruyorlar ama..."

"-Yani serbest değiller ama mahkûm da sayılmazlar."

"-Aynen öyle."

Julian'ın omuzları, fark edilmez bir şekilde gevşedi.

Anna hayattaydı.

Bu bilgi, göğsünün ortasına sıcak bir şey bıraktı. Küçük ama gerçek bir rahatlama. Sanki içindeki bir düğüm, sessizce çözülmüştü. Onun yüzü gözlerinin önüne geldi; mutfakta çalışan o genç kadın, Julian'a zaman zaman fazla büyük bir şefkatle bakan, bazen bir fincan çayı biraz daha sıcak getiren Anna... Ve nişanlısı. Ayrı odalarda ama hayattaydılar. Kilit altındalardı ama nefes alıyorlardı.

Julian, gözlerini kapadı.

'En azından bu.'

Kapının önündeki sesler uzaklaştı. Ayak sesleri, koridorun içinde eriyip kayboldu. Julian, o an fark etti: Bugün gerçekten doğum günüydü. Çünkü ilk kez, bir dilek tutmuştu:

'Lütfen, sevdiğim başka kimse ölmesin.'

Yüksek sesle dile getirmedi. Kendine bile itiraf etmeden, sadece içinden geçirmişti.

Bu düşünce, zihninden akıp gitmedi. Julian onu bir süre için tuttu. Sanki bırakırsa kaybolacakmış gibi.

Ellerini dizlerinin üzerinden kaldırdı. Parmakları, havada tereddüt etti. Sonra, çok yavaş bir hareketle, avuçlarını birbirine yaklaştırdı. Tam bir alkış değildi bu. Ses çıkarmaya cesareti yoktu. Daha çok, annesinin eskiden yaptığı gibi, ritmi bozmayan ve yalnızca sevinç göstermek için yapılan bir dokunuştu. Avuç içleri birbirine değdi. Bir kez. Sonra bir kez daha. Arada boşluk bırakarak. Zayıf, neredeyse çekingen.

Annesi, doğum günlerinde hep aynı şeyi yapardı. Büyük salonlar, davetliler, mumlar, danslar... bunlar vardı elbette. Ama Julian'ın aklında kalan onlar değildi. En net anısı; annesinin, müzik başlamadan hemen önce, kimse bakmıyorken yaptığı o küçük hareketti. Ellerini birleştirir, sessizce ritim tutar, sonra Julian'a bakardı. Sanki "Şimdi," demek ister gibi. Sanki bütün o kalabalığın içinden yalnızca onu çağırır gibi.

Julian, dudaklarını araladı. Bir şarkı söylemedi. Söyleyemezdi. Ama melodinin ilk notasını hatırladı. O eski, hafif hüzünlü ezgiyi. Annesinin sesi hiçbir zaman yüksek olmamıştı zaten, bir odanın içinde dolaşan sıcaklık gibiydi daima.

Julian; şimdi o sıcaklığı, yalnızca göğsünde hissedebiliyordu.

Parmakları, bir kez daha birbirine değdi. Bu sefer biraz daha kendinden emindi. Sanki ritmi bulmuş gibi.

Yirmi bir.

Bu sayı, ilk kez bir anlam kazandı. Çünkü kimse kutlamamıştı ama o, yine de bugünü zihnindeki takvimde işaretlemişti. Kimse ona bakmamıştı ama o, kendine bakmıştı. Kimse mum yakmamıştı ama o, geçmişten kalan o küçük ışığı avuçlarının arasına almıştı.

Bir an için gözlerini kapadı.

Annesinin gülümsemesi geldi aklına. Babasının uzaktan izleyişi. Salonda dolaşan ışık. Ve o günlerin hiçbirinde fark etmediği bir şey: yalnız olmadığını bilmenin verdiği o rahatlık.

Gözlerini açtığında oda yine aynıydı. Demir parmaklıklar, soluk ışık, sessizlik. Ama Julian'ın içinde, o küçücük an yerini almıştı. Gizli, kimsenin görmediği, kimsenin elinden alamayacağı bir şey gibi.

Ellerini tekrar dizlerinin üzerine bıraktı.

Kutlama eksikti ama en azından yapılmıştı.

Ve Julian, bunun da elinden alınacağını henüz bilmiyordu.

Tam o sırada...

Kanat sesi.

Önce rüzgâr sandı. Sonra bir gölge geçti pencerenin önünden. Ardından, camın önündeki pervaza bir şey kondu. Julian başını kaldırdı.

Güvercin.

Gri tüylü, göğsü kabarık. Ayakları pencereye tutunmuştu. Boynuna bağlanmış küçük, dikkat çekmeyecek kadar sade bir kâğıt parçası vardı.

Julian'ın nefesi, fark edilir biçimde hızlandı.

Ayağa kalkmadı hemen. Bir an boyunca sadece baktı. Camın ardında, sadece akşamüstünün serinliği vardı. Kalbi, göğsünün içinde düzensiz atıyordu. Bu sahne... tanıdıktı.

Ellerini pencereye götürdü. Parmakları titriyordu. Camı araladığı anda, bahçeden bir ses yükseldi.

"-Hareket var!"

Julian irkildi.

Aşağıda, nöbetçi bir asker güvercine bakıyordu. Bir anlık tereddüt... sonra kesin bir hareket. Julian'ın kalbi, boğazına kadar çıktı. Güvercini içeri almak için uzandığında, bahçede bir düdük sesi duyuldu. Ardından hızlı ayak sesleri.

Julian güvercini içeri çekti. Camı kapattı. Kâğıdı henüz açmamıştı bile. Sadece elindeydi. Küçük. Masum görünen bir parça kâğıt.

Kapıdan gelen sesler yaklaşıyordu.

Julian'ın zihni, beklenmedik bir açıklıkla dolmuştu. Ne yapacağını biliyordu. Kaçmak gibi bir düşünce yoktu içinde, saklama niyetinde değildi. Kâğıt, elindeydi ama bu kez bir tehdit gibi değil, neredeyse bir kanıt gibi duruyordu. Henüz okumamıştı, evet, ama buna gerek de yoktu. Bu sefer... O koku yoktu. O ağır, yakıcı iz yoktu. Bu ufak değişiklik dışında her şey olması gerektiği gibiydi. Bu mektubun geliş biçimi... önceki söyledikleriyle çelişmiyordu. Tam aksine, onları doğruluyordu. Onu hasta eden çiçeksi kokunun yokluğunun, Alexander'ın yargısında büyük bir değişim yaratmayacağına inanıyordu.

İçine, temkinli ama gerçek bir rahatlama yayıldı. Alexander'a gösterecekti. Söz verdiği gibi. Ve Alexander görecekti; Julian'ın yalan söylemediğini, en başından beri saklayacak bir şeyi olmadığını anlayacaktı. Belki o zaman, kapılar biraz daha az kilitli olurdu. Belki piyano yine açılırdı. Belki bahçeye çıkabilirdi. Bunları düşünürken kalbi hızlandı ama bu acele bir sevinç değildi; daha çok, uzun süredir tutulmuş bir nefesin yavaşça bırakılmasıydı.

Ve o düşüncenin içinde, kendisine bile itiraf etmekten çekindiği, küçük bir başka ihtimal sessizce kıpırdandı. Alexander'ın güvenmesi... yalnızca kuralların gevşemesi demek değildi. Birlikte geçirilen birkaç dakika daha. Aynı odada, aynı sessizlikte bulunmak. Bu ihtimal, adını koymadığı bir sıcaklık gibi göğsünün bir köşesinde durdu. Julian duygularının üstünü hemen örttü. Fazlasını düşünmemeliydi. Ama umut, düşünülmese bile var oluyordu. Mektubu bağrına bastırdı, sanki kurtuluşu oradaymış gibi.

Kâğıdı elinde tutarken, her şeyin düzelebileceğine inanmak istiyordu. Bu kez gerçekten.

Kapı sertçe açıldı.

Alexander içeri girdiğinde, oda bir anda küçüldü.

Yalnız değildi. Arkasında iki asker vardı. Ama asıl ağırlık, onların değil, Alexander'ın üzerindeydi. Yüzü ifadesizdi. Ama bu ifade, boşluk değildi. Fırtına öncesi sessizlikti. Gözleri, Julian'ın elindeki kâğıda kilitlendi.

"Ver onu," dedi.

Sesi sakindi. Korkutucu derecede sakindi.

Julian; önce kâğıda baktı, sonra Alexander'a. Bir anlığına, her şeyin olması gerektiği gibi ilerleyeceğine inandı. İçinde hâlâ, doğruyu yapmanın bir karşılığı olacağına dair o saf, neredeyse çocukça güven duruyordu.

"Ben... henüz-" dedi. Sesi titredi. "Okumadım."

Alexander'ın yüzünde hiçbir şey değişmedi. Ama gözleri karardı. O karanlık, Julian'ın içinden bir şeyleri söküp aldı.

"Ver," dedi tekrar. Aynı tonla.

Julian, kâğıdı uzattı. Bu bir teslimiyet değildi, sözünü tutmaktı. İçinde, "Şimdi anlayacak," diye fısıldayan küçük, kırılgan bir umut vardı.

Alexander aldı. Önce kokladı. Julian'ın bahsettiği çiçeksi kokunun yokluğunu fark etti. Çelişkili bir ifade... Gözleri şüpheyle kısıldı. Sonra da kâğıdı açtı ve okudu.

O an, zaman bozuldu.

Alexander'ın yüzünde bir öfke patlaması olmadı. Bağırmadı. Hareket etmedi. Ama gözlerinin içinde, yıllardır bastırılmış bir gazap yükseldi. Julian bunu gördü. O bakış, idam platformundaki bir celladın bakışına benziyordu. Yargılayan. Tartmayan. Kararını çoktan vermiş bir bakış.

Alexander'ın dudakları neredeyse fark edilmeyecek kadar gerildi. Kâğıda bir kez daha baktı. Sanki bazı cümleleri zihninde tekrar ediyordu. "Bana böyle söylememiştin," der gibi bir sertlik geçti bakışlarından, Julian'ın hiç kurmadığı bir cümlenin yankısı gibi.

"Demek," dedi Alexander. Sesi hâlâ sakindi. "Bunu yapıyorsun."

Julian'ın kaşları çatıldı. Anlamıyordu.

"Neyi... neyi yapıyorum?" dedi. Sesindeki titreme, artık saklanmıyordu.

Alexander kâğıdı katladı. Ceketinin içine koydu. Julian'a bir adım yaklaştı. "Beni gözlemliyorsun," dedi. "Bilgi sızdırıyorsun. Ve bunu uzun zamandır yapıyorsun." Bir an durdu. "Yangını bile biliyorsun," diye ekledi, neredeyse fısıltıyla. "Ve bunu benden dinlemediğin hâlde."

Julian'ın yüzü soldu. Umut, anlamını yitirmiş bir kelime gibi zihninden düştü.

'Yangın? Ne yangını? Bilgi sızdırmak? Gözlemlemek? Ben mi?'

İtham edildikleri aklını bulandırıyordu.

"Hayır," dedi. Bu bir savunma değildi. Bir şaşkınlık ve kafa karışıklığıydı. "Ben... kimseye-"

Alexander elini kaldırdı. Onu susturdu.

"Yeter."

Bu kelime, Julian'ın dilinin ucuna varan kelimeleri söndürdü.

Askerlere döndü Alexander. "Alın," dedi. "Aşağı götürün."

Julian geriye doğru bir adım attı. Sadece bir tane. Refleksle. Korkuyla. Ama asıl geri çekilen şey bedeni değil, biraz önce tutunduğu ihtimaldi. "General," dedi. Sesi çatladı. "Lütfen... ne olduğunu bilmiyorum."

Askerlerden biri koluna uzandı. Julian kolunu kurtarmaya çalıştı. Gücü yetmedi ama denedi. Bu küçük direnç, Alexander'ın gözünde her şeyi mühürledi.

"Dokunmayın," dedi Julian. Gözleri dolmuştu ama ağlayamıyordu. Şok, gözyaşlarını geride bırakmıştı. "Ben bir şey yapmadım."

Alexander'ın bakışı, onu delip geçti.

"Henüz," dedi. Sesi alçaktı. "Ama yapacaksın."

Julian o an, kalbinde bir şeyin kırıldığını hissetti. İçinde, adını koyamadığı bir şey sessizce çökmüştü; umut, cam gibi dağılıp geri birleşmeyecek parçalar hâline gelmişti. Sadece suçlandığı için değil, doğru olanı yapmanın hiçbir şeyi kurtarmadığını ilk kez bu kadar net anladığı için...

Askerler onu tuttu. Julian bir kez daha kolunu çekti. Parmakları Alexander'ın ceketinin koluna değdi ama tutunamadı. O temas, verilmiş ama geri alınmış bir izin gibiydi. Gözlerinin içi yaşla doluydu. Dudakları titriyordu.

"Ben sadece..." dedi. Cümle tamamlanmadı.

Alexander arkasını döndü.

Julian götürülürken, odada yalnız iki şey kaldı: Akşamüstünün soluk ışığı ve yarım kalmış bir doğum günü.

Kapı kapandı.

Ve Julian, hayatında ilk kez, nereye götürüldüğünü bilmeden yürümeye başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.