Îdir - A Vava Inouva (Medya öneridir)
Aşk, bir çift gözdeki nurda, çırpınan kocaman kalplerde ve küçücük bir müjdede...
Karan'ın komuta edeceği altı kişilik ekibi dağlara keşif ve devriye için gönderen Arman ortada kaybolan Giray'la onun da sözünü dinlemeden onlarla beraber gittiğini düşünerek karakolun içini aradı ama bulamayınca telsizden mevzide ve gözcü kulesinde nöbet tutan askerlerine seslendi.
"Küçük mercekli adam oralarda mı?"
Telsizlerden sırayla "Burada değil komutanım" cevaplarını aldığında telsizi sıkarak ofladı.
Arkasında duyduğu ses "Kaçmadım yüzbaşı korkma" dediğinde yemekhane kapısında gördüğü adamla başını iki yana salladı.
"Benden haberiz ortadan kaybolma" derken yanına doğru yürüdü.
Giray omuz silkerek tekrar yemekhaneye girip ocakta demlenen çaydanlığı alarak masaya götürdü.
"Bu dağlarda kaybolacak yer yok komutan, hem kaybolsam bile anında yanımda bitersin, bilirim."
Arman ellerini beline koyup termoslara çay dolduran adama bakarak kaşlarını çattı.
"O kadar da değil muhabir, kaybolmak senin işin değil mi?"
Giray göz devirerek doldurduğu termosları tepsiye koyarak eline aldı.
"Tek kaybolabilen ve kamufle olanlar komandolar değildir komutan, kaybolmam gerekirse ben istemediğim sürece bulunmam."
O tepsiyle beraber yemekhaneden çıkarken onu takip eden Arman "Onu anladık zaten" diye ağzında mırıldanarak karakol binasındam çıktı.
Giray elinde tepsiyle mevzilere giderek silah başında nöbet tutan Kozan'a tepsiyi uzattı.
"Al kardeşim sıcak çay, için ısınsın."
Kozan kum torbalarının üzerindeki tüfeği bıraktı, ellerini birbirine sürtere ısıtıp yanındaki adama döndü ama onları izleyen Arman'ı görünce selam vererek izin ister gibi bekledi. Arman gözlerini açıp kapattığında tepsideki termosunu aldı.
"Eyvallah küçük adam."
Giray mevziden "Rica ederim" diyerek uzaklaşırken elleri belinde onu izleyen Arman'ın yanından geçerken "İzinsiz nefes bile almıyorlar heralde" dedi.
Arman başını yan yatırıp göz devirerek yanından geçen adamın arkasından yürümeye başladı.
"Olması gerektiği gibi."
Giray onun yaptığı şeyin elbette normal olduğunu biliyordu ama sanki özellikle bugün Arman'a sinir oluyordu.
Diğer mevziye ulaştığında onların gelişini gören Uruç selam verip hazır olda beklemeye başladı. Giray'ın uzattığı tepsiye bakarak "Çay getirdim kardeşim" demesine gülümsedi ama Arman'ın hafif öksürmesiyle "Komutanım" diyerek izin istedi. Arman ona da baş sallamayla izin verdiğinde kendi termosunu alarak "Eyvallah kardeşim" dedi.
Giray bu defada gözüne gözcü kulesini kestirip patikaya yönelince arkasından gelen Arman "Sen yürüme oraya kadar hava soğuk, ben götürürüm" dediğinde Giray bıyık altından gülerek üstündeki ince hırkaya baktı. Arman'ın onu güçsüz ve nahif sanması komik geliyordu, ben soğuklar gördüm komutan demek istese de "Az kaldı zaten" diyerek küçük tepeyi tırmandı.
Gözcü kulesinin merdivenlerini çıkıp demir kapıyı iterek açtı. Onların geldiğini çoktan gören Baturalp, Giray'ın masanın üzerine koyduğu tepsiyle beraber "Evett şimdi de buradayız eski eniştemin abisiii" diyerek sandalyeyi çekip oturdu.
Baturalp hıhlayarak başını iki yana salladı ve tepsideki termosu aldı. Kulubeye giren Arman'la başıyla selam verdi. İki eski dost yanlarında kimse yokken emir komuta zincirini umursamıyordu, Giray bunu çoktan fark etmişti. Arman'da onun sağındaki saldalyeye oturarak uzun camlardan görünen dağlara baktı.
Baturalp termosun kapağını açıp çay olduğunu bildiği sıcak içeceği başına dikti. Giray "Ağzı teneke mübarek" dediğinde Arman gülerek çay içen arkadaşının omzuna elini koydu.
"Çay iyidir hararetini alır."
Giray "Bu soğukta mı?" derken Baturalp kaşlarını çatarak Arman'a baktı.
"Hangimiz daha çok yanıyor sorgulamayalım istersen ha yüzbaşım."
Arman iğnelemeyi fark ederek hafifçe öksürürken Giray ne konuştuklarını anlamadığı için boş boş yüzlerine bakıyordu.
Arman "Neyse neyse, bizim çocukları keşif için gönderdim, bakalım dağlarda başka itler geziyor mu?" deyince Baturalp yerinde dikleşti. Sirvan piçinden yeni kurtulmuşken başkalarının türeyecek olması üsteğmenin sinirini bozuyordu. Daha bir kaç gün önce nefret kustuğu Rojhat'a tekrar nefretle bakmak istemiyordu. Henüz kendisinden çözemediği bu nefret ve merhamet ikileminde günlerce uykusuz kalmıştı.
Onları aynı hücrenin içinde zemine uzanmış uyurken bulan sesini çıkarmadan hücreden çıkan Giray, Baturalp'teki değişimi fark etmişti. Aslında dışarıdan anlaşılmadığını sanan Baturalp'in buz dağının ötesindeki çatlaklarını fark etmeyen yoktu.
Baturalp boynunu kütleterek "Keşke bende onlarla gitseydim" dediğinde Arman kaşlarını çatarak "Akkurt'a güvenmiyor musun Baturalp, ayıp ettin" deyip elini onun omzuna koydu.
Aslında onun karakoldan kaçıp dağlara kendisini vurmaya, kafasındakilerden kaçmak istediğini biliyordu ama Arman onun kendisiyle belki de tam da şu an yüzleşmesi gerektiğini düşünüyordu.
Baturalp çayından büyük bir yudum daha alarak "Hepsine güvenim tam gözüm arkada değil elbette" dedi.
Arman konuyu değiştirmek için onları izleyen Giray'a bakarak "E hani komutanına çay" deyip alt dudağını büzdü. Giray dudak büzmesine anlık yutkunarak omuz silkti.
"Bana laf yetiştirmek yerine kendine çay alsaydın komutan" diyerek göz devirdi.
Baturalp ikisinin arasında göz gezdirerek "Bitmedi mi kedi köpek kavganız daha" dediğinde Arman kaşlarını çatarken Giray kollarını önünde kavuşturup "Önce o benim varlığımı kabullensin" dedi.
Arman ikisini de şaşırtacak o cümleyi savurdu.
"Çoktan kabullendim, hatta silinmiyor artık varlığın."
Giray şokla başını eğen Arman'a bakarken Baturalp gür bir kahkaha atıp çayından yudumlamadan önce "İyi iyi gelişme var" deyip termosu başına dikti.
Arman yeniden konuyu değiştirmek için elini ensesine atıp "Kendi çayımızı kendimiz alırız" deyip sandalyeden kalktı.
O kaçar gibi gidince Giray hâlâ dudakları aralık onun çıktığı kapıya baktı.
"Ne dedi bu şimdi?"
Baturalp omuz silkerek dudak büzdü. "Bilmem kendine sor."
Giray kollarını iyice kavuşturarak "Neyi sorucam be, hâlâ o fotoğrafları neden saklıyorsun mu diyeyim" dediğinde kırdığı potu fark ederek yüzüne sırıtarak bakan Baturalp'e bakmamak için dudaklarını birbirine bastırarak önündeki dağlara baktı.
Baturalp bu defa kısık bir kahkaha atıp termosu önündeki masaya koydu.
"Amma inatçı çıktın küçük adam, bu kadar merak ediyorsan sorsana niye saklıyormuş."
Giray omuz silkerek başını eğdi, üstündeki hırkayla uğraşırken kısık sesle "Ya düşündüğüm cevabı verirse" dedi ama Baturalp onun ne söylediğini duydu.
Ayaklarını öne doğru uzatıp gerdi. "Tek dostumun özeline karışacak değilim ama düşündüğün her ne ise yanılıyorsun küçük adam, inadı bırakta aklında ne varsa söyle ona."
Giray gerildiğini fark ederek toparlanıp ayağa kalktı. Masadaki tepsiyi alıp omuz silkti.
"O daha inatçı."
Giray kapıya doğru yürürken Baturalp derin bir nefes vererek başını iki yana salladı.
"Al birini vur ötekine, bunlardan adam olmaz."
__________________________________________
Karan ellerinde tüfeğiyle zırhlı aracın önünden yürürken yolun karşısında sağında yürüyen Merih'e bakıp maskeli yüzünün altından gülümsedi. Merih sinirle "Tek başına önden önden gidemezsin komutancığım" deyip araçtan inerek yanında yürümeye karar vermişti. Karan bunu sahte bir sinirle söyleyerek onu korumak için indiğini biliyordu.
Yirmi otuz haneli, çoğunluğun terk ettiği köye yaklaştıklarında Karan arkasındaki araca ileriye göstererek kenara çekildi. Aracı süren Gökmen hızlanarak önlerine geçtiğinde Merih de Karan'ın yanına gidip "Köyde mola verecek miyiz?" diye sordu.
Karan başını olumsuz anlamda sallayıp "Dönüşte dinlenmek için dururuz, şimdilik hedefimiz dağlar" deyip baş sallayan Merih'le yan yana yürümeye devam ettiler.
Köyün içinden geçerken onları gören çocuklar "Asger abiler, asger abiler geldi" bağırışlarıyla önlerinden geçen zırhlı araca el salladılar.
Bir kaç haneden başlarını çıkaran köylüler askerlerin geçişine bakarken yavaşlayarak araçtan inen Siraç ve Gencer yanlarına koşan çocukların selam vermelerine gülümseyerek ceplerindeki çikolata ve şekerleri onlara dağıttı. Çocuklar neşeyle, biraz da utangaçlıkla aldıkları şekerlerle asker abilerine teşekkür ettiler.
Merih de onlara vermek için kamuflajının ceplerini arasa da bir şey bulmayınca ona omuz atarak şeker uzatan Karan'a baktı. Karan ise omuz silkerek "Cebimde kalmışlar" diyerek ellerine tutuşturup yürümeye devam etti.
Merih ellerindekilere bakarak gülerek diğer çocukların yanına gidip şeker almayan çocuklara dağıttı. Gülücükler eşliğinde geçtikleri köyden sonra eski konumlarına geçerek yönlerini dağlara çevirdiler.
Dağın başladığı kumlu ve taşlı araziye ulaştıklarında hepsi araçtan inip ellerinde tüfekler, sırtlarında çantalarla tırmanmaya başladılar. Karan önden giderken arkasından yürüyen Merih'e bakıp "Ayağını sıkı bas, toprak kayıyor" dediğinde göz deviren ve "Biliyoruz heralde" diyen Merih'le kaşlarını çatarak ofladı.
"Niye uyarıyorsam bu malı, kayarsan tutmam."
Merih "Anladık anladık" diyerek tırmanmaya devam ederken arkasından gelen Siraç ve Ediz'e baktı, onların da arkasında Gencer ve Gökmen sohbet ede ede yürüyordu, en arkadan gelen Aybora ise arada bir arkasını kontrol ederek devam ediyordu.
Yer tepelere çıktıkça daha da kaydığı için Karan başka bir yol bulmak için dağlarda göz gezdirdi. Yanına gelen Merih'in "Burdan gidelim kestirme" demesiyle eliyle gösterdiği yere baktı.
Merih göz devirerek "Başıma bela olduğun ilk yer komutancığım burası" dediğinde Karan kaşlarını kaldırarak "Ha hatırladım, o mal askerdin demi, mayınların üstüne yürüyen" diyerek onun yanından uzaklaşıp gösterdiği yöne doğru yürümeye başladı.
Merih yumruklarını sıkarak "Allah'ın belası kara kurt" deyip onun peşine düştü.
Arkadan gelen değişen yönle dağın uçlarına doğru gittiklerini biliyorlardı ve orası oldukça tehlikeliydi. Merih altındaki taşlar sağındaki uçuruma doğru yuvarlanınca hafifçe aşağı baktı ama arkasından gelen Siraç'ın kolundan tutup "Düşeceksin mal" demesine burnundan soludu.
"Bugün neden herkes benimle uğraşıyor be."
Siraç'ın elinden kurtulup arkasından töbe çekmesini umursamadan Karan'a yetişmek için hızlı hızlı yürümeye devam etti. Karan dağın zirvesine ulaştığında görüş açısına giren köye bakarak ellerini beline koydu. Biraz aşağısında tırmanan Merih'e baktı.
"Gelme Merih kayarsın" dese de Merih iyice sinirlendiği için omuz silkerek kayaya tırmanmaya çalıştı ama ayağının altındaki taşlar kaydığı için arkasına doğru düşerken elini Karan'a uzattı. Karan da elini tutmak için geç kaldığında düşerek geriye doğru düşüp yuvarlandı.
Diğerleri ona kahkahalarla gülerken Siraç üstüne savrulan Merih'i kolundan tutup durdurdu. Merih telaşla Siraç'a yapıştığında Karan tepeden inip Merih'i ensesindem tutup kendine çekti.
"Yürü Allah'ın salağı, yürü."
Merih düşerken ayağını burktuğu için acıyla bağırınca Karan sinirle kolunu omzuna atıp "Hay seni komando yapan TSK'yı şimdi.." dediğinde Merih bir yandan tek ayağının üstünde sekerek ona laf yetiştiriyordu.
"Kapa çeneni komutancığım valla canım çok acıyor, kolunu ısırırım."
Karan duyduğu cümleye gülmemek için dişlerini sıktı.
"Ha benim kurdum, ısır."
Merih de gülerek "Sus karakurt, sus" diyerek Karan'ın yardımıyla zirveye çıktı.
Onlara katılan diğerleriyle uçsuz bucaksız dağları, ovaları ve zirveden küçücük kalan köyü izlediler bir süre.
Ardından Karan dağın diğer tarafını işaret ederek "Aşağıda biraz mola verelim. Hava giderek soğuyor, ateş yakalım ısınırız" dediğinde hepsi "Emredersiniz komutanım" dediler. Karan hâlâ koluna yapışmış duran Merih'e yandan bakarak "Sen de yürü, bileğine bakayım, ölme elimde" deyip Merih'in "Sanki burkulmayla adam ölmüştü" söylenmesini umursamadan aşağı doğru destekleyerek yürüttü.
Buldukları geniş bir düzlükte terörist grupların önceden kamp kurdukları mağara girişini gördüklerinde tetikte ilerleyerek geride sadece bir kaç silahın, erzağın ve çoktan terk edildiği belli olan eşyaların olduğu mağarayı aradılar.
Siraç "Uzun zamandır buraya uğranmamış" dediğinde Karan dağın yamaçlarına bakarak keyifle güldü.
"Geldik yoktular."
Diğerleri de gülerek çantalarını sırtlarından indirip yemek hazırlamak için küçük bir ateş yaktılar. Karan maskesini çıkarıp etraftaki silahları ve mermi kovanlarını incelerken Merih oturduğu taşın üstünde onu izliyordu. Esmer teninde parlayan koyu mavi gözlerine, uçuk pembe dudaklarındaki keyifli gülümsemesine ve bulduğu silahları incelerken kaşlarını dikkatle çatışına farkında olmadan uzun uzun baktı.
İzlendiğini fark eden Karan başını çevirip Merih'e baktı. Sonra bir şey hatırlamış gibi yanına giderek "Çok acıyor mu?" deyip önünde çöktü.
Merih hızla başını iki yana sallayarak "Ölecek değiliz ya karakurt, alt tarafı burkuldu" dediğinde Karan yine onu umursamadan pantolonun bileğini yukarı çekerek biraz kızaran yere hafifçe bastırdı. Merih acıyla dişlerini sıkıp elini onun bileğine attı.
"Acıyor Karan, bastırma."
Karan başını kaldırıp ona sadece Karan demesine kaşlarını kaldırdı. Merih oflayarak "Komutancığım" diyerek düzeltip elini bileğinden çekti.
Kenara attığı sırt çantasını alan Karan kaşlarını çatarak içinden ağrı kesici kremi çıkarıp yanına döndü.
"Ciddi bir şey yok gibi duruyor, kırık ya da ezilme yok."
Kremi biraz eline sıkıp Merih'in garipseyen bakışları eşliğinde bileğine sürdü. İşi bittiğinde ise Merih'e bakmadan ayağa kalkıp "Sen burda otur, yemek hazır olunca çağırırlar" diyerek çantasını da alarak yanından uzaklaştı.
Merih çatılı kaşlarıyla az önce ne oldu der gibi giden adama bakarak omuz silkti. Yine ve yeniden soğuk yaparak gitmişti işte, alışmıştı Merih.
Orada geçirdikleri bir kaç saatin sonunda toparlanıp bu defa dağın diğer tarafından, gözlerinden kaçan bir yer olmaması için ikiye ayrılarak temkinli adımlarla iz sürerek indiler. Dağdan inmesi kolaydı kolaydı da, aracı bıraktıkları yere kadar yürümek Merih için işkenceydi. Karan'ın sürdüğü krem işe yaramıştı aslında ama bir kaç saat sonra ağrı yeniden baş göstermişti. Aracı gördüğü mesefaye oflayarak ve artık neredeyse topallayarak, Siraç'ın desteği ile yürüdü. Arkasına dönüp iyi olup olmadığına bile bakmayan Karan ise iyice sinirlerini bozuyordu.
Araca ulaştıklarında sürücü koltuğuna geçen Gökmen'in yanına Karan oturdu, oysa gelirken oraya Gencer oturmuş Karan ise Merih'in yanına arkaya oturmuştu. Merih en son ağzının içinde "Sikeyim kaçmanı" diye geveleyerek acıya dişlerini sıkıp gözlerini kapattı.
Tekrar köye döndüklerinde Karan köy kahvesine uğramak için Gökmen'e emir verdi. Dağlar şimdilik boş olabilirdi ama köylülerinde ağzını aramak, bir gelişme ya da teröristlere haber uçuranlar var mı soruşturmak lazımdı.
Araç köy meydanında durduğunda ilk inen Karan'la ekipte inerek kahvehaneden çıkan muhtara baktılar.
"Hoşgelmişsiniz komutanım."
Karan her zamanki sert ve soğuk yüz ifadesiyle "Hoş bulduk muhtar, dedik dönerken uğrayalım" dediğinde muhtar samimiyetle gülümseyerek "Ne iyi etmişsiniz komutanım, bir çayımızı için" deyip kahveyi gösterdi.
Karan ondan emir bekleyen ekibe dönerek "Bi on dakika oturalım çocuklar, sonra köyü gezeriz" dediğinde muhtara sadece oturmaya gelmediklerini keşif yapacaklarını ima ederek ekibin "Emredersiniz komutanım" demesiyle önden yürüyerek kahveye girdi.
Arkalarından gelen ekip köylülerin selam vermesine kısaca başarıyla karşılık verip Karan'ın oturduğu masanın arkasına oturdular.
Onların önlerine hızla getirilen çayı onlar içmezken Karan ikrama icabet etmek için çaydan bir kaç yudum aldı.
Muhtar uzun zamandır çok şükür köyün sakin olduğunu, eski huzuruna ve güvenliğine döndüğünü söylerek teşekkür etmek için Karan'ı ve ekibi köy konağına sadece köy koruyucularının olacağı yemeğe davet etti.
Karan önce karşı çıksa da muhtarın bir şey söyleyecek ama yeri uygun değilmiş gibi davranışlarını anlayarak "Olur muhtar, yeriz o meşhur yemeklerinizi" diyerek teklifi kabul etti.
Muhtar ekiple beraber kahvehaneden çıkıp köy konağına geçtiğinde Karan diğerlerini köyü dolanmaları için gönderdi.
Sonunda muhtarla yalnız kalıncada oturduğu divanda bir bacağını diğerinin altına alıp "Söyle bakalım muhtar, var senin bir derdin" diyerek sakallarını sıvazlayan adamın konuşmasını bekledi.
"Eski düzen var var emme ne zamana kadar bilmiyom komutanım, biri varmış karakola almışsınız Rojhat diyorlar."
Karan hücredeki itirafçının adını duyunca oturduğu yerde dikleşti.
"Eee muhtar."
Yaşlı adam oflayarak puflayarak sonunda "O adam kimdir necidir bilmem ben, onu arıyorlarmış. Bulunduğu yerde öldüreceklermiş."
Karan kaşlarını çatarak "Askerin elinden adam almak öyle kolay mı muhtar. Kim diyormuş bunları."
Muhtar gizli bir şey söyler gibi Karan'a doğru eğilerek "Terörist yandaşları çoktur bu köyde komutanım" dediğinde Karan meseleyi anlayarak başını salladı.
"Sen kaygılanma muhtar, arasınlar. Arayan belasını bulur, bizden beter bela da yoktur evelallah."
Muhtar keyifle "Onu iyi dedin şimdi komutanım, düşmana beladır bizim yiğitler" deyip elini yüzüne atıp sakallarını sıvazladı.
Keşif yapmak için ayrılan ekip köyün sokaklarında ellerinde tüfekler başları dik, kimi selam veren köylülerin selamını alırken çoğunluğun onları gördüğünde kapaklarını kapatmasını garipsemek yerine özellikle o civarda biraz daha dolaşıyorlardı. Bu köyün teröristlere yardım etmekle meşhur olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden daha temkinli daha kontrollüydüler.
Aybora terk edilmiş bir kaç evin önünden geçerken dilindeki bir türküye eşlik eden koyun seslerini duyduğunda gülümseyerek büyük bir evin önüne doğru yürüdü.
Büyük bir bahçenin içinde bir genç koyunları ahıla sokmaya çalışıyordu ve işine o kadar odaklanmıştı ki onu izleyen askerden bihaberdi. Aybora evin önünden geçerken kıvırcık saçlarıyla küçük bir çocuğa benzeyen gencin çabalarına gülerek yürümeye devam etti.
Arkasından duyduğu "Hadê lê off (hadi ama) " cümlesini anlamasa da bir isyana benzeyen sese gülerek kamuflajın cebinden sigara tabakasını çıkarıp bir dalı dudaklarına götürdü.
Dilindeki türküye devam ede ede sokağın aşağısından dolanarak köy konağına doğru yürümeye devam etti. Yarı yolda ona katılan Siraç ve Gencer'le köy konağında onları bekleyen Karan'a köyün temiz olduğunu söyleyerek oturmaları için onları yönlendiren muhtarla divandaki sedirlere yerleştiler.
Muhtar hanımına ve civar komşuların kadınlarına verdiği haberle akşam için yemekler hazırlanmaya başladı. Köy koruyucuları da birer ikişer gelip aralarına katıldığında Karan'ın ve muhtarın başı çektiği hararetli bir sohbet başladı. Sonradan aralarına katılan Sîdar iki ay sonra olacak düğününe üsteğmeni ve ekibi ısrarla davet ettiğinde Karan kibarca mesajını Baturalp üsteğmene iletirim diyerek Sîdar'ında dahil olduğu konuşma elbette köyün son durumu ve teröristlerin civar köylerde dolandığı ve Rojhat'ı aradıklarına kadar önemli meselelere döndü.
Karan ve ekip onların Rojhat'ı neden aradıklarını az çok biliyordu. Çünkü Rojhat onları ifşa ederek itirafçı olmuştu ve bir çok gizli bilgiyi Arman'a vermişti. Buldukları yerde öldürmeleri kaçınılmazdı ama onu Baturalp'in elinden almak imkansızdı, kanının son damlasına kadar adamı onlara vermeyecek kadar inatçı ve korkusuzdu. İçleri rahattı rahat olmasına ama muhtarın içi hiçte rahat değildi. Teröristlerin köyü basıp yağmalamasından yakıp yıkmasından korkuyordu, çünkü Rojhat'ı askerlere teslim eden bizzat o ve Sîdar'dı.
Karan muhtarın korkusunu anlayınca rahatlamak için sık sık köyü kontrole geleceklerini gerekirse Rojhat'ı arayanları indirene kadar köyde kalacaklarını söyledi.
Muhtar az buçuk rahatlayarak " Hay sen çok yaşa komutanım" diyerek büyük salonun dış kapısına bakınmaya başladı. Ardından gür sesiyle seslendi.
"Mizgin."
Ekip kimi çağırıyor diye birbirine bakıp ardından büyük kapıya baktığında adam bir kez daha seslendi.
"Mizgin oğlum, şerbetleri getir hele."
Salona elinde koca bir tepsi ve üstünde bir sürü bardakla içeri giren genç "Geldim ağam" diyerek büyük tepsiyi divanın ortasındaki tahtaya koydu.
Siraç yanındaki Gencer'in kolunu dürterek "Mizgin kız ismi değil miydi lan" derken muhtar "Hadê soğuk soğuk iyi gider komutanım" diyerek eliyle şerbetleri göstererek Karan'ı davet etti.
İlk Karan tepsiden bir bardak aldığında salondaki yedi sekiz adamda bardakları almaya başladı. Mizgin tepsiye uzanamayan ekiptekiler için tepsiden bardakları alıp önce Siraç ve Gencer'e sonra da Merih ve Gökmen'e uzattı. Hepsi teşekkür ederken Mizgin'in başını özellikle yerden kaldırmamasına merakla baktılar. Kıvırcık siyah saçları bilhassa sol gözünün önünü kapatıyordu.
Mizgin bu kez de Aybora için aldığı bardağı uzattı ama Aybora nutku tutulmuş gibi sadece Mizgin'in yüzüne bakıyordu. Bir kaç saat önce koyunlarla kendince kavga eden genci karşısında görmeyi beklemiyordu ve bir kaç saat önce yüzünü görmediği çocuğun bu kadar güzel olmasına ise şoka girmişti. Herkes Aybora neden çocuğa gözlerini dikti diye merakla onları izlerken Aybora dili tutulmuş gibi kekeleyerek bardağa elini uzattı.
Dakikalardır ayakta onun almasını bekleyen Mizgin ise iyice utandığı için başını eğdi ve saçlarını biraz daha önüne çekerek hızla başını salladı. O dal gibi titreyerek salondan çıkarken Aybora elinde şerbetle hâlâ boş boş çıktığı kapıya bakıyordu.
Onu dürten Merih'le kendine gelerek "Ne oluyor lan" demesini umursamadan soğuk şerbeti başına dikti.
Akşam yemeği için sofralar kurulurken Aybora girdiği şoktan kurtulmak için kaçar gibi dışarı çıktı. Sokağın yanan direklerinin altına geçip cebinden sigara tabakasını çıkarıp bir sigara yaktı. Ne olmuştu az önce hiçbir bir fikri yoktu ama Mizgin'i gördüğü o an midesi kasılmış kalbi ağzından çıkacakmış gibi olmuştu, kafası allak bullak gözlerine perde inmiş gibi hiçbir şeyi görmüyordu. Hâlâ yüreği dört nala koşar gibi hızlı hızlı çarparken sakinleşmek için sigaradan ard arda nefesler aldı.
Sigara biterken yolun karşısından elinde tepsilerle gelen iki kadını ve arkasındaki çocuğu gördüğünde sigarayı yere atıp içeriden yardım için bir iki kişiyi çağırdı.
İki kişi kadınların elinden tepsiyi alırken Aybora tam Mizgin'in önünde durup titreyen sesiyle "Ben alayım, ağırdır" dediğinde genç başını yerden kalmadan başını salladı. Aybora tepsiyi elinden alırken onun yüzüne bile bakmadığı için bozulmuştu ama direk lambasının altında bile bedeninin yaprak gibi titrediğini görmüştü.
Tepsiyi aldığında Mizgin arkasını dönüp geldiği yolu hızlı adımlarla yürümeye başladı. Aybora ise elinde tepsi onun kaçar gibi gidişini izliyordu. İçerideki adamlardan biri elindeki tepsiyi aldığında oflayarak içeri girdi. Neden bakmıyordu ki ona?
Sofraya oturan adamlarla beraber Aybora da ekibinin yanına yere oturdu. Dakikalar sonra salona gelen Mizgin ile elinde lokma ile öylece kaldı. Muhtar "Gel oğlum, gel yamacıma" dediğinde Mizgin utana sıkıla muhtarın yanına oturdu.
Büyük tepside muhtar ve ekip beraber yediği için tüm gözler örtüyü dizlerinin üzerine koymuş başını eğerek yiyen çocuktaydı. Aybora onun bakışlardan rahatsız olduğunu düşünüp hafif öksürerek "Beyler" dediğinde diğerleri kendilerine gelerek yemeklerine döndüler. Aslında hepsi de gayri ihtiyari ona bakıyorlardı. Çünkü Mizgin bembeyaz yüzünü gizler gibi kimseyle göz teması kurmuyor, özellikle saçlarıyla güzelliğini gizliyordu.
Herkes yemeğe dönüp sohbet ede ede yemek yerken Aybora utandığı için yiyemeyen gence bakıyordu. Muhtar elini onun omzuna koyup "Mizgin benim en küçük yeğenimdir komutanım, biriciğimin emaneti" dediğinde Karan anlayışla başını sallarken muhtar gencin sırtını sıvazladı.
"Ufak tefek durduğuna bakmayın, aslan gibi yüreği vardır. Köy koruyucularının son üyesi oldu bu sene."
Mizgin yerinde kımıldanarak konunun kendisinden uzaklaşmasını ister gibi kucağındaki eliyle oynamaya koyuldu. Muhtar da anlamış gibi konuyu değiştirdi, tepsideki yemekleri anlatarak.
Sofya yemeklerin bitiminde erkekler tarafından toplanıp çaylar konulduğunda Mizgin de aralarından sıvıştı. Bardakları getirmek için amcasının evinin yolunu tuttu, çünkü konakta bardak sonradan gelen adamlarla yetmezdi.
Yengesinden aldığı tepsiyle konağa dönerken onu kapının biraz uzağında sigara içerek bekleyen Aybora'yla adımlarını yavaşlattı. Aybora çok mu ileri gidiyordu bilmiyordu ama bir kere bile yüzüne bakmayan gencin gözlerinin içine bakmak istiyordu. İşte o zaman göğsünü sıkıştıran bu duygunun ne olduğunu anlayabilecekti.
Sigarasını atıp yine tam önünde durup tepsiye uzandı.
"Alayım istersen."
Mizgin olumsuz anlamda başını iki yana sallayarak "Ağır değil bu" diyerek yanından geçti.
O içeri girerken Aybora oflayarak "Bir kere yüzüme baksana be çocuk" deyip arkasından konağın mutfak kısmına geçti.
Mizgin tepsileri masaya koyarak demlemen çayları kontrol etmek için ocağın başına geçti. Ardından giren keskin sigara ve parfüm kokusunu aldığında yutkundu.
"Mizgin, adın buydu değil mi? Neden hiç yüzüme bakmıyorsun?"
Aybora söylediği şeyle kendini tutamamasına patavatsızlığına içinden sövdü.
Mizgin ise alt dudağını ısırarak titrek bir nefes verdi ve Aybora'ya döndü.
"Bakarım ki."
Aybora gözlerinin içine bakan Mizgin'in sol gözünün önünü kapatan saçları gördüğünde bir kaç adımda önünde durup titreyen elini uzattı ve saçlarını zarar vermekten korkar gibi kenara çekti. Kocaman gözlerinde sağ gözü kahvenin en koyu tonunda ışıl ışıl parlarken sol gözüne ak indiği için sadece beyazdı.
Mizgin korkarak bir adım geri çekilirken Aybora'nın kaldırdığı saçları yine sol gözünü kapattı. Görünmesinden korktuğu gözlerini en çokta korktuğu adam görmüştü ve şimdi ona acıyarak bakacak, sen körsün, çirkinsin diyecek ya da nasıl oldu, çok yazık gibi herkesin söylediği saçma cümleleri söyleyecekti.
Aybora ise hâlâ Mizgin'in gözlerinin içine bakarken kendiliğinden uzanan eliyle karşısındaki gencin yanağına dokundu ve Mizgin'in beklemediği o cümleyi kurdu.
"Çok güzelsin."
Mizgin şaşkınlıkla gözlerini kocaman açıp dudaklarını araladı. Aybora bir kez daha elini uzatıp utandığı için beyaz yanakları kıpkırmızı olan gencin sol gözünün üstündeki saçlara dokundu.
"Güzelliğini gizleme küçük müjde."
Mutfağa giren bir adamla ikisi de kendine gelerek Aybora hızla elini ondan çekti.
"Çay hazır mı kardeşim?" diye soran adama bakmamak için arkasını dönen Mizgin'le gülümsedi Aybora. Sadece ona bakıyordu, normalde kimseye bakmadığını anladığı gençle göğsünü sıkıştıran o duyguyu anlamıştı.
Mizgin hızlıca "Hazır hazır" diyerek demliği ocaktan alan adamla kenara çekildi.
Adam çıktığında kapıda onu izleyen Aybora da mutfaktan çıktı. Mizgin ellerini beton tezgaha koydu, deli gibi çarpan kalbi yüzünden başı dönüyordu ve ona çok güzelsin diyen askerin sesi kulaklarında çınlıyordu. Artık heyecandan nefes almakta zorlanınca mutfaktan çıkıp kendini dışarı attı.
Başını kaldırıp yıldızlı gökyüzüne bakarak ciğerlerine soğuk havayı çekti. Başını indirip arkasını döndüğünde konağın içinden gelen sesler arasından onun sesini aradı. Sol gözü tamamen kör, sağ gözü ise yarımdı ama kulağı küçük bir çıtırtıyı bile çok net duyuyordu. O yüzden bir kaç dakika sonra Aybora'nın kalın ve tok sesini ve ne dediğini duyduğunda gülümsedi.
Aybora, Karan'a "Komutanım ben bir kaç gün köyde kalayım, civar köylerde dolanıyorlarmış, bu köye de gelirlerse yakalarım" dese de Karan'ın "Olmaz Aybora, tam teçhizat ve hep beraber gelmek lazım" demesini haklı bulsa da Mizgin'in bu köyde tehlikede olduğunu düşünerek canı sıkılmıştı. Onu koruyup kollamak, hatta suratı asılmasın diye herkesten saklamak istiyordu. İnsanların ona acıyarak baktığını anlamıştı ya bir kere, tüm insanlardan korumak istiyordu.
Bir kaç saat önce evlerinin önünden geçen uzun boylu, esmer askeri o görmese de Mizgin görmüş, dudaklarından dökülen türküyü çok net duymuştu. Arkasından bahçeden çıkıp ortalıktan kaybolan askeri ise saatler sonra karşısında görmüştü ve daha yakındam gördüğü, o bakmıyor sansa da alışkanlık gereği kaçamak bakışlarla yüzünü ve ışık gibi parlayan kapkara gözlerini görmüştü.
Saatler sonra ekip toplanıp muhtara yemek ve çay ikramı için teşekkürlerini ederek ekip aracına bindi. Aybora en son binerek Mizgin'i bir kez daha görmek için gözleriyle her yeri taradı ve onu konağın bahçesinde bir ağacın altında ona bakarken buldu.
Mizgin bi cesaretle elini kaldırıp gülümseyerek ona el salladığında Aybora da ona el sallarken sesini duyurmak ister gibi dudaklarını oynattı.
"Yine geleceğim."
Mizgin ne dediğini duyduğunda hızla başını sallayarak tekrar el salladı.
Aybora derin bir nefes vererek araca bindiğinde hareket eden Gökmen'le ekip koyu bir sohbete dalmıştı ve hepsi Aybora'nın durgun halini fark etmişti. Aybora'nın ise kafasının içinde sadece Mizgin'in bembeyaz teninde büyülendiği gözleri, yüreğini deli gibi attıran bir ateş ve şimdiden onu ele geçiren bir hasret vardı. Tesadüfen geldiği bu köyde onu yakıp kül edecek birini bulmayı beklemiyordu ama aklına kazınan o gözleri asla unutamayacağını biliyordu.
Bazı göz temasları asla unutulmazdı. Tıpkı Aybora'nın Mizgin'in gözlerine değdiği o anı unutamayacağı gibi.