İçeriğe geç

KADRAJ - BxB

Bölüm 23 · 8 dk okuma

KADRAJ - BxB

Bölüm 23

⚔️ Ölüm Ve Umut ⚔️

Mem Ararat - Zîz

Aşk kurak topraklarda açan çöl çiçeklerinde, kanla yazılan kaderde dinen hırçın denizlerde...

🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶🎶

Rojhat çok şey kaybetmişti bu hayatta; çocukluğunu, gençliğini, onurunu, şerefini, en çokta umutlarını. Yaralarla kaplı ruhu sürüklendikçe kanadı, kanadıkça sustu kederine. Rojhat iyileşemedi, yaralar tüm bedenini ve ruhunu kapladı. O artık yaradan ibaretti ve yaralandığı yerde umutlarını da kaybetti.

Fakat yıllar sonra umudun ve özgürlüğün bir çift deniz gözlerle geleceğini de bilmiyordu. Belki de bu, hayatın ona 'Şimdi mutlu ve özgür olabilirsin' deme şekliydi. Fakat hiçbir zaman o özgürlüğe bir adım bile yaklaşamamıştı.

Günlerce sessiz çığlıklarıyla söylediği mırıltılar nefretle taşlaşmış bir kalbe ulaşmamıştı. O kalbin git gide kendisinden uzaklaştığını hissediyordu. Fakat umut... Peki ya umut bitmiş miydi?

Oysa umut, onu köyde gördüğü o ilk andaydı. Yanındaki adamlar "Kim bu komutan?" "Adı neydi bunun?" diye sorduklarında sesinin duyulmasından korkar gibi fısıltıyla 'Baturalp' dediği andaydı. 'Saklımdasın' dediği adam için özgürlüğünü bir an bile düşünmeden teslim etmekti kan kokan ellere.

Hücrenin demir kapısının sesini duyduğunda yaslandığı duvara tutunarak ayağa kalktı. Sonunda gelmişti umut, tüm gün bir kere bile göremediği adam sanki omuzlarında taşıdığı yükle çökmüş gibi yorgun adımlarla demir parmaklıklara yaklaştı. Umut, umut bitmezdi değil mi?

Baturalp, esmer teninde yine öldürücü güzelliğiyle ve Azrail'e ruhunu bir avuç toprakta verebilecek kadar huzurlu gülümsemesiyle ona bakan adamı görmemek için sırtını demir parmaklıklara yaslayıp sert zemine oturdu. Neden gelmişti buraya Baturalp de bilmiyordu. Fakat sürekli kendini onun yanında buluyor, günlerce süren uykusuzluğunu onun yanı başında gideriyordu. Acı, bu kadar huzurlu muydu artık?

Rojhat sırtını ona dönen adamla tekrar oturup pencereden yıldızlı gökyüzüne bakarak acı dolu bir gülümsemeyle gözlerini kapattı. Denizler bir kez daha kurak topraklarına uğramıştı ya, Rojhat buna bile razıydı.

Baturalp yine Rojhat'ın sesiyle gözlerini kapattı. Bu sesin büyüsü bu defa sanki göklere isyan eder gibiydi.

Çi bû çi nebû, wa êşek nû bû

(Ne idi ,ne değildi. O yepyeni bir acı.)

Kevnar bû, ji kevnarên herî, viran bû

(Ve antikti en eski olandan, virandı...)

Wa xemên min, pêre ar, pêre har bûn, bênav bû

(Kederlerim onunla bir harlı yangındı, isimsizdi...)

Bêyî zar û ziman bû (isimsizdi ve dilsizdi)

Nas bû... (Tanıdıktı...)

lê dîsa jî ew wenda bû (ama yine de o bir kayıptı)

Ez nexşeyek lalim, dibilînim, dinalim

(Ben dilsiz bir haritayım, mırıldandıkça inlerim.)

Li havînekê kerrim, zîzim, lalim

(Bir yaz mevsiminde; sağır, hassas ve lâlim)

Westiyayî û bêhal im (Yorgun ve halsizim)

Malwêranek im, xewnekê dibînim û li ber bayê dinyayekê dilerizînim

(Evsizim ve bir rüya görüyorum ve rüyamın fırtınası ile bir dünyayı titretiyor.)

Nepirsin vê sibehê, navê êşa min Sozdar e.

(Sormayın, Sozdar'dır bu sabah acımın ismi.)

Baturalp gözlerini açıp Rojhat'ın ne söylediğini anlamasa da sesindeki acıya ve çaresizliğe dayanamayarak oturduğu yerden kalktı, ağır adımlarda parmaklıkların kapısında durdu ve elindeki anahtarla kilidi açıp hücrenin içine girdi. Onun ne yaptığını izleyen Rojhat tam karşısındaki duvara yaslanan adamla gülümsedi. Baturalp bu acıya daha ne kadar dayanacaktı bilmiyordu fakat Rojhat'ın gözlerinin içine bakarak karşısına oturdu. Rojhat sesiyle bir dünyayı titretmişti, hırçın denizleri durdurup sesini duyurmayı başarmıştı.

Rojhat sustuğunda ise ona aynı acıyla bakan Baturalp sanki onun söylediklerini anlar gibi başını yere eğip tekrar sesini duymayı bekledi.

Sessizlikte yıllara harcanan bir hikaye hücrenin içinde yankılanıyordu. Rojhat kaybettiği umutlarının yıllarca nasıl harcandığını anlatmak ister gibi lâl olan dilini çözmeye çalışıyor, Baturalp bir acıda nasıl yok olunduğunu dinliyordu. Onları acılar bir araya getirmiş, küçücük bir umutta yeniden yaşama tutunmaya çalışıyorlardı.

Rojhat bir gün buradan gideceğini bildiği kalbinin sesini dindirmek için son çırpınışlarında bir nefreti yenmeye çabalıyor, arkasında bırakacağı adamın onu nefretle hatırlamaması için sesindeki çaresizliği bırakıyordu ona.

Rojhat gidebileceği bir yeri olsa bile yine kendini denizlere bırakıp ölürken bile özgürlüğünün gözlerine son kez bakardı, biliyordu. Baturalp, Rojhat'ın kahve gözlerinin derinliklerine baktığında gördüğü tek şeyin saf bir aşkın kavuşulmamış kederiyle ölse bile yüzünden silinmeyecek o gülümsemenin geride bıraktığı yorgun bir sessizlik olduğunu anlıyordu. Aslında çok şey anlatmak isteyen adam lâldi ve acılara gülümsüyordu. Baturalp bu gücün karşısında kendini yeniden güçsüz hissetti.

Rojhat'ın sesini bir kez daha duyduğunda o acılar tüm bedenine sarıldı.

Kom bû, bû derya, mezin bû şax veda

(Birikti ,bir denize dönüştü, serpilip ağaca dönüştü.)

Bûye ar, bûye serma (Yangın oldu kışa dönüştü.)

Wa xemên min li bexçe tov vedan, alan dan

(Ve kederim bahçede filizlendi, bir yankıya dönüştü.)

Ji tavê ew, ew bê par ma

(Dilsizleşip güneşten mahrum kaldı)

Lal ma (Lâl kaldı...)

ji tavê ew, ew bêpar ma (güneşten mahrum kaldı. )

Gotin koçerek mirî xewnekê dibîne

(Dediler ki ölü bir göçer bir rüya görür)

Û li ser axa sar xeman dipeyivîne

(Ve üşümüş toprağın üstünde acıyı konuşturur.)

Dibêje û dibîlîne ( Söyler ha görür...)

Malwêranek im ez, destê min vala ma

(Yurtsuzum ben ellerim bomboş.)

Bûme hevalê bayê êvaran,

(Akşam seherinin yoldaşıyım,)

Mêvanê mêvanan (Bir misafirin misafiriyim.)

Baturalp başını arkasındaki duvara yaslayıp derin bir soluğa

sığdırdı tüm yenilmişliğini. Kendini yana bırakırken Rojhat'ın gücüne sığındı, bacaklarını kendine çekip gözlerini açtığında Rojhat'ın ona endişeyle bakmasına gülümsedi. Rojhat kendi acısını, serzenişlerini, yakarışlarını bırakmış karşısındaki adam ona gülümsediği için korkmuştu. Onun öfkesine ve nefretine öyle alınmıştı ki gülümsemenin altında yatan güçsüzlükten ve pes etmişlikten korktu.

Baturalp ise kendisi gibi yan uzanan adama sol elini uzatıp soğuk zeminin içindeki yangını söndürmesini diledi.

"Ölümün ayağına kadar geldiğini biliyordun."

Rojhat duyduğu cümleyle dudaklarını birbirine bastırdı. Pencereden vuran ay ışığı ikisinin arasında bir sınır çizmişti ve Rojhat o sınırı geçemiyordu.

"Umut" dedi sesini alçak tutarak "Umut en keskin zehirdir komutan." Elini Baturalp gibi ona uzattı.

"O zehirde ölmeye değerdi."

Baturalp umut ve ölüm dediğinde yutkundu. İkisi ne kadar da birbirine zıt iki kelimeydi, bir o kadar da iç içe geçmiş. Umut var mıydı kaydebilmiş yıllarda, ölen sevdiklerin arkasında, ölümden başka bir şey bilmeyen adamda. Ölümü yenebilmiydi bir umut?

Baturalp, buradan gittiğinde arkanda umut denen zehri tatmış bir adam bırakacaksın, bana o zehri tattırma demek istese de sustu, lâl olma sırası ondaydı. Oysa anlatmak istediği ne çok şey vardı. Onun da bir yerinin yurdunun olmadığını, onun gibi evi olmayan elleri boş bir adamdan başka bir şey olmadığını söylemeliydi. Rojhat'ın umut dediği şeye tutunmaktan korktuğunu, bu korkunun onu geceler boyu uyutmadığını, anlatmalıydı bütün korkularını. Ama Baturalp korkularından bile korkuyordu. Bir gün kan dökecekti o umuda, biliyordu. Bunun korkusu tüm güzel duyguları kızgın bir ateşte yakıp yıkıyordu.

"Umut" dedi kendi kendine söyler gibi mırıldanarak, gözlerini kendisi gibi yere uzanan adamın gözlerinden ayırmadan "Umut bu dört duvarın arasında öldü Rojhat, yaşamıyor artık" dediğinde Rojhat şokla gözlerini kapatan adama baktı.

Adını onun dudaklarından duymuştu, haftalar sonra. Bu bile Rojhat'a "Umutlar ölümsüzdür" dedirtmeyi başardı.

Gitmesine günler kala denizler en sakin ve durgun haliyle onunla konuşmuş, onun şarkılarını duymuştu. Rojhat uzandığı yerde uzun uzun özgürlüğünü izlerken, Baturalp ise sadece onun yanında uyayabildiği adamın nefes alış verişinin sesiyle uykuya daldı.

Umut ne zehirdi ne de ölüm. Umut, kan kokan bir adamla toprak kokan bir adamın bir hücrede buluşması ve onları ayıran sınırlara rağmen birbirlerine sığınmasıydı.

___________________________________________

Arman kayalıkta yaptıkları konuşmadan sonra Giray'ın odasına gelmeyeceğini bilerek sabaha karşı odasına girdi. Boş odayla yorgun bir nefes verip dolabına yürüdü. Dolabın içinde arkalara koyduğu matarayı alıp dolabı kapatarak kanepeye oturdu. Şişenin kapağını açarak büyük bir yudum aldı. Boğazından akan viskiyle sertçe yutkundu.

Geldiğinden beri baş belası dediği adamın gerçekten bir bela olacağını o da bilmiyordu ama onun ela gözlerinde gördüğü hırs ve cesarete tutunabileceğini sanmıştı. Ama Arman bir kez daha yanılmıştı. Giray bir amaç için buraya gelmişti ve istediğini aldığında arkasına bile bakmadan gidecek bir misafirdi sadece.

O zaman neden en içten gülümsemesiyle ona bakmıştı? Neden fotoğraftaki adamı sorgulamıştı? Neden ona sarılmasına izin vermiş, beraber uyumuş, neden bütün savunmasını kırımıştı? Ne istiyordu bu adam kendisinden, güç mü, zafer mi, yenilmiş bir adam görmek mi? Neden Arman'ın kaybetmekten korktuğu dengesini bozmaya çalışıyordu?

Matarayı bir kez daha başına dikip sıcak viskinin boğazını yakarak akıp gitmesine izin verdi. O da mı böyle yakacaktı?

Başını arkasındaki kanepeye yaslayıp gözlerini kapattığı sırada kapıyı çalma zahmetine bile girmeden içeri giren Giray'la kaşlarını çattı. Onu kanepede oturmuş elinde matara ile gören Giray ise arkasını dönüp odadan çıkmak üzereyken vazgeçip Arman'ın yanına giderek kanepeye oturdu. Onun hareketlerini büyük bir sakinlikle izleyen Arman ise kanepeden kalkıp masanın üzerindeki metal bardağı alarak tekrar oturdu. Mataradaki viskiden bardağa koyup sessizce onu izleyen Giray'a uzattı. Giray uzatılan bardağı aldığında Arman'ın matarayı hafifçe havaya kaldırıp kırgın bir gülümsemeyle söylediği cümleye yutkundu.

" Bir hikayede iki yabancı olmadığımız geleceğe küçük adam"

Arman matarayı bir kez daha başına dikerken Giray da "Bir gün eve dönmeye" deyip bardağı başına dikti.

Ne Arman döneceği evin kendisi olduğunu biliyordu ne de Giray bunu söylemeye hakkım yok diyebiliyordu.

Arman elindeki matarayı eğer Giray içmeye devam ederse diye sehpanın üzerine koyarak ayağa kalktı.

"Son odada kal, ben çocukların yanında uyurum."

Giray da bardağı sehpaye koyup ayağa kalktı.

"Gitmene gerek yok ben kanepede yatarım. Sen yorgunsun, yatağını bana verme."

Arman başını iki yana sallayarak gülümsedi.

"Sen bilirsin" deyip yine üzerindeki üniformayla yatağa girdi.

Bir süre onun uyumasını ayakta dikilerek izleyen Giray yatacağı kanepeye bakarak dudağının kenarını ısırdı. Gidip yanına yatsa kızar mıydı tersler miydi bilmiyordu ama görmek istiyordu.

Yatağa yaklaşıp "Arman" dediğinde yataktaki adam gözlerini açmadan yatakta kenara kaydı. Giray kendisine açılan boşlukla zafer kazanmış bir gülümsemeyle yatağa girdi ve sırtını Arman'ın sırtına yaslayıp gözlerini kapattı.

Yanı başında yatan adamın özellikle hareket etmediğini fark ettiğinde kalbi ağzından çıkacakmış gibi hızlanırken arkasını dönüp kolunu güçlü bedene sardı.

Arman gözlerini açıp bir kaç saniye karnının üstündeki ele baktı ve derin bir nefes vererek tekrar gözlerini kapattı. Giray'ın yanında daha rahat ve huzurlu uyuduğunu biliyordu artık ve bu da kafasının karışmasında haklı olduğunu gösteriyordu. Bu inatçı adam ondan ne istiyordu tam olarak bilmiyordu. Bir eve sahip olmak mı, bir evi yakıp kül etmek mi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.