İçeriğe geç

Kadim Gözyaşının Peşinde

Bölüm 8 · 13 dk okuma

Kadim Gözyaşının Peşinde

Bölüm 8

Kadim Gözyaşının Peşinde Bölüm 8

Sahilin üzerindeki rüzgâr, mor gökyüzünde batan iki güneşin sıcaklığını taşırken, kumların üzerindeki o tek cümle sanki havada asılı kalmıştı.

Elara, Soren’in kırık gözlüğünü parmaklarının arasında sıkarken parşömendeki harflere dokundu. Siyah zaman özüyle yazılmış yazılar, Elara’nın dokunuşuyla birlikte aniden kımıldamaya, bir sarmaşık gibi parşömenin mühürlü yüzeyinde kıvrılmaya başladı.

"Kael..." dedi Elara. Kendi sesini duymak hâlâ ona bir mucize gibi geliyordu ama sesindeki o titreme sevinçten değil, derin bir endişedendi. "Bu parşömen sıradan bir mesaj değil. Bak, harfler kımıldıyor."

Kael, altın çizgilerle kaplı insan elini parşömene yaklaştırdı. Eski taş kolunun ağır kütlesi yoktu artık ama elini parşömene değdirdiği an, bileğindeki altın damarlar birdenbire parıldadı. Parşömenin ortasındaki siyah mühür, bir kilit gibi ÇAT diye ikiye yarıldı.

Mührün kırılmasıyla birlikte parşömenden dışarıya mor bir duman fışkırdı. Duman havada dağılmak yerine, Soren’in siluetine benzeyen saydam bir aksa dönüştü.

"Kael... Elara..." Soren’in sesi, sanki çok uzaktan, derin bir kuyunun dibinden geliyordu. "Eğer bu mesajı açabildiyseniz, Zaman Çekirdeği patlamış ve ben varlığın dışına, 'Zamansal Zindan' dedikleri o boyutlar arası karanlığa çekilmişim demektir. Burası zamanın akmadığı, sadece anların çürüdüğü bir boyut."

Elara öne fırladı. "Soren! Bizi duyabiliyor musun? Neredesin?"

Saydam aks Elara’ya dönmedi, sadece önceden kaydedilmiş bir yankı gibi konuşmaya devam etti: "Beni kurtarmanızın tek bir yolu var. Bulunduğunuz dünya, Kadim Divan’ın bile haritalardan sildiği 'Astraea'. Bu dünyanın yerlileri olan Krono-Göçebeler, zamanı büken kadim bir haritayı korurlar. Ancak o harita sadece Astraea’nın yollarını göstermez... Benim bu parşömene kilitlediğim zihinsel anılarımı da okur. Beni ararken benim kütüphanelerde sakladığım, sizden gizlediğim en karanlık sırlarımla yüzleşmek zorunda kalacaksınız. Zamanın ötesindeki izleri takip edin..."

Görüntü bir anda cızırdayarak yok oldu. Parşömenin üzerindeki harfler şekil değiştirerek iki güneşli bu yabancı dünyanın dağlarını, vadilerini ve ortasında parıldayan devasa bir çölü gösteren canlı bir haritaya dönüştü.

Göçebelerin Sınırı ve Soren’in Sırrı

Haritayı takip ederek sahil şeridini geride bıraktılar. Astraea’nın doğası büyüleyiciden çok ürkütücüydü; havada süzülen devasa taş bloklar, ters akan şelaleler ve yaprakları kristalden yapılmış mor ormanlar...

İki gün süren zorlu yürüyüşün ardından harita onları Zaman Yarıkları Çölü’nün girişine getirdi. Çölün kızıl kumları rüzgârla savrulurken, önlerinde yüzleri çelik maskelerle kaplı, üzerlerinde zaman enerjisini emen pelerinler taşıyan üç göçebe belirdi.

Göçebelerin lideri, elindeki zaman tırpanını yere çaktı. "Durun ölümlüler! Astraea Çölü’ne yabancıların basması yasaktır. Bedeninizdeki zamansal doku bu dünyaya ait değil!"

Kael bir adım öne çıktı. Sağ elini kaldırıp bileğindeki altın damarları gösterdi. "Biz buraya gezmeye gelmedik dostum. Arkadaşımız Zaman Çekirdeği’nin patlamasıyla boyutlar arası boşluğa çekildi. Onu geri alacağız. Bize Krono-Haritası lazım."

Göçebe lideri Kael’in elindeki altın damarları görünce geriledi. "Zaman Çekirdeği’nin izleri... Siz o kıyametten sağ mı çıktınız?" Bakışlarını Elara’nın elindeki mühürlü parşömene çevirdi. "Ve elinizdeki... O parşömen bir Akademi Mührü taşıyor. Soren denen o akademisyenin izi bu!"

Elara şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Soren’i tanıyor musunuz?"

Göçebe lideri maskesini çıkardı. Yüzü tamamen çatlaklarla ve altın sıvıyla kaplı yaşlı bir adamdı. "Tanımak mı? Soren bir zamanlar bizim klanımızın en büyük düşmanıydı! Zaman Çekirdeği’ni incelemek için klanımızın kutsal reliklerini çalan, kütüphanemizi yakan adamdı o!"

Kael ve Elara birbirlerine baktılar.

"Ne?" dedi Kael, kaşlarını çatarak. "Saçmalamayın. Soren bir kütüphaneciydi, kitapların arkasına saklanan zararsız bir adamdı."

"Bize yalan söyledi," dedi yaşlı göçebe soğukça. "O mükemmel profesörünüz, Kadim Divan’a katılmadan önce Zaman Çekirdeği’nin gücüne ulaşmak için bizim halkımızdan onlarca kişiyi zamansal deneylerde kurban etti. Elinizdeki parşömen sadece onun mesajı değil, onun işlediği günahların kaydıdır!"

Zihinsel Kapı: Geçmişin Gölgeleri

Elara’nın başı dönmeye başladı. Parşömen elinde aniden ısındı ve Elara’nın zihninde devasa bir patlama gerçekleşti.

Soren’in yokluğu, Elara’nın zihninde bastırılmış olan tüm psişik duyuları tetiklemişti. Parşömene dokunduğu an, Soren’in anıları Elara’nın bilincine bir sel gibi aktı!

Elara bir anda kendisini yıllar öncesinde, karanlık bir laboratuvarda buldu. Genç Soren, masanın üzerinde parıldayan bir Aether Kristali’nin önünde duruyordu. Masaya zincirlenmiş birkaç Krono-Göçebesi çığlık atıyordu.

Genç Soren’in gözlerinde o tanıdıkları yumuşaklık yoktu; tamamen hırs ve güç tutkusuyla doluydu. "Gözyaşı Kristali’nin özünü kavramalıyım," diyordu genç Soren kendi kendine. "Gerekirse bin kişi ölsün, ama zamanın anahtarını bulacağım!"

Görüntü değişti. Soren’in göğsündeki o siyah yara izinin nasıl oluştuğu belirdi: Göçebelerden biri zindandan kaçıp Soren’e zaman laneti saplamıştı. Soren o günden sonra yaptığı hataların vicdan azabıyla akademiye sığınmış, geçmişini gömmüş ve kendisini o zararsız akademisyen kimliğinin arkasına saklamıştı!

Elara zihnindeki anılardan sarsılarak sıyrıldı. Dizlerinin üzerine düştü, nefes nefeseydi.

"Elara! Ne oldu?" Kael onu omuzlarından tuttu. "Ne gördün?"

Elara gözlerinden akan yaşları sildi. Sesi titriyordu. "Kael... Göçebe haklıydı. Soren bize her şeyi anlatmamış. Göğsündeki yara izi bir kahramanlık nişanesi değilmiş... İşlediği cinayetlerin lanetiymiş."

Kael donakaldı. Taşlaşmış kolunun yerinde duran altın damarlı eline baktı. "Yani... Bizi kurtaran, bizimle ağlayan o adam... Bütün bunları vicdanını rahatlatmak için mi yaptı?"

"HAYIR!" diye bağırdı Elara, ayağa fırlayarak. Sesi çölün sessizliğini yardı. "İlk başta belki evet! Belki bize yaklaşması bile vicdan azabındandı! Ama Acheron’da, Aethelgard’da gördüklerimi unutamam Kael! O adam bizim için canını verdi! Zaman Çekirdeği’ne gözünü kırpmadan kendini fırlattı!"

Elara göçebe liderine döndü. Gözlerindeki karar ateşi yeniden yanıyordu. "Soren geçmişte büyük hatalar yapmış olabilir. Belki de bir canavardı. Ama o değişti! Bizimle birlikte değişti! Geçmişteki günahları onun Zamansal Zindan’da çürümesini haklı çıkarmaz!"

Strateji ve Yarık Geçidi

Yaşlı göçebe Elara’nın gözlerindeki bu sarsılmaz inancı inceledi. "O adamın günahlarını temizlemek mi istiyorsunuz?"

"Onu o zindandan çıkaracağız," dedi Kael, adımlarını göçebeye doğru atarak. "Ve geçmişiyle yüzleşmesini biz sağlayacağız. Haritayı verin."

Göçebe lideri derin bir iç çekti. Belindeki gümüş pusulayı çıkarıp Elara’nın elindeki parşömenin üzerine koydu. Pusula ve parşömen birleşerek haritanın üzerinde devasa bir geçit koordinatı fırlattı: Çölün Kalbindeki Zamansal Yarık.

"Harita açıldı," dedi göçebe. "Ancak Zamansal Zindan’a girmek kolay değil. Zindan, zamanın akmadığı bir yer olduğu için oraya girdiğiniz an kendi yaşlanma ve gençleşme süreçleriniz çıldıracak. Bedeniniz bir saniyede yüz yaşına girip bir saniyede çocukluğa dönebilir."

Soren’in bıraktığı stratejik notları hatırlayan Elara hemen planı kurdu:

"Kael, senin kolundaki altın damarlar Zaman Çekirdeği’nin kararlı rezonansını taşıyor," dedi Elara. "Sen geçit boyunca önümüzde durup o altın magma enerjisini bir kalkan gibi yayacaksın. Bedenlerimizin zamansal frekansını sabit tutacaksın."

"Anlaşıldı," dedi Kael. "Ben yine kalkan oluyorum. Peki sen?"

"Ben parşömendeki Soren’in anılarını pusula olarak kullanacağım," dedi Elara. "Soren’in zihinsel frekansına kilitlenip onu o sonsuz karanlığın içinden çekip çıkaracağım. Göçebe dostum, bize geçidi açın!"

Karanlığa İlk Adım

Çölün ortasındaki devasa kayalıkların arasına ulaştıklarında, havadaki gerçeklik bir cam gibi çatırdıyordu. Göçebe lideri gümüş pusulayı kayalardaki yarığa soktu.

BOOOOOOM!

Gök gürültüsünü andıran bir gürültüyle çölün ortasında simsiyah, etrafında mor şimşekler çakan devasa bir boyut yarığı açıldı. Yarığın arkasında ne gökyüzü vardı ne de toprak; sadece sonsuz bir boşluk ve havada süzülen kırık zaman parçaları görünüyordu.

Kael altın damarlı elini öne uzattı. Altın renkli bir ışık huzmesi ikisinin etrafını bir fanus gibi kapladı. "Zamansal frekans sabitlendi Elara! Ne olursa olsun elimi bırakma!"

Elara kılıcını kınına soktu, parşömeni göğsüne bastırdı. Soren’in geçmişteki tüm günahlarını, karanlık sırlarını biliyordu artık. Ama aynı zamanda onun dostluğunu ve fedakarlığını da biliyordu.

"Gidiyoruz profesör," dedi Elara, karanlık yarığa bakarak. "Geçmişin ne olursa olsun, seni o zindanda bırakmayacağız."

İki dost, ellerini sımsıkı kenetleyerek Zaman Yarığı’nın karanlığına, Soren’in izlerini sürmek ve onu kendi geçmişiyle yüzleştirmek üzere sonsuz boşluğa doğru fırladılar...

Zamansal Yarığın zifiri karanlığına adım attıkları an, evrenin tüm fizik kuralları birer cam gibi patladı.

Ne basacakları bir toprak ne de nefes alacakları bir hava vardı; sadece havada süzülen, kırılmış ayna parçalarını andıran devasa anı kristalleri ve zamanın hiç akmadığı buz gibi bir sonsuzluk...

Kael’in sağ elindeki altın damarlar, etraflarındaki zamansal dalgalanmaya karşı çıldırtıcı bir parlaklıkla zonkluyordu. "Elara!" diye kükredi Kael. Sesi boyutlar arası boşlukta binlerce kez yankılanıp bozuluyordu. "Bedenim bir yüz yaşına giriyor bir beş yaşına düşüyor! Bu kalkanı uzun süre tutamam, elini bırakma!"

Elara, Soren’in geçmiş günahlarıyla dolu olan parşömeni göğsüne sımsıkı bastırdı. "Soren’in zihinsel frekansını hissediyorum!" dedi, gözlerini kapatıp psişik duyularına odaklanarak. "İleride... Zamanın çürüdüğü o siyah merkezde!"

İkili, havada süzülen kırık anı kristallerinin üstünden sıçrayarak karanlığın derinliklerine doğru fırladı. Her bir anı kristalinin yanından geçerken Soren’in geçmişi gözlerinin önünde canlanıyordu: Akademi yılları, hırsı, zindandaki deneyler ve ardından o vicdan azabı dolu yıllar...

Tam o sırada, Zamansal Zindan’ın karanlığından devasa, formu olmayan, yüzlerce gözü ve koldan oluşan simsiyah bir gölge yaratığı fırladı: Zaman Yutan (Chronophage).

"Davetsiz misafirler..." dedi yaratık. Sesi, Zaman Çekirdeği'nin patlamasından kalan tüm zamansal yıkımın yankısı gibiydi. "Soren denen o ölümlü ruh, işlediği günahların bedeli olarak bu zindana çivilendi. Onu buradan alamazsınız!"

Yaratık devasa gölge kollarını Kael ve Elara’nın üzerine savurdu.

"Görürüz!" diye bağırdı Kael. Altın damarlı elini öne doğru uzatarak kora dönüşen magma patlamasını doğrudan yaratığın suratına fırlattı! BOOOOM! Yaratığın gölge kolları dağıldı ama zindanın karanlığı saniyeler içinde yaratığı yeniden iyileştirdi.

"Ona saldırmak faydasız Kael!" dedi Elara, kılıcını çekerek. "O zindanın kendisi! Doğrudan Soren’e ulaşmalıyız!"

Elara parşömenden yayılan mor ışığı takip ederek yaratığın gövdesindeki devasa kararmanın içine daldı. Zindanın tam merkezinde, zamansal zincirlerle dört bir yanından bağlanmış, gözleri kapalı ve bedeni buz tutmuş halde süzülen Soren’i gördü. Göğsündeki siyah yara izi tamamen yarılmış, içinden zindanın karanlık suları akıyordu.

"SOREN!" Elara fırladı, kılıcının kınını zincirlere vurarak onları tek tek kırdı!

Soren’in buz tutmuş bedeni Elara’nın kollarına düştü. Soren zorlukla gözlerini araladı. Yüzü bomboştu; bakışlarında ne o eski akademisyen bilgeliği ne de dostlarına duyduğu sevgi vardı.

"Elara... Kael..." dedi Soren. Sesi bir yabancı kadar soğuk ve ruhsuzdu. "Neden geldiniz? Ben... ben buraya aittim. Günahlarımın bedeli burasıydı."

"Kapa çeneni profesör!" Kael araya girip Soren’i sağlam koluyla kavradı. "Biz seni geçmişinle yüzleştirmeye geldik, burada çürütmeye değil! Gidiyoruz!"

Kael altın kalkanı son gücüyle genişletti, Elara ise kılıcıyla Zamansal Yarığın çıkışına doğru mor bir patlama dalgası savurdu. Zaman Yutan çığlıklar atarken, üç dost yarığın ağzından dışarıya, Astraea Çölü’nün kızıl kumlarına doğru savruldu.

BOOOOOM!

Geçit arkalarından devasa bir gürültüyle kapandı. Çölün üzerindeki toz bulutu yavaşça dağılırken Kael ve Elara dizlerinin üzerinde nefes almaya çalışıyordu.

Soren ise kumların üzerinde sırtüstü yatıyordu. Göğsündeki siyah yara izi tamamen kapanmıştı ama gözleri gökyüzündeki iki güneşe dikilmiş, hareketsizce bakıyordu.

Elara hemen onun yanına koştu. "Soren! İyisin değil mi? Başardık, seni çıkardık!"

Soren yavaşça ayağa kalktı. Üstündeki tozu sildi. Gözlüğünü cebinden çıkarıp taktı. Ancak ne Elara’ya sarıldı ne de Kael’e bir tebessüm etti. Yüzünde amansız, karanlık bir ifade vardı.

"Seni kurtardık dostum," dedi Kael, sol eliyle Soren’in omzuna dokunarak. "Geçmişini öğrendik ama umurumuzda değil. Biz bir ekibiz."

Soren, Kael’in elini omzundan yavaşça ama son derece sert bir şekilde itti.

"Siz hiçbir şey anlamamışsınız," dedi Soren. Sesi artık bir dostun değil, zindanın karanlığıyla birleşmiş bir tiranın sesi gibi gürledi.

Gözleri aniden altın rengi değil, kapkaranlık bir mor alevle parıldadı!

"Ben Zamansal Zindan’da hapsolmadım Elara... Ben oradaki tüm zamansal yıkımı ve Kadim Divan’ın kalan tüm gücünü kendi bedenime emdim."

Soren elini kaldırdı. Elara ve Kael aniden oldukları yere çakıldı; bedenleri tek bir kaslarını bile kıpırdatamayacak şekilde zamanın içinde kilitlendi!

"Siz beni kurtarmadınız," dedi Soren, iki dostuna soğukça bakarak. "Siz sadece benim evreni yeniden şekillendirmem için gereken son kilit olan o parşömeni bana getirdiniz."

Soren, Elara’nın elinden düşen mühürlü parşömeni havada süzerek kendi eline aldı. Parşömen Soren’in elinde simsiyah bir taça dönüştü.

"Eski Soren öldü. Artık ne bir akademisyenim ne de sizin dostunuz... Ben Zamanın Yeni Hakimi’yim."

Soren arkasını döndü, Astraea Çölü’nün ortasında açtığı devasa mor bir geçidin içine doğru yürümeye başladı.

Kael ve Elara kumların üzerinde çaresizce kilitlenmiş halde bakakalmışlardı. Soren geçide adım atmadan önce son kez durdu ve arkasına bakmadan konuştu:

"Beni engellemek isteyeceksiniz... Ama soru şu: Gerçekten zindandan çıkardığınız şey ben miydim, yoksa Zindan'ın kendisi mi benim kılığıma girdi?"

Soren geçidin içinde kayboldu. Zaman kilidi çözüldüğünde Kael ve Elara yere kapandı.

Güneşler batarken, çölün ortasında yanıtlanmamış en büyük kabusla baş başa kalmışlardı:

Kurtardıkları adam gerçekten Soren miydi, yoksa evrenin sonunu getirecek kadim bir canavarı kendi elleriyle serbest mi bırakmışlardı?

Astraea Çölü’nün kızıl kumları rüzgârla savrulurken, Soren’in bıraktığı mor geçidin kalıntıları havada çatırdamaya devam ediyordu.

Kael hırsla yumruğunu yere vurdu. Altın damarlı eli kumları kavururken bağırdı: "Hayır! O yaratığın Soren’in zihnini ve bedenini ele geçirmesine izin veremeyiz!"

Elara göğsünü tutarak ayağa kalktı. Sesinde en ufak bir tereddüt bile yoktu. "O konuşan Soren değildi Kael. Zamansal Zindan'ın iradesi onun vicdan azabını ve karanlık geçmişini besleyip onu bir kuklaya çevirmiş. Ama ruhunun hâlâ orada, o karanlığın derinliklerinde bir yerde sıkıştığını hissedebiliyorum. Onu gerçekten kurtaracağız!"

Göçebelerin Sırrı ve Ruh Çapası

Yanlarına koşan yaşlı Göçebe Lideri, gözlerinde derin bir endişeyle konuştu: "O artık sadece bir akademisyen değil; Zindan’ın canlı bir tezahürü! Onu durduramazsınız, o güce yaklaşan herkes zamanın içinde yok olur!"

"Bize bir yol göster," dedi Elara, kılıcını göçebe liderine doğru uzatarak. "Onu öldürmek değil, içindeki o karanlık varlığı söküp çıkarmak istiyoruz."

Göçebe lideri derin bir iç çekti ve pelerininin altından kristalize olmuş gümüş bir kadeh çıkardı. "Ruh Çapası".

"Bu kadeh, zaman akışındaki tek sabit nesnedir," dedi göçebe. "Soren’in gerçek bedenine ulaştığınızda, onun öz hakikatini ve sizinle kurduğu gerçek bağın anılarını bu kadehe aktarmalısınız. Eğer o anıların gücü Zindan'ın karanlığından ağır basarsa, ruhu bedenine geri döner. Ama başarısız olursanız, üçünüz de Zindan’ın kuklası olursunuz."

Zamanın Çöküş Tapınağı

Soren’in peşinden giden Kael ve Elara, onu Astraea’nın zirvesinde, zamanın tamamen durduğu Çöküş Tapınağı’nda buldular. Soren, gökyüzündeki iki güneşi ve zaman akışını emerek avucunun içinde simsiyah bir Zaman Çekirdeği oluşturuyordu.

"Geldiniz demek..." dedi Soren. Sesi iki farklı tonda yankılanıyordu; biri tanıdıkları dostları Soren, diğeri ise Zindan'ın gürleyen karanlık tonu. "Beni engelleyemezsiniz. Bu evrenin zamanını sıfırlayıp kendi düzenimi kuracağım!"

"Soren! Kendine gel!" Kael öne fırladı. Altın damarlı elini tapınağın zeminine vurdu. Dev bir altın magma dalgası Soren’i kuşattı ama Soren tek bir el hareketiyle bu saldırıyı zamanın gerisine sararak yok etti!

"Beni kendi gücümle vuramazsın Kael!" diye gürledi Zindan-Soren. Devasa gölge kollarını iki dostun üzerine savurdu.

Kael gölge kollarını engellemek için tüm gücüyle kalkan oldu. Bedenindeki altın damarlar aşırı yüklenmeden dolayı çatlamaya başlamıştı. "Elara! Şimdi! Daha fazla tutamam!"

Zihinsel Bağ ve Gerçek Kurtuluş

Elara kılıcını kenara bıraktı. Silahla bu savaşı kazanamayacağını biliyordu. Elinde gümüş Ruh Çapası ile doğrudan Soren’e doğru koşmaya başladı. Soren’in savurduğu zaman okları bedenini teğet geçip yaralar açsa da durmadı.

Doğrudan Soren’in göğsündeki o bir zamanlar kapalı olan yara izine sarıldı!

"Ne yapıyorsun ölümlü?!" diye kükredi Zindan’ın sesi. "Beni yok edemezsin!"

"Seni yok etmiyorum," dedi Elara, gözlerinden yaşlar süzülürken. Sesi Soren’in zihninin en derin köşelerinde yankılandı. "Soren'i geri alıyorum!"

Elara, Soren ile yaşadıkları tüm gerçek anıları zihninde canlandırdı: Acheron’da hayatlarını kurtarışını, akademideki o mütevazı gülümsemesini, gece yarıları kitapların arasında yaptıkları sohbetleri ve Zaman Çekirdeği patlarken kendini hiç düşünmeden öne atışını...

Gümüş kadeh Elara’nın zihninden yayılan bu saf anı ışığıyla parıldamaya başladı. Mor karanlık ile gümüş ışık tapınağın ortasında amansız bir savaşa tutuştu.

Soren’in gözlerindeki mor alevler titremeye başladı. Soren’in gerçek sesi, karanlığın altından acıyla haykırdı: "Elara... Kael... Beni... beni buradan çıkarın! İçimdeki bu karanlığı zapt edemiyorum!"

"Elimi tut Soren!" diye bağırdı Kael, çatlayan altın eliyle Soren’in bileğini kavrayarak. "Geçmişin ne olursa olsun, sen bizim dostumuzsun!"

Kael ve Elara tüm güçleriyle Soren’in ruhunu o karanlık varlıktan dışarı doğru çekti! Ruh Çapası’ndan saçılan gümüş ışık, Soren’in bedenini kaplayan Zindan varlığını adeta yakarak buharlaştırdı.

BOOOOOOM!

Devasa bir beyaz ışık patlaması tapınağı kapladı.

Şafak ve Yeni Bir Başlangıç

Işık dağıldığında, gökyüzündeki iki güneş yeniden normal seyrinde dönmeye başlamıştı. Tapınağın zemininde simsiyah parşömen ve Zindan’ın karanlığı tamamen yok olmuştu.

Soren kumların üzerine kap hissiyle düşmüş, derin derin nefes alıyordu. Gözleri yeniden o bildikleri insani, bilge ve mahcup bakışa kavuşmuştu.

Gözlüğünü yerden alıp titreyen elleriyle taktı. Kael ve Elara’ya baktı.

"Ben... ben size çok büyük kötülükler yaptım," dedi Soren, sesi titreyerek. "Geçmişimde bir canavardım, Zindan da bu vicdan azabımı kullanarak beni ele geçirdi. Beni orada bırakmalıydınız..."

Kael öne eğilip Soren’i ceketinden tutarak ayağa kaldırdı ve sertçe sarıldı. "Bir daha sakın öyle bir saçmalık söyleme profesör. Geçmişini değiştiremezsin ama gelecekte kim olacağını sen seçersin."

Elara da yanlarına gelip gülümsedi. "Seni o zindandan geçmişin için değil, bizim için kim olduğun için çıkardık."

Soren gözyaşlarını tutamayarak dostlarına sarıldı. Göğsündeki yara izi artık tamamen silinmiş, yerinde sadece hafif gümüşi bir çizgi kalmıştı. Zamanın Zindanı kapatılmış, Soren gerçekten kurtarılmıştı.

Astraea dünyasının ufkunda yeni bir gün doğarken, üç dost yan yana durup sonsuz gökyüzüne baktılar. Önlerinde keşfedilmeyi bekleyen koca bir evren ve birlikte yazılacak yeni bir kader vardı.

Bölüm sonu

2 yorum