İçeriğe geç

Kadim Gözyaşının Peşinde

Bölüm 7 · 13 dk okuma

Kadim Gözyaşının Peşinde

Bölüm 7

Kadim Gözyaşının Peşinde Bölüm 7

Aethelgard’ın devasa Gümüş Kapısı arkalarından gürültüyle kapandığında, içerideki hava buz gibi bir sessizliğe büründü. Koridorun her iki tarafında yükselen devasa sütunlar, geçmiş çağlarda yok edilmiş dünyaların anılarıyla ışıldıyordu. Ama ortada duran o tek figür, üçünün de nefesini kesmeye yetmişti.

Valerie... Elara’nın öz ağabeyi, Soren’in akademi yıllarındaki en parlak, en zeki öğrencisi. Acheron Kıyıları’nda onları kaçırabilmek için kendini feda ettiğini, o zifiri karanlık suların dibinde can verdiğini sandıkları adam, şimdi Divan’ın zırhı içinde tam karşılarındaydı. Gözlerindeki karanlık, bir zamanlar içindeki o yaşama sevincini tamamen yutmuştu.

Elara’nın eli kılıcının sapında titredi. Bütün o kanlı dövüşler boyunca tek bir an bile tereddüt etmeyen kılıcı, ilk defa ağırlaşmıştı. "Ağabey..." dedi, sesi koridorun yüksek tavanında cılız bir yankı yaptı. "Acheron’da senin için ağladım ben. Her gece senin cesedini bile bulamadığım için kendimi lanetledim. Sen... sen nasıl onların yanında durabilirsin?"

Valerie kılıcının ucunu yere doğru indirdi. Metalin taşa sürtünmesiyle çıkan ses, Elara’nın kalbine bir bıçak gibi saplandı. "Ağlamamalıydın Elara," dedi Valerie. Sesi o kadar duygusuzdu ki, sanki karşısında öz kardeşi değil de hiç tanımadığı bir yabancı vardı. "Soren sana kütüphanelerindeki tozlu masalları anlattı. Sana 'kader' dedi, 'özgür irade' dedi. Ama Acheron’un dibine battığımda ne gördüm biliyor musun? Karanlığın içinde tek bir gerçek vardı: İnsanlar özgür kalmayı hak etmiyor. Özgürlük dediğiniz şey acıdan, savaştan ve kayıplardan başka ne getirdi size? Annamızın öldüğü o geceyi hatırla! Eğer Divan’ın mutlak düzeni olsaydı, o katiller evimize asla giremezdi!"

Soren bir adım öne çıktı. Göğsündeki siyah yara izi elbisesinin altından mor bir ışıkla zonkluyordu ama bakışlarını Valerie’den ayırmadı. "Sana düzeni değil, köleliği öğretmişler Valerie," dedi Soren. Sesi bir hocanın öğrencisine duyduğu derin üzüntü ve hayal kırıklığıyla doluydu. "Ben seni bir akademisyen yaparken zihnini sorgulasın diye eğittim, bir tiranın kılıcı ol diye değil! Acheron seni öldürmedi, ama zihnini felç etmiş. Karşındaki kız senin kardeşin! Onun annemizin sesini kaybetme pahasına buraya kadar nasıl savaştığını biliyor musun?"

Valerie alaycı bir şekilde gülümsede. "Gördüm Soren. Hepsini gördüm. Divan’ın Aynaları’ndan her adımınızı izledim. Annesinin sesini feda etti çünkü zayıftı. Sen göğsüne o kara yarayı aldın çünkü kibirliydin. Kael ise..." Bakışlarını Kael’in taşlaşmış koluna çevirdi. "Bir soylunun köpeği olmaktan öteye gidememiş bir hırsız."

Kael sol eliyle belindeki hançeri çıkardı, taşlaşmış sağ kolunu da öne doğru uzattı. Altın magma damarları kolunda çatırdadı. "Bana bak çocuk," dedi Kael, gözlerini kısarak. "Bana istediğin hakareti et, umurumda değil. Ben zindanlarda büyüdüm, dayak yedim, aç kaldım. Ama ben hiçbir zaman zindan kapısını üzerime kilitleyen adama aşık olmadım! Sen şu an seni zincirleyenlerin ayaklarını yalıyorsun!"

Valerie’nin yüzündeki o soğuk ifade aniden öfkeyle sertleşti. "Kapa çeneni hırsız!" diye kükredi. Kılıcını havaya kaldırdığı anda, koridorun tavanından devasa gölge zincirleri aşağıya doğru süzülmeye başladı. "Buradan tek bir adım bile ileriye gidemeyeceksiniz. Divan’ın Üç Hakimi arkamdaki tahtta oturuyor. Onlara ulaşmak için önce beni öldürmeniz gerek!"

Strateji anında kurulmalıydı. Soren hızlıca gözlüğünü düzeltti ve gözlerindeki altın ışığı tamamen açtı. Valerie’nin vücudunu saran karanlık auranın akışını inceliyordu.

"Beni dinleyin," dedi Soren, kısık ama çok net bir sesle. "Valerie’nin zihni tamamen karanlık mühürle kaplanmış değil. Kalbinin üstünde, tam göğüs kafesinin ortasında küçücük bir ışık noktası var. Acheron özü onu besliyor ama çekirdeğinde hala insan. Onu öldürmeyeceğiz. O mührü kıracağız."

"O mührü nasıl kıracağız profesör?" diye sordu Kael, gözünü Valerie’den ayırmadan. "Adam bizi doğramak için sabırsızlanıyor."

"Mührü kırmak için saf Kristal enerjisini doğrudan göğsündeki o noktaya enjekte etmemiz gerek," dedi Soren. "Ve bunu yapabilecek tek şey, Elara’nın kılıcındaki mor-beyaz plazma."

Elara’nın nefesi kesildi. "Ben... Ben onun kalbine mi vuracağım? Ya ıskalarsam? Ya onu öldürürsem?"

"Iskalamayacaksın," dedi Kael. Kael sağ taş ayağını yere sertçe çaktı. "Çünkü ben onu tutacağım. Ne pahasına olursa olsun o kılıcı sallayacak kadar zaman kazandıracağım sana. Bana güveniyor musun Elara?"

Elara gözlerindeki yaşı sildi, kılıcını iki eliyle sımsıkı kavradı. Plazma alevi kılıcın üzerinde çıldırtıcı bir hızla dönmeye başladı. "Güveniyorum Kael. Ağabeyimi o karanlıktan söküp alacağız."

"O zaman plan başlıyor!" diye bağırdı Soren. "Aetherium Velum!"

Soren iki elini birden havaya kaldırdı. Zihnindeki tüm gücü kullanarak koridorun ortasında devasa bir optik ve zamansal kırılma yarattı. Valerie’nin görüş alanı aniden binlerce farklı Soren, Kael ve Elara yansımasıyla doldu.

"Basit ilüzyonlar Soren!" diye gürledi Valerie. Kılıcını dairesel bir hamleyle savurdu. Gölgelerden oluşan devasa bir dalga ilüzyonların yarısını saniyeler içinde biçti.

Ama asıl saldırı ilüzyonlardan gelmiyordu.

Kael, zemin boyunca kayarak Valerie’nin görüş açısının altından sızdı. Taşlaşmış sağ kolunu tam bir kalkan gibi öne tuttu. Valerie ilüzyonları keserken Kael’in farkına son anda vardı. "Sen hâlâ öğrenmedin mi?" diye bağırdı Valerie ve kılıcını Kael’in taş koluna sapladı.

ÇAAAANNGGG!

Karanlık kılıç Kael’in taş koluna saplandı ama delip geçemedi! Kael’in kolundaki altın magma damarları patladı ve kılıcın bıçağını taşın içine kilitledi!

"Seni yakaladım yetim piçi!" diye hırladı Kael. Ağzından kan geliyordu, kılıcın yarattığı şok dalgası iç organlarını sarsmıştı ama taş elini bir mengene gibi kapatıp Valerie’nin kılıcını bırakmasına izin vermedi. "Şimdi vur Elara!"

Valerie panikledi. Sol elini kaldırıp Kael’in yüzüne doğrudan karanlık bir patlama fırlatmaya çalıştı.

"Sakın!"

Soren tam o anda araya girdi. Bedenini zamansal frekansın dışına fırlatarak kendisini Kael ile Valerie’nin arasına attı. Valerie’nin sol elinden çıkan karanlık patlama, doğrudan Soren’in göğsündeki eski yara izine çarptı!

Soren acıdan öyle bir çığlık attı ki koridorun sütunları çatladı. Ama geriye tek bir adım bile atmadı. İki eliyle Valerie’nin sol bileğini yakaladı. "Seni... bir kez kaybettim Valerie..." dedi Soren, gözlerinden kanlar akarken. "Bir daha... kaybetmeyeceğim!"

Soren göğsündeki yaraya çarpan karanlık enerjiyi, kendi zaman büyüsüyle birleştirip tersine çevirdi. Valerie’nin bedenini birkaç saniyeliğine tamamen dondurdu!

"ELARA! ŞİMDİ! BİZİM İÇİN!" diye kükredi Kael ve Soren aynı anda.

Elara fırladı. Rüzgârı, zamanı, korkuyu ve şüpheyi arkasında bıraktı. Artık zihninde annesinin sesi yoktu, ama karşısında duran iki adamın—onu canları pahasına koruyan dostlarının—güveni vardı.

Kılıcını geriye doğru çekti. Plazma ışığı tüm koridoru bir güneş gibi aydınlattı. Elara, kılıcın sivri ucunu Valerie’nin göğsünün tam ortasındaki o küçücük ışık noktasına doğrulttu ve bütün gücüyle sapladı!

BOOOOOOOOOOM!

Gözyaşı Kristali’nin mor özü ile Valerie’nin göğsündeki karanlık mühür çakıştığında, patlamanın sesi tüm şatoda yankılandı. Şok dalgası Kael’i, Soren’i ve Elara’yı koridorun duvarlarına fırlattı.

Karanlık bir duman tabakası yeri kapladı. Taş kırıntıları havada uçuşuyordu.

Kael duvarm dibinde doğrulmaya çalıştı. Taşlaşmış kolundan dumanlar çıkıyordu, sol omzu çıkmıştı. Kendi eliyle omzunu duvara vurarak yerine oturttu; duyulan KIRK sesiyle dişlerini sıktı. "Soren... Elara... Yaşıyor musunuz?"

Soren gözlüğü kırılmış halde yerde yatıyordu. Göğsündeki yara duman tüttürüyordu ama derin derin nefes alıyordu. "Buradayım... Yaşıyorum..."

Elara ise dumanların ortasında, dizlerinin üzerinde duruyordu. Kılıcı yanında yere düşmüştü.

Dumanlar yavaşça dağıldığında, koridorun ortasında Valerie’nin yattığı görüldü. Üzerindeki Divan zırhı parçalanmış, gözlerindeki o kapkaranlık sıvı tamamen yok olmuştu. Gözleri yeniden eski, doğal ela rengine dönmüştü.

Elara emekleyerek ağabeyinin yanına koştu. Onun başını kucağına aldı. "Ağabey? Ağabey, beni duyuyor musun?"

Valerie zorlukla gözlerini açtı. Öksürdü, ağzından hafif bir kan geldi ama bakışlarında artık o soğuk nefret yoktu. Kız kardeşinin yüzüne baktı.

"Elara..." diye fısıldadı Valerie. Sesi titriyordu. "Ben... Ben ne yaptım? O karanlık... Zihnimi öyle bir sardı ki, sizi öldürmeye çalıştım..."

"Şşşş, konuşma," dedi Elara, gözyaşları ağabeyinin yüzüne damlarken. "Geçti. Biz geldik. Seni kurtardık."

Valerie zorlukla elini kaldırıp Elara’nın yanağına koydu. "Annamızın sesini... seni koruyamadığım için özür dilerim. Ben zayıftım Elara. Karanlık bana annemizin intikamını vaat ettiğinde kandım..."

Soren ve Kael topallayarak yanlarına geldiler. Soren dizlerinin üzerine çöktü, eski öğrencisinin elini tuttu. "Zayıf değildin Valerie. Sadece yalnızdın. Ve karanlık en çok yalnız olanları avlar."

Valerie Soren’e baktı, gözlerinde derin bir pişmanlık vardı. "Hocam... Haklıydınız. Zaman bir çizgi değil. Divan... Divan evreni korumuyor. Onlar her şeyi sıfırlayıp kendi kukla dünyalarını kurmak istiyorlar."

Valerie göğsünden bir parşömen çıkarıp Soren’e uzattı. Parşömen Divan’ın iç mühürleriyle kaplıydı. "Üç Hakim... Geçmiş, Şimdi ve Gelecek... Onların gücü tahtın altındaki Zaman Çekirdeği’nden geliyor. Çekirdeği yok etmeden onları öldüremezsiniz. Ama çekirdeği yok etmek... Bu boyutun tamamen çökmesine neden olabilir."

Kael taş elini Valerie’nin omzuna koydu. "Boyut çökerse çöksün. Biz zaten yıkılmış dünyaların çocuklarıyız. Bir tane daha yıkak dokunmaz."

Valerie hafifçe gülümsedi. "Sen gerçekten göründüğünden daha sert bir adamsın hırsız."

"Sana soylu köpeği olmadığımı söylemiştim," dedi Kael sırıatarak.

Valerie yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı. Elara ona destek oldu. "Ben sizinle gelemem," dedi Valerie. "Bedenim Acheron özünün çekilmesiyle çökmeye başladı. Ama size yolu açabilirim. Taht odasının kapısındaki zamansal kilidi sadece benim kanım açabilir."

Koridorun sonundaki devasa Altın Kapı’ya doğru ilerlediler. Valerie parmağını kesip kanını kapının üzerindeki gümüş sembollere sürdü.

Kapı devasa bir gürültüyle çatırdadı ve içeriye doğru açıldı.

İçeride, sonsuz bir boşluğun ortasında yükselen devasa üç taht duruyordu. Tahtların üzerinde siluetleri tamamen ışıktan ve gölgeden oluşan üç devasa varlık oturuyordu: Kadim Divan’ın Üç Hakimi. Ve tahtların tam altında, devasa bir cam kürenin içinde dönen, evrenin tüm zaman akışını barındıran Zaman Çekirdeği parıldıyordu.

Geçmişin Hakimi Vaelis’in sesi taht odasında gürledi: "Küçük ölümlüler... Kuklamızı kırdınız. Ama kendi sonunuza yürüdünüz."

Soren gözlüğünü cebine koydu. Göğsündeki yara izi artık acı vermiyordu; o yara artık onun gücünün bir parçasıydı. Kael taşlaşmış kolundaki magmayı sonuna kadar körükledi. Elara kılıcını kaldırıp ağabeyine son bir kez baktı ve ardından taht odasına doğru ilk adımı attı.

"Biz sonumuza yürümüyoruz," dedi Soren, sesi üç hakimin gürlemesini bile bastıracak kadar güçlü çıkarak. "Biz sizin sonunuzu getirmeye geldik."

Üç dost, evrenin en tepe noktasına, zamanın ve kaderin kendisini yok etmek üzere o devasa boşluğa doğru fırladılar...

Altın Kapı patlayarak geriye doğru devrildiğinde, Taht Odası’nın boyutları ve fiziği saniyeler içinde kırılmaya başladı. Burası klasik bir oda değildi; yıldız sistemlerinin doğup öldüğü, zaman hatlarının nehirler gibi aktığı ve aşağısında dipsiz bir uçurumun uzandığı sonsuz bir evrensel boşluktu.

Boşluğun ortasında yükselen üç devasa tahtın üzerinde duran varlıklar—Geçmişin Hakimi Vaelis, Şimdinin Hakimi Nox ve Geleceğin Hakimi Aura—tek bir beden gibi hareket ederek doğruldu. Onların tam ayaklarının altında, devasa bir cam kürenin içinde gerçekliğin kalbi sayılan Zaman Çekirdeği dönüyordu.

"Boyutun sınırlarına ulaştınız ölümlüler," dedi Geleceğin Hakimi Aura. Sesi aynı anda binlerce insanın çığlığı gibi yankılanıyordu. "Ama attığınız her adım, yaptığınız her hamle zaten Gelecek Hattı’nda yazılıydı. Bize karşı savaştığınızı sanırken bile bizim kurguladığımız senaryoyu oynuyorsunuz."

"Boş lafları bırak!" diye kükredi Kael. Taşlaşmış sağ kolundaki altın magma, artık bir volkan ağzı gibi dışarıya akkor halinde lavlar saçıyordu.

Kael, uçurumun üzerindeki süzülen taş platformlardan birine basarak fırladı. Amacı doğrudan alt taraftaki Zaman Çekirdeği’ne ulaşmaktı. Ancak Şimdinin Hakimi Nox parmağını şaklattığı an, Kael’in bastığı taş platform aniden moleküllerine ayrılarak yok oldu!

Kael dipsiz boşluğa doğru yuvarlanırken, taş kolunu yanlarındaki devasa sütunlardan birine çaktı. ÇAAAANNGGG! Taş elinin tırnakları sütunu yararak aşağı kaydı ve Kael tek koluyla boşlukta sallandı. "Soren! Bu herifler basacağımız yeri bile saniyeler önceden siliyor!"

Soren gözlerini kapattı. Göğsündeki siyah yara izinden fışkıran karanlık zaman enerjisi, bedenini sarmalayan altın ışıkla çakıştı. Artık sadece zamanı okumuyordu; zihnini Aura’nın Gelecek Görüsü ile senkronize etmeye çalışıyordu. Ağzından ve burnundan sicim gibi kan akıyordu. Zihninde milyonlarca olasılık aynı anda patlıyordu.

"Kael! Elara!" diye bağırdı Soren, sesi zihinsel aşırı yüklenmeden dolayı kısılarak. "Geleceği tahmin etmiyorlar! Gelecek Hattı'nı şu anda yazıyorlar! Eğer bir hamle yapmayı zihninizde planlarsanız, onlar o hamleyi gerçekleşmeden yok ediyor!"

Elara fırlayan bir ok gibi havada süzülen kayaların üzerinde sıçradı. Plazma kılıcı mor bir alev saçıyordu. "Zihnimizde planlamadan nasıl savaşacağız Soren?!"

"Düşünmeyi bırakın!" diye haykırdı Soren, iki elini birden Üç Hakim’e doğru uzatarak. "Anarşik Zaman Paradoksu!"

Soren, kendi zihnini ve etraflarındaki zamanın mantığını tamamen kaosa teslim etti. Geçmişi geleceğe, geleceği an’a karıştırdı. Hakimlerin zihin haritası bir anlığına felç oldu; ekranlarındaki tüm geleçek çizgileri karıncalandı.

"ŞİMDİ! HİÇBİR ŞEY DÜŞÜNMEDEN, SADECE İÇGÜDÜLERİNİZLE!"

Elara tereddüt etmedi. Zihnindeki tüm stratejiyi, korkuyu ve planları sildi. Tam anlamıyla saf bir refleks ve yıkım makinesine dönüştü. Geçmişin Hakimi Vaelis, Elara’yı engellemek için zamansal bir kalkan oluşturmaya çalıştı ama Elara hamlesini zihninde kurgulamadığı için kalkan yanlış açıya kuruldu!

Elara, Vaelis’in kalkanının altından süzüldü ve plazma kılıcını Vaelis’in göğsüne sapladı!

BOOOOOOOM!

Vaelis’in ışık bedeni çığlıklar atarak binlerce zamansal parçacığa bölündü. İlk Hakim düşmüştü!

Ancak bedeli ağır oldu. Şimdinin Hakimi Nox, Elara’nın arkasında bitti ve zamanı çürüten gümüş asasını doğrudan Elara’nın sırtına geçirdi. Elara’nın ağzından kan fışkırdı, kılıcı elinden kayıp dipsiz boşluğa doğru süzüldü. Elara kanlar içinde taş zemin boyunca sürüklendi.

"ELARA!" Kael sütundaki tutunuşunu bıraktı. Taş eliyle fırlayarak Nox’un gümüş asasını havada yakaladı.

Nox’un çürütücü zaman enerjisi Kael’in taş koluna akmaya başladı. Kael’in taşlaşmış kolu çatlamaya, altın magma kararmaya başladı. Dayanılmaz bir acı Kael’in tüm bedenini sardı.

"Kendi zindanında çürü hırsız!" dedi Nox soğukça.

"Ben... zindandan... ÇIKTIM!" diye böğürdü Kael. Kael taş kolundaki tüm gücü, kendi canını ve özünü hiçe sayarak patlattı! Kolundaki taş zırh parçalandı ama altından çıkan saf magma ateşi Nox’un tüm bedenini sardı. Kael, kararan ve parçalanan taş yumruğuyla Nox’un yüzünü tutup adamı devasa Zaman Çekirdeği’nin bulunduğu cam küreye doğru fırlattı!

ÇAAAAAATTTTT!

Nox’un bedeni cam küreye çarptı. Devasa Zaman Çekirdeği çatladı! Bütün evrenin zaman akışı çıldırmış gibi hızlanıp yavaşlamaya başladı. Taşlar havada donuyor, ardından ışık hızında geriye saçılıyordu.

Geriye sadece tek bir Hakim kalmıştı: Geleceğin Hakimi Aura.

Aura, çatlayan Zaman Çekirdeği’nin önünde durdu. Yüzündeki maskeyi çıkardı. Maskenin arkasında hiçbir yüz yoktu; sadece sonsuz bir karadelik duruyordu.

"Çekirdeği kırdınız..." dedi Aura. Sesi artık bir tanrının değil, çaresiz bir sistemin sesiydi. "Eğer çekirdek tamamen patlarsa, geçmiş, şimdi ve gelecek silinecek! Hiçbir zaman var olmadınız, hiç doğmadınız, hiç savaşmadınız! Bütün evren HİÇLİĞE gömülecek!"

Soren kanlar içindeki bedenini zorlukla öne doğru sürükledi. Göğsündeki yara izi artık tamamen yarılmış, içindeki siyah zaman özü dışarıya taşmıştı. Elara kanlı elleriyle ayağa kalkmaya çalışıyor, Kael ise tamamen parçalanmış ve işlevsiz kalmış sağ kolunu tutarak nefes almaya çalışıyordu.

Soren arkadaşlarından akan kanı, onların kararlılığını ve kendi ruhunun son kırıntılarını gördü.

"Hiçlik..." dedi Soren, adımlarını Aura’ya doğru atarak. "Korkularımızdan ve köleliğimizden daha karanlık olamaz."

Soren, çatlayan Zaman Çekirdeği’ne doğru fırladı. Göğsündeki tüm kapkaranlık zaman özünü ve elindeki Aether Kristali’nin kalıntılarını çekirdeğin çatlağına soktu.

"Soren! Yapma! Bedenin bunu kaldıramaz!" diye bağırdı Elara, uzanmaya çalışarak.

"Geleceği biz yazacağız..." diye fısıldadı Soren. Yüzünde ilk defa huzurlu bir tebessüm belirdi. "Chronos Ultima!"

Soren kendi varlığını ve ruhunu, Zaman Çekirdeği’ni patlatmak için bir fitil gibi kullandı. Aura, Soren’i engellemek için kar deliğini açtı ama Kael ve Elara son güçleriyle Aura’nın üzerine atılarak onu çekirdeğin çekim alanına doğru ittiler!

Sonsuz, kör edici, ses getirmeyen devasa bir BEYAZLIK her şeyi kapladı.

Zaman durdu. Ses yok oldu. Işık ve karanlık anlamını kaybetti.

Aethelgard Vadisi, Gümüş Taht ve Kadim Divan’ın tüm orduları bir toz bulutu gibi evrenin haritasından silindi.

...

Günler mi geçti, yıllar mı, yoksa saliseler mi? Bilinmiyordu.

Gözlerini açan ilk kişi Kael oldu.

Ağzındaki toprak kokusunu tükürdü. Yavaşça doğruldu. Etrafına baktı. Ne Aethelgard kalmıştı, ne de Gümüş Taht. Kendini tamamen yabancı, yemyeşil, gökyüzünde iki tane güneşin battığı mor bir gökyüzünün altındaki ıssız bir sahilde buldu.

Taşlaşmış sağ koluna baktı: Kolu artık taş değildi. Normal, insan etiydi ama omuzundan bileğine kadar altın rengi, kımıldamayan dövme benzeri izler kalmıştı. Kolunu hareket ettirebiliyordu.

Yanında Elara yatıyordu. Kael panikle onun yanına koştu. "Elara! Uyan! Elara!"

Elara öksürerek uyandı. Gözlerini açtı, etrafındaki garip gökyüzüne baktı. Ardından Kael’e baktı. Ağzını açtı ve titrek bir sesle konuştu: "Kael... Ben... Yaşıyor muyuz?"

Kael donakaldı. Elara konuşmuştu. Sesindeki o eski soğukluk gitmişti. Ama daha da önemlisi... Elara kendi sesini yeniden duyabilmişti!

"Sesin..." dedi Kael nefes nefese. "Sesin geri gelmiş!"

Elara ellerini boğazına koydu, gözlerinden sevinç yaşları süzüldü. Kendine baktı; kılıcı yanında duruyordu ama kılıcın plazması sönmüş, sıradan çelik bir kılıca dönüşmüştü.

Ancak ikisi birden aniden etraflarına bakındı. Sahil sakindi. Rüzgâr hafifçe esiyordu.

"Soren..." dedi Elara, sesi titreyerek. "Soren nerede?"

Ayağa fırladılar. Sahil boyunca koştular. Kayalıkların arasına, arkadaki yabancı ormana baktılar.

Soren yoktu.

Sahilin ilerisinde, dalgaların vurduğu kumların üzerinde duran tek bir şey vardı: Soren’in kırık gözlüğü ve onun hemen yanında, kumların üzerine saplanmış, göğsünden çıkan o siyah zaman enerjisiyle mühürlenmiş taş bir parşömen.

Elara ve Kael parşömenin yanına koştular. Kael parşömeni kumdan çıkardı. Üzerinde Soren’in kendi el yazısıyla yazılmış tek bir cümle duruyordu:

"Kaderin yazıldığı kalem kırıldı. Ben zamanın dokusunda kaldım... Beni bulmaya gelin."

Elara ve Kael kafalarını kaldırıp gökyüzüne, o iki güneşli yabancı evrene baktılar.

Soren Zaman Çekirdeği ile birlikte patlayıp yok mu olmuştu, yoksa zamanın hiç bilinmeyen bir katmanında hapis mi kalmıştı? Bulundukları bu yeni dünya neresiydi? Ve en önemlisi... Soren’i aramak için geçmeleri gereken o karanlık kapıları yeniden nasıl açacaklardı?

Rüzgâr sahil boyunca eserken, cevaplanmamış sorular ve sonsuz bir bilinmezlik deniz kadar derinleşiyordu...

Bölüm sonu

2 yorum