Dağın tepesinde esen fırtına, sadece yaklaşan amansız soğuğun değil; evrenin düzenini bozan üç ölümlüye karşı harekete geçen Kadim Divan (Aetherius) birliklerinin habercisiydi. Gökyüzündeki simsiyah bulutlar, sanki devasa bir bıçakla kesilmiş gibi yarıldı. Işığın süzüldüğü o yarıktan, beyaz zırhlara bürünmüş, kanatları gümüş alevlerden oluşan ve yüzleri mermer maskelerle kaplı yüzlerce Işık Muhafızı (Seraphim) aşağıya, dağ silsilesine doğru süzülmeye başladı.
Sistemin dengesini bozan, Acheron Kıyıları’nı yerle bir eden ve Gözyaşı Kristali’nin özünü bedenlerinde taşıyan bu üç genci yok etmek için bizzat Divan’ın Yargıcı gönderilmişti.
Kael, taşlaşmış sağ kolunu göğsüne bastırarak doğrulamaya çalıştı. Sol eliyle belindeki son sağlam hançeri çıkardı. Yüzünde o eski gamsız adamın izleri yoktu artık; bakışları bir kurdun amansızlığına bürünmüştü. "Harika," dedi Kael, sol eliyle hançeri çevirerek. "Tam da kolumun bir heykeltıraş eseri olduğuna karar vermişken yeni hedefler geldi."
Soren, göğsündeki hiç kapanmayan siyah yara izinin acısına rağmen öne adım attı. İki gözü de altın rengi bir ateşle yanıyordu. Artık o sadece kitapların arkasına saklanan pasif bir akademisyen değildi. Acheron’da kaybettiği zihnini geri toplarken, zamanın en karanlık sırlarını da bünyesine katmıştı.
"Onlar Divan’ın Muhafızları," dedi Soren, sesi rüzgârı kesecek kadar kendinden emin ve otoriterdi. "Bizi yargılamaya değil, varlığımızı evrenin hafızasından tamamen silmeye geldiler."
Elara ise en arkada duruyordu. Gururunu ve annesinin sesini feda etmiş olmanın getirdiği o soğuk dinginlik, onu tam anlamıyla bir savaş makinesine dönüştürmüştü. Kararsızlık, korku ya da tereddüt... Hepsi Elara’nın zihninden temizlenmişti. Kılıcını çekti; bıçak artık kırmızı değil, kristal özünün birleşimiyle beyaz ve mor bir plazma saçıyordu.
"Konuşacak zaman yok," dedi Elara, buz gibi bir sesle. "Bizi silecek güçte değiller."
Dağda Kanlı Mukavemet
Muhafızlar dalga dalga üzerlerine çullandı. İlk muhafız devasa gümüş mızrağını Soren’in kalbine doğru savurdu.
Soren artık büyü kelimelerini mırıldanmıyordu bile. Zihniyle zamanın akışını kavradı. Sol elini havada şaklattığı anda mızrak Soren’in göğsüne milim kala yavaşladı. Soren bir adım yana kaydı, sağ elindeki zaman enerjisini muhafızın göğsüne bastırdı. "Tempora Fractura!"
Muhafızın zırhı ve bedeni binlerce yıllık bir yaşlanma sürecine girerek saniyeler içinde toza dönüştü! Soren, kendi gücünün yarattığı yıkımı soğukkanlılıkla izledi. Artık teorilerle ilgilenmiyordu; gücü en saf, en ölümcül haliyle kullanmayı öğrenmişti.
Bu sırada Kael, tek kolla savaşmanın yeni yollarını geliştiriyordu. Taşlaşmış sağ kolunu bir kalkan gibi kullanarak gelen gümüş kılıç darbelerini karşılıyor, taşlaşmış elinin ağırlığını ve sertliğini bir balyoz gibi muhafızların yüzüne indiriyordu!
Bir muhafız Kael’in sol omzuna mızrak sapladığında, Kael acıyla kükredi ama geri adım atmadı. Mızrağı sol eliyle kavradı, muhafızı kendine doğru çekip taşlaşmış sağ dirseğiyle yaratığın mermer maskesini paramparça etti!
"Sağ kolumun taş olması bir lanet değilmiş Soren!" diye bağırdı Kael, kanlı dişlerini göstererek. "Bu benim yeni silahım!"
Elara ise savaş alanında bir hayalet gibi süzülüyordu. Gururunu kaybetmişti belki ama odaklanması kusursuzdu. Her bir hamlesi milimetrik ve ölümcüldü. Üç muhafız aynı anda üzerine çullandığında, Elara vücudunu zarafetle döndürdü; kılıcından çıkan mor aura dalgası üç muhafızı da belinden ikiye biçti. Hiçbir bağırış, hiçbir duygu sergilemiyordu. Sadece ilerliyor, arkadaşlarının etrafında yıkılmaz bir savunma çemberi oluşturuyordu.
Ancak gökyüzünden devasa bir kükreme yükseldi. Divan’ın Yargıcı—Altı kanatlı, elinde zamanı eriten bir adalet terazisi taşıyan Yargıç Azrael—savaş alanının ortasına indi.
Yargıç’ın Gazabı ve Kael’in Gelişimi
Azrael terazisini yere vurduğunda, dağın tepesi ikiye yarıldı. Muazzam bir çekim kuvveti Kael ve Soren’i dizlerinin üzerine çökertti.
"Zamanı bozan ölümlüler!" dedi Azrael, sesi kayaların ufalanmasına benziyordu. "Acheron’u yıktınız, dengeyi bozdunuz. Şimdi bedenlerinizdeki Kristal özünü söküp alacağım!"
Azrael terazisinden çıkan beyaz bir ışık huzmesini Soren’e fırlattı. Soren göğsündeki yara yüzünden büyüsünü tamamlayamadı ve geriye doğru savruldu. Işık, Soren’i dağın kayalıklarına çiviledi.
"SOREN!" diye bağırdı Kael.
Azrael bu kez gözlerini Elara’ya çevirdi. Elara kılıcıyla fırladı ama Azrael terazisinin tek bir hamlesiyle Elara’nın saldırısını savuşturdu ve devasa kanatlarından biriyle Elara’yı dağdan aşağı fırlattı. Elara uçurumun kenarındaki bir kayaya son anda tutunabildi.
Kael yalnız kalmıştı. Tek kolu taşlaşmış, sol omzu yaralı, nefesi tükenmek üzere bir zindan kaçkını...
Azrael, Kael’e doğru yavaş adımlarla yürüdü. "Sen... Bir soylunun zindanında çürümek için doğmuş sıradan bir hırsız. Karşımda ne hakla duruyorsun?"
Kael yere tükürdü. Gözlerinde hayatı boyunca hissettiği tüm aşağılanmaların, zindanlarda yediği dayakların ve dostları için ödediği bedellerin ateşi yandı.
"Ben neyim biliyor musun?" dedi Kael, yavaşça ayağa kalkarak. "Ben sizin gibi yüksekten bakan, kibirli tanrımsı yaratıkların en çok korktuğu şeyim. Ben kaybecek hiçbir şeyi kalmamış bir adamım!"
Kael, zihnindeki tüm sınırları zorladı. Bedenindeki Kristal özü, Kael’in bu amansız iradesine yanıt verdi! Taşlaşmış sağ kolu aniden mermer renginden kora dönüşen altın rengi bir magma gibi parıldamaya başladı. Taşlaşma bir engel olmaktan çıkıp, Kristal gücünün odak noktasına dönüştü!
Kael, devasa bir niyetle öne fırladı. Azrael terazisini koruma amacıyla öne tuttu ama Kael kora dönüşmüş sağ kolunu ve yumruğunu doğrudan terazinin ortasına geçirdi!
ÇAT!
Kutsal adalet terazisi bin parçaya bölündü! Kael’in yumruğunun yarattığı şok dalgası Azrael’in göğüs zırhını patlattı. Yargıç, hayatında ilk kez acı içinde haykırarak geriye doğru savruldu!
Birleşik Güç ve Yıkım
Azrael’in terazisinin kırılmasıyla Soren üzerindeki baskıdan kurtuldu. Soren ayağa kalktı, iki elini gökyüzüne kaldırdı. "Elara! Şimdi!"
Uçurumun kenarından bir gölge gibi fırlayan Elara, zihnindeki tüm boşluğu kılıcının ucunda topladı. Artık korkmuyordu, tereddüt etmiyordu. Kılıcını Azrael’in arkasından doğrudan göğsüne sapladı!
Soren ise zamanı Azrael’in etrafında tamamen mühürledi. "Chronos Lock!"
Azrael hareket edemez hale geldi. Elara kılıcındaki mor plazmayı yaratığın içine pompalarken, Kael kora dönüşmüş sağ yumruğuyla Azrael’in mermer maskesine son bir darbe indirdi!
Muazzam bir ışık patlaması dağı kapladı. Yargıç Azrael ve geriye kalan tüm Muhafızlar, birer ışık tozuna dönüşerek rüzgârda savruldu.
Yıkıntıların Arasında Yeni Bir Karar
Savaş bitmişti. Dağın tepesi tamamen düzleşmiş, fırtına dinmişti.
Kael nefes nefese yere oturdu. Kora dönüşen sağ kolu tekrar taş rengine döndü ama artık kolunu hareket ettirebildiğini fark etti! Taşlaşmış kol, Kristal gücü sayesinde Kael’in zihniyle yönlendirebildiği canlı, kırılmaz bir silaha dönüşmüştü. Kael kendi ellerine baktı, yüzünde ilk kez acıdan değil, gururdan kaynaklanan bir tebessüm belirdi.
"Eski hızlı hançer hamlelerimi yapamayabilirim," dedi Kael, taş elini sıkıp gevşeterek. "Ama artık bir kaleyi bile yıkabilirim."
Soren onun yanına geldi, elini Kael’in sağlam omzuna koydu. Soren’in bakışlarındaki olgunluk ve bilgelik derinleşmişti. "Sen sadece bir hırsız değilsin Kael. Sen bu grubun kırılmaz kalkanısın."
Elara kılıcını kınına soktu. Yüzündeki soğuk ifade biraz olsun yumuşamıştı. Soren ve Kael’e baktı. Annesinin sesini unutmuştu, eski gururunu kaybetmişti ama şu an karşısında duran iki adama baktığında içindeki boşluğun bambaşka bir duyguyla dolduğunu hissetti: Sarsılmaz bir bağ.
"Divan burada durmayacak," dedi Elara, sesi sakin ama kararlıydı. "Yargıç’ı öldürdük. Artık tüm evren bizim peşimizde olacak."
Soren gökyüzüne, Divan’ın krallığının yükseldiği o parlak ufka baktı. Göğsündeki yara izi hafifçe sızladı ama Soren gülümsedi.
"Düşsünler peşimize," dedi Soren. "Eskiden ben sadece geçmişi anlamak isteyen bir akademisyendim. Ama şimdi geleceği yazan kişiyim. Bizi avlamalarına izin vermeyeceğiz. Biz onları avlamaya gidiyoruz."
Kael ayağa kalktı, taşlaşmış yumruğunu havaya kaldırdı. "Divan’ın tahtına giden yolu biliyor musun Soren?"
"Biliyorum," dedi Soren gözleri altın rengiyle parlayarak. "Ve bu kez hiçbir bedel bizi durduramayacak."
Üç dost, yaşadıkları tüm kayıplara, aldıkları tüm derin yaralara ve değişimlere rağmen birbirlerine kenetlendiler. Güneş yıkılmış dağın tepesinden doğarken, Divan’ın tahtını yıkmak ve kendi kaderlerini tamamen ellerine almak üzere kutlu ve amansız yolculuklarına devam ettiler.
Dağın tepesindeki kanlı zaferin ardından gökyüzü tekrar karanlığa bürünmüş, Kadim Divan’ın tahtına giden tek geçit olan Aethelgard Yarık Vadisi’nin buz gibi rüzgârı kemiklerini sızlatmaya başlamıştı. Gece çökerken, vadinin uçurum kenarındaki devasa bir kayalığın duldasında küçük bir kamp ateşi yaktılar.
Ateşin kızıl ışığı; Soren’in göğsündeki kapkaranlık yara izini, Kael’in taşlaşmış ama altın damarlarla parıldayan sağ kolunu ve Elara’nın gözlerindeki o soğuk, derin yalnızlığı aydınlatıyordu.
Acheron’un lanetleri, Yargıç Azrael ile yapılan ölümcül dövüş ve kaybedilen anılar... Her biri ruhlarında o kadar büyük izler bırakmıştı ki ilk defa durup nefes aldıklarında, üzerlerine o amansız yorgunluk çöktü.
Kael, sağlam sol eliyle ateşe bir çalı çırpı daha attı. Taşlaşmış sağ parmaklarını birbirine bastırdığında çıkan mermer sesleri vadide yankılandı.
"Bazen..." dedi Kael, gözlerini ateşe dikerek. Sesinde o accustomed alaycılık değil, çocuksu bir kırılganlık vardı. "Bazen bu taş koluma baktığımda, soyluların beni kilitlediği o yeraltı hücresini hatırlıyorum."
Soren gözlüğünü çıkarıp bez parçasıyla sildi, dikkatle Kael’e baktı. "Sana ne yaptılar Kael? Bize hiç zindan günlerinden bahsetmedin."
Kael acı bir gülüşle başını salladı. "Sekiz yaşındaydım. Bir çöp tenekesinin yanında baygın haldeyken soylu bir lordun muhafızları buldu beni. Lord, sarayındaki küçük kaplanları ve egzotik hayvanları dövüştürdüğü bir arena yaptırmıştı. Ben de o hayvanların bakıcısıydım. Bir gün acıkıp lordun masasından bir parça bayat ekmek çaldım... Beni altı ay boyunca, güneş ışığının hiç girmediği, dizlerime kadar soğuk su dolu bir hücrede zincirlediler."
Kael’in parmakları titredi. Taşlaşmış kolundan hafif bir sıcaklık yayıldı. "Aylarca kimseyle konuşmadım. Bedenim buz kesti, etlerim çürüdü. O gün kendime bir söz verdim: Bir daha asla kimsenin beni bir yere kapatmasına, beni değersiz hissettirmesine izin vermeyecektim. Ama Acheron’da... Soren için kendimi feda ederken veya kolum taşlaşırken ilk defa o hücredeki çocuk olmadığımı hissettim. Ben artık yalnız değildim."
Soren uzanıp Kael’in taşlaşmış omzuna elini koydu. "Artık hiçbir hücres seni tutamaz Kael. Sen o hücreden çıktın ve bizim hayatımızı defalarca kurtardın."
Elara kılıcını kucağına almış, bıçağın üzerindeki akisleri izliyordu. Gururunu ve annesinin sesini kaybetmiş olmak, onun zihninde devasa bir sessizlik yaratmıştı.
"Benim travmam..." dedi Elara, sesi rüzgâr kadar cılızdı. "Ailemin öldüğü o gece değil sadece. Annesinin sesini unutan bir çocuk olmak... O gece evimiz yanarken, ben yatağın altına saklanmışım. Babam ve annem kapının arkasında katillerle savaşırken annem bana bağırmıştı: 'Ne olursa olsun sakın çıkma ve beni dinle!' Annesinin son sözlerini, onun ses tonunu hafızasından sildiren bir evlat nasıl huzur bulabilir ki?"
Gözünden tek bir damla yaş süzüldü ve kılıcının sıcak metaline damlayıp buharlaştı.
Soren, Elara’nın yanına kaydı. Gözleri altın rengi bir şefkatle parlıyordu. "Elara... Annen sana 'Beni dinle' derken, sesinin frekansını değil, seni ne kadar çok sevdiğini hatırlamanı istemişti. Sen onun sesini kaybettin ama onun cesaretini ve sevgisini yaşatıyorsun. Bak bize... Kael zindandan çıktı, ben kütüphanelerin karanlığından kurtuldum, sen ise o yatağın altından çıktın. Biz birbirimizin eksik kalan sesiyiz artık."
Kael sağlam eliyle Elara’nın elini tuttu, taşlaşmış yumruğunu da Soren’in omzuna dayadı. "Profesör haklı kızım. Annen şu an senin bu duruşunu, bu kılıcı tutuşunu görseydi, seninle gurur duyardı. Biz bir aile olduk. Divan’ı yıkacağız ve bu dünyada kimsenin bizim gibi çocukların canını yakmasına izin vermeyeceğiz."
Üçü, ateşin sıcaklığında birbirlerine sarıldılar. Ruhlarındaki yaralar kapanmamıştı ama ilk kez o yaraların acısını birlikte taşıyabiliyorlardı.
Gökyüzünden Gelen Yıkım: Gece Baskını
Tam o anda ateş birdenbire mosmor bir alevle patladı!
"KAPANIIN!" diye bağırdı Soren.
Vadinin tepesinden gökyüzü yarıldı ve üzerlerine Divan’ın İnfazcı Kanadı (Umbra Seraphs) fırladı! Bunlar gündüz saldıran beyaz Muhafızlar gibi değildi; siyah zırhlı, ellerinde zamanı çürüten zifiri mızraklar taşıyan suikastçılardı.
Saldırının lideri—yüzü tamamen karanlık bir sisle kaplı, iki devasa tırpan taşıyan Karanlık Başyargıç (Maelis)—gökyüzünden adeta bir meteor gibi kampın ortasına indi. Yaratığın indiği yerdeki toprak saniyeler içinde çürüyüp zehirli bir bataklığa dönüştü.
"Gözyaşı Kristali’nin hırsızları!" diye gürledi Maelis. "Sıcak bir ateşin başında gözyaşı dökecek vaktiniz yok! Divan sizin infaz emrinizi verdi!"
Maelis tırpanlarını tek bir hareketle savurdu. Yarattığı siyah vakum dalgası Soren’i havaya savurup kayalıklara çarptı. Soren ağzından kan fışkırarak yere düştü.
"SOREN!" Elara bir kaplan gibi fırladı. Kılıcını iki eliyle kavrayıp mor plazma dalgasını Maelis’in suratına doğru savurdu.
Ancak Maelis zamanı bükme konusunda Yargıç Azrael’den çok daha hızlıydı. Elara’nın saldırısını tırpanının sapıyla savuşturdu, ardından diğer tırpanın sivri ucunu Elara’nın omuz zırhına saplayıp onu toprağa çiviledi! Elara acıdan avazı çıktığı kadar bağırdı.
"Kızdan uzak dur!"
Kael, kora dönüşen taş sağ koluyla araya daldı. Maelis’in göğsüne doğrulup devasa bir yumruk salladı. Yumruğun yarattığı alev ve darbe dalgası Maelis’in göğüs zırhını çatlattı ama Maelis yıkılmadı. Yaratık tırpanını Kael’in taşlaşmış koluna sapladı.
ÇAT!
Kael’in taşlaşmış kolundan altın rengi bir kan fışkırdı! "Ağğğhh!" Kael dizlerinin üzerine çöktü ama taş elini yaratığın tırpanına kilitledi. "Soren... Şimdi! Bırakma onu!"
Kanlı Vadide Yıkım ve Karşı Saldırı
Soren kayalıkların dibinde doğruldu. Göğsündeki siyah yara izi çılgınlar gibi parıldamaya başladı. Bedenindeki acıyı zihnindeki saf güce dönüştürdü. İki elini yere bastı.
"Zamanın Geçmişi ve Geleceği..." diye haykırdı Soren. "Aethelgard Rezonansı!"
Vadideki tüm zaman akışı durdu! Düşen yağmur damlaları, fırtınanın rüzgârı, Maelis’in etrafındaki siyah suikastçılar... Her şey havada çakılı kaldı. Sadece Kael, Elara ve Soren hareket edebiliyordu.
"Ancak üç saniyemiz var!" dedi Soren, gözlerinden kanlar akarken. "Gücüm yetmiyor!"
"Yeter!" dedi Elara. Omuzundaki tırpanı kendi elleriyle etinden söküp çıkardı. Kanlar içinde ayağa fırladı. Gururunu kaybetmişti ama ateşte konuştuğu an, içindeki o kor ateşi yeniden yakmıştı. Kılıcını Maelis’in kalbine doğrulttu.
Kael taşlaşmış ve yaralanmış sağ kolunu Maelis’in boynuna doladı. "Bu zindandan çıkış yok başyargıç!"
Elara, kılıcındaki tüm mor ve beyaz plazmayı tek bir noktaya topladı ve kılıcı Maelis’in tam kalbine sapladı!
Üç saniye doldu! Zaman tekrar akmaya başladı!
BOOOOM!
Sonsuz bir patlama vadinin yarısını haritadan sildi. Maelis ve etrafındaki siyah suikastçılar, zamansal patlamanın yarattığı mor alevlerin içinde çığlıklar atarak buharlaştı.
Tahta Doğru Son Adımlar
Patlamanın dumanı dağıldığında, Aethelgard Vadisi’nin yarısı uçuruma yuvarlanmıştı.
Soren dizlerinin üzerine yığıldı, Kael yanına düşüp nefes almaya çalıştı. Elara ise kanlı kılıcına dayanarak duruyordu. Üçü de bitkin, yaralı ve sınırlarının ötesindeydi.
Ancak önlerindeki sis dağıldığında, vadinin sonunda yükselen devasa bir yapı belirdi: Kadim Divan’ın Gümüş Tahtı.
Gökyüzüne uzanan devasa kuleler, altın kaplı geçitler ve onların gelişini bekleyen binlerce Muhafız ordusu...
Kael taş kolundaki kanı sildi, ayağa kalktı. "Şu manzaraya bak... Bizi bayağı ciddiye alıyorlar."
Soren gözlüğünü taktı, yüzündeki kanı silerken gülümsedi. "Çünkü korkuyorlar Kael. Sistemi bozan, kaderi yeniden yazan üç ölümlüden korkuyorlar."
Elara kılıcını sımsıkı kavradı. İki dostuna baktı. Artık geçmişin gölgeleri, kaybedilen anılar ya da yaşanan travmalar onları bağlamıyordu. Onlar bu yangından kenetlenerek çıkmışlardı.
"Gümüş Taht’ı yıkalım," dedi Elara, gözlerinde zafer ateşiyle. "Ve bu hikayeyi bitirelim."
Üç dost, omuz omuza vererek Divan’ın sonsuz ordusuna ve son tahtına doğru kararlı adımlarla yürümeye başladılar...
