Soren’in tepkisiz, boş gözlerle gökyüzüne bakışı, Elara ve Kael’in kalbine kazınmış en ağır mühür haline gelmişti. Kael, zihni zamanın derinliklerinde kaybolan dostunu özenle sırtına bağladı. Soren’in başı Kael’in omzuna cansızca düşüyor, ne bir nefes değişimi ne de tek bir jest sergiliyordu; adeta canlı bir karkas gibiydi.
"Nereye gidiyoruz Elara?" diye sordu Kael. Sesindeki o eski neşeli ve alaycı tondan eser yoktu. Bakışları sertleşmiş, çenesi kenetlenmişti.
Elara avucunun içindeki parıldayan küçük bir altın tozu zerreye baktı. Bu, Soren’in zihni sökülürken Elara'nın kalbinde kalan tek bir anı parçasıydı: Akademisyen'in Sahil Anısı.
"Kadim kütüphanelerde Soren’in okuduğu bir efsane vardı," dedi Elara, kılıcının kabzasını sımsıkı kavrayarak. "Kayıp ve silinmiş ruhların sürüklendiği tek bir yer var: Unutulmuş Ruhlar Havzası (Acheron Kıyıları). Orası evrenin yasakladığı, canlıların adım atmasının lanet sayıldığı bir uçurum. Soren'in zihninin parçaları o katmana sürüklendi."
"Gidelim," dedi Kael hiç tereddüt etmeden, Soren’i sırtında biraz daha yukarı çekerek. "Cehennemin dibi olsa bile fark etmez. O adam bizim için aklını verdi, ben de onun için bu dünyayı ateşe veririm."
Yasaklı Bölgeye Giriş: Sisli Uçurum
Günlerce durmaksızın yürüdüler. Güneşin ışığının ulaşamadığı, ağaçların yaprak yerine kemik saçtığı ve toprağın sürekli fısıldadığı Unutulmuş Ruhlar Havzası'nın sınırına vardıklarında, hava o kadar ağırlaştı ki nefes almak bile ciğerleri yakıyordu.
Karşılarında, üzeri devasa mor zincirlerle mühürlenmiş bir portal duruyordu. Portalın önünde ise siyah cübbeli, yüzü sargılarla kaplı kadim bir muhafız—Ruh Taciri (Gwyn) belirtti.
"Durun, ölümlüler..." dedi Muhafız, sesi çürümüş yaprakların hışırtısına benziyordu. "Sırtınızda taşıdığınız şey artık bir insan değil, boş bir kovan. Unutulmuş Ruhlar Havzası'na canlılar giremez. Girseler de anılarını birer birer kaybedip bir daha asla geri dönemezler."
Elara bir adım öne çıktı. Gözlerindeki yeşil parıltı artık bir genç kızın değil, gözü kara bir intikamcının ışığıydı. Göğsündeki kristal mührü hafifçe parıldattı. "Önümüzden çekil Muhafız. Biz buraya izin istemeye gelmedik. Sırtımızdaki dostumuzun zihnini almaya geldik."
Ruh Taciri, Elara'nın göğsündeki gücü fark edince hafifçe geriledi. "Zamanın ve Kristal'in dokunduğu bir ruh... Pekala. İçeri girebilirsiniz. Fakat Acheron Kıyıları'nda Soren'in zihnine ait Üç Hafıza Kristali var. Bunları bulmak için kendi en tatlı anılarınızı feda etmek zorundasınız. Her bir anı parçası için kalbinizden bir sevgiyi silmelisiniz."
"Ne gerekiyorsa al," dedi Kael öfkeyle öne atılarak. "Yeter ki o kapıyı aç!"
Acheron Kıyıları ve İlk Parça
Portalın zincirleri gürültüyle kırıldı ve üçü de karanlık sis denizinin içine daldı. Etrafları, geçmişte yaşamış ve silinmiş milyarlarca ruhun feryatlarıyla doluydu.
Yerçekiminin büküldüğü bu puslu diyarda, ilk parça gökyüzünde süzülen devasa bir cam kürenin içinde parıldıyordu: Soren’in Akademi'deki ilk günü ve bilgiye duyduğu o katıksız sevgi.
Ancak kürenin etrafı, ziyaretçilerin akıllarını başından alan Sanrı Yaratıkları (Phantasms) ile sarılıydı. Yaratıklar anında Kael ve Elara’nın zihnine saldırdı. Kael, zihninde geçmişte soylulardan yediği dayakları ve aşağılanmaları tekrar tekrar yaşamaya başladı. Ağzından kanlar gelerek diz çöktü.
"Kael! Bunlar illüzyon!" diye bağırdı Elara.
Elara kılıcını çekti, bıçağını kendi avucuna bastırarak kanattı. Fiziksel acı sayesinde zihnini sanrılardan temizledi ve öne fırladı! Kılıcını gümüş bir ışıkla kaplayarak Sanrı Yaratıkları'nı birer birer biçti.
Yaratıkları yok ettikten sonra süzülen ilk cam küreye ulaştı. Küreye dokunduğu an, Ruh Taciri'nin bahsettiği bedel devreye girdi.
Elara’nın zihninden, çocukken annesinin ona söylediği o ninninin sesi ve yüzü silinmeye başladı. Elara acıyla kalbini tuttu, gözlerinden yaşlar boşaldı. Annesinin sesini unutuyordu... Ama Soren'in zihninin ilk parçası olan mavi ışık küresi Soren'in göğsüne doğru süzüldü ve içine girdi.
Soren hafifçe kıpırdadı, parmakları titredi. Gözlerindeki boşluk hafifçe kırıldı.
"Bir... kitap..." diye fısıldadı Soren, sesi bir yankı gibi çıktı.
Kael doğruldu, gözlerindeki kanı sildi. "İşe yarıyor... An duyuyor musun Elara? Konuştu! Devam edeceğiz!"
Elara gözyaşlarını sildi. Annesinin sesini kaybetmişti ama dostunun sesini yeniden duymuştu. "Daha iki parça var Kael... Ne kadar eksilsek de Soren'i tamamlamadan buradan çıkmayacağız."
Sisin derinliklerinde, diğer iki anı küresi karanlığın kalbinde kızıl bir ışıkla parıldıyordu...Soren’in dudaklarından dökülen o cılız "Bir... kitap..." fısıltısı, Acheron Kıyıları’nın zifiri karanlığında bir şimşek gibi çaktı. Ancak bu fısıltı, sadece Elara ve Kael’e umut vermekle kalmadı; sisin derinliklerinde uyuklayan kadim yırtıcıları da uyandırdı.
Acheron’un tabanı, ezilmiş ruhların çığlıklarıyla sarsılmaya başladı. Üzerinde durdukları kayalar yarılıyor, yer altından akan simsiyah ve yakıcı zamansal lavlar yüzeye fışkırıyordu.
Kael, Soren’i sırtındaki deri kayışlarla göğsüne biraz daha sıkı bağladı. Hançerlerinin kabzasını avuçları kanayana kadar sıktı. "Elara! Zemin çöküyor! O fısıltı neyse, bu cehennemin ev sahiplerini hiç memnun etmedi!"
"Çünkü bir ruhun hafızasını Acheron’dan söküp almak, bu boyutun dokusunu yırtmak demektir!" diye haykırdı Elara. Kılıcını kınından çıkarırken bıçağın üzerindeki rünler kızıl bir alevle tutuştu. "İkinci anı küresi tam yukarıda, Kül Sütunu’nun tepesinde!"
Gözlerini yukarı çevirdiklerinde dehşete düşürücü bir manzara ile karşılaştılar. Yüzlerce metre yükseklikte, bükülmüş siyah kemiklerden oluşmuş devasa bir sütun göğe yükseliyordu. Sütunun tepesinde, Soren’in Kael ve Elara ile ilk karşılaştığı anı kapsayan Dostluk Mührü kızıl bir ışıkla parıldıyordu.
Ancak sütunun etrafında dolanan, kanatları çürümüş etlerden ve gözleri kor kor alevlerden oluşan binlerce Acheron Leşçisi kümelenmişti. Sütunun tabanında ise devasa, dört kollu, tunç zırhlara bürünmüş bir dev belirdi: Zaman Celladı (Vaelor).
Kül Sütunu’nda Kanlı Muharebe
Zaman Celladı Vaelor, elindeki devasa çift taraflı balta ile yere vurdu. Yarattığı şok dalgası Kael ve Elara’yı metrelerce geriye savurdu.
"O yaratık Soren’i sırtımda taşırken benle dövüşemez!" diye kükredi Kael, kan tükürerek. "Elara, sen sütuna tırmanıp küreyi alacaksın! Dev benle kalıyor!"
"Saçmalama Kael!" dedi Elara, gürleyen rüzgârın arasında sesini duyurmaya çalışarak. "O dev seni tek hamlede ezer! Soren’i bana ver, sen tırman!"
"Hayır!" Kael’in gözlerinde tehlikeli, gözü kara bir ateş yandı. "Soren benim sırtımda güvende! Ben bir zindan kaçkınıyım Elara, dayak yemek benim uzmanlık alanım! Sen o büyülü kılınçla o leşçileri yarıp geçebilirsin, ben yapamam! Şimdi koş dedim sana!"
Elara kararsızlıkla duraksadı ama Kael’in gözlerindeki sarsılmaz iradeyi gördü. "Aptallık etme Kael! Yaşamak zorundasın!"
"Sana söz veriyorum kızım, bu dev beni akşam yemeği yapamayacak!"
Kael iki hançerini birbirine çarparak devasa yaratığa doğru fırladı. "Hey! Yüzü çürümüş teneke yığını! Buraya bak! Asıl ganimet benim sırtımda!"
Zaman Celladı kükreyerek balyasını Kael’e doğru savurdu. Kael, sırtındaki Soren’in ağırlığına rağmen inanılmaz bir refleksle yana yuvarlandı. Balta toprağı yarıp devasa bir yarık açarken, Kael fırlayıp devin zırhının eklem yerine ilk hançerini sapladı. Ancak yaratığın derisi taştan farksızdı; Kael’in hançeri kırıldı!
"Lanet olsun!" diye bağırdı Kael. Yaratığın devasa tunç eldivenli yumruğu Kael’in böğrüne çarptı.
Kael’in kaburgalarının kırılma sesi Acheron’un uğultusunu kesti. Kael kanlar içinde metrelerce sür sürüklendi, fakat yere düşerken bile vücudunu öyle bir döndürdü ki Soren yere çarpmadı, Kael’in bedeninin üzerine düştü.
Sütundaki Dehşet ve İkinci Bedel
Bu sırada Elara, Kül Sütunu’na tırmanmaya başlamıştı. Bükülmüş kemik kayalara tutunarak yukarı tırmanırken, gökyüzünü kaplayan Acheron Leşçileri sürü halinde üzerine çullandı.
"Geri çekilin!" diye bağırdı Elara. Göğsündeki kristal gücünü kılıcına pompaladı. Bıçağından çıkan kızıl dalga, ilk elli yaratığı havada küre dönüştürdü. Ancak sayıları bitmek bilmiyordu. Yaratıkların zehirli pençeleri Elara’nın bacaklarını ve omuzlarını parçalıyor, eti kemikten ayıracak kadar derin yaralar açıyordu.
Elara acıdan avazı çıktığı kadar bağırarak kılıcını sütunun kalbine sapladı. "Kristal’in Gazabı!"
Muazzam bir patlama oldu. Sütunun yarısı infilak ederken gökyüzündeki yaratıklar çığlıklar atarak aşağı döküldü. Elara, patlamanın etkisiyle yukarı fırladı ve sütunun en tepesindeki platforma tutundu.
Tam karşısında ikinci küre duruyordu: Soren’in Kael ve Elara ile kamp ateşinin başında ilk kez güldüğü, 'Siz benim ilk arkadaşlarımsınız' dediği anı.
Elara titreyen, kanlı elini küreye uzattı.
Tam o anda Ruh Taciri’nin soğuk sesi zihninde yankılandı: "Bu anı, Soren’in sadakat anısıdır. Onu almak için kendi gururunu ve en büyük zaferini ödemelisin."
Aşağıya baktı. Kael, kırık kaburgasıyla tek elinde kalan son bıçakla devin karşısında diz çökmüştü. Zaman Celladı baltasını Kael’in başını kesmek için havaya kaldırmıştı.
Elara hiç tereddüt etmedi. "Alın!" diye haykırdı. "Bütün gururumu, geçmişteki tüm zaferlerimi alın!"
O an Elara’nın zihninden, kılıç ustalığını öğrendiği ilk günün gururu, ilk kazandığı düello ve kendine duyduğu tüm özsaygı sökülüp alındı. Elara zihninde devasa bir boşluk hissetti; artık kendini cesur bir savaşçı gibi hissetmiyordu, sadece canı yanan, korkmuş çaresiz bir kız gibi hissediyordu.
Ama ikinci anı küresi serbest kaldı! Küre aşağı doğru süzülerek doğrudan Soren’in göğsüne saplandı.
"Kael!" diye bağırdı Soren. Sesi bu kez pürüzsüz ve berraktı! Soren gözlerini açtı, Kael’in üzerindeki devasa baltayı gördü. Sırtında bağlı olduğu kayışları büyülü bir kelimeyle tek anda yırttı ve havada süzülerek Kael ile devin arasına girdi!
"Benim dostuma dokunamazsın!" diye gürledi Soren.
Soren’in sağ gözü tekrar altın rengiyle parıldamaya başladı. İki elini öne uzattı. "Chronos Invertus!"
Zaman Celladı’nın savurduğu devasa balta, zamanın geriye akmasıyla birlikte durdu ve tersine dönerek devin kendi göğsüne saplandı! Yaratık kükreyerek patladı ve katran rengi bir sıvıya dönüşerek yere serildi.
Son Anı Küresi ve Kadim Gölge (Erebus)
Soren yere düştü, dizlerinin üzerine çöktü. Bedenine giren iki anı sayesinde bilinci yerine gelmişti ama gözlerinin sol tarafı hâlâ tamamen siyahtı.
"Kael... Dostum..." dedi Soren, Kael’in kanlı yüzünü tutarak. "Beni buraya kadar taşıdın..."
Kael öksürerek kan tükürdü ama yüzünde o alaycı, muazzam gülümseme belirdi. "Nihayet uyandın ukala akademisyen... Ama Elara yukarıda!"
Yukarıdaki sütun tamamen çökmeye başlamıştı. Elara aşağıya, tam yanlarına düştü. Soren onu havada büyülü bir hava yastığı oluşturarak yakaladı ve yavaşça yere indirdi.
Elara zihnindeki gururu kaybettiği için titriyor, korkuyla Soren’e sarılıyordu. "Soren... Seni hatırlıyorum ama... Ben kimim bilmiyorum..."
"Ben senin kim olduğunu biliyorum Elara," dedi Soren, gözünden yaşlar süzülerek. "Sen bizi kurtaran kişisin. Şimdi son parçayı alıp buradan çıkacağız!"
Ancak Acheron Kıyıları’nın son ve en tehlikeli aşaması henüz başlamıştı.
Yer yarıldı. Havza’nın tam ortasında, evrenin ilk karanlığından beslenen devasa, gözsüz, binlerce kollu ve zamansal parazitlerle kaplı bir ejderhayı andıran Kadim Gölge (Erebus) yükseldi. Erebus'un kalbinde, Soren’in tüm kimliğini kapsayan Son Anı Küresi (Öz Mühür) duruyordu.
Erebus gürlediğinde, çıkan ses dalgası üçünün de kulak zarlarını patlatacak kadar şiddetliydi.
"O yaratık... zamanın çöplüğünde biriken tüm lanetlerin toplamı," dedi Soren, dehşetle. "O küreyi vermeyecek. Onu söküp almamız lazım!"
"Nası yapıyoruz profesör?" dedi Kael, kırık kaburgasına rağmen ayağa dikilerek. "Son raunt mu?"
Soren, Kael ve Elara’nın ellerini tuttu. "Siz ikiniz bana yolu açacaksınız. Bende hâlâ Kristal’in ham gücü var. Erebus’un kalbine girmem lazım."
Epik Final Savaşı ve Büyük Fedakarlık
Erebus devasa karanlık kollarını üzerlerine savurdu. Kael, yerdeki Zaman Celladı'nın devasa tunç baltasını tek eliyle kaldırdı—kasları patlayacak gibi gerilmişti—ve gelen ilk kolu ortadan ikiye biçti! "İlerle Soren!"
Elara, gururunu kaybetmiş olsa da içindeki sevgiyi ve koruma içgüdüsünü kullanıyordu. Kılıcını yere sapladı. "Kristal Muhafızı!" Elara'nın etrafından yükselen devasa kızıl bir kalkan, Erebus'un üzerlerine yağdırdığı zamansal asit yağmurunu engelledi.
Soren, iki dostunun yarattığı bu güvenli koridordan geçerek Erebus’a doğru koştu. Yaratığın vücuduna tırmanmaya başladı. Gölgeler Soren’in etlerini yakıyor, zihnini fısıltılarla zehirlemeye çalışıyordu.
"Sen bir hiçsin!" diye fısıldıyordu Erebus Soren'in zihnine. "Seni kimse hatırlamayacak! Zihnin bu çöplükte kalacak!"
"Ben bir hiç olabilirim!" diye haykırdı Soren, yaratığın kalbine ulaştığında. "Ama ben yalnız değilim!"
Soren elini Erebus’un kalbindeki son küreye soktu. Yaratık çıldırmış gibi silkelendi, Soren’in göğsünü zehirli bir pençeyle deldi!
Soren ağzından fışkıran kanla birlikte son küreyi kavradı. "Elara! Kael! Şimdi!"
Kael son gücüyle fırlayıp dev baltayı Erebus’un kafasına sapladı. Elara ise kılıcını yaratığın göz boşluğuna gömdü.
Erebus çığlıklar atarak içten dışa doğru patlamaya başladı!
Soren, elindeki son küreyi kendi göğsüne bastırdı. Muazzam bir altın ışık patlaması tüm Acheron Kıyıları’nı kapladı. Işık şok dalgası gibi yayılarak gölgeleri yok etti, havzayı yıktı ve üçünü de boyutlar arası bir yarığın içine fırlattı.
Yeni Dünya ve Ağır İzler
Gözlerini açtıklarında, bir dağın tepesindeydiler. Fırtınalı bir gökyüzü altında, rüzgâr yüzlerini yalıyordu.
Soren doğruldu. Gözleri tamamen açılmıştı; iki gözü de pırıl pırıl altın rengi parıldıyordu. Bütün anıları, bilgisi ve ruhu geri gelmişti. Ancak göğsünde devasa, hiç kapanmayacak siyah bir yara izi kalmıştı.
Yatmakta olan Kael’e baktı. Kael yaşıyordu ama sağ kolu ve bacağı Acheron’un laneti yüzünden tamamen taşlaşmıştı. Artık o eski kıvrak dövüşçü olamayacaktı; kolu bir mermer kadar sert ve hareketsizdi.
Elara ise yanlarında oturmuş, ellerine bakıyordu. Hayattaydı, yaraları iyileşmişti ama gözlerindeki o masum, gururlu bakış gitmişti. Annesinin sesini ve kendine olan güvenini feda etmişti; artık çok daha sessiz, soğuk ve mesafeli birine dönüşmüştü.
Kael taşlaşmış koluna baktı, acı bir tebessüm etti. "Sorennn... Yine çok güzel bir plan yaptın. Kolum harika bir heykeltıraş eseri gibi duruyor."
Soren, Kael’in omzuna sarıldı. "Özür dilerim Kael... Benim yüzümden..."
"Saçmalama," dedi Kael, sağlam eliyle Soren’in başını sıkarak. "Sen uyandın ya... Varsın kolum taş olsun."
Elara yavaşça ayağa kalktı. Rüzgâr kızıl saçlarını dalgalandırıyordu. Sesinde artık gurur değil, derin bir dinginlik vardı.
"Soren’i geri aldık," dedi Elara, kılıcını kınına sokarak. "Ama evren bizimle işini bitirmedi. Mühürler kırıldı, boyutlar karıştı. Ve o evrendeki tanrılar... bizi avlamak için peşimize düşecek."
Soren doğruldu, Kael’in kalkmasına yardım etti. "Düşsünler. Biz zamanın kendisini alt ettik. Tanrılar mı bizi durduracak?"
Üç dost, ağır bedeller ödemiş, ruhlarından parçalar kaybetmişlerdi. Artık eski insanlar değillerdi. Ama birbirlerine olan o bozulamaz bağ ile, fırtınalı gökyüzünün altında yeni ve çok daha karanlık bir maceraya doğru ilk adımlarını attılar...