İçeriğe geç

Kadim Gözyaşının Peşinde

Bölüm 9 · 8 dk okuma

Kadim Gözyaşının Peşinde

Bölüm 9

Kadim Gözyaşının Peşinde Bölüm:9

Astraea dünyasının ufkunda yükselen çift güneşin sıcaklığı, tapınağın soğuk mermerlerini henüz yeni ısıtmaya başlamıştı ki, bastıkları zemin aniden sarsıldı.

Kael, Elara ve Soren bir anlığına kazandıkları zaferin huzuruna sarılmışken, gümüş Ruh Çapası kadehi Elara’nın avucunda durduk yere çatlamaya başladı. ÇAAAATTT! Kadehten yayılan gümüş ışık bir anda simsiyah bir aleve dönüştü.

"Ne oluyor?!" diye bağırdı Kael, hemen Elara’nın önüne geçerek. Sağ elindeki altın damarlar fırtınaya tutulmuş gibi tutarsızca parıldıyordu. "Zindan’ı yok etmemiş miydik?"

Soren, gözlüğünü düzeltip çatlayan kadehe doğru fırladı. Yüzündeki o mahcup ifade saniyeler içinde yerini saf bir dehşete bıraktı. "Olamaz... Biz Zindan’ın iradesini yok etmedik. Ruh Çapası, o karanlığı yok etmek için değil, sadece bir nesneye hapsetmek için tasarlanmıştı!"

Kadeh ellerinin arasında patlayarak binlerce kristal tozuna dönüştü. Kadehin içinden sızan siyah duman, doğrudan tapınağın ortasındaki çatlağa aktı.

"Soren... Ne demek istiyorsun?" dedi Elara, kılıcının kabzasını kavrayarak. "Karanlığı kadehe hapsettiysek ve kadeh kırıldıysa..."

"Karanlık serbest kalmadı," dedi Soren, sesi titreyerek. "Astraea’nın çekirdeğine indi. Zindan, bu dünyayı içeriden çürütmeye başladı bile!"

Tam o sırada, Çöküş Tapınağı’nın dışındaki gökyüzü mor bir karanlıkla örtüldü. Çift güneşten biri aniden tutuldu; sanki devasa bir gölge güneşi yutmuş gibiydi. Tapınağın aşağısındaki Astraea Çölü’nden kükreme sesleri geliyordu. Kızıl kumlar, yer altındaki devasa bir güç tarafından yukarı doğru emilmeye, gökyüzünde yüzen kara deliklere akmaya başladı.

"Bizi buraya çeken tesadüf değildi," dedi gür bir ses.

Üç dost hızla arkalarını döndü. Tapınağın kırık kemerinin üzerinde, üzerindeki zaman pelerini rüzgârda dalgalanan Göçebe Lideri duruyordu. Ama adamın yüzündeki çelik maske erimiş, arkasından taşan mor alevler gözlerini kaplamıştı.

"Sen..." dedi Kael, adımlarını öne atarak. "Gövdeni o yaratığa mı kaptırdın?!"

"Hayır Kael," dedi Göçebe Lideri, kıkırdayarak. Sesi artık binlerce farklı insanın aynı anda konuşması gibiydi. "Ben asla Göçebe değildim. Ben Zindan'ın mimarıyım. Soren’i bir kukla olarak kullandım çünkü o parşömeni ve Ruh Çapası’nı buraya getirecek kadar saf tek kişi sizdiniz. Astraea bir dünya değil... Zindan’ın kendisiydi ve siz az önce kapısını tamamen açtınız!"

Göçebe Lideri elindeki zaman tırpanını yere vurdu. Tapınağın zemini ortadan ikiye yarıldı!

Kael, Elara ve Soren altlarındaki zeminin çökmesiyle birlikte dipsiz, kızıl bir zaman uçurumuna doğru düşmeye başladılar.

"Kael! Elara!" diye bağırdı Soren, havada süzülürken elini arkadaşlarına doğru uzatarak. Göğsündeki yara izi yeniden zonklamaya başlamıştı ama bu sefer mor değil, masmavi bir Aether ışığı saçıyordu. "Güçlerinizi birleştirin! Bırakmayın!"

Elara havada takla atarak Kael’in elini yakaladı, Kael ise diğer elini uzatıp Soren’i bileğinden tuttu. Üçü birbirine kenetlendiği an, Soren göğsündeki masmavi ışığı ikisine aktardı. Düşüşleri aniden durdu; zamanın hiç akmadığı, sadece geçmişin ve geleceğin parçalanmış görüntülerinden oluşan bir "Zaman Kasırgası"nın ortasında asılı kaldılar.

Soren, gözlerini kapatıp kasırganın ortasındaki tek bir noktaya odaklandı. "Bu dünyadan kaçamayız ama zamanın akışını büküp bizi bu yıkımdan koruyacak bir 'Zamansal Cebe' sığınabiliriz!"

"Nereye gidiyoruz Soren?!" diye gürledi Kael, altın damarlarından çıkan magma koruyla etraflarındaki gölge oklarını savuştururken.

Soren gözlerini açtı. Göz bebekleri masmavi bir ışıkla parıldıyordu. "Kendi geçmişimize değil... Zindan Mimarı’nın doğduğu ilk ana, zamanın sıfır noktasına!"

Soren, elini boşluğa vurarak masmavi bir zaman kapısı açtı. Üçü birlikte kapının içine doğru çekilirken, Zindan Mimarı’nın devasa gölgesi kasırganın üstünde belirdi.

"Kaçamazsınız!" diye gürledi Mimar. "Geçmişi değiştirseniz bile gelecekte beni yine bulacaksınız!"

Üç dost mavi ışık tünelinin içinde hızla sürüklenirken, kapı arkalarından kapandı.

Gözlerini açtıklarında ne çöl kalmıştı ne de Mimar.

Kael, Elara ve Soren, etrafı devasa mekanik çarklarla, havada duran nehirlerle ve gökyüzünde yüzen devasa piramitlerle kaplı, son derece teknolojik ve kadim bir şehrin ortasındaydı.

Elara kılıcını çekip etrafı kontrol etti. "Neredeyiz biz? Burası Astraea değil..."

Soren yerdeki karmaşık karmaşık sembollere bakarak yutkundu. "Burası... Zindan inşa edilmeden 10.000 yıl öncesi. Krono-Metropolis."

Tam o sırada, arkalarından bir ayak sesi duyuldu. Lüks bir zaman muhafızı zırhı giymiş genç bir adam, elinde parıldayan mızrağıyla onlara doğru yürüyordu. Adam yüzündeki kaskı çıkardığında, Kael ve Elara dehşetle donakaldı.

Genç adam, tam karşısındaki Soren’e bakarak kaşlarını çattı.

"Siz de kimsiniz?" dedi genç adam. "Ve sen... Neden benim yüzümü taşıyorsun?"

Görünüşe göre Soren, Zindan Mimarı’nı durdurmak için gittiği geçmişte, kendi gençliği ve henüz bozulmamış ilk haliyle yüz yüze gelmişti.

Krono-Metropolis’in devasa mekanik çarkları gürültüyle dönerken, Soren kendi gençliğinin şaşkın gözlerinin içine baktı. Ama düşünecek ya da durumu açıklayacak tek bir saniyeleri bile yoktu.

Aniden gökyüzündeki nehirler kan kırmızıya dönüştü. Şehrin tepesindeki devasa piramitler ortadan ikiye yarıldı ve gökyüzünden zifiri karanlık bir çürümek dalgası fışkırdı.

"O olamaz..." dedi Soren, dehşetle sarsılarak. "Mimar bizi buraya kadar takip etmedi... O zaten buradaydı!"

Mimar’ın devasa, mor alevlerle kaplı gölgesi şehrin üzerinde belirdi. Zaman akışı bir anda kırıldı; Krono-Metropolis’teki binlerce insan bir saniye içinde yaşlanıp toza dönüştü, ardından tekrar bebekliklerine dönüp yok oldular. Dehşet verici bir zaman katliamı başlamıştı.

"Seni kaçırdığımı mı sandın Soren?" diye gürledi Mimar. Sesi tüm zaman dilimlerinde yankılanıyordu. "Gelecekten buraya gelerek bana tam da ihtiyacım olan şeyi getirdin: Zamanın Tamamlanmış Döngüsü’nü!"

Kael, sağ elindeki altın damarları son damlasına kadar zorlayarak öne fırladı. Bedeninden yayılan magma fırtınası etraflarındaki zaman kırılmalarını eritmeye başladı. "Elara! Genç Soren’i koru! Eğer o ölürse, gelecekteki Soren de yok olur!"

Elara kılıcını çekip genç Soren’in önüne geçti. Genç adam ne olduğunu anlamadan Elara onu kenara savurdu. Tam o sırada Mimar’ın devasa zaman tırpanı Elara’nın zırhını teğet geçip arkalarındaki mekanik kuleyi toza çevirdi.

Genç Soren, yaşlı hali olan dostumuza baktı. "Sen... Sen bensin! Ben gelecekte bu canavara mı dönüşeceğim?!"

"Hayır!" diye bağırdı Soren. Göğsündeki gümüşi yara izi çılgınlar gibi parıldıyordu. "Sen bu değilsin! Ama eğer bu gece Mimar'ın kalbindeki 'İlk Çirkinliği' söküp atamazsak, evrenin tüm zamanı onun iştahına yem olacak!"

Soren, Kael ve Elara, hayatlarının en kanlı ve en umutsuz savaşına tutuştular.

Mimar, zamanı manipüle ederek Kael’in hamlelerini daha yapılmadan engelliyor, Elara’nın kılıç darbelerini saniyeler öncesine sararak boşa çıkarıyordu. Kael’in vücudundaki altın damarlar patlamaya, derisinden kan yerine erimiş altın akmaya başladı. Elara ise aldığı zaman yaraları yüzünden her saniye daha da zayıflıyordu; saçlarının arasına beyazlar düşmeye başlamıştı.

"Yeteeerrr!" diye kükredi Soren.

Soren, geçmişteki genç halinin elini yakaladı ve gümüşi yara izinden fışkıran tüm Aether enerjisini onun bedenine aktardı. İki Soren’in gücü birleştiği an, Krono-Metropolis’in ortasında zaman tamamen DURDU.

Mimar bile havadaki hamlesinde çakılı kaldı.

Soren, yaşlı gözlerle Kael ve Elara’ya baktı. "Gördüm..." dedi fısıltıyla. "Mimar'ı yok etmenin tek yolunu gördüm. Onun kalbi, Zamanın İlk Çekirdeği ile bağlı. Onu patlatmalıyım. Ama bunu yaparsam... Buradaki tüm zamansal gerçeklik sıfırlanacak."

"Soren, saçmalama!" diye bağırdı Kael, kan tükürerek. "Beraber geldik, beraber döneceğiz!"

"Astraea’ya döneceksiniz," dedi Soren, zoraki bir gülümsemeyle. "Çölün ortasındaki o ilk anımıza... Zindan hiç açılmamış olacak. Siz kurtulacaksınız."

Soren, Mimar'ın devasa göğsüne doğru fırladı. Göğsündeki masmavi Aether ışığını Mimar'ın kalbine sapladı. Mimar dehşet içinde çığlık attı!

BOOOOOOOOOOOOOOOOM!

Tüm gerçekliği kör eden bir beyaz ışık patlaması Krono-Metropolis’i, Mimar’ı ve Soren’i yuttu.

Mavi Gökyüzü ve Mutlu Son (?)

Elara gözlerini açtığında, yüzüne vuran ılık bir rüzgâr hissetti.

Astraea Çölü’ndeydiler. Gökyüzündeki iki güneş parıldıyor, kızıl kumlar sakince rüzgârda süzülüyordu. Ne Zindan vardı, ne mor geçit, ne de Zindan Mimarı...

Yanında Kael duruyordu. Kael’in elindeki altın damarlar tamamen iyileşmişti.

Ve birkaç adım ötede, Soren kumların üstünde oturmuş, gözlüğünü silerek onlara bakıyordu. Yüzünde her zamanki o bilge, sakin ve dost canlısı tebessüm vardı.

"Başardık..." dedi Elara, gözyaşlarına boğularak. Koşup Soren’e sarıldı.

Kael de kahkahalar atarak yanlarına geldi ve ikisini birden kollarıyla sardı. "Ulan profesör! Bizi neredeyse öldürüyordun! Başardın, Zindan'ı da Mimar'ı da geçmişte yok ettin!"

Soren gülümsedi. "Evet... Her şey bitti. Artık güvendeyiz. Evren kurtuldu."

Üç dost, Astraea Çölü'nün ufkunda yükselen yeni güne doğru yürümeye başladılar. Her şey mükemmeldi. Zindan yok olmuş, Soren kurtulmuş, dostlukları kazanmıştı. Mutlu son gerçekleşmişti...

TERS KÖŞE / FİNAL

Yürürlerken Soren aniden durdu.

"Soren? Bir şey mi oldu?" dedi Elara, arkasına dönerek.

Soren onlara bakmıyordu. Gözlerini gökyüzündeki çift güneşe dikmişti. Yüzündeki o sıcak tebessüm saniyeler içinde dondu, yerini buz gibi, ifadesiz bir boşluğa bıraktı.

Yavaşça gözlüğünü çıkardı. Ve yere atıp topuğuyla kırdı. ÇAAAAAT.

"Soren... Ne yapıyorsun?" dedi Kael, içinin aniden buz gibi bir korkuyla kaplandığını hissederek.

Soren başını yavaşça iki dostuna doğru çevirdi. Gözbebekleri yoktu. Gözlerinin içi masmavi ya da mor değil... zifiri, dipsiz bir kapkaranlıktı.

"Siz gerçekten Mimar'ı yok ettiğimi mi sandınız?" dedi Soren. Sesi artık ne Soren'in sesiydi, ne de Zindan'ın... Bu ses, var olan tüm evrenin sonunu getirecek olan kadim Yıkım'ın kendi sesiydi.

Kael ve Elara dehşet içinde geri çekilmeye çalıştılar ama ayakları hareket etmiyordu. Aşağı baktıklarında, gölgelerinin çoktan Soren'in ayaklarının altına aktığını ve bedenlerini emdiğini gördüler.

"Soren Krono-Metropolis'te Mimar'ın kalbini patlattığında ölmedi..." dedi Soren, soğuk bir pişkinlikle. "Soren, Mimar'ın ta kendisi oldu. Zamanın sıfır noktasında Mimar'ı ben yarattım. Ben Soren'dim, Soren de Mimar'dı. Döngü asla kırılmadı."

Elara dehşet içinde çığlık attı: "Hayır! Bizi kurtardın! Anılarımız... Ruh Çapası..."

"Anılarınız bir yalandı Elara," dedi Soren. Elini kaldırdı.

O an, etraflarındaki güzel çöl manzarası bir illüzyon gibi eriyip gitti. Aslında Astraea Çölü’nde değillerdi. Zindan’ın en derin, en zifiri karanlık hücresinde, zamansal zincirlerle tavana asılmış halde duruyorlardı. Bedenleri yarı çürümüş, zihinleri ise Soren’in onlara yaşattığı bu "mutlu son" illüzyonuna hapsedilmişti.

Soren, zincirlerle bağlı olan Elara ve Kael'e acıyan gözlerle baktı.

"Sizi öldürmeyeceğim," dedi Soren, arkasını dönüp sonsuz karanlığa doğru yürürken. "Zamanın sonuna kadar bu tatlı hayalin içinde yaşayacaksınız. Siz orada dostunuz Soren ile mutlu sonun tadını çıkarırken... ben dışarıda kalan tüm evreni, tüm yıldızları ve tüm zamanı tek tek silip yok edeceğim."

Zindan'ın devasa demir kapıları gürültüyle kapandı. BAM!

Kael ve Elara, zihinsel illüzyonun içinde sonsuza dek sürecek sahte bir saadetle gülümsüyor, ama gerçek dünyada Zindan'ın karanlığında sonsuza kadar çürümeye terk edilmiş halde, gözlerinden kanlı yaşlar dökerek asılı kalıyorlardı.

Son...

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

10. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.