Spiral merdivenlerden indikçe, Zamansızlık denen o boğucu ve felç edici soğuk yerini beklenmedik bir şekilde ılık, nemli bir havaya bıraktı. Taşların üzerindeki o morumsu sis dağılmış, duvarları kaplayan tuhaf, fosforlu mantarlar etrafa cılız ama huzur verici yeşilimsi bir ışık yaymaya başlamıştı.
Saatlerdir —belki de günlerdir— süren o ölümcül çatışmaların, yıkılan sütunların ve zihinsel işkencelerin ardından üçünün de bedeni sınırı aşmıştı. Soren, Kael’in omzuna iyice yüklenmişti; kırık kaburgası yüzünden attığı her adımda yüzü buruşuyor, derin nefes alamıyordu. Kael’in yanağındaki yara kuruyup kabuk bağlamıştı ama yürürken sol bacağını hafifçe sürüklüyordu. Elara ise elindeki kılıcı kınına sokmuş, zırhının sıkıştırdığı kanayan omzunu dindirmeye çalışıyordu.
Merdivenlerin bittiği yerde, bir zamanlar antik tapınağın muhafızlarının veya rahiplerinin dinlenme odası olduğu anlaşılan geniş, korunaklı bir mağara belirdi. Ortada, yıllar önce kurumuş ama taş yatağı hâlâ duran küçük bir havuz ve köşede rüzgâr almayan kuytu bir girinti vardı. En önemlisi, burada devasa yaratıkların veya zaman tuzaklarının izi yoktu.
"Duruyoruz," dedi Elara, sesindeki yorgunluk ve rahatlama birleşerek.
Kael, Soren’i yavaşça duvara yaslayarak yere oturttu. "Şükürler olsun... Bir adım daha atsaydım, beni buraya gömmeniz için yalvaracaktım."
Soren sırtını soğuk taşa yaslayıp derin bir soluk aldı. "Burası... büyünün nötr olduğu bir alan. Tapınağı inşa edenler, ritüellerden önce dinlenmek için böyle 'güvenli cepler' yaratırlardı. Büyü burada bize zarar veremez."
Elara sırtındaki yırtılmış deri çantayı yere bıraktı. İçinden Kael’in yolculuğun başında zorla çantaya tıkıştırdığı kurulmuş et parçalarını, biraz sertleşmiş ekmeği ve Soren’in yanında taşıdığı küçük gümüş matarayla birkaç kurutulmuş meyveyi çıkardı.
"Alın," dedi Elara, yiyecekleri ortadaki düz taşın üzerine dizerek. "Biliyorum bir ziyafet değil ama güç toplamamız gerek."
Kael kurutulmuş eti kapar gibi aldı ve büyük bir ısırık aldı. Çiğnerken gözlerini kapattı. "Tanrım... Hayatımda yediğim en lezzetli şey olabilir. Bir krallık ziyafetine değişmem."
Soren matarasından bir yudum su alıp sertleşmiş ekmeği yumuşatmaya çalıştı. "Gözlüğüm olmadan eti ekmekten ayırt edemiyorum ama tadı fena değil," dedi hafif bir kıkırdamayla.
Bu küçük şaka, odadaki o ağır ve kasvetli havayı bir anda dağıttı. Üçü de aynı anda gülümsemeye başladı. Yüzlerindeki toz, kan ve çamur katmanlarının arasından beliren bu tebessüm, geçirdikleri cehennemin ortasında küçük bir vahaya benziyordu.
"Hatırlıyor musunuz?" dedi Kael, etinden bir parça daha koparırken. "Lordun zindanından kaçtığımız o ilk gece... Yine böyle bir mağarada sığınmıştık. Soren korkudan bir köşede tir tir titriyordu, Elara ise kılıcını bileyip duruyordu."
"Ben titremiyordum," diye itiraz etti Soren, parmağıyla olmayan gözlüğünü burnuna doğru iterken. "Sadece... vücudum hücresel düzeyde bir gerilim yaşıyordu."
"Soren, adamın teki kapıyı kırarken sen bize antik kilitlerin tarihçesini anlatıyordun!" dedi Elara gülerek. Yeşil gözlerindeki o sert bakış yerini yumuşak bir parıltıya bırakmıştı. "Ama kabul etmeliyim, o gece sen o gizli geçit haritasını çözmeseydin, üçümüz de o zindanın dibinde çürüyecektik."
"Ve sen o muhafız komutanını tek hamlede yere sermeseydin," dedi Kael, Elara’ya bakarak, "O haritanın hiçbir anlamı kalmayacaktı. Sen gerçeği söyle Elara... O kılıcı nerede öğrendin öyle kullanmayı? Bazen bir kızıldan çok bir savaş iblisini andırıyorsun."
Elara’nın yüzündeki gülümseme biraz solgunlaştı ama bu kez hüzünlü değildi. Yoldaşlarının yanında hissettiği o güven duygusu içini ısıttı. "Babam..." dedi peltekçe. "Ordu kaptanıydı. Ben daha altı yaşındayken elime ahşap bir kılıç tutuşturmuştu. 'Bir gün tek başına kalırsan, seni koruyacak tek şey kendi bileğin olacak' derdi."
"Baban zeki bir adammış," dedi Kael, mataranın kalanını Elara’ya uzatarak. "İç bakalım savaşçı."
Elara sudan bir yudum aldı. Yiyecekler midelerine oturdukça, biten enerjileri yavaş yavaş geri geliyordu. Bu küçük mola, birbirlerine ne kadar muhtaç olduklarını ve aralarındaki bağın sadece bir çıkar ilişkisi değil, gerçek bir dostluk olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı.
Ancak huzur, bu lanetli topraklarda uzun süren bir lüks değildi.
Mağaranın tavanından aniden minik taş parçaları dökülmeye başladı. Duvarlardaki yeşil fosforlu mantarlar parıldamayı kesip birer birer karardı.
Soren’in yüzündeki tebessüm anında kayboldu. "Güvenli alan... bozuluyor."
Derinlerden, mağaranın tabanının altından gelen devasa bir çatırdı sesi yükseldi. Zemin, altlarında bir kağıt gibi yırtıldı.
"Ayağa kalkın! Çabuk!" diye bağırdı Elara, hemen kılıcını çekerek.
Zemin çöktüğünde, aşağıdaki devasa boşluktan kaynayan simsiyah, cıva gibi parlak ve canlı bir sıvı yükselmeye başladı. Sıvı, taşlara temas ettiği an onları eritiyor, havaya zehirli bir buhar yayıyordu. Bu, Unutuluş Katranıydı; dokunduğu her şeyi maddesel olarak yok eden kadim bir asit gölü.
"Yukarı! Sütunlara tırmanın!" diye haykırdı Kael.
Soren’i belinden yakalayıp mağaranın tavanına doğru uzanan kırık bir taş sütunun üzerine fırlattı. Kendisi de hemen arkasından tırmandı. Elara, sırtındaki çantayı ve kılıcını kavrayıp son anda sütunun üzerine atladı. Tam o sırada bastıkları zemin siyah sıvının altında kalarak tamamen eridi.
"Bu şey yükseliyor!" dedi Soren dehşet içinde aşağı bakarak. Siyah sıvı, sütunun gövdesini yavaş yavaş kemirerek yukarı doğru tırmanıyordu. "Sütun fazla dayanmaz!"
"O zaman durmak yok!" Elara, sütunun tepesinden duvar kenarındaki dar bir taş çıkıntıya baktı. "Kael, Soren’i at! Ben yakalayacağım!"
Elara dar çıkıntıya sıçradı, ayağı kaydı ama son anda tutundu. Kael, Soren’i var gücüyle Elara’ya doğru fırlattı. Elara, Soren’in kolunu yakalayıp çeti ve onu güvenli alana bastırdı. Ardından Kael, erimekte olan sütundan son bir güçle sıçrayarak yanlarına ulaştı.
Ancak çıktıkları bu yeni koridor, onları daha da büyük bir felakete uyandırdı.
Koridorun sonunda devasa, dairesel bir arenayı andıran bir alan vardı. Ve bu alanın ortasında, doğrudan zamanın dokusundan beslenen, kanatları fırtına gibi rüzgâr çıkaran devasa bir Zaman Ejderhası (Chronos) tünemişti. Yaratığın derisi etten değil, katman katman dizilmiş, dönen altın ve gümüş çarklardan oluşuyordu. Gözleri ise iki parlak süpernova gibi parıldıyordu.
Ejderha, davetsiz misafirlerini fark ettiği an devasa başını onlara doğru çevirdi. Ağzını açtığında içinden alev değil, değdiği her şeyi yaşlandırıp toza çeviren gri bir Zaman Nefesi fışkırdı.
"KAYALARDAN KAÇIN!" diye kükredi Elara.
Gri nefes koridorun girişine çarptı. Devasa taş bloklar bir saniye içinde aşınarak kum tanelerine dönüştü.
"Bu... bu imkansız!" diye bağırdı Soren duvara sinerek. "O bir canlı değil! Kristalin gücünden beslenen bir zaman muhafızı! Ona kılıçla zarar veremezsiniz!"
"Denemeden bilemeyiz!" Kael, zırhının altından çıkardığı son fırlatma bıçaklarını ejderhanın gözüne doğru savurdu. Bıçaklar ejderhanın etrafındaki zaman alanına girdiği an havada yavaşladı ve paslanıp yere düştü. "Olamaz..."
Ejderha devasa kanadını savurdu. Oluşan fırtına Elara’yı ve Kael’i savurarak duvarlara çarptı. Elara’nın göğsünden sert bir çatartı sesi geldi, kılıcı elinden fırlayıp arenanın ortasına, ejderhanın pençelerinin tam altına düştü.
Elara yerde acı içinde kıvranırken, Ejderha yavaş adımlarla ona doğru ilerledi. Devasa pençesini Elara’yı ezmek için kaldırdı.
"Elara! Kılıcın değil, çarklar!" diye bağırdı Soren uzaktan, hayati bir keşifle. "Sırtındaki ana çark! Zihnindeki güçle o çarkı durdurman gerek! Kristalin enerjisi sende de var!"
Elara başını kaldırdı. Ejderhanın pençesi üzerine inmek üzereydi. Kaçacak yeri, savunacak kılıcı yoktu. Sadece içindeki o bitmek bilmeyen, sevdiklerini koruma arzusu ve arkadaşlarının inancı vardı.
Elara gözlerini kapattı. Yüreğindeki o kor gibi yanan iradeye odaklandı. Yeşil gözlerini açtığında, bebek irisleri tamamen altın rengi bir ışıkla kaplanmıştı.
"Dur..." dedi Elara, elini havaya kaldırarak.
Ejderhanın devasa pençesi, Elara’nın yüzüne milim kala havada asılı kaldı. Ejderha acıyla kükremeye çalıştı ama sırtındaki çarklar Elara’nın zihinsel baskısıyla gıcırdamaya, tersine dönmeye başladı.
"Kael! Şimdi!" diye bağırdı Elara, burnundan kan süzülürken. Ejderhayı yerinde tutmak tüm zihnini ve ruhunu tüketiyordu.
Kael hiç tereddüt etmedi. Sıkıştığı yerden fırladı, yerdeki Elara’nın kılıcını kapıp Ejderhanın tırmandı. Çarkların arasına kılıcı var gücüyle sapladı.
Devasa bir kıvılcım ve zaman patlaması yaşandı. Ejderha kulakları sağır eden bir çığlık atarak altın ve gümüş çarklarına ayrıldı, ardından parçaları dipsiz karanlığa döküldü.
Patlamanın etkisiyle arena çökmeye başladı.
Elara bilincini kaybetmek üzereydi, vücudu tamamen tükenmişti. Kael onu kucağına aldı, Soren de yanlarına koştu.
Gözlerini hafifçe aralayan Elara, çöken arenanın altındaki katmanları gördü. Kristal hâlâ orada değildi. Şimdi önlerinde, kristalin muhafaza edildiği ana çekirdeğe giden, binlerce farklı zaman boyutunun kapılarının bulunduğu devasa bir Boyutlar Geçidi yükseliyordu.
Elara, Kael’in omzuna başını koyarken fısıldadı: "Hâlâ... ulaşamadık..."
"Ulaşacağız Elara," dedi Kael, tükenmiş bir sesle ama gülümseyerek. "Dünyanın sonuna gitmemiz gerekse bile..."Boyutlar Geçidi’nin eşiğinde durduklarında, etraflarındaki gerçeklik tamamen çökmüştü. Havada süzülen devasa zaman kapıları, devasa bir aynanın bin parçaya kırılması gibi etrafa saçılmıştı. Her bir kapının arkasında farklı bir zaman dilimi görünüyordu: Birinde gökyüzü alevler içinde yanıyor, diğerinde sonsuz bir kar fırtınası hüküm sürüyor, bir başkasında ise kadim krallık henüz kurulmamışken yükselen bakir ormanlar uzanıyordu.
Soren, göğsünü sımsıkı tutarak çömeldi. Kanayan dudaklarını sildi, kırık gözlüğünün çerçevesini cebine tıkıştırdı. Yüzünde ilk defa entelektüel bir merak değil, katıksız bir kırgınlık ve tükenmişlik vardı.
"Olmayacak..." diye fısıldadı Soren. Sesi öyle cılız çıkmıştı ki rüzgârda neredeyse kayboldu. "İncelediğim hiçbir antik metinde böyle bir boyutsal sapmadan bahsedilmiyordu. Biz... biz yanlış kapıdayız. Buradan öteye giden bir yol yok. Yüzyıllardır çözülemeyen bir denklemin parçası olduk ve başından beri kandırıldık."
Kael, Elara’yı yavaşça taşın üzerine bıraktıktan sonra dizlerinin üzerine çöktü. Ellerine baktı; parmak boğumları parçalanmış, deri zırhı kan ve çamurla kaplanmıştı. Bakışlarını karanlık boşluğa dikti.
"Harika," dedi Kael, acı bir gülüşle. Sesinde alaycılıktan ziyade derin bir çaresizlik vardı. "Yani o kadar yaratıkla boğuştuk, kemiklerimiz kırıldı, ciğerlerimiz yandı... sırf bu boşluğa bakıp pes etmek için mi? Benim hayal ettiğim son bu değildi Soren. Kristali alacaktık, Elara ailesini geri getirecekti, ben de bir daha asla bir soylunun önünde diz çökmeyecektim. Hepsi bir hiç miydi?"
Elara, taşın soğukluğunu sırtında hissederken gözlerini gökyüzündeki kapılara dikti. İçindeki o büyük yangın, ilk defa bu kadar cılız bir kora dönüşmüştü. Kendi hırsı yüzünden Soren’in kaburgası kırılmış, Kael ölümün eşiğinden dönmüştü. Ve sonuç? Hiçlik.
"Özür dilerim..." dedi Elara. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarındaki tozları temizleyip çenesinden damladı. "Sizi bu cehenneme ben sürükledim. Onları geri getirme arzum gözlerimi kör etti. Şimdi ne bir çıkışımız var ne de kristal..."
Kael başını salladı, gidip Elara’nın yanına oturdu. Yorgun elini Elara’nın titreyen omzuna koydu. "Hey... Saçmalama kızım. Seni buraya kimse zorla getirmedi. Bizi o zindandan çıkardığın gün, kaderimizi birbirine bağladık. Eğer bir hataysa, bu üçümüzün ortak hatası."
Soren de zorlukla sürünerek yanlarına geldi. Bir elini Kael’in, diğer elini Elara’nın omzuna koydu. "Kael haklı. Bir sonuca ulaşamamış olabiliriz Elara... Belki de o kristal insan zihninin kavrayamayacağı bir lanettir. Ama şu an hayattayız ve hâlâ birbirimize sahibiz. En büyük keşifler, başarısızlığın en derin olduğu anlarda yapılır."
Üçü, yıkıntılar arasında birbirine kenetlenmiş halde dururken, beklenmedik ve fantastik bir olay gerçekleşti.
Aralarındaki bu samimi dostluk bağı, birbirlerine duydukları o derin sadakat, etraflarındaki bozuk zaman alanında tuhaf bir dalgalanmaya yol açtı. Zamansızlık boyutu, sadece geçmişin acılarıyla değil, ölümlülerin sunduğu en saf duygularla da rezonansa giriyordu.
Aniden etraflarındaki zifiri karanlık yerini altın sarısı ve gümüş rengi bir sıvıya bıraktı. Havada süzülen zaman kapıları birer birer eriyerek devasa, parıldayan bir Zaman Nehrine dönüştü.
Nehrin içinden, tamamen ışıktan şekillenmiş fantastik bir varlık emsalsiz bir zarafetle yükseldi. Bu ne bir canavardı ne de bir muhafız. Yıldız tozlarından oluşmuş devasa bir Zaman Anası (Aethel) idi. Yüzü yoktu ama bakışları doğrudan ruhlarına dokunuyordu.
"Yüzyıllardır bu eşikten geçen sayısız kral ve savaşçı gördüm," dedi varlık. Sesi bir ninni kadar yumuşak ama kâinat kadar görkemliydi. "Hepsi buraya bencil hırslarla geldiler ve yok oldular. Ama siz... birbirinizin ışığı oldunuz."
Işıktan varlık uzandı. Dokunduğu anda, üçünün bedenindeki tüm ölümcül yaralar, kırık kemikler ve tükenmişlik mucizevi bir şekilde iyileşmeye başladı.
"Bize kristali verecek misiniz?" diye sordu Elara heyecanla öne atılarak.
Zaman Anası başını hafifçe iki yana salladı. "Hayır, Elara. Kristal bu kadar kolay teslim edilemez. O, tek bir mekânda saklı değil; geçmişin, şimdinin ve geleceğin üç farklı kırılmasında bölünmüş halde tutuluyor. Bir illüzyona ve testler silsilesine ulaştınız ama özüne henüz yaklaşmadınız bile."
"Ne?!" diye bağırdı Kael, kollarını havaya kaldırarak. "Yani tüm bu yaşadıklarımız sadece bir ön sınav mıydı? Şaka mı bu?"
"Gerçek güç, ona hazır olmayan ellere verilmez," dedi Zaman Anası. Varlık elini salladığında Zaman Nehrinin ortasından üç devasa, karanlık geçit daha belirdi. "Gözyaşı Kristali’ne giden yol, bu üç zamansal katmandan geçer. Biri geçmişinizin en karanlık kabusuyla, biri şimdiki korkularınızla, diğeri ise gelecekte ödeyeceğiniz bedelle yüzleşmenizi ister."
Soren derin bir nefes alarak kırık gözlük çerçevesini cebine koydu. "Demek teoloji ve zaman teorileri haklıymış... Kristal tek bir parça değil, üç zamansal mühürle korunan bir kavrammış."
Zaman Anası yavaşça ışığa dönüşüp yok olmaya başlarken son sözleri yankılandı: "Yaralarınızı iyileştirdim çünkü gerçek sınav şimdi başlıyor. Her bir geçit, aranızdaki bağı ve ruhunuzu parçalamak için sınayacak. Kristali istiyorsanız, üç zamansal mührü de kendi ellerinizle kırmalısınız."
Işık çekildiğinde etraf yine karanlık, devasa çarkların ve uçurumların olduğu amansız bir labirente dönüştü. Önlerinde duran üç karanlık kapı, içeriden tüyler ürpertici fısıltılar yayıyordu.
Elara tazelediği gücüyle kılıcını çekti. Karşısındaki engellerin bitmediğini, aksine Kristal'in sandıklarından çok daha uzak ve tehlikeli bir noktada olduğunu anladı. Ama bu kez dostlarının gözündeki kararlılığı görüyordu.
"Kristal bizi bekliyor," dedi Elara, üç karanlık geçide bakarak. "Kaç katman, kaç sınav olursa olsun... pes etmek yok."
Kael hançerlerini döndürdü, yüzünde o kurnaz tebessüm belirdi. "Madem eğlence yeni başlıyor, ilk kapıyı ben seçiyorum."
