Karanlık onları bir canavarın midesi gibi yuttu. Taşların kırılma gürültüsü zindan benzeri geçitte yankılanırken, üçü birden metrelerce aşağıya, nemli ve kaygan bir meyilden aşağı yuvarlandı. Sert kayalara çarpan bedenlerinden çıkan sesler, gecenin zifiri karanlığında yankılanıyordu.
Elara, sırtını sert bir dikite çarparak durabildi. Akciğerlerindeki tüm hava bir anda boşalmış gibi hissetti. Birkaç saniye boyunca sadece karanlıkta soluklanmaya çalıştı, ciğerlerine dolan küf, pas ve yoğun kükürt kokusu boğazını yaktı. Dirseklerinin üstünde doğrulurken, vücudunun her bir noktasındaki sızıyı hissetti.
"Kael? Soren?" diye bağırdı, sesi boşlukta çınladı. Sesindeki o nadir panik kırıntısı hemen göze çarpıyordu.
Birkaç metre öteden boğuk bir öksürük ve taş tıkırtısı geldi. "Buranın... buranın mimarına kişisel bir garezim var," diye inledi Kael. Sesi hırıltılıydı. Sol omzunu tutarak karanlığın içinden doğrulmaya çalışıyordu. "Bir daha beni harabelere sürüklemene izin verirsem, kendi hançerimle kendimi bıçaklayacağım Elara."
"Soren nerede?" Elara hemen ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama aldırmadı.
Daha ileride, küçük bir taş yığınının altından hafif bir ışık sızdı. Soren’in fenerinin camı çatlamış, ama ateşi hâlâ mucizevi bir şekilde sönmemişti. Soren, toza batmış yüzü ve yana kaymış gözlüğüyle taşların arasından sürünerek çıktı. Deri çantası yırtılmış, parşömenlerinin bir kısmı etrafa saçılmıştı.
"Harita..." diye mırıldandı Soren, gözlüğünü düzeltmeye çalışırken parmakları titriyordu. "Haritada böyle bir alt seviye yoktu. Burası... burası tapınağın katakompları değil. Burası Sürgünler Eşiği."
Kael üstünü başını silkeleyip Elara’nın yanına geldi. Yanağındaki açık yara hâlâ kanıyordu, kan damlaları deri zırhının yakasına damlamaktaydı. "Haritanın canı cehenneme Soren. Neredeyiz ve yukarı nasıl çıkacağız? Ya da daha önemlisi, o lanet kristal hâlâ ulaşabileceğimiz bir yerde mi?"
Soren fenerini kaldırıp etrafı aydınlatmaya çalıştı. Işık, yüksekliği yüz metreyi bulan devasa bir alt salona yayıldı. Duvarlar, insan kemiklerinin ve zırh parçalarının taşlaşmış kalıntılarıyla kaplıydı. Ama en korkunç olanı, tavanı kaplayan devasa, simsiyah yapılardı. Bunlar basit taşlar değil; sarmaşık gibi birbirine dolanmış, canlı gibi kımıldayan karanlık kütlelerdi.
Ve tam karşılarında, devasa bir taş kapı yükseliyordu. Kapının üzerinde yan yana dizilmiş üç farklı dairesel yuva vardı. Yuvaların etrafında ise antik dilde şu sözler kazınmıştı: Ruhunu dökmeden, geçidi açamazsın.
"Görünüşe göre," dedi Soren feneri duvardaki yazılara yaklaştırarak, "Geçit doğrudan kentin altındaki labirentlere çıkıyor. Kristal bu harabenin en alt katmanında bile değil... O, zamanın büküldüğü başka bir boyutsal katmanda saklı. Ve bu kapı, o labirentin sadece ilk kilidi!"
"Yani önümüzde koca bir labirent var ve burası sadece atıştırmalık kısmı mı?" dedi Kael, gözlerini etraftaki karanlık girintilere dikerek. Bıçaklarını kınından çıkardı, çeliğin birbirine sürtünürken çıkardığı 'şlink' sesi sessizliği böldü. "Gelişimizi haber aldılar bile. Dinleyin."
Derinlerden gelen bir sürüme sesi duyuldu. Taşların üzerinde sürünen binlerce kabuklu bacağın sesi... Karanlık fısıltılar katlanarak arttı.
Sallanan fener ışığının erişemediği gölgelerden, insan boyunda, kapkara kabuklu ve birden fazla gözü olan yaratıklar süzülmeye başladı. Duvarlardaki kemiklerden beslenen, yüzyıllardır aç kalmış Karanlık Yiyiciler.
"Kael, Soren’i koru!" diye bağırdı Elara. Belindeki kılıcını öyle bir hırsla çekti ki, çeliğin soğukluğu parmaklarına işledi. Yeşil gözleri alev gibi parıldıyordu. "Soren, kapıyı incele! O kilitler nasıl açılıyor?"
"Anahtar falan yok!" diye haykırdı Soren panikle duvarı incelerken. "Metinde 'Üç büyük günahın ve üç büyük acının kanı' diyor! Kapı, buraya girenlerin en karanlık anılarını ve kanını istiyor! Bir ayin bu!"
"Harika!" Kael ileri atıldı, ilk gelen yaratığın kabuklu kafasına hançerini sapladı. Yaratıktan siyah, asitli bir sıvı fışkırdı. Kael son anda geriye sıçradı ama sıvının bir damlası çizmeyi yakıp geçti. "Acı diyorsan bende çok var Soren! Ama bu yaratıklar bizi diri diri yemeden önce karar verin!"
Elara, iki yaratığın aynı anda yaptığı hamleyi kılıcıyla savuşturdu. Metal ve kemik birbirine çarptığında kolu uyuştu. Yaratıklardan biri duyargasıyla Elara’nın zırhını çizdi, göğsünde sıcak bir kan sızısı hissetti. Ancak Elara gerilemedi; dönerek attığı tekmeyle yaratığı geriye savurdu ve kılıcını tam göğsünün ortasındaki yumuşak dokuya soktu.
"Soren! Ne yapmamız gerekiyor, açık konuş!" Elara nefes nefese kalmıştı. Kızıl saçları kan ve terden yüzüne yapışmıştı.
"O üç yuva..." Soren, titreyen elini ilk yuvaya koydu. "Her birimiz elimizi bir yuvaya koymalıyız! Kapı ruhumuzdaki acıyı emecek. Ama bu sadece labirente giden kapıyı açacak! Gerçek kristal için daha kaç katman geçmemiz gerekecek bilmiyorum!"
"Başka yolumuz var mı?!" Kael bağırdı. Bir diğer yaratığın bacağını kesmiş ama arkadan gelen üçüncüsü tarafından duvara sıkıştırılmıştı. Yaratığın kıskaçları Kael’in boğazına milim kala duruyordu.
"Yok!" dedi Soren.
"O zaman ne duruyoruz?!" Elara bir hamlede Kael’i sıkıştıran yaratığı arkasından bıçaklayarak devirdi. Kael’in elinden tutup hızla kapıya doğru çekti.
Üçü de devasa taş kapının önüne geldi. Arkalarında onlarca devasa yaratık çemberi daraltıyordu. Tavan sarsılıyor, toz ve taş yağmuru devam ediyordu.
"Hazır mısınız?" diye sordu Elara. Arkadaşlarının gözlerinin içine baktı. Soren korkudan titriyor ama kaçmıyordu. Kael ise yanağındaki kanı silmiş, her zamanki meydan okuyan bakışıyla duruyordu.
"Seninle ölüme gitmek planlarım arasında yoktu Elara," dedi Kael fısıltıyla. "Ama galiba başka seçeneğim kalmadı."
"Ben... ben akademik olarak buna hazır değilim," diye mırıldandı Soren, zoraki bir tebessümle. "Ama sizinle olduğum için pişman değilim."
"Üç deyince," dedi Elara. Kalbi göğsünü delercesine atıyordu. "Bir... iki... üç!"
Üçü aynı anda ellerini kapıdaki dairesel yuvalara bastırdı.
O anda zaman durdu. Yaratıkların çığlıkları, düşen taşların gürültüsü birden kesildi.
Elara’nın zihnine devasa bir acı dalgası enjekte edildi. Göğsüne bir mızrak saplanmış gibi çığlık attı. Zihninde sekiz yaşındaki hali belirdi; yangının ortasındaydı, annesinin eli ellerinden kayıyordu: "Elara, kaç! Arkana bakma!" Kapı, Elara’nın ruhundaki bütün o derin hüznü emiyordu.
Yanında Kael ve Soren de kendi geçmişlerinin en ağır işkenceleriyle yüzleşerek çığlık atıyorlardı. Ellerinden kapıya doğru kırmızı, mor ve gümüş rengi damarlar süzülmeye başladı.
Üçünün kararlılığı birleştiğinde, kapıdan muazzam bir şok dalgası yayıldı. Arkalarındaki yaratıklar toz olup savruldu. Devasa taş kapı ağır ağır ikiye ayrıldı.
Ancak kapının arkasında parıldayan efsanevi bir kristal yoktu.
Gözlerinin önüne serilen şey; sonu görünmeyen, zamanın kaydığı, içinde yerçekiminin olmadığı ve ters dönmüş mimarilerin havada yüzdüğü kapkaranlık, sonsuz bir Zaman Labirentiydi. Derinlerden, kristali koruyan binlerce kadim mühürden birinin uğultusu geliyordu. Kristal hâlâ çok uzakta, bu imkansız labirentin en alt ve en tehlikeli katmanındaydı.
Elara dizlerinin üstünden doğruldu, kanayan kollarını sarmaya çalıştı. Karşıdaki sonsuz karanlık labirente baktı.
"Pekala..." dedi Elara, kılıcının kabzasını tekrar sıkıca kavrayarak. "Görünüşe göre asıl yolculuk yeni başlıyor."
Sonsuzluğa uzanan Zaman Labirenti, sanki yerçekiminin ve mantığın kurallarını tamamen unutmuş devasa bir kâbus gibiydi. Havada süzülen ters dönmüş taş merdivenler, sonsuz düşüşe mahkûm görünse de sabit duran devasa sütunlar ve morumsu bir sisin içinden yükselen buz gibi bir uğultu... Burada zaman düz bir çizgide akmıyordu; her adımda havadaki baskı artıyor, göğüs kafeslerini ezmek istercesine akciğerlerini sıkıştırıyordu.
Elara bir süre geçidin eşiğinde durup karşıya baktı. Avuçları terlemiş, yaralanan kolundaki sızı deri zırhının kumaşını ıslatan sıcak kanla birlikte şiddetlenmişti.
"Soren," dedi Elara, sesi yankılanarak sisin içinde kaybolurken. "Bana buranın sadece büyük bir geçit olduğunu söyleme."
Soren gözlüğünü çıkarıp üzerindeki tozlu kumaş parçasıyla silmeye çalıştı ama parmakları titrediği için gözlük yere düştü. Aceleyle eğilip aldı, doğruluğunda yüzündeki dehşet net bir şekilde okunuyordu. "Burada... burada haritaların hiçbir hükmü yok Elara. Burası Zamansızlık. Bin yıl önceki o büyük felakette parçalanan boyutların birleştiği yer. Kristal bu labirentin kalbinde saklıysa, oraya ulaşmak için mekânı değil, kırılmış zaman dilimlerini geçmemiz gerekecek."
"Yani kısacası," dedi Kael, kırık bir sütunun kenarına oturup bacağını uzatırken. Bıçağıyla çizmesindeki çamuru kazıyordu ama gözleri sürekli çevredeki gölgelerdeydi. "Tek bir yanlış adımda ya bebekliğimize döneceğiz ya da buruşuk birer ihtiyar olarak aşağı düşeceğiz. Muazzam. Gerçekten harika bir pazar gezisi."
"Nefret ediyorsan geri dönebilirsin Kael," dedi Elara sertçe, arkasına dönmeden. "Seni buraya zorla getirmedim."
Kael elindeki bıçağı bir anlığına durdurdu. Başını kaldırıp Elara’nın kanlı kızıl saçlarına, dik durmaya çalışan ama yorgunluktan sarsılan omuzlarına baktı. Sesindeki alaycı ton bir anda silindi, yerini derin bir kırgınlığa bıraktı.
"Geri dönmek mi?" Kael acı bir şekilde kıkırdadı. "Nereye döneceğim Elara? Şehirdeki o lağım kokulu sokaklara mı? Yoksa her gece sırtımda hissettiğim o ihanet izlerine mi? Benim gidecek bir evim yok. Sana inandım. O kristali alıp geçmişi düzeltebileceğimize inandım. Ama bak şuna..." Kael etraflarındaki uçsuz bucaksız, devasa boşluğu işaret etti. "Burada ölürsek kimse bizi hatırlamayacak bile. Değer miydi? Gerçekten değdi mi?"
Elara yanıt veremedi. Boğazına bir yumru oturdu. Kael haklıydı. Ailesini geri getirme hırsı, kendi acısı, etrafındaki tek dostlarını da bu cehennemin ortasına sürüklemişti. "Ben... sadece her şeyi düzeltmek istedim," diye fısıldadı. Sesindeki o sarsılmaz kararlılık ilk defa bu kadar belirgin bir şekilde çatlamıştı.
"Duygusallığı bir kenara bırakın!" dedi Soren aniden. Sesi fısıltıyla haykırış arasında gidip geliyordu. "Bunu hissettiniz mi?"
Havada ani bir ısı düşüşü yaşandı. Soludukları hava buharlaşmaya, adımlarının altındaki taşlar ince bir buz tabakasıyla kaplanmaya başladı. Sis dalgalandı ve labirentin derinliklerinden devasa bir karartı süzülerek yükseldi.
Bu bir canavar değildi; zırhlar giymiş, yüzü olmayan, göz yuvalarından mavi alevler fışkıran devasa bir Kader Muhafızıydı. Elinde gümüş rengi, etrafa zaman dalgaları yayılan devasa bir mızrak tutuyordu.
"Geri çekilin!" diye kükredi Elara, kılıcını kaldırarak.
Ancak hareket etmek imkânsız gibiydi. Muhafız mızrağını yere vurduğunda, etraflarındaki zaman yavaşladı. Elara’nın hamlesi adeta bir suyun altındaymışçasına ağırlaştı.
Muhafız devasa mızrağını Soren’e doğru savurdu. Soren, üzerindeki o ağır zaman baskısı yüzünden kaçamadı. Mızrağın sapı Soren’in göğsüne sertçe çarptı. Soren bir çuval gibi savrularak havada süzülen taşlardan birine çarptı ve yere yığıldı. Ağzından kan süzülürken gözlüğü taşların arasında parçalandı.
"Soren!" Kael, zamana meydan okurcasına var gücüyle ileri atıldı. Çift hançerini muhafızın zırh aralıklarına saplamaya çalıştı ama çelik, kadim zırha çarptıkça kıvılcımlar saçıp kırıldı. "İşe yaramıyor! Bu şey gerçek maddeden yapılmamış!"
Muhafız, Kael’i tek bir el hamlesiyle boğazından yakalayıp havaya kaldırdı. Kael’in yüzü morarmaya, nefesi kesilmeye başladı. "Elara..." diye inledi Kael, gözleri kararırken. "...kaç..."
Elara çaresizlikle doldu. Yüzyıllardır süren o yalnızlık, ailesini kaybettiği anki o derin pişmanlık zihninde patladı. 'Yine başarısız oluyorsun,' dedi zihnindeki o fısıltı. 'Yine sevdiklerini koruyamıyorsun.'
"HAYIR!" Elara acı dolu bir çığlık attı. Damarlarındaki kan sanki kaynamaya başladı. Yeşil gözlerindeki parıltı, alev rengi bir ışığa dönüştü. İçindeki öfke ve pişmanlık, bedeninde hapsolan kadim büyüyü tetikledi.
Elara zamandaki o ağırlaşmayı yırtarak öne atıldı. Kılıcını iki eliyle sımsıkı kavradı ve sıçradı. Muhafızın Kael’i tutan zırhlı koluna var gücüyle indi. Kılıcın çeliği, Elara’nın içindeki ateşle parladı ve muhafızın kolunu gölge ve buz parçalarına ayırarak kesti.
Kael yere düşüp öksürmeye başladı. Muhafız acıyla böğürürken Elara yere indi, dönerek kılıcını muhafızın göğsündeki çekirdeğe sapladı. Muhafız, devasa bir ışık patlamasıyla havaya saçılan mavi zerreler halinde yok oldu.
Patlamanın etkisiyle havada yüzen taşlar şiddetle sallandı. Elara nefes nefese yere çöktü, kılıcına dayanarak ayağa kalkmaya çalıştı. Elleri öyle şiddetle titriyordu ki kılıcı neredeyse elinden düşürecekti.
Koşarak Soren’in yanına gittiler. Kael, Soren’i başından tutarak doğrulttu. Soren güçlükle öksürüyor, eliyle göğsünü tutuyordu.
"Kaburgam... galiba kırıldı," dedi Soren zoraki bir tebessümle. Parçalanmış gözlüğüne baktı. "Sanırım artık haritayı okuyamayacağım Elara."
Elara Soren’in yanına diz çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Özür dilerim," dedi sesi titreyerek. "Sizi buraya getirmemeliydim. Benim kişisel intikamım, benim hırsım yüzünden öleceksiniz."
Kael Soren’in omzuna destek oldu, ardından Elara’ya baktı. Gözlerindeki kızgınlık gitmiş, yerini derin bir kabullenişe bırakmıştı. "Saçmalama kızım. Zindandan kaçtığımız o gece sana bir söz verdik. İyi günde de kötü günde de beraberiz dedik. Şimdi burada ağlayıp duracak mısın, yoksa bize bir çıkış yolu mu bulacaksın?"
Soren kanlı elini Elara’nın koluna koydu. "Kristal... o kristal sadece senin değil Elara. O hepimizin tek umudu. Devam etmek zorundayız."
Elara gözyaşlarını sildi. Arkadaşlarının yüzündeki kararlılık, içindeki o kırılmış ruhu yeniden birleştirdi. Soren’i yavaşça ayağa kaldırdılar. Soren, Kael’in omzuna dayanarak yürümeye başladı.
Önlerinde, labirentin daha da derinliklerine inen, her adımı karanlığa ve belirsizliğe çıkan spiral şeklinde bir merdiven belirdi. Kristal hâlâ çok uzaktaydı; kaç katman daha geçmeleri gerektiği, kaç tuzakla karşılaşacakları meçhuldü. Üstelik hepsinin bedeni yara bere içindeydi ve güçleri tükenmek üzereydi.
Elara merdivenlerin ilk basamağına adım attı. Kızıl saçlarını geriye savurdu ve karanlığa doğru baktı.
"Devam ediyoruz," dedi Elara. "Her ne gelirse gelsin."
