Buz gibi bir rüzgar, yüzyıllar boyunca harabeye dönmüş kadim krallığın kırık sütunları arasında yırtıcı bir hayvan gibi uluyordu. Ay ışığı, üzerlerini simsiyah sarmaşıkların sardığı taş bloklara adeta çekinerek, cılız bir çizgi halinde dokunuyordu. Burası, haritalardan silinmiş, zamanın unuttuğu o karanlık ormanın kalbiydi. Deep denilen bu topraklarda havadaki metalik koku ve buz kesen soğuk, yaklaşan tehlikenin ilk habercisiydi.
Bin yıl önce gökyüzü parçalandığında, Tanrı Yüce’nin varoluşun son anlarında döktüğü o tek damla gözyaşı, burada efsanevi bir kristale dönüşmüştü. Evreni yeniden yaratma, zamanı geri sarma gücü… On sekiz yaşındaki Elara için bu kelimeler soyut bir efsane değildi. Bu, ailesinin katledildiği o kanlı geceyi hiç yaşanmamış kılmak, kaybettiği sıcak evi geri getirmek demekti.
Elara, yıkık bir kemerin altındaki gölgede büzülmüş, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. Üzerindeki deri zırh sürtünmeden aşınmıştı. Rüzgar, uzun dalgalı kızıl saçlarını tel tel yüzüne savururken, alev gibi yanan yeşil gözlerini gecenin karanlığına dikmişti. Parmakları, kılıcının kabzasını o kadar sıkı kavramıştı ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Yıllardır hayatta kalmak için dövüşmüş, aç kalmış, bıçaklanmıştı; bedenindeki her bir yara izi ona neden burada olduğunu hatırlatıyordu.
"Nefes alışın çok yüksek, Elara. Üç metre öteden duyuluyor," dedi sağ tarafındaki gölgeden yükselen pürüzsüz bir ses.
Bu Kael’di. Bıçak ustası, sokakların büyüttüğü, insanlara asla güvenmeyen o kurnaz haydut. Bedenindeki esneklik ve soğukkanlılığı, çocukluğunu hırsız loncalarında geçirmesinden geliyordu. Paraya ve güce tapar gibi görünse de Elara için canını ortaya koyacak kadar sadıktı—her ne kadar bunu asla itiraf etmese de.
"Kendi kalp atışını dinle Kael, sonra benim nefesime laf et," diye mırıldandı Elara, gözlerini karşıdaki kapıdan ayırmadan. Yüzündeki kaslar gergindi, alt dudağını hafifçe ısırdı.
"İkiniz de kapağınızı kapatır mısınız lütfen?" Soren, grubun en arkasında, yere çömelmiş haldeki minyatür pirinç fenerin ışığında bir parşömeni inceliyordu. Soren, soylu bir akademiden kaçmış, antik diller ve mekanik düzenekler konusunda bir dahi olan bilgindi. Gerçek dünyanın sertliğiyle her karşılaştığında gözlüğünü burnunun üstüne doğru iter, gerginliğini saklamak için sürekli parşömenlerini düzeltirdi. Kas gücü sıfırdı ama zekası olmasa buraya kadar gelemezlerdi.
Bu üçlünün yolu iki yıl önce, krallığın en batısındaki pis bir zindanda kesişmişti. Elara, yerel bir Lordun muhafızlarından kaçarken yakalanmış; Kael, Lordun kasasını soyarken tuzaklanmış; Soren ise yasaklı antik kitapları çaldığı için aynı hücreye atılmıştı. O gece, Soren’in hücresindeki gizli geçit haritası, Kael’in kilit açma yeteneği ve Elara’nın muhafızları yere seren gözü karalığı birleştiğinde zindandan canlı çıkabilmişlerdi. O günden beri, birbirlerinin eksikliklerini kapatan tek bir vücut gibi hareket ediyorlardı.
"Soren, ne kadar kaldık?" diye sordu Elara, başını arkaya kaydırıp bilgine bakarak. Sesindeki sabırsızlık kırılgan bir korkuyu saklıyordu.
"Eğer bu kitabedeki sembolleri doğru okuyorsam..." Soren gözlüğünü düzeltip parmağını haritadaki bir çentiğe bastırdı. "Daha Tapınağın dış avlusundayız. Ve işin kötü yanı... burası sandığımız gibi sadece terk edilmiş bir harabe değil. Bir güvenlik mekanizması var. 'Kanla beslenen, zamanla kilitlenen' diyor."
Kael hafifçe kıkırdadı ama sesinde neşe yoktu. Çift hançerini kınından çıkarıp parmaklarının arasında gezdirdi. "Harika. Ne zaman köklü bir tapınağa girsek işin içine kan giriyor. Benim kanım olmadığı sürece sorun yok."
"Geçit nerede Soren?" Elara ayağa kalktı, kılıcını hafifçe oynattı. Bacaklarındaki kasların gerildiğini hissetti.
"Şu karşıdaki üçgen kemerli kapı," dedi Soren, fenerini kapatıp çantasına tıkıştırırken. Yüzü darmadağınık bir korkuyla kaplanmıştı. "Ama dikkat edin, kapının üzerindeki rünler canlı. Basamaklara adım attığımız an..."
Sözünü bitiremeden, Elara ilk adımı attı. Taşın altından gelen tok bir "klik" sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti.
"Elara, dur!" diye bağırdı Soren.
Aniden avluyu çevreleyen devasa sütunların üzerindeki yarıklardan meşaleler kendiliğinden yandı. Mavi bir alev gecenin karanlığını boğdu. Taş zemin titremeye başladı. Duvarların içindeki dişli çarkların gıcırtısı rüzgarın ulumasını bastırdı.
Kael hemen Elara’nın yanına sıçradı, sırt sırt verdiler. "Aferin kızım. Yine harika bir giriş yaptın."
"Sesini kes Kael! Bir şey geliyor," dedi Elara, gözlerini kısıp karşıdaki kapıya odaklanarak.
Kapının iki yanındaki devasa taş heykeller—elinde mızrak tutan iki kanatlı savaşçı—çatlayarak kabuklarını dökmeye başladı. Taş parçaları yere düşerken, heykellerin göz yuvalarında akkor halinde kızıl bir ışık yandı. Heykeller adım attıkça zemin sarsılıyor, bin yıllık toz havaya saçılıyordu.
"Onlar... Kazınmış Muhafızlar!" Soren geriye doğru yalpaladı, sırtını duvara yasladı. "Normal silahlar işlemez! İçlerindeki mühür çekirdeğini kırmanız lazım!"
"Çekirdek nerede Soren?!" diye haykırdı Kael, üzerine doğru savrulan devasa taş mızraktan son anda yan yatıp sıyrılarak. Mızrak arkasındaki sütunu darmadağın etmişti. Taş kıymıkları Kael’in yanağını çizdi, kan damlası süzüldü. "Söyleyeceksen şimdi söyle, yoksa taş heykellere süs olacağız!"
"Göğüslerinin tam ortası! O parlak mavi rünün arkasında!" diye bağırdı Soren, çantasından küçük bir yağ şişesi çıkarıp eline aldı. Elleri öyle şiddetle titriyordu ki şişeyi neredeyse düşürecekti.
Elara derin bir nefes aldı. Zihnindeki karmaşayı, ailesinin anısını bir kenara bıraktı. Şu an sadece av ve avcı vardı. "Kael! Sağdakini oyala! Sol dakini bana bırak!"
"Memnuniyetle!" Kael, inanılmaz bir esneklikle taş muhafızın tırmanmaya başladı. Bıçaklarını taşın derz aralıklarına saplayarak devasa yaratığın omzuna kadar tırmandı. "Hey, taştan kafa! Buradayım!" diye bağırıp bıçağını yaratığın göz yuvasına sapladı. Yaratık dengesini kaybedip böğürürken Kael geriye doğru ters bir takla atarak yere indi.
Elara ise diğer muhafıza doğru düz bir hatta koştu. Muhafız devasa elini Elara’yı ezmek için indirdi. Elara tam zamanında yere kayarak taş elin altından geçti. Doğrulduğu anda kılıcının kabzasını iki eliyle sıkıca kavradı ve sıçradı. Heykelin göğsündeki parlayan mavi rüne kılıcının ucunu var gücüyle sapladı.
Metal taşla buluştuğunda kulakları sağır eden bir kıvılcım patlaması oldu. Elara’nın kollarındaki kaslar basınca dayanamayıp zorlandı, acıyla dişlerini sıktı. "Yıkıl... artık!" diye kükredi.
Kılıç rünün ortasındaki kristal çekirdeği parçaladı. Muhafız bir anlığına kasıldı, gözlerindeki kızıl ışık söndü ve devasa taş kütlesi Elara’nın üzerine doğru devrilmeye başladı.
"Elara!" Kael ileri atıldı, Elara’yı belinden yakalayıp geriye doğru çekti. İkisi birden yere yuvarlanırken, tonlarca ağırlığındaki taş blok tam durdukları yere büyük bir gürültüyle çöktü. Ortada devasa bir toz bulutu kalktı.
Elara, Kael’in üzerinden kalkarken öksürdü, yüzü gözü toza batmıştı. "Teşekkürler," dedi nefes nefese.
"Bir daha benden izinsiz ölürsen seni ben öldürürüm," dedi Kael, üstünü başını silkeleyip ayağa kalkarken. Yüzünde çarpık bir gülümseme vardı ama gözlerindeki rahatlama belirgindi.
Diğer tarafta, Kael’in oyaladığı muhafız dengesini kaybetmişken, Soren beklenmedik bir cesaretle öne atıldı. Elindeki yağ şişesini yaratığın bacak arasına fırlattı ve fenerin kapağını açıp ateşi yağın üzerine savurdu. Alevler aniden parladı, taş muhafızın dengesi tamamen bozuldu ve geriye doğru tapınağın giriş kapısına çarparak devrildi. Kapının ağır ahşap ve demir kanatları içe doğru yıkıldı.
Gürültü rüzgarın sesini bastırıp yavaşça kesildiğinde, üçü de nefes nefese birbirine baktı. Soren’in gözlüğü burnunun ucuna düşmüş, üstü başı korla kaplanmıştı. Kael yanağındaki kanı siliyordu. Elara ise elindeki kılıcı sımsıkı tutarak yıkılan kapıdan içeri baktı.
Tapınağın içi, avludan bile daha derin bir karanlığa gömülüydü. Ancak uzaklarda, merdivenlerin en altındaki bir noktadan, zayıf ama büyüleyici mor bir ışık sızıyordu. Büyü ve kadim güç havayı öyle ağırlaştırıyordu ki, içeri adım atmak sanki suyun altında yürümek gibiydi.
"Bitti mi?" diye sordu Soren, dizleri titreyerek.
"Hayır," dedi Elara, gözlerindeki alev gibi parıltıyla karanlığa doğru ilk adımı atarken. "Yeni başlıyor. Kristal aşağıda... bizi bekliyor."
Yıkılan kapıdan sızan mor ışık, karanlığı aydınlatmaktan ziyade sanki onu daha da yoğunlaştırıyordu. İçerideki hava o kadar ağırdı ki, akciğerlerine dolan her nefes Elara’nın göğsünü yakıyordu. Küf, nem ve bin yıllık büyü kokusu hırpalanmış bedenlerini sardı.
"Burası... burası bir tapınak değil," diye fısıldadı Soren. Titreyen eliyle gözlüğünü burnuna doğru itti, gözleri devasa koridorun duvarlarındaki kabartmalarda gezindi. "Burası bir mezarlık. Tanrının düşen gözyaşını muhafaza etmek için kurban edilen binlerce rahibin mezarı."
Kael, hançerini fenerin cılız ışığında parlatırken alaycı bir tavırla mırıldandı: "Harika. Yani basacağımız her taşın altında bizi bekleyen bir ceset olma ihtimali var. Elara, bu senin 'harika ve kolay yolculuk' planının kaçıncı aşamasıydı?"
"Kapa çeneni Kael," dedi Elara, gözlerini zifiri karanlık merdivenlerden ayırmadan. "Buraya kadar geldik. Geri dönmek isteyen varsa hemen şimdi o yıkıntılardan dışarı çıkabilir."
Kael hafifçe sırıttı, yanağındaki kurumuş kan izi yüzünü daha da sert gösteriyordu. "Ve o küçük kristali tek başına alıp tüm ganimeti iç etmene izin mi vereyim? Asla."
Derinliğe doğru inen dairesel merdivenlerde adımları yankılanıyordu. Her adımda zemin biraz daha dikleşiyor, etraftaki hava daha da soğuyordu. Yirmi metre kadar aşağı indiklerinde merdiven birdenbire kesildi. Yolları, ortasında devasa bir uçurumun bulunduğu devasa bir kubbeli salona çıktı. Aşağıda, dipsiz bir karanlık kaynıyordu; karanlığın altından gelen fısıltılar doğrudan zihinlerine ulaşıyordu.
Karşı taraftaki platformda, mor ışık saçan o kadim kristal görünüyordu. Ancak aralarında en az otuz metrelik devasa bir boşluk ve boşluğun üzerinde asılı duran silik, saydam taş bloklar vardı.
"İşte bu hiç iyi değil," dedi Soren, uçurumun kenarına yanaşıp aşağı baktıktan sonra hızla geriye çekilerek. "Zaman Köprüsü... Gerçekte orada değiller. Sadece doğru adımları atarsan somutlaşırlar."
"Yanlış adımdaysa?" diye sordu Elara.
"Aşağıdaki o karanlık boşluğa düşersin," dedi Soren zihinsel bir hesaplama yapar gibi mırıldanarak. "Ve inan bana, düşüşün asla bitmez. Sonsuz bir zaman döngüsünde sıkışıp kalırsın."
"Yani bir bulmaca," dedi Kael gözlerini devirerek. "Nefret ederim. Soren, çabuk şu zeki beynini çalıştır."
Soren haritayı ve duvardaki rünleri incelemeye başladı. Yüzünden soğuk terler dökülüyordu. "Bekleyin... Bekleyin, işaretler değişiyor. 'Gerçek olanı değil, sadece en çok acı vereni seç' diyor kitabede. Elara, bu bir tuzak! Taşlar sadece basan kişinin zihnindeki en ağır anıya göre şekil alıyor!"
Elara bir adım öne çıktı. Yeşil gözleri karşı taraftaki kristale kilitlenmişti. "Ben geçerim."
"Saçmalama Elara!" Kael, kızın omzundan tuttu. "Nereye bastığını bile bilmiyorsun! Bir hata yaparsan seni oradan ben bile çekip alamam."
"Bunu yapmak zorundayım Kael," dedi Elara, Kael’in elini omzundan yavaşça iterken. Sesinde kararlı ama kırılgan bir ton vardı. "O kristale ulaşıp ailemi geri getirmeliyim. Başka şansım yok."
Elara ilk taş bloğa adımını attı. Taş, ayağının altında somutlaştı ancak aynı anda salonda kulakları sağır eden bir çığlık yankılandı.
Elara... Neden bizi kurtarmadın?
Elara’nın dizleri titredi. Zihninde, sekiz yaşındayken evlerinin yanışını, annesinin onu gizli bölmeye saklarkenki son bakışını gördü. Alevlerin sıcaklığı yüzünü yakıyor gibiydi. "Anne..." diye fısıldadı.
"Elara! Yanılsamalara kapılma! Onlar gerçek değil!" diye bağırdı Soren arkadan. "Zihnine odaklan! Acına sahip çık, onun seni yönetmesine izin verme!"
İkinci adıma bastı. Bu kez hava aniden buz kesti. Zaman adeta büküldü. Ancak tam o sırada, tavandaki devasa taş kemerlerden bir çıtırtı koparak devasa gülle büyüklüğünde taşlar tepelerine yağmaya başladı.
"Düzeltiyorum! Sadece zihinsel değil, fiziki bir tuzak bu!" diye kükredi Kael. Düşen devasa bir kayadan kaçmak için kendini kenara attı. "Soren, haritaya bak! Bir şeyler yap!"
"Yolu bulmaya çalışıyorum ama mekanizma bozulmuş! Taşlar kendiliğinden çöküyor!" Soren panikle parşömeni karıştırıyordu.
Elara köprünün ortasındaydı. Bir sonraki basamak saydamlaştı, yok olmak üzereydi. Sol kolda bir basamak daha belirdi ama altında simsiyah bir sıvı dalgalanıyordu.
"Kael! Soren!" Elara arkasına döndüğünde, tavanın çökmeye başladığını ve arkadaşlarına doğru devasa kaya parçalarının düştüğünü gördü. Soren yere düşmüş, gözlüğü fırlamıştı; dev bir taş blok tam üzerine doğru yuvarlanıyordu.
"Soren!" Kael öne atıldı, Soren’i yakasından tutup geriye savurdu. Taş blok Soren’in az önce durduğu yere büyük bir gürültüyle çöktü. Kael ise hamlesini tamamlayamayıp dengesini kaybetti ve uçurumun kenarından aşağı kaydı.
"Kael!" Elara arkasını dönüp hiç düşünmeden geriye atıldı. Doğru basamakları umursamadan, tamamen içgüdüleriyle taşların üzerinden sıçradı. Kael son anda tek eliyle çıkıntıya tutunmuştu, altındaki sonsuz karanlık onu yutmak için çekiyordu.
Elara uçurumun kenarına kayarak ulaştı ve Kael’in bileğini var gücüyle yakaladı. Kollarındaki kaslar kasıldı, yaraları acıyla sızladı. "Tutundum! Bırakma!"
Kael, aşağıdan yükselen buz gibi rüzgarın içinde Elara’ya baktı. Yüzündeki o her zamanki alaycı gülümseme yoktu; ilk defa gözlerinde katıksız bir korku vardı. "Beni bırakırsan kristale ulaşabilirsin Elara. İkimizi birden çekemezsin."
"Kes sesini!" diye kükredi Elara, gözlerinden yaşlar süzülürken. "Ben kimseyi geride bırakmam! Bir daha asla!"
Soren emekleyerek geldi ve Kael’in diğer koluna yapıştı. İki arkadaş birden var güçleriyle asıldılar ve Kael’i yukarı çekmeyi başardılar. Üçü de taş zeminde nefes nefese yatarken, salonun tavanı tamamen çökmeye başladı. Devasa sütunlar birer birer devriliyordu.
"Köprü... köprü tamamen yok oluyor!" diye bağırdı Soren, havaya kalkan tozların arasında.
Kristal, karşı taraftaki platformda hâlâ erişilmez bir biçimde duruyordu. Aradaki köprü tamamen çökmüş, geriye sadece derin bir uçurum ve tepelerinden düşen tonlarca ağırlıktaki kayalar kalmıştı.
Elara doğruldu, üstündeki tozu sildi. Yüzü yara bere içindeydi, kızıl saçları yüzüne yapışmıştı. Karşıdaki kristale baktı, ardından birbirine kenetlenmiş iki arkadaşına. Kristal hâlâ ellerinde değildi ve buradan canlı çıkıp çıkamayacakları bile belli değildi.
"Bize başka bir yol lazım Soren," dedi Elara, sesi bu kez eskisinden çok daha derin ve tehlikeli bir kararlılıkla çıkıyordu. "Çünkü o kristali almadan bu dağdan ölü veya diri çıkmıyorum."
Tam o sırada, bastıkları zemin büyük bir gürültüyle kırıldı ve üçü birden tapınağın daha da derinindeki, haritalarda bile yer almayan karanlık bir geçide doğru düşmeye başladı.






