Okulun o boğucu havasından kurtulup kapıdan çıktığımızda, telefonuma düşen bildirimle içimdeki o son umut kırıntısı da silinip gitti. Annemin ayarladığı diyetisyen randevusu, "acil bir iş" gerekçesiyle son dakika iptal edilmişti. Bu, ailemizin dilinde tek bir anlama geliyordu: Babam Şahin Can, akşam için bir "toplantı" kararı almıştı. Bu toplantıların sonu hiçbir zaman iyi bitmezdi; ya bir eleştiri seansı ya da hayatımız üzerine verilmiş, bizden habersiz yeni kararların tebliği olurdu. Sevinmeli miydim, yoksa kendimi yaklaşan fırtınaya karşı korumaya mı almalıydım? Bilmiyordum.
Sırt çantamın ağırlığı, omuzlarımdaki sorumlulukların bir simgesi gibiydi. Ata ve Rüya ile vedalaşıp Pars’la birlikte bizi bekleyen siyah, heybetli aracın yanına gittik. Kardeşim Yağız, aracın önünde bir heykel gibi dikiliyordu. Yağız, ailenin o bitmek bilmeyen gürültüsünden ve karmaşasından azade, kendi dünyasında yaşayan, yaşına göre fazlasıyla olgun ve sessiz biriydi. Kızların hayran bakışları ona çevrilse de, o bu popülariteyi bir zırh gibi aşılmaz kılıyordu.
Araca binerken bakışlarım bir anlığına yan tarafa kaydı. Nil. Bizi izliyordu; gözlerinde öyle zehirli, öyle tanımsız bir kıskançlık ve imrenme vardı ki, tüylerim diken diken oldu. Henüz yirmi dört saat bile olmamıştı tanışalı, ama sanki ruhundaki karanlığı doğrudan üzerime boşaltıyordu. Bu bakışlarda sıradan bir yabancı merakı yoktu; saf bir nefret vardı.
Evin yolunu tuttuğumuzda, aracın içindeki sessizlik neredeyse elle tutulur derecede ağırdı. Sadece motorun monoton mırıltısı duyuluyordu. Can Malikanesi'nin o yüksek demir kapılarından içeri girdiğimizde, bahçenin kusursuzluğu bile içimdeki gerilimi hafifletmeye yetmedi. Annem ve babam henüz dönmemişti; o steril rutinimiz, saat 20.00’deki yemek masasına kadar bozulmadan devam edecekti.
Arabadan indiğimde Pars hemen yanımda bitti. Yüzündeki o nadir yumuşak ifadeyle, "Konuşmak ister misin yavrum?" diye fısıldadı. Sesindeki o korumacı tını, kendimi biraz olsun güvende hissetmemi sağlasa da, konuşacak ne kelimem ne de gücüm vardı. Başımı iki yana salladım. Pars, durumu anlayışla karşıladı ve başımın üstüne, sanki fırtınadan önce verilmiş bir söz gibi, hafif bir öpücük kondurdu.
Evin kapısını araladığım an, karşılaştığımız tablo ailenin o dışarıdan bakınca "kusursuz" duran vitrininin nasıl çatladığını haykırıyordu. Büyük salondan yükselen Çağan ve Baran’ın o kaba bağrışmaları, evin içindeki o yapay düzeni bir anda tuzla buz ediyordu. Talya ise tüm bu gürültünün tam ortasında, sanki başka bir boyuttaymış gibi, köşesine çekilmiş büyük bir ciddiyetle çizim yapıyordu.
Pars, salona girdiğinde otoritesini omuzlarına bir pelerin gibi yüklenmişti. "Neden bağrışıyorsunuz oğlum siz?" diye gürledi; sesi, evin o soğuk duvarlarını titreten, abilikten ziyade küçük birer askerini denetleyen bir komutanın tonundaydı. Çağan ve Baran, sanki karşılarında babam Şahin Can varmış gibi anında birbirlerinden ayrılıp ip gibi yan yana dizildiler. Bakışlarını yerden kaldırmaya cesaret edemiyorlardı.
Tam o sırada, salonun o kaotik havasının ortasında bir güneş gibi parlayan Talya, oturduğu koltuktan bir kedi çevikliğiyle atlayıp Pars’ın bacaklarına yapıştı. "Abi," dedi minik, bıtkın bir sesle. "İkisi babamın hangimizi daha çok sevdiği üzerine kavga ediyorlar."
Pars’ın kaşları çatıldı, yüzündeki ifade bir anlığına acı bir tebessüme dönüştü. Talyayı havaya kaldırıp kucağına aldığında, yüzündeki o sert maske tamamen eridi. Küçük kızın boynuna saklanan yüzü, Pars’ın kendi içinde verdiği en büyük savaştı; babamın bize yaşatamadığı o sıcaklığı, o şefkati kendi elleriyle inşa etmeye çalışıyordu. Onu izlerken içim sızladı. Pars, benim ikizim; aynı karanlığın içine doğduğumuz yoldaşım, ama o her daim bizim koruyucu kalkanımızdı.
Pars gözlerini tekrar o iki haylaz ufaklığa çevirdiğinde sesi neşeyle doldu: "Oğlum ne saçma sapan kavgalar bunlar? Gidin kim daha uzağa tükürüyor diye yarışın, bu ne biçim iş? Ablalarınız sizi seviyor, ben sizi seviyorum; daha neyin peşindesiniz veletler?"
Çağan’ın yüzü aydınlandı, ardından hırsla Baran’a dönüp, "Pars abim ve Ezgi ablam beni daha çok seviyor!" diye kükredi. Baran’ın cevabı ise doğrudan bir saldırı oldu; Çağan’ın saçlarına yapışıp çekmeye başladı. Salonda kopan kargaşaya engel olamayarak kahkahayı patlattım.
"Ulan veletler!" diye bağırdı Pars, Talyayı nazikçe yere bırakıp yanağına minik bir öpücük kondurduktan sonra kavgaya daldı. Çağan’ın son ses ağlaması, Baran’ın inatçı tutuşu derken salon ana baba gününe döndü. Talya ise tüm bu hengameyi, sanki yorgun bir yetişkinmiş gibi izledi; omuz silkti, koca koca iç çekti ve koltuğuna dönüp yarım kalan çizimlerine geri döndü. Onun bu "kocaman kadın" hallerine her zaman hayran kalmışımdır.
Pars, Çağan’ın saçlarını Baran’ın elinden kurtarırken, "Ezgi, Allah aşkına al şu Baran’ı! Çağan’ın kafasında saç kalmamış, babam gibi şimdiden kelleşmeye başlamış, yazık günah!" diye seslendi.
Gülmekten karnıma sancılar girerek Baran’ı kucağıma aldım ve yanaklarını öpücük yağmuruna tuttum. Ancak bu şefkat gösterisi, Çağan’ı daha da çileden çıkardı. Pars’ın kucağından kurtulduğu gibi fırlayıp kardeşine tekrar saldırmaya çalıştı.
Pars artık bıkmıştı. Çağan’ı kucağından nazik ama kararlı bir hamleyle koltuğun üzerine bıraktı. "Benden bu kadar! Ne bok yerseniz yiyin, babam gibi kel kalırsanız görürsünüz gününüzü," diyerek arkasını döndü ve odadan çıktı.
Çağan ve Baran bir anda donup kaldılar. Pars’ın "kel kalmak" benzetmesi üzerlerinde şok etkisi yaratmıştı. Çağan bana doğru dönüp, o peltek çocuk sesiyle, "Abla... biz gerçekten kel kalır mıyız?" diye sordu.
Gülmemek için dudağımı ısırarak, sahte bir dehşetle, "Evet ablacım," dedim. "Eğer birbirinizin saçını çekmeye devam ederseniz, kafanızda saç kalmaz ve babanız gibi kel kalırsınız."
İkisi de korkuyla birbirine bakıp koltuğun iki ucuna sindiler. Salon bir anda ölüm sessizliğine bürünmüştü. Ben ise bu minik zaferin verdiği hafiflikle, akşamın ilerleyen saatlerinde bizi bekleyen o büyük fırtınaya, odama doğru ilerledim.
Sıcak suyun altında geçen o birkaç dakika, dış dünyadaki tüm o kargaşayı ve babamın yarattığı o ağır havayı zihnimden silip atmaya yetmedi ama en azından kaslarımdaki gerginliği bir nebze olsun yumuşattı. Üstüme ev ortamına uygun, ama sanki bir savaşa hazırlanıyormuşum gibi sade kıyafetler geçirdim. Telefonumun ekranında parlayan o 19.50 alarmı, sanki bir idam mahkumunun son dakikalarını sayan bir sayaç gibiydi. Kendimi yatağa bıraktığımda, uykuya dalmaktan ziyade, o kaçınılmaz yüzleşmeye karşı enerjimi depolamaya çalışıyordum.
Alarmın o keskin sesi odayı inlettiğinde, sanki bir kabustan uyanır gibi gözlerimi araladım. Aynadaki yansımamda, o yorgun ama dimdik durmaya çalışan kızı gördüm. Saçlarımı hızlıca düzeltip derin bir nefes aldım; bu nefes, masadaki o boğucu atmosfere karşı tek silahımdı.
Adımlarım yemek salonuna doğru ilerlerken, koridorun zemini ayaklarımın altında bir buz pisti kadar kaygan ve soğuktu. Kapının eşiğinde durup içeriyi süzdüm. Herkes oradaydı. Bir tablonun parçaları gibi, olması gereken yerlerde, olması gereken mesafelerle oturuyorlardı.
Gözlerim Pars’ı buldu. O her zamanki yerindeydi, bakışları ise sanki bir nöbetçi gibi kapıdan girdiğim an üzerime kilitlendi. Onun orada, o masada, o dik duruşuyla bulunması tesadüf değildi. Bunu ikimiz de çok iyi biliyorduk. Eğer babam yine o meşhur eleştiri oklarını üzerime saplamaya başlarsa, Pars oradaydı; beni o masanın, o evin ve o kaosun içinden en az hasarla çekip çıkaracak tek limanım olarak oradaydı.
Masadaki gerilim, kaşıkların porselene değdiği o tiz sesle daha da belirginleşiyordu. Babam henüz gelmemişti, ama varlığı odanın havasını bir pranga gibi ağırlaştırıyordu. Pars’la bakıştığımızda, gözlerinde bana "Sakin kal, ben buradayım," diyen o sessiz vaadi okudum. Yerime otururken, sanki bir elektrik akımına maruz kalmış gibi titredim. Akşamın geri kalanının nasıl geçeceğini, hangi cümlelerle yaralanacağımızı kestirmek güçtü; ama Pars’ın oradaki varlığı, gecenin karanlığında yanan tek bir mum ışığı gibiydi.
Babam odaya girdiğinde üzerimize çöken sessizlik, soluduğumuz havayı bile ağırlaştırıyordu. Yerine oturduğu an, sofrada sadece çatal bıçakların porselene çarpan o huzursuz edici sesleri yankılanmaya başladı. Sessizliği bozan, annemin o buzdan gelen sesi oldu: "Yarın anneanneniz ve dedeniz dört günlüğüne bizde kalacak. Kavga, kargaşa istemiyorum," dedi. Bakışları, özellikle bir isyan meşalesi gibi yanan Pars’ın üzerinde asılı kaldı.
Pars, alaycı bir ifadeyle dudaklarını büktü. "Kavga kargaşa çıkarmasanız, biz aslında gayet ılımlı çocuklarız, Esra Hanım," dedi. Anneme veya babama asla "anne-baba" demezdi; o kelimeler onun dünyasında çoktan anlamını yitirmiş, yerini mesafeli ve soğuk ünvanlara bırakmıştı. Onun için onlar sadece Şahin Can ve Esra Can'dı; hak etmedikleri birer unvandı ebeveynlik.
Ablam Çağla, Pars’ın bu arsızlığına kıkırdayınca, annemin delici gözleri bir avcı gibi ona döndü. "Çağla, diyetisyene gittin değil mi?" Ablam, cevabı sanki çok zor bir matematik problemini çözüyormuş gibi uzattı. "Sanırım... Son dakika bir işim çıktı ya," dedi sahte bir üzüntüyle. Annem, bu yalanı yutmuş gibi yapıp devam etti: "Yarın için tekrar randevu alıyorum, mutlaka gideceksin. Haftaya İtalya’ya döneceksin; gitmeden o aldığın kiloları verip öyle gideceksin." Çağla gözlerini devirip tabağındaki yemeğe gömüldü.
Derken babamın o otoriter sesi masayı bir bıçak gibi kesti. Bakışları doğrudan bana sabitlenmişti. "Ezgi, senin için sıkı bir çalışma programı hazırladım. Yarından itibaren o programa harfiyen uyacaksın." Kalbim hızla çarptı. Büyük bir kaos bekliyordum ama sadece bir programla geçiştirilmem şaşırtıcıydı; bu, fırtınanın sadece ertelendiği anlamına geliyordu.
O sırada Çağan, çatalıyla tabağındaki yemekleri birbirine karıştırırken, gözleri Pars ile babam arasında gidip geliyordu. Sonunda o çocuksu saflıkla bombayı patlattı: "Baba... biz de senin gibi kel mi kalacağız?"
Salon bir anda sessizliğe gömüldü. Ablamın ağzından kaçan o kahkaha, babamın kaşlarının çatılmasıyla boğulurken, Pars sinsi bir gülümsemeyle arkasına yaslandı. Annem, ağzındaki suyu yutmaya çalışırken boğulurcasına öksürmeye başladı. Babam sert bir sesle, "Nereden çıktı bu?" dedi. Çağan küçülerek, "Pars abim, Baran ve ben birbirimizin saçını çekersek kel kalacağımızı söyledi," diye fısıldadı.
Babamın öfkesi Pars’a döndü. "Çocuklarla bunu mu konuşuyorsun sen?" diye azarladı. Pars, sanki karşısındaki dünyanın en güçlü adamı değil de sıradan bir yabancıymış gibi, ağzındaki yemeği ağır ağır çiğnedi. "O kadar paran var, git kendine saç ektir," dedi umursamaz bir tavırla. Babam için dış görünüş her şeydi; Pars tam damarına basmıştı.
Babam cevap veremeden hizmetliler masayı toplamaya başladı. Pars, sanki bir açlık grevindeymiş gibi tabaklardan son lokmaları aceleyle ağzına tıkıştırıyordu. Babam ayağa kalkıp odadan çıkarken, ağzının içinde "Saç mı ektirsem acaba?" diye mırıldandığını duyunca dudaklarımı birbirine bastırıp kahkahamı zorla hapsettim. Annem, Pars'a öldürücü bir bakış atıp, "Hayatım, hemen bir doktor randevusu alıyorum!" diye arkasından koşmaya başladığında artık tutamadık.
İkisi odadan çıkar çıkmaz, Çağla, Pars ve ben gülmekten nefessiz kaldık. Talya, sanki bizden çok daha olgunmuş gibi, "Büyüklerle dalga geçilmez," diyerek bilmiş bir tavırla odasına süzüldü. Çağan ve Baran ise penguen yavrusu gibi sessizce, paytak adımlarla odadan çıktılar. Evin o steril düzeni, bir anlığına da olsa, bir çocuğun patavatsızlığı ve Pars’ın arsızlığıyla yerle bir olmuştu.
Ablam Çağla, kahkahasının yarattığı yorgunlukla nefes nefese kaldı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Pars ise hala o arsız, umursamaz tavrıyla ağzındaki son lokmaları ağır ağır çiğniyor, babamın arkasından söylediği "saç ektirme" meselesinin keyfini sürüyordu. Çağla, gözlerindeki o muzip parıltıyla bize döndü: "Barın ve Vera ile bu gece bir kulübe gidiyoruz. Siz ikiniz de geliyorsunuz, itiraz kabul etmiyorum! Hemen odalarınıza gidin, hazırlanın ve çıkalım."
Cümlesini bitirdiği gibi, sanki babamın aniden geri dönmesinden korkuyormuşçasına masadan fırlayıp odasına doğru koştu. Yemek saati bittiğinde bu ev, her birimizin kendi yalnızlığına ve kaçışlarına sığındığı bir labirente dönüşürdü. Kimse kimsenin ne yaptığıyla ilgilenmezdi; babamın "disiplinli" saatleri bittiğinde, biz kendi küçük isyanlarımızı başlatırdık.
Barın... Vera’nın abisi. Kuzenim Vera’nın o keskin, zehirli ve her daim aşağılayıcı bakışlarına tahammül etmek zordu; ancak Barın, o dengenin tek anahtarıydı. O varken Vera, okuldaki o "soylu zorba" kimliğinden sıyrılıp, bizimle uyum içinde olan o hanım hanımcık kuzene dönüşürdü. Barın’ın varlığı, bir nevi sigortamızdı; onun yanında herkes kendi maskesini bir kenara bırakmak zorunda kalırdı.
Pars, ağzındaki son lokmayı da yutup ağır bir hareketle ayaklandı. Barın’a gönderme yaparak, "Gideyim de hangi eteğimi giysem diye kombin yapayım," diyerek alaycı bir şekilde sırıttı ve salonu terk etti. Onun bu maskülen duruşuyla böyle dalga geçmesi, aramızdaki o gergin atmosferi bir anlığına tamamen dağıtmıştı.
Ben de kıkırdayarak odama doğru yöneldim. Üzerimdeki o ağır, disiplinli öğrenci karakterinden kurtulmak, ruhumu biraz olsun hafifletecekti. Dolabımın önünde durduğumda, o anki ruh halimi en iyi yansıtan, iddialı ve tutkulu bir kırmızı elbise seçtim. Bu renk, babamın o soluk, steril ve boğucu dünyasına karşı bir başkaldırı gibiydi. Kumaşın tenime dokunuşunu hissettiğimde, sanki üzerimdeki o görünmez prangaların bir kısmının kırıldığını hissettim. Aynadaki yansımama baktım; artık babasının "ikinci sınıf" kızı değil, kendi kurallarını koymaya hazırlanan bir genç kadındım.
Odamın kapısını aralayıp koridora çıktığım anda, aynı anda açılan karşı odanın kapısı Pars ile burun buruna gelmemi sağladı. İkimiz de geceye hazırlanmış, o boğucu ev atmosferini üzerimizden atmıştık. Üzerimdeki iddialı kırmızı elbise, koridorun loş ışığında adeta kan gibi parlıyordu. Pars, kapının eşiğinde öylece durup beni baştan aşağı, ağır çekim bir dikkatle süzdü. Bakışlarında kardeşçe bir korumacılığın ötesinde, kendi zevkini ve hayranlığını sergileyen o arsız ışıltı vardı.
Aniden, dudaklarından tiz, şaşkınlık dolu bir ıslık yükseldi. Bu tavrı karşısında utansam da kendime engel olamayarak kısık bir sesle kıkırdadım. Pars, iki adımda yanıma ulaştı ve nazikçe elimi kavrayarak beni kendi etrafımda bir tur döndürdü; elbisenin eteği savrulup bacaklarıma dolanırken, gözlerindeki o muzip ifade daha da belirginleşti.
"Eteğimi keşke daha kısa seçseydim," dedi, sesi ciddiyetle flörtöz bir alaycılık arasında gidip geliyordu. Bir eliyle belimi hafifçe kavrayıp beni kendine doğru çekti, ardından pişkince ekledi: "Bütün afetleri sen düşüreceksin bu gece, işim çok zor."
Onun bu takılması, içimdeki tüm o babamın "kızım" rolünün getirdiği ağırlığı alıp götürmüştü. Pars yanımdayken kendimi sadece onun kardeşi olarak değil, dünyayı yakıp yıkabilecek kadar özgür hissediyordum. "Bütün afetleri mi?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak ona meydan okudum. "Yoksa sadece senin dikkatini dağıtmak için mi bu kadar uğraşıyorum?"
Pars, gözlerindeki o parlak ışıkla bana baktı, elimi bırakmadan koridorun sonuna, diğerlerinin bizi beklediği çıkışa doğru çekiştirdi. Evin boğucu havasından çıkıp o kırmızı elbisenin içinde özgürlüğe doğru adım atarken, bu gecenin bizim için bir dönüm noktası olacağını, o kapıdan dışarı çıktığımızda başka bir dünyanın başlayacağını içten içe biliyordum.