Can Malikanesi'nin o heybetli, soğuk taş kapısının önünde bekliyorduk. Gecenin serinliği, üzerimizdeki şıklığı daha da belirginleştiriyordu. Barın ve Vera aracın yanında bizi beklerken, Vera elindeki çantanın sapıyla oynuyor, o her zamanki küçümseyici bakışlarıyla geceyi süzen bir kraliçe gibi duruyordu.
Bizi fark ettiğinde, bakışları ağır çekimde üzerime kaydı. Kırmızı elbisemin içinde beni süzüşü, sanki bir hata bulmaya çalışıyormuş gibi küçümseyiciydi. Dudaklarını büküp gözlerini yukarı doğru devirerek başka bir yöne baktığında, Pars’ın yanımda aniden kaskatı kesildiğini hissettim.
Pars, yüzüne o sahte, oyunbaz gülümsemesini yerleştirerek bir adım öne çıktı. "Çok bakma Vera, nazar değdireceksin ikizime," dedi, sesindeki alaycılık neredeyse elle tutulurdu. "Az aynaya bak da o bakışlarının nereye gittiğini gör."
Vera, Pars’ın bu saldırısına anında karşılık vererek hırçın bir kedi gibi dişlerini gösterdi. "Ne nazarından bahsediyorsun be?" dedi, üstten bir bakış atarak. "Onun nazar değecek bir tarafı mı var sanki?"
Pars, bu meydan okumayı bir oyun eğlencesine dönüştürdü. Kahkahası, sessiz bahçede yankılanarak genişledi. Barın’a dönüp, az önce kavga eden küçük çocuklar gibi şikayet etmeye başladı: "Bak sen şu dilsiz şeytana! Abisinin yanında ne kadar da döktürüyor... Barın abi, bu kız okulda hiç böyle değil. Orada sadece bakışlarıyla, insanın annesinden emdiği sütü burnundan getiriyor!"
Barın, kardeşinin bu hırçınlığı karşısında sadece derin bir huzurla gülümsedi. Kolunu şefkatle Vera’nın omzuna atıp onu kendine çekti ve başının üzerine korumacı bir öpücük kondurdu. "Deme öyle," dedi Barın, sesi yatıştırıcı bir merhem gibiydi. "Benim kardeşim melek gibidir. Onu bir prenses gibi yetiştirdik; o yüzden biraz farklı olabilir. Zamanla düzelir, siz ona göz kulak olun okulda."
Pars, Barın’ın bu nazik tavrına karşılık verse de, muzip yanına engel olamadı. Herkesin duyabileceğinden emin olduğu bir sesle, evin kapısına doğru dönüp, "Şeytan da bir melekti," diye mırıldandı, ardından alaycı bir ifadeyle kapıdan çıkmasını beklediğimiz ablamıza seslendi. "Neyse, bizim Çağla nerede kaldı? Daha bitmedi mi o meşhur badanası?"
Pars'ın Çağla ablamın makyaj rutinini "badana" olarak nitelendirmesi, Barın ve Vera dahil herkesi gülümsetti. Pars, ablamla uğraşmak için zemin hazırlamış, kapının önündeki gerginliği kendi istediği noktaya çekmişti.
Çağla ablam, topuklu ayakkabılarının tıkırtısı eşliğinde nihayet kapıdan süzüldü. Koşar adımlarla yanımıza geldiğinde üzerindeki zümrüt yeşili kısa elbise, esmer teniyle öylesine kusursuz bir uyum içindeydi ki, adeta gecenin ışığını çalmış gibiydi. "Ay, çok beklettim, kusura bakmayın ne olur!" diye nefes nefese mazeretini sıralarken, Vera ve Barın abiyle sıcak bir şekilde selamlaştı.
Pars ise dertli dertli bir bana, bir de Çağla ablama bakıyordu. Sanki dünyanın tüm yükü omuzlarındaymış gibi iç geçirirken, Barın abi bu sahte efkarını hemen fark edip alayla gülümsedi. "N’oldu aslanım? Ne bu efkar? Hayırdır?" diyerek Pars’la dalga geçmeye başladı.
Pars, sahte bir hüzünle uzaklara daldı ve dudak bükerek, "Abi, bunlar çok güzel oldular," diye söylendi. "Şimdi bunlar yüzünden hatunlar bana yaklaşmayacak.''
Daha cümlesi bitmemişti ki, ablamdan ensesine yediği sert şaplakla irkildi. Çağla ablam, "Eşek!" diye çıkışıp hiç beklemeden ön koltuğa, Barın abinin yanına kuruldu. Barın abi gülümseyerek sürücü koltuğuna geçtiğinde, arka koltukta ben, Pars ve Vera arasında garip, gergin bir sessizlik oluştu. Pars, o meşhur arsız sırıtışıyla Vera’ya dönüp, "Kuzen, sen gel bakayım şöyle bizim aramıza," diyerek Vera'yı kolundan tutup arabanın içine, tam orta kısma doğru çekiştirdi.
Yolculuğumuz tam bir kaos içindeydi. Barın abi, sanki çok önemli bir devlet meselesini çözüyormuş gibi ciddi bir tavırla direksiyonu kontrol ederken; ablam radyoda çalan hareketli şarkılara son ses eşlik ediyor, arabanın içini bir konser alanına çeviriyordu. Vera ise sürekli telefonuyla uğraşıyor, mükemmel bir sosyal medya karesi yakalamaya çalışıyordu.
Ancak Vera ne zaman telefonu kaldırıp poz verse, Pars bir anda kareye dalıyor, yüzünü tuhaf şekillere sokarak veya gözlerini şaşı yaparak fotoğrafı sabote ediyordu. Vera söylene söylene öne, Barın abiye dönüyor; "Barın, şu kardeşine bir şey söyle! Bütün estetiğimi bozuyor, şuna bak!" diye şikayet ediyordu. İkizim Pars, okulda Vera'nın o aşağılayıcı tavırlarına maruz kaldığı her anın acısını, bu gece arabada fazlasıyla çıkarıyordu. Ben ise ablamın neşesi ve onların bu bitmek bilmeyen didişmeleri arasında kendimi kaptırmış, koltukta keyifle gülüyordum.
Kaos dolu yolculuğumuz, İstanbul’un en prestijli, kapısında bekleyenlerin bir servet harcamayı göze aldığı o lüks gece mekanının önünde son buldu. Barın abi arabayı durdurur durdurmaz, etrafımız bir anda fotoğraf makinelerinin flaş patlamalarıyla aydınlandı. Paparazziler, sanki bir hükümdarın sarayına girişini bekler gibi başımıza üşüşmüştü.
Biz, ailemizin o "göz önünde ama mesafeli" duruşunu korumaya çalışarak hızlı adımlarla mekana doğru ilerlerken, Vera’nın ışıklara olan o zaafı bir kez daha gün yüzüne çıktı. Biz önden yürüyüp kalabalığı aşmaya çalışırken, Vera’nın geride kaldığını fark ettik. Geriye dönüp baktığımızda, onun adeta bir podyum yıldızı edasıyla, flaşlara en iyi profilini yakalatmak için hafifçe çenesini kaldırdığını gördük.
Pars’ın kaşları çatıldı, gözlerinde biriken sinir saniyeler içinde yüzüne yansıdı. "Gerizekalı," diye tısladı dişlerinin arasından. Sabrının tükendiğini belli eden sert adımlarla geri dönüp Vera’nın koluna yapıştı. "Yürü, rezil etme bizi!" diyerek onu çekiştirmeye başladı. Vera, bozulmuş bir ifadeyle söylenmeye devam etse de Pars onu sürükleyerek mekanın kapısına getirdi.
Bize yetiştiklerinde, Vera’yı adeta bir yükten kurtulur gibi Barın abinin üzerine doğru itti. "Abi, sahip çık şu 'melek' kardeşine Allah aşkına!" diye söylendi. "Yoksa bu gece o flaşların önünde kendi heykelini diktirecek."
Barın abi, Pars’ın bu hırçınlığı karşısında sadece soğukkanlı bir gülümsemeyle karşılık verdi ve Vera’yı kolunun altına alarak korumaya aldı. Flaşların kör edici ışığından kurtulup mekanın o ağır, ses yalıtımlı kapısından içeri girdiğimizde, dışarıdaki dünyanın yerini baslı müzik ve loş, büyülü bir atmosfer aldı.
Barın abinin bizim için önceden ayırttığı, mekanın en iyi manzarasına sahip o özel locaya doğru yürümeye başladık. Adımlarımız, kulübün ritmiyle birleşerek bize ait bir yol açıyordu. Locamıza yaklaştığımızda, etrafımızdaki birkaç bakışın mıknatıs gibi bize döndüğünü, ardından fısıldaşmaların yükseldiğini fark etmemek imkansızdı.
Açıkçası bu dedikodulara hiçbir zaman anlam veremiyordum. Bizim için her şey hayatın doğal akışıydı; ailelerimiz sadece kendi alanlarında başarılı işlere imza atmış insanlardı. Ancak dışarıdaki insanlar için durum çok daha farklıydı; bizim hayatımız, üzerine günlerce konuşulacak kurgusal bir hikaye gibiydi. Dedikodular, bu çevrenin değişmez bir parçasıydı ve biz artık onlara karşı birer bağışıklık geliştirmiştik.
Locaya yerleştiğimiz an, garsonlar etrafımızda pervane olmaya başladı. Şık servisler, taze ikramlar ve kadehler birer birer masamıza dizildi. Pars, kolunu rahat bir tavırla omzuma atıp beni kendine çektiğinde, dışarının o boğucu baskısından tamamen sıyrılmıştık. Başladığımız sohbetin ritmi, mekanın müziğiyle bütünleşti; Pars’ın muzip yorumları, ablamın kahkahaları ve Barın abinin o kendinden emin duruşuyla keyifli dakikalar hızla akmaya başladı. O an, sanki sadece biz vardık ve dünyanın geri kalanı sadece izlememiz gereken silik bir görüntüydü.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, müziğin ritmi ağırlaşıp bas sesleri ruhumuzda daha derin yankılanmaya başladığında, pistte tanıdık bir silüet çarptı gözüme. Işıkların arasında dans eden o figür tanıdıktı. Gözlerimi kısıp kim olduğunu seçmeye çalışırken, dikkatimin dağıldığını ilk fark eden Vera oldu. Bakışlarımı takip ettiğinde yüzünde o meşhur, zehirli alaycı gülümsemesi belirdi. Bana doğru hafifçe yaklaşıp, "Şu yeni burslu değil mi?" diye fısıldadı. Sesindeki küçümseme, mekanın gürültüsünü bile bastıracak kadar keskin bir tondaydı. "Erkek avlamak için okul yetmedi galiba, buralara kadar mı düşmüş?"
Nil'e bakmaya devam ettim, hiçbir şey söylemedim. Sessizliğim onu daha da kışkırtmış gibi Nil’in bakışları bir anda bizim locamıza, tam olarak üzerime kilitlendi. Beni soğuk bir analizle süzdükten sonra, yanımda duran Vera ile göz göze geldi. Vera, sanki çok sevdiği bir arkadaşını görmüş gibi sahte bir nezaketle gülümsedi, kadehini ona doğru kaldırdı ve ağır bir hareketle göz kırptı. Ancak kadehini indirdiği an, sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla, "Varoş," diye tısladı.
Nil’in gözleri o an Pars’a kaydı. Avını köşeye sıkıştırmış bir avcı gibi gözleri parladı ve Pars’ı süzmeye başladı. Bu arsız bakışlar, Vera’nın kahkahayı patlatmasına neden oldu. Eğlenerek bana doğru eğildi ve, "Pars bu kıza yüz verip de bizim yanımıza sokmaya kalkarsa, Esra teyzemin o meşhur feryatlarını şimdiden hayal edebiliyorum," dedi.
Konuşmalarımızın yarattığı gerilimi sezen Pars, sorgulayıcı bakışlarla bize döndü. "Ne dönüyor yine burada?" der gibi baktığında, Vera hiç çekinmeden, "Senin varoşun pistte erkeklerle dans ediyor ama merak etme, favorisi sensin," diyerek kışkırtıcı bir hamle daha yaptı.
Pars’ın bakışları hızla Nil’e döndüğünde, içimdeki o tanımlanamaz ikiz kıskançlığı bir anda kabardı. Pars’ın dikkatinin o kızda kalmasına tahammül edemedim. Hızla ona daha da yaklaşıp kulağına doğru, "Bakma şu kıza," diye fısıldadım. Pars, sadece başını hafifçe sallayarak beni onayladı ve Barın abi ile Çağla ablanın sohbetine geri döndü. Ancak omzuma attığı elinin parmak uçları, saçlarımın uçlarıyla oynamaya devam ederek, varlığının güvencesini bana hissettirmeye devam ediyordu.
Vera’nın keskin tırnaklarını kolumda hissettiğimde, dikkatimi ona çevirdim. "Lavaboya gidiyorum, rujumu tazelemem lazım," dedi, sesi normalden daha soğuktu. "Benimle gel." Onun bu davetini sorgulamadım bile. Arada birbirimizden haz etmesek de, bu tarz mekanların tehlikeli sularında kuzenimi yalnız bırakmak, ailemizin yazısız kurallarına aykırıydı.
Ayağa kalktığımız an, masadaki diğer üç çift gözün bakışı üzerimize döndü. Vera kısaca, "Lavaboya gidiyoruz," diyerek durumu geçiştirdi; diğerleri başlarını hafifçe sallayıp kendi aralarındaki koyu sohbete geri döndüler.
Vera, lavaboya girene kadar kolumu bırakmadı. İçeri girdiğimizde, dışarının o gürültülü dünyası yerini aynaların soğuk yansımasına bıraktı. Vera hiç vakit kaybetmeden kırmızı rujunu çıkartıp dudaklarına özenle yedirmeye başladı. Ben de çantamdan kendi rujumu çıkartıp aynaya odaklandığım sırada, kapı sertçe açıldı ve içeri Nil girdi.
Sessizlik, kapının kapanma sesiyle birlikte ağırlaştı. Nil, sanki davetli olduğu bir yere gelmiş gibi yanımıza yaklaştı ve beni baştan aşağı, adeta bir kusur arar gibi süzdü. Hiçbir şey demediğimi görünce, aramızdaki o sessizliği kendi lehine bir fırsat bilerek, "Sınavdaki başarısızlığını kutlamak için mi buraya kadar geldiniz?" diye sataştı. Sesi, zehirli bir sarmaşık gibi üzerime doğru uzanıyordu.
Tam ağzımı açıp o küstahlığına karşılık verecektim ki, benden çok daha hızlı bir hamle geldi. Vera, benden önce atılıp Nil’in karşısına dikildi. Onu önce tepeden tırnağa, tam bir "görücü" edasıyla süzdü. "Şekerim," dedi sesi, bir cerrahın neşteri kadar pürüzsüz ve keskin bir alaycılıkla. "Sizin mahalledekiler bu kulüplere genellikle temizliğe geliyor; sen hangi parayla, nasıl buldun da buraya geldin?"
Nil’in o delici bakışları, bir anda Vera’nın üzerinde yoğunlaştı. Gözlerinden saçılan nefret, aynadaki yansımayı bile gölgeliyordu. "Sen karışma," dedi, dişlerinin arasından tıslayarak.
Vera, sinir bozucu bir şekilde gülümsedi. Nil’e bir adım daha yaklaştı, onu tiksinerek süzdü ve en sonunda gözlerinin tam merkezine odaklandı. "Herkes ekmeğinin peşinde, tabii," dedi Vera, sesi her zamankinden daha alçak ve soğuktu. Ardından bakışlarını, Nil'in bana karşı olan o kin dolu tavrına çevirerek ekledi: "Sana kolay gelsin şekerim ama merak ettiğim bir şey var; sen tam olarak hayırdır? Kime neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?"
Nil, bu doğrudan saldırı karşısında söyleyecek bir söz bulamayıp duraksadı. Vera ise ona cevap hakkı tanımadan bir adım uzaklaştı, derin bir nefes aldı ve Nil’in omzuna sanki küçük bir çocuğa ders veriyormuş gibi hafifçe vurdu. "Sana büyük gelen insanlarla uğraşma; ayaklarına dolanırsın, yanan sen olursun," dedi. Nil’in cevap vermesine izin vermeden koluma girdi ve beni lavabodan sürükleyerek dışarı çıkardı.
Locaya dönene kadar tek kelime etmedik. Tam yerimize oturacağımız sırada Vera, bana bakmadan, "Kimseye bunlardan bahsetme," diye fısıldadı. "Seni savundum çünkü kuzenimsin. Seni ezikleyecek ya da sana sataşacak birisi varsa, o da sadece benim."
Yerimize oturup hiçbir şey olmamış gibi sohbetimize dahil olduğumuzda, Vera'nın o soğuk maskesi geri dönmüştü. Ancak içimde, bu gecenin dengelerinin sandığımdan çok daha karmaşık olduğu gerçeği, bir düğüm gibi sıkılaşıyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde ortamın dozu iyice artmıştı. Çağla ablam ve Vera artık çakırkeyif olup kendi dünyalarında eğlenirken, Pars düpedüz sarhoş olmuştu; kahkahalarımız, kulübün o sağır edici bas seslerini bile bastıracak kadar gürültülüydü. Locamızdaki o "kusursuz aile" maskeleri çoktan yere düşmüş, yerini kontrolsüz bir neşeye bırakmıştı.
Tam o sırada, kalabalığın arasından bir gölge gibi fırlayan bir kız, kimse ne olduğunu anlamadan Pars’ın kucağına atladı. Daha Pars şaşkınlığını üzerinden atamadan, kız dudaklarını onun dudaklarına mühürledi. Masadaki herkes donup kalmıştı; şok dalgası bir anlığına müziği bile susturmuştu sanki.
Pars, nefessiz kalmış bir çocuk gibi ellerini ve ayaklarını çırpınışlarla hareket ettirmeye başladığında, Barın abi ve ablam hızla müdahale etti. Kızı kollarından yakalayıp Pars’ın kucağından bir çırpıda kopardılar. Vera, bu absürt manzara karşısında kahkahalarla gülmekten gözyaşlarını siliyordu, bense şaşkınlıktan dilimi yutmuş gibiydim. O kişi Nil’di.
Nil, dudaklarını yavaşça yaladı ve kimsenin dikkatini çekmeyecek kadar hızlı bir hareketle kulağıma doğru eğildi. "Önce ikiz kardeşini kendime aşık edip elinden alacağım," diye fısıldadı, sesi zehir gibi zihnime kazındı. "Sonra o şatafatlı hayatına girip, elindeki her şeyi birer birer alacağım." Bu tehdidi savurup, arkasında bir enkaz bırakmış gibi arsızca kalabalığa karıştı.
Vera hala bir yerlerde deli gibi kahkaha atarken, ben şaşkınlıkla Pars’ı sakinleştirmeye çalışan ablama ve Barın abiye bakıyordum. Pars ise adeta dünyası yıkılmış bir çocuk gibi ağlıyor, "Abla... dudaklarımı çaldı!" diyerek burnunu çekiyordu. Gülsem mi, sinirlensem mi, yoksa Pars’ın bu trajikomik haline ne tepki vereceğimi şaşırıp dona mı kalsam bilemiyordum.
Barın abi, direksiyona geçeceği için alkol almamıştı; Pars’ı bir çuval gibi sırtlayıp ayağa kaldırdı. "Hadi, bu gecelik bu kadar rezalet yeter, gidelim!" dediğinde, hepimiz birer zombi gibi çıkışa yöneldik.
Tam kapıya doğru yürürken, barmenlerin olduğu masada arkadaşlarıyla oturan Nil’e gözüm kaydı. Bizi izliyordu. Vera’nın ona yaptığına misilleme yapar gibi kadehini havaya kaldırdı, şeytani bir şekilde sırıttı ve bana doğru havada bir öpücük gönderdi. Vera, bu cüreti görünce "Mahalle varoşu!" diye kükreyerek üzerine atılmaya çalıştı. Nil'in, arkadaşları arasında kendisine edilen bu hakarete karşı yüzü öfkeyle kıpkırmızı kesilmişti.
Nil’in o zehirli öfkesiyle daha fazla yüzleşmemek için Vera’nın kolundan sıkıca yakaladım ve onu kapıya doğru sürükledim. Pars hala "dudaklarının çalınmasının" yasını tutarken, biz kulübün dışındaki soğuk İstanbul gecesine, geride bıraktığımız kaosun yüküyle çıktık.
Bütün yolculuk boyunca Pars’ın, dudaklarının hâlâ yerinde olup olmadığını kontrol etmesi, arada bir burnunu çekerek sızlanması ve "Dudaklarımı çaldı!" diye feryat etmesi, Barın abinin ciddi tavrıyla birleşince arabada tam bir trajikomedi yaşanmasına sebep olmuştu. Sonunda malikanenin kapısına vardık.
Barın abi, Pars’ı arabadan adeta bir yük gibi indirip evin girişine doğru ilerlemeye başladı. Ablam, temiz hava sayesinde biraz olsun ayılmıştı; titreyen elleriyle çantasından anahtarı çıkarıp kapıyı araladığı anda, içeriden gelen o tanıdık, otoriter tıkırtılarla irkildik. Salondan bize doğru ilerleyen Şahin Can, kaşları çatık, yüzünde o meşhur buzdan ifadeyle karşımızda dikiliyordu.
"Bu hâl ne? Umarım paparazilere kendinizi rezil etmediniz!" diye kükredi babam. Sesi salonun tavanında yankılanırken Barın abi tam ağzını açıp bir açıklama yapmaya yeltendi, ancak Pars beklenmedik bir hamleyle Barın abinin elinden kurtuldu. Sarsak adımlarla babama doğru ilerledi, burnunu çekti ve doğrudan babasının gözlerinin içine baktı. O an hepimiz nefesimizi tuttuk, gelecek olan felaketi bekliyorduk.
Pars, babasının kel kafasına bakarak, "Keltoş," dedi, sesi hem sarhoşluğun verdiği rahatlıkla hem de büyük bir boşvermişlikle doluydu. "Zaten dudaklarımı çaldılar, bir de seninle uğraşamam." Ardından, hepimizin donup kaldığı o an, babamın kel kafasından şefkatle öptü ve sarsak adımlarla odasına doğru yürümeye başladı.
Gülmemek için kendimi o kadar çok sıktım ki yanaklarım acımaya başladı. Koşarak Pars’ın peşinden gittim, onu kolundan yakalayıp odasına soktum ve kapıyı arkamızdan kilitledim. Kendimi yatağın ucuna bıraktığımda, tüm gece içimde tuttuğum kahkahalar bir baraj kapağı patlamışçasına dudaklarımdan döküldü. Gülmekten gözlerimden yaşlar geliyordu. Ancak Pars, bu neşeme hiç ortak olmadı; ayağındaki ayakkabıyı çıkarıp tam kafama fırlattı.
"Başım ağrıyor, çık lütfen," dedi boğuk ve bitkin bir sesle.
Ona öfkelenemedim bile. Yerden ayakkabısını alıp kenara koydum, yanına gidip diğer tekiyle birlikte diğer ayakkabısını da çıkardım. Üstünü şefkatle örttüm, yanağına hafif bir buse kondurup odadan çıktım. Şahin Can ve Esra Can’a yakalanmadan, koridoru bir gölge gibi geçip karşıdaki odama daldım ve kapıyı üzerime kilitledim.
Başım, sanki dün geceki kahkahalarımın ve yaşanan kargaşanın bir cezası gibi zonklayarak gözlerim açıldı. Alarmın o tiz, kulak tırmalayıcı sesi odada yankılanırken, yatağa yattığım an sızıp kaldığımı fark ettim. Hızlıca doğrulup soğuk bir duşun altına girdim; suyun tenime değen ürpertisi, zihnimi dünkü olayların tozundan bir nebze olsun arındırdı.
Okul üniformamı giyip aynada son bir kez kendime baktım. Dünkü "kırmızı elbiseli başkaldırı"nın yerini, bugün yine o steril ve kusursuz "Can Koleji öğrencisi" maskesi almıştı. Hazırlanıp yemek odasına geçtiğimde, Pars hariç herkes masadaydı. Sessizce yerime geçtim ve babamın teşrifini beklemeye başladım.
Şahin Can odaya girdiğinde, beklediğim o fırtına kopmadı. İlk defa, kelime oyunlarının veya otorite gösterilerinin olmadığı, şaşırtıcı derecede sakin bir kahvaltı yaptık. Babamın o soğuk bakışları altında tabağımdaki ekmekle oynamak yerine, huzursuz bir sessizlikle yemeğimi bitirdim.
Yemek odasından Yağız ile birlikte ayrıldık. Evin o ağır havasından kurtulup dışarı çıktığımızda, bizi bekleyen lüks aracın önünde Pars’ı gördük. Güneş gözlükleri burnunun ucuna düşmüş, kollarını göğsünde birleştirmişti. Dünkü "dudak çalınması" dramından eser yoktu; yine o karizmatik ve umursamaz haliyle bekliyordu.
En sessizimiz olan Yağız, Pars’ın yanına vardığımızda, "Abi, şu kahvaltıya artık gel gerçekten," diye mırıldandı. "Artık kavga duymak istemiyorum, her an birbirinize patlayacakmışsınız gibi geliyor."
Pars, Yağız’ın bu cılız isyanı karşısında sadece gülümsedi. Kardeşimizin saçlarını hınzır bir tavırla karıştırıp onu arabanın arka koltuğuna doğru itekledi. "Sarmıyor be oğlum," dedi, sesindeki o arsız tınıyı gizlemeden. "Kavgasız bir Can ailesi, tuzsuz yemeğe benzer."
Sessiz ve gergin bir yolculuğun ardından Can Koleji’nin o yüksek demir kapıları önümüzde açıldı. Araçtan üçümüz de sırayla indik. Yağız, sessizce bize el sallayıp kendi akademik binasına doğru uzaklaşırken, ben ve Pars bahçeye doğru adımlamaya başladık. Bahçenin merkezindeki çardakta, sıcak havanın verdiği o mayhoş rahatlıkla yayılmış arkadaşlarımızı görünce, hızlı adımlarla onların yanına kurulduk.
Vera, yine o meşhur soğukkanlılığıyla sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi telefonuyla ilgileniyordu. Kısa, mecburiyetten ibaret bir selamlaşmanın ardından İlay boğazını temizledi. Yüzündeki gerginlik, havanın sıcaklığından değil, taşıdığı haberin ağırlığından kaynaklanıyordu. "Nil," dedi çekinerek, "okulda bazı dedikodular yayıyor."
İlay’ın cümlesini tamamlamasıyla bakışlarım istemsizce Rüya’ya kaydı. Rüya’nın koyu kahve gözleri, Pars’ı oracıkta parçalamak ister gibi keskin ve soğuktu. İlay, Rüya’nın bakışlarının altında ezilmemek için cümlesini hızlıca bitirdi: "Dün gece gece kulübünde Pars ile öpüştüklerini söylüyor." Rüya’nın yüzündeki ifade, iğrenmekten öte, bir ihanetin soğukluğuyla doluydu.
Tam o sırada Vera’nın dudaklarından kopan o tiz, alaycı kıkırtı çardaktaki sessizliği bıçak gibi kesti. Ben de gülmemek için kendimi zorla frenleyip dudaklarımı birbirine bastırdım. Bakışlarımı Pars’a çevirdiğimde, o çoktan arkasına gevşekçe yaslanmış, sanki bir siyasetçi basın açıklaması yapıyormuş gibi tavrını takınmıştı. "Cazibeme dayanamadı, gelip yapıştı," dedi, sesi ciddiyetten oldukça uzaktı. "Ben de ittim tabii ki; 'Ne yapıyorsun sen?' dedim." Vera ve benim dışımdaki herkes, Pars’ın o pişkin tavrına inanmış gibi başlarını salladı. Zaten kimse Pars’ın Nil gibi birine gönüllü olarak yüz vereceğine ihtimal vermiyordu; yine de gerçeklerin biraz daha kaotik olduğunu ikimiz de biliyorduk.
Vera, sıkılmış bir tavırla ayaklandı. "Ben gidiyorum," diyerek kısa bir veda etti ve arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Rüya’nın o üzerimize çöken buzdan bakışlarını dağıtmak için doğrudan ona hitap ettim. Gözlerimi ona dikip, sesimi olabildiğince sakin ve güven verici tutmaya çalıştım. "Pars’ı aniden öptü. Olayın nasıl olduğunu bile anlamadık, zaten hemen ayrıldılar. Kulübe nasıl girdiğini bile bilmiyoruz," dedim, sanki omuz silkip durumu önemsizleştirerek.
Egemen, her zamanki o gevşek tavrıyla Pars’a takılmadan edemedi: "Cazibe diyor bir de... Şu şerefsize bak." Pars, benim üzerimden uzanıp Egemen’in ensesine sert bir şaplak indirdiğinde, konu başka bir yere saptı ve çardaktaki gergin hava yerini boş bir gürültüye bıraktı.
O sırada gözüm okul bahçesinin kapısına takıldı. Erim, içeri tek başına giriyordu. Omuzları çökmüş, gözleri kıpkırmızı ve sanki bütün dünyanın yorgunluğunu sırtında taşıyormuş gibi bir hali vardı. Hiç kimseye bakmadan, dümdüz ve sakin adımlarla ilerledi; ta ki okul binasının içine girene kadar.
Zil çaldığında, herkes eşyalarını toplayıp sınıflara dağılmak üzere ayaklandı. Dünkü dudak çalınması olayından sonra, sınıfın bizi nasıl bir atmosferle karşılayacağı ise tam bir muammaydı.
-
sınıfa adım attığımızda erim ve nil farklı masalarda oturuyorlardı erim boş bakışlarla tahtaya bakıyor nil de arsızca sırıtarak parsı süzüyordu nil hemen söze başlayıp parsa laf attı 'tanın damağımda kaldı ama benim tekrarlayalım olur mu' dedi arsız bir şekilde
erim hızla nile dönüp ondan beklemediğim sert bir ses tonuyla 'kapat çeneni nil' dedi, nil gözlerini devirip masasına oturdu ama halen parsı arsızca süzüyordu.
bizimkilere göz gezdirip erimin yanına terdüttle yaklaştım ve yanındaki boş sıraya oturdum '' iyi misin gözlerin kıpkırmızı olmuş' dedim sadece erimin duyacağı bir sesle bizimkilerin bakışları ve nilin bakışları ikimize dönmüştü.
erim hafif içten bir gülümsemeyle 'sorun yok ben iyim sadece uyuyamadım gece' dedi beni rahatlatmaya çalışır gibi ben de hafifçe gülümseyip parsın yanına geri döndüm
Sınıfın kapısını araladığımızda, o ağır ve boğucu hava bir anlığına üzerimize çöktü. İçerisi, sanki biz içeri girmeden hemen önce bir tiyatro sahnesi gibi hazırlanmıştı. Erim ve Nil, dünkü o birbirine bağlı görüntülerinden uzak, sınıfın iki ayrı ucunda oturuyorlardı. Erim, donuk ve boş bakışlarını kara tahtanın tozlu yüzeyine sabitlemiş, adeta kendi dünyasında kaybolmuştu. Nil ise tam aksine, gözlerini kapıdan giren Pars’a dikmiş, o arsız ve meydan okuyan gülümsemesiyle bizi bekliyordu.
Biz daha yerimize bile tam yerleşemeden, Nil’in sesi sınıfın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. "Tadın damağımda kaldı," dedi, sesi o kadar alaycı ve cüretkârdı ki, sınıftaki tüm bakışlar merakla bize döndü. "Ama benim... Tekrarlayalım olur mu?"
Nil’in o zehirli cümlesi henüz havada asılıyken, Erim’den hiç beklemediğimiz bir tepki geldi. Hızla Nil’e doğru döndü ve dişlerinin arasından, daha önce hiç duymadığım bir sertlikle, "Kapat çeneni Nil!" diye gürledi. Nil, sanki bu çıkış beklediği bir şeymiş gibi umursamazca omuz silkti, gözlerini devirdi ve masasına yayıldı. Yine de bakışları, Pars’ı didiklemeye devam ediyordu.
Kalbimdeki o huzursuzluk hissi ağırlaşırken, bir anlık cesaretle bizimkilerden uzaklaşıp Erim’in yanına doğru ilerledim. Yanındaki boş sıraya oturduğumda, sınıfın tüm gözlerinin üzerimizde olduğunu hissedebiliyordum; Nil'in delici bakışları, Pars’ın sorgulayıcı bakışları ve arkadaş grubumuzun şaşkınlığı... Eğilip sadece Erim’in duyabileceği bir ses tonuyla, "İyi misin? Gözlerin kıpkırmızı olmuş," diye fısıldadım.
Erim, başını bana doğru çevirdi. O donuk ifadesi, anlık bir ışıkla kırıldı ve dudaklarında buruk, samimi bir gülümseme belirdi. "Sorun yok, ben iyiyim," dedi, beni yatıştırmaya çalışır gibi bir sesle. "Sadece... gece uyuyamadım."
Sözlerinin ardındaki o yorgunluğu ve sakladığı kederi iliklerime kadar hissettim. Ona inanmış gibi yaparak hafifçe gülümsedim ve yerimden kalkıp Pars’ın yanındaki yerime geri döndüm. Pars, sanki az önce olan biten hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi pencereye bakıyordu ama yanına oturduğumda kolu koluma değdi; o temas, aramızdaki görünmez bağın hâlâ sağlam olduğunun sessiz bir onayı gibiydi.