İçeriğe geç

KADERİN YANLIŞ İMZASI

Bölüm 3 · 7 dk okuma

KADERİN YANLIŞ İMZASI

Bölüm 3

3. BÖLÜM

BÖLÜM ŞARKISI:Me and the Devil

Sınıftaki atmosfer, Şahin Can’ın sınıfa girmesiyle birlikte bir mezbahanın soğukluğuna büründü. Babam, Can Koleji’nin sadece bir öğretmeni değil, aynı zamanda o "kusursuzluk" tapınağının başrahibiydi. Sınıfın içine attığı her adım, zeminde yankılanan otoritenin bir provası gibiydi. Ayağa kalktık; bedenlerimiz, birer kukla gibi senkronize bir şekilde dimdik oldu. Babamın gözleri sınıfta bir tarama yaptıktan sonra, yeni gelen ikizlerin üzerinde, sanki bir ürünün kalite kontrolünü yapıyormuşçasına kilitlendi.

"Oturun," dedi. Sesi, emir kipiyle örülü bir duvardı.

"Yeni arkadaşlarımız var sanırım," dedi, bakışlarını Erim ve Nil’in üzerinde gezdirerek. Nil, bu ilgiyi bir ödül gibi kabul edip hemen ayağa fırladı. "Merhaba öğretmenim, ben Nil Durmaz. İkiz kardeşim ve ben okula tam burslu olarak nakil olduk." Sesi, zekasını ve başarasını vurgulayan, adeta bir vitrin mankeni gibi kendini sunan o meşhur özgüveniyle titriyordu.

Babam başını, sanki bir böceğin kanadının çırpınışını izler gibi ağır ağır salladı. "Can Koleji başarı odaklı ve standartları yüksek bir okuldur, Nil. Notlarınızın bir anlık dalgalanması bile, bu okulun kapısını size kalıcı olarak kapatır. Bunu unutmayın," dedi. Sesindeki o buz gibi acımasızlık, Nil’in az önceki şatafatlı özgüvenini bir anda dondurdu. Nil sessizce yerine çökerken, sınıfın geri kalanı nefeslerini tuttu.

Babam, tahta kalemini bir silah gibi eline aldı ve karmaşık denklemleri tahtaya nakşetmeye başladı. Yazdığı her sembol, zihnimizde birer pranga gibi büyüyordu. Soruyu bitirdiğinde, bakışları avını seçen bir kartalınki gibi sınıfta gezindi ve sonunda Ata’da sabitlendi. "Ata, gel bakalım."

Ata, hiçbir tereddüt göstermeden tahtaya ilerledi. Parmakları tebeşirle birleştiğinde, sanki zihniyle denklem arasında görünmez bir bağ kurulmuş gibi soruyu hızlıca çözdü. Babamın dudaklarında, iş dünyasındaki "ortaklık" paydasını tatmin eden o sahte gurur belirdi. "Aferin, soyadının hakkını veriyorsun." Ardıç ailesinin cerrah mirasına yapılan bir selamlamaydı bu; ama biliyordum ki babam için bu sadece bir iş ortaklığının, bir para kapısının cilalanmasıydı.

Sıra ikincisine gelmişti. Babam, o her zamanki yıkıcı metoduna geri döndü. Tahtaya, matematiksel bir işkence aleti gibi zor bir soru daha yazdı ve bu kez gözleri Erim’de durdu. "Erim Durmaz, gel çöz."

Erim, hiçbir tepki vermeden ayağa kalktı. Yürüyüşü sessizdi, sanki ayaklarının altında bir ağırlık yoktu. Soruyu çözmeye başladı ama tahtanın ortasında küçük, önemsiz bir işlem hatası yaptı. Babamın yüzünde beliren o alaycı gülüş, tüm sınıfın kalbini ağzına getirdi. "Bu okulu hak etmen için daha çok soru çözmen lazım," dedi babam, sesinde küçümsemenin en saf hali vardı. Erim, bir savunma bile yapmadan sırasına döndü.

"Evet, Erim’in çözemediği soruyu tamamlamak için... Ezgi?"

Adımı duymamla birlikte kanımın çekildiğini hissettim. Yerimde gergince kıpırdandım. Mesele sorunun zorluğu değildi; mesele, babamın o delici bakışları altında hata yapma ihtimalimin yarattığı o boğucu panikti. Eğer hata yaparsam, onun gözünde sadece bir "başarısızlık deneyi" olurdum.

Adımlarım tahtaya doğru yürürken, sınıfın bakışlarının üzerimdeki ağırlığını hissedebiliyordum. Kalemim tahtaya değdiğinde ellerim milimetrik bir titremeyle uyarı verdi ama irademi zorlayarak o titremeyi bastırdım. Sorunun düğümünü adım adım çözdüm. Çözüm bittiğinde arkamı döndüm ve babamın gözlerinin içine baktım.

O an, babamın yüzündeki o sert ifade, sanki bir maske gibi çatladı ve yerini o kibirli gurura bıraktı. Başını aşağı yukarı salladı. "Aferin," dedi, sesindeki onaylama, bir şefkat değil, başarılı bir projenin tamamlanmasıyla gelen tatmin duygusuydu.

Yerime dönerken içimdeki gerginlik yerini bir boşluğa bıraktı. Nil ve Erim’in gözlerinin bana değdiğini hissettim. Nil’in bakışlarında bir hırs, Erim’in bakışlarında ise... sanki benden daha fazlasını bilen bir sessizlik vardı.

Babamın sesi, sınıftaki havayı donduran bir bıçak darbesi gibiydi: "Herkes masasındaki malzemeleri toparlasın. Başarınızı ölçeceğiz."

Pars’a doğru uzattığı kağıt yığınında bile o mekanik, ruhsuz otoriteyi hissettim. Pars, babasının elinden kağıtları alırken gözlerini devirdi; bu küçük isyan, evdeki o devasa sessizliğin bir yansımasıydı. Kağıtlar dağıtıldı, kalemlerin kağıda sürtünme sesi dışında sınıf tam bir mezarlığa döndü.

"6 soru, 8 dakika," dedi babam. Saatine baktı, zamanı bir infaz süresi gibi belirlemişti. "Bitince kağıtları toplarım. Ardından herkes test çözmeye başlayacak, çıt çıkmayacak. Sonuçları burada, yüzünüze karşı açıklayacağım."

"Başlayın."

O 8 dakika, bir ömür kadar uzun ve boğucu geçti. Kalemimin kağıt üzerindeki sesi bile bir hata yapıyormuşum gibi kulak tırmalayıcıydı. Pars yanımda kaskatı kesilmişti; onun da benimle aynı stresi yaşadığını, evdeki "Can" standartlarını tutturamamanın ağırlığını omuzlarında taşıdığını biliyordum. Babam kağıtları toplarken, sınıfın içindeki o tekinsiz sessizlik yerini test kitaplarının sayfalarının hışırtısına bıraktı.

Ben ise kendimi bir uçurumun kenarında hissediyordum. Eğer 1. olamazsak, akşam yaşanacak o büyük kaosun, o soğuk bakışların ve babamın iğneleyici cümlelerinin kaçınılmaz olduğunu biliyordum.

Babam masasına oturdu, kağıtları bir cerrah titizliğiyle incelemeye başladı. O okudukça, kaşları daha da derinleşti, yüzündeki hatlar daha da sertleşti. "Birinci olan beş kişi var..." dedi, sesi sınıfın içine bir karabasan gibi çöktü. "Lina Sancak, Erim Durmaz, Nil Durmaz, Atlas Kuzey ve... Pars Can."

Pars’ın ismini duyduğumda içimdeki o nefes alışverişi biraz olsun düzene girdi ama hemen ardından gelen o sessizlik, yaklaşan felaketin habercisiydi. Babamın gözleri, karanlık bir dehliz gibi bana döndü. O saniyelik bakış, içimde bir yerleri paramparça etmeye yetti. Yerime sindim, boğazımdaki o düğümü yutkunarak açmaya çalıştım.

Pars, masanın altından elimi buldu ve parmaklarıma neredeyse kemiklerimi sızlatacak bir güçle tutundu. Çenesi seğiriyordu. "Sikeyim şu sınavı," diye fısıldadı dişlerinin arasından, sesi hem bana destek veren bir kale hem de kendi öfkesini dizginleme çabasıydı.

O sırada Erim’le göz göze geldim. Bal rengi gözleri, bir bulmacayı çözmeye çalışır gibi beni süzüyordu. Büyük ihtimalle bu kadar mükemmeliyetçi birinin, neden böyle acımasız bir babanın karşısında bir çocuk gibi sindiğimi anlamlandıramıyordu. Nil ise hemen çaprazımızda, o kibirli ve bilmiş gülümsemesiyle doğrudan bana bakıyordu; başarımın düşüklüğünden duyduğu o zehirli hazzı gizlemeye tenezzül bile etmiyordu.

Babamın sesindeki o tiksinti, bir sonraki ismimi okurken daha da belirginleşti: "İkinci olanlar... Ezgi Can, Ata Ardıç, Melis Yalçın."

İsmimi, sanki ağzına değmesi istenmeyen bir kelimeymiş gibi telaffuz etti. Gözlerim doldu; o an sınıfın içindeki tüm bakışlardan, babamın o küçümseyici sesinden kaçmak istedim. Başımı pencereye çevirdim, dışarıdaki gökyüzünün masmavi boşluğuna sığındım. Pars elimin üzerindeki baskısını artırdı. Onun da titrediğini hissedebiliyordum; hem bana güç vermeye çalışıyor hem de kendisini babamın önünde bir taşkınlık yapmaktan alıkoymak için içsel bir savaşa giriyordu.

"Geri kalanlar ise üçüncü," dedi babam, sanki bizi yok sayıyormuş gibi.

Tam o sırada okul zili çalmıştı. Derin, titrek bir nefes verdim. Gözlerimi kapattım. Son bir ders... Sonra gerçek dünya, yani o soğuk ev, yani babamın "başarı" beklentisi bizi bekliyordu. Okuldan sonra olacakları tahmin etmek bile o kadar zordu ki... Gözlerimden süzülmek üzere olan o bir damla yaşı, Pars fark etmesin diye hızla sildim.

Zil sesinin yankısı henüz koridorlarda sönmeden, sandalyemi geriye ittiğim gibi sınıftan fırladım. Babamın o soğuk, yargılayıcı bakışlarından uzaklaşmak için attığım her adım, bir kaçıştan ziyade kendi içimdeki o boğucu duvarları aşma çabasıydı. Kalabalığın arasından, omuzlara çarparak, bir hayalet gibi süzülüp lavaboya daldım. İçerideki yankı yapan fayanslar, kalbimin o düzensiz ve öfkeli atışlarını sanki bir davul sesi gibi büyütüyordu.

En köşedeki kabine kendimi atıp kapıyı kilitlediğimde, o tanıdık, buz gibi yalnızlığımla baş başa kaldım. Gözlerim yanıyordu; babamın o küçümseyici "Ezgi..." deyişi zihnimde bir plak takılmış gibi dönüp duruyordu. Ama ağlayamazdım. Çocukluğumdan beri ruhuma kazınan o zehirli öğreti, boğazıma bir düğüm gibi çökmüştü: Ağlamak zayıflıktır. Ağlamak, mağlup olduğunun resmidir. Oysa ben mağlup değildim, sadece babamın biçtiği o imkansız kalıplara sığmıyordum.

Derin, sarsıcı nefesler alarak ciğerlerimi doldurdum. Göğsümdeki o sıkışmayı, o devasa öfkeyi zihnimin en ücra köşesine ittim. Bir maske, en az babamınki kadar kusursuz bir maske indirdim yüzüme. Birkaç dakika sonra, kabinden dışarı çıktığımda, aynadaki aksimden gözlerimin hafifçe kızardığını ama yıkılmadığımı gördüm.

Lavabonun çıkışında, sanki beni bekliyormuş gibi duran bir silüet vardı. Rüya.

Koyu Kahve gözleri, doğrudan benimkilerin içine bakıyordu. Onda acıma yoktu; zayıflığımı yüzüme vuran bir bakış hiç yoktu. Sadece, "seni anlıyorum ve seninleyim" diyen o derin, sessiz bir onaylama vardı. Rüya, o naif ama keskin sezgileriyle, benim şu an teselliye değil, sadece varlığının verdiği o sarsılmaz güvene ihtiyacım olduğunu biliyordu.

Bir şey söylemedi. Kelimelerin, aramızdaki bu ağır sessizliği bozup her şeyi daha da banal hale getireceğini ikimiz de biliyorduk. Konuşmak, trajedimizi hafifletmezdi; sadece onu dillendirip gerçekliğimizi tescilliyordu. Rüya, sadece bir adım yaklaştı ve omzuna hafifçe dokundu. Bu küçük dokunuş, babamın soğuk otoritesine, evdeki o steril kaosa karşı aramızdaki görünmez suru inşa ediyordu.

Rüya’nın sessizliği, babamın bağırışlarından çok daha güçlüydü. Başımı hafifçe yana eğip, ona teşekkür edercesine gülümsedim. Dudaklarım titredi belki ama kendime olan inancımı yeniden toparladım. Babam belki sınav kağıtlarımdaki notlarımı derecelendirebilirdi, ama bu sessiz dayanışmanın, bu yeraltı bağımızın kıymetini asla ölçemezdi.

"Teşekkür ederim," diye fısıldadım, sesim lavabonun boşluğunda bir fısıltı gibi dağılırken. Rüya sadece başını salladı; koridorun uğultusu artık bizi içine çekmeye hazırdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.