Sınıfın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı ve öğretmenimiz içeri girdi. Üzerimizdeki o steril havayı kesip atan bir sessizlik çöktü. Öğretmenimiz, gözlerini tek tek üzerimizde gezdirip her birimizi birer denek gibi inceledikten sonra boğazını temizledi. O an, havada yaklaşan bir fırtınanın statik elektriği vardı sanki.
"Yeni eğitim-öğretim döneminiz kutlu olsun arkadaşlar," dedi, sesi sınıftaki o soğuk disiplini yansıtıyordu. "Her sene olduğu gibi, bu sene de okulumuza yeni burslu nakil öğrencilerimiz geldi."
Yanındaki iki silüet yavaşça eşikten içeri süzüldü. Biri kız, biri erkek. "Erim ve Nil Durmaz," diyerek tanıttı öğretmenimiz onları.
Nil’in gözleri, bir avcının hedefini süzmesi gibi fıldır fıldır sınıfta geziniyordu. Sanki bir planın parçasıydı, sanki bu sınıfta birilerini kestirmeye çalışıyordu. Erim ise tam aksine, sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi yorgun, boş ve donuk bakışlarla etrafı süzüyordu. Nil, yüzüne kondurduğu yapmacık bir ışıkla "Merhaba, ben Nil! Eminim çok iyi anlaşacağız," dedi. Sesi, ortamdaki gerginliği örtmeye çalışan bir şaldı ama etkisi zayıftı.
"Boş bir yere oturun çocuklar," dedi öğretmenimiz. Nil ve Erim, ön çaprazımızdaki boş masalara yerleştiler.
Arkadan Ata’nın fısıltısı duyuldu. "Bu sınıfa üç çift ikiz kardeş biraz fazla değil mi?"
Ata ve Rüya, arka masamızda oturuyorlardı. Onlar, bizim tam tersimizdi. Başarılı ama baskıdan nasibini almamış, sevgi dolu, birbirine saygılı bir ailede büyümüşlerdi. Aileleri nesillerdir cerrahtı; özel hastaneler zinciri sahibi, toplumun en üst katmanında yer alan köklü bir soylulardı. Durumları bizimkinden çok daha parlak, atmosferleri çok daha huzurluydu. Bizim "mükemmeliyetçi kaosumuzun" yanında, onların dünyası hep bir vaha gibiydi.
Rüya, her zamanki o naif ve çekingen sesiyle, "Sus biraz Ata, duyacaklar," diye uyardı onu.
Pars, derin bir iç çekti. Bakışları Rüyalara doğru kaydığında, gözlerinde gizleyemediği o tanıdık parıltıyı fark ettim. Pars, Rüya’ya aşıktı. Ama bu evdeki kısıtlı özgürlükleri içinde birine açılmak, kendi uçurumuna birini daha çekmek gibi geliyordu ona. Neden adım atmadığını biliyordum; Pars, Rüya’nın o temiz dünyasını bizim çürümüşlüğümüzle kirletmekten korkuyordu.
"Gözlerin seni ele veriyor, Pars," diye fısıldadım, sadece onun duyabileceği bir ses tonuyla.
Pars başını bana çevirmedi ama dudakları hafifçe kıvrıldı. "Bazı savaşlar sessiz kazanılır Ezgi," dedi. "Aşk da bir savaş alanıysa, ben henüz savunma hattını bile kuramadım."
Tam o sırada, önümüzdeki sırada oturan Nil, başını hafifçe arkaya çevirdi. Gözleri Pars’ınkilerle bir anlığına kilitlendi. Nil’in bakışlarında sıradan bir öğrencinin merakı yoktu; orada, sanki bizim ailemize ait bir sırrı çözmeye çalışıyormuş gibi, soğuk ve delici bir analiz vardı. Erim ise hala o boş bakışlarla pencereden dışarıyı, ağaçların rüzgarda sallanışını izliyordu.
Sınıfta garip bir aura oluşmuştu. Sanki bu yeni ikizler, sadece okulumuza değil, bizim korunaklı görünen o sahte dünyamıza bir kama gibi saplanmaya gelmişlerdi.
"Rüya," dedim arkama doğru dönerek, "bu yeni gelenler hakkında ne düşünüyorsun?"
Rüya, koyu kahve gözlerini yeni gelen ikizlere çevirdi. Bir an tereddüt etti, sonra "Sanki..." dedi, sesi biraz kısılarak. "Sanki bir şeyi arıyorlar. Ve aradıkları şey, bu sınıfın ya da ders kitaplarının içinde değil."
Öğretmenimiz tahtaya formülleri yazmaya başladığında, Erim başını yavaşça sırasından kaldırdı. Gözleri, doğrudan benim üzerime odaklandı. Ne bir düşmanlık vardı ne de bir dostluk; sadece anlamsız bir tanışıklık hissi... Sanki daha önce, bu kâbustan başka bir yerde karşılaşmıştık.
Dersin bitişini simgeleyen o keskin zil sesi sınıftaki gergin havayı bir nebze olsun dağıttı ama üzerimdeki o ağır, görünmez prangaların ağırlığı yerli yerindeydi. Bütün ders boyunca sıramda heykel gibi oturmaktan tutulmuş olan belimi esnetmek için kollarımı havaya kaldırıp arkaya doğru gerindim. Omurgamdan gelen o ufak "çıt" sesi, sessiz sınıfta bir bomba etkisi yaratmış gibiydi.
Tam o sırada, ensemde bir hareketlilik hissettim. Arkamda oturan Ata, her zamanki o oyunbaz tavrıyla öne doğru eğilip alnıma hafif bir fiske attı. Hafif, arkadaşça ama bir o kadar da rahatsız edici... Sinirle başımı çevirdim, dişlerimin arasında ona söyleyeceğim lafları hazırlamıştım bile. Ata, o her zamanki çocuksu neşesiyle karşımda gülümseyerek duruyordu; sanki hayatının en büyük derdi sadece tarih ödevinin sayfasıymış gibi.
"Eğer o parmağını bir kez daha..." diye başladım, sesimdeki öfke zehir gibiydi. Ancak cümlem havada asılı kaldı.
Başımızın üzerinde, sanki güneşin önüne geçen kara bir bulut gibi bir gölge belirdi. Sınıfın o steril, yapay ışığı bir anlığına karardı. Başımı yavaşça kaldırıp yukarı baktım. Nil.
Nil, masamın üzerine doğru hafifçe eğilmişti. Omuzlarından aşağı dökülen saçları, sınıfın ışığını keserek yüzünde tekinsiz bir gölge bırakıyordu. Gözlerini üzerimize sabitlemişti; o fıldır fıldır dönen, her şeyi analiz eden bakışları şimdi tam olarak benimle Ata’nın arasındaydı. Üzerimizdeki o yoğun bakış, sadece bir merak değil, bir tür "hesaplaşma" vaadiydi.
"Burası," dedi Nil, sesi pürüzsüz ama bir o kadar da soğuktu. Bir cerrahın neşterini bilemesi gibi kelimeleri seçerek konuşuyordu. "Kendi küçük, mükemmel dünyasında yaşayan insanlarla dolu, değil mi?"
Ata, yüzündeki o oyuncu gülümsemeyi yavaşça sildi. Karşısındaki kızın sıradan bir yeni öğrenci olmadığını o da hissetmişti. Nil, elini usulca masamın kenarına koydu; parmak uçları, sanki bir dokunuşla masadaki her şeyi analiz ediyormuş gibi tahtaya hafifçe vurdu.
Nil’in o delici bakışları Ata’dan bana kaydı. "Siz ikiniz," dedi, fısıltıya yakın bir ses tonuyla. "Sanki bu okulun en parlak iki yıldızıymışsınız gibi görünüyor dışarıdan. Ama yıldızlar, en çok karanlıkta parlar, değil mi?"
Sınıftaki diğer öğrenciler, sanki gizli bir komut almış gibi susmuş, bize bakıyordu. Nil’in varlığı, sınıfın dengesini bir anda yerinden oynatmıştı. Pars, yanımda kaskatı kesilmişti; mavi gözleri, Nil’in her hareketini bir tehdit gibi izliyordu. Nil’in üzerimizdeki gölgesi, sadece güneşin önüne geçen bir silüet değildi; bizim o sahte mükemmeliyetten kurduğumuz kalenin duvarlarına sızan ilk sızıntıydı.
"Cevap vermeyecek misiniz?" dedi Nil, dudaklarının kenarına yerleşen o muğlak gülümsemeyle. "Yoksa kurallarınız konuşmanıza izin vermiyor mu?"
Sınıftaki hava bir anda ağırlaştı; oksijen sanki çekilmiş, yerine yoğun, boğucu bir gerilim dolmuştu. Pars’ın yerinden kalkışıyla sırasının zeminde çıkardığı o sert gıcırtı, Nil’in dudaklarındaki alaycı gülüşü daha da derinleştirdi. Pars, bir avcı gibi masamızın üzerine doğru eğildi, mavi gözleri öfkeden birer kor parçasına dönmüştü.
''Ne demek istiyorsun sen?'' dedi Pars. Sesi, her zamanki sakinliğinin aksine, bir bıçak kadar keskin ve tehlikeliydi. Nil ise bu öfke karşısında geri çekilmek yerine, sanki bir tiyatro oyununun en heyecanlı yerini izliyormuş gibi keyifliydi. Gözlerini, az önce fiske attığı Ata ile benim üzerimde, sanki aramızda gizli bir şeyler varmış gibi büyük bir iştahla gezdirdi.
Nil, elini hafifçe ağzına götürdü; bu, şaşırmış gibi yapan ama aslında tamamen planlı bir hareketti. ''Ah, kusura bakmayın,'' dedi, sesi yapay bir masumiyetle dolu bir bal gibi akıyordu. ''Yakın arkadaşın sanırım kız kardeşine... aşık.'' O son kelimeyi sanki bir küfür gibi fırlatıp attı.
Sınıfta ölümcül bir sessizlik oldu. Bu, sadece bir iftira değil, bizim değerlerimize, aramızdaki o saf ve kardeşlik temelli bağa atılmış bir tokattı. Pars’ın eli, sinirden yumruk olmuş bir halde sıranın kenarını sıkıyordu.
''Ne saçmalıyorsun sen?'' diye çıkıştım, sesim titriyordu ama bu korkudan değil, duyduğum tiksintidendi. Tam ayağa kalkıp o alaycı yüzünü paralamak üzereydim ki, arkamızdan hiç beklemediğimiz biri devreye girdi.
Rüya.
Her zaman koyu kahve gözlerinde huzur taşıyan, naifliğiyle bilinen Rüya, ilk kez sesini bu kadar sert ve aşağılayıcı bir tonda yükseltmişti. Oturduğu yerden kalktı; o narin duruşu, şimdi bir kraliçenin otoritesini taşıyordu. ''Sen kimsin de ilk günden haddin olmayan işlere burnunu sokuyorsun? Yerini bil ve git yerine otur,'' dedi. Rüya’nın sesi o kadar buz gibiydi ki, Nil’in üzerindeki o sahte özgüvenin bir anlığına sarsıldığını gördüm.
Rüya haklıydı. Herkes biliyordu ki Ata benim için sadece bir dost değil, Pars’tan sonraki en güvenli limanımdı; Ata için de Rüya ile ben, dokunulmaz birer kardeşten farksızdık. Aramızdaki o bağ, Nil gibi birinin gelip de kelimeleriyle kirletebileceği kadar ucuz değildi.
Nil, Rüya’nın bu sert çıkışı karşısında duraksadı. Yüzündeki o alaycı maske bir an için çatladı, gözlerinde çok kısa süreli, belki de sadece benim görebildiğim bir parıltı belirdi; bir hırs, bir nefret... Sanki bizim birbirimize duyduğumuz bu bağlılıktan tiksiniyordu.
Nil, omuzlarını silkti, sanki hiç önemli değilmiş gibi arkasını dönüp Erim’in yanına doğru yürümeye başladı. Ancak o yürürken, sınıfın içindeki denge bir daha asla düzelmemek üzere bozulmuştu. Pars hâlâ öfkeyle soluyordu. Ata ise şaşkınlıkla boşluğa bakıyordu; sanki biri elindeki kutsal bir şeyi zorla kirletmeye çalışmış gibi sarsılmıştı.
Nil’in o zehirli sözlerinin sınıfta bıraktığı tortu henüz dağılmamışken, bakışlarım istemsizce Erim’e kaydı. O ana kadar pencerenin dışındaki boşluğu izleyen o donuk çehre, sanki bir mıknatısın çekimiyle bana doğru döndü. Göz göze geldik. Erim’in gözleri... Beklediğimin aksine, Nil’inki gibi soğuk veya delici değil; derin, melankolik ve bir o kadar da karmaşık bir bal rengindeydi.
O bakışlarda bir ağırlık vardı. Sanki yaşadığı kederin bir kısmını benim üzerime yansıtıyor, bir nevi "üzerine bu kadar gelindiği için özür dilerim" mesajını taşıyordu. O an, o yabancı gözlerde kendi içimdeki o bastırılmış hüzne dair bir iz buldum. İstemsizce, sanki aramızdaki bu kısa sessizliği yumuşatmak istercesine, dudaklarımı hafifçe bükerek ona güven veren, küçük ve zarif bir gülümseme gönderdim.
Tam o sırada, Erim’in yüzünde bir değişim oldu. Dolgun dudaklarında, zihnimin bir yanılsaması olabilecek kadar kısa ve belirsiz bir kıvrılma belirdi. O kadar ani, o kadar silikti ki; kalbimin hızla çarpmasıyla karışık bir şüpheye düştüm. Hayal miydi? Yoksa ilk kez, bu mükemmeliyetçi maskelerin arkasında bir "insan" mı görmüştüm? Kalbimdeki o soru işareti, boğazımdaki düğümü biraz daha sıktı.
Ata, aramızdaki o tuhaf ve sessiz etkileşimi bozarak bir anda ayağa fırladı. Sandalyesinin zeminde çıkardığı sert sesle irkildim.
"Hadi kantine gidelim!" dedi Ata, yüzüne o bildik, çocuksu ve neşeli maskesini tekrar takarak. "Yoksa bizim kraliçe arı," dedi, bakışlarını yanındaki ikiz kardeşi Rüya’ya çevirerek, "birilerini sokmak için yer arayacak."
Rüya, her zamanki gibi bu "kraliçe arı" benzetmesine hafifçe kızıp omuz silkerek karşılık verdi. Ata’nın bu yapay neşesi, Nil’in zehrini süpürüp atmak için bir kalkan görevi görüyordu. Ayağa kalkarken Erim’in gözleri hâlâ üzerimdeydi. Hızla çantamı omzuma attım, Pars'ın gerginliğinden ve Nil’in gözlerimin önünde dans eden alaycı silüetinden uzaklaşmak için Ata'nın arkasına takıldım.
Koridorun yankılanan boşluğunda attığımız birkaç adım, Nil’in arkamızdan yükselen o sahte, kadifemsi sesiyle bölündü. "Özür dilerim, yanlış anladım ve yanlış anlaşıldım," diyordu. Sesindeki tını, bir tiyatro sahnesinin son perdesindeki dramatik bir itiraf kadar yapaydı. "Ben sadece arkadaş edinmeye çalışıyorum. Alışık olduğum bir ortam değil böyle okullar."
Durup arkamıza döndüğümüzde, Nil’in gözlerinin sınıfın içinde bir radar gibi dönüp en sonunda Pars’ın üzerinde odaklandığını gördüm. O süzüşü, basit bir tanışma isteğinden çok, avını gözlemleyen bir yırtıcının bakışlarını andırıyordu. Hepimiz taş kesilmiş, ne diyeceğimizi bilemez halde dikiliyorduk. Nil, sessizliğimizi bir davet gibi kabul edip Pars’a doğru birkaç adım attı ve elini uzattı. Uzattığı el, havada öylece asılı kalırken Pars’a yönelttiği ses, rahatsız edici derecede flörtöz ve cüretkârdı. "Tekrardan tanışalım, ben Nil."
Pars, nezaketini bir kalkan gibi kullanan bir adamdı; ne kadar sinirli olursa olsun o terbiye duvarını yıkamazdı. Uzatılan eli, isteksiz bir temasla kavradı. "Pars," dedi, sesi bir buz kütlesi kadar soğuk ve mesafeliydi.
Tam o an, Nil’in bakışları bir aydınlanma yaşamış gibi değişti. Gözleri şaşkınlıkla irileşmiş, sanki büyük bir hazine keşfetmişçesine parlamıştı. "Pars... Pars Can mı?" dedi, heyecanı ses tellerine kadar sızarken.
İşte tam bu noktada, Rüya’nın o ana kadar sakladığı, alışık olmadığımız o hırçın tarafı ortaya çıktı. Nil’in bu bariz hayranlık gösterisi karşısında yüzü gerildi. "Evet, canım, Can," dedi Rüya. Kurduğu cümle, durumu toparlamaya çalışırken kendi içinde saçmalamasına neden olmuştu. Bu beklenmedik ve absürt çıkışı o kadar komikti ki, kendimi tutamayarak hafifçe kıkırdadım. Rüya, kurduğu cümlenin boşluğunda bir anlığına afalladı; yanaklarına hücum eden sıcaklığı hissedebiliyordum. Hemen toparlandı, boğazını temizleyip o meşhur, cerrah ciddiyetindeki duruşunu takındı. "Rüya Ardıç," dedi, sesindeki otoriteyle Nil'i küçük bir böcek gibi ezerek.
Nil’in gözleri, Rüya’nın soyadını duyduğunda bir kehanet gerçekleşmiş gibi daha da büyüdü. "Ben kimlerle aynı sınıfa düştüm böyle?" diye fısıldadı Nil, kendi kendine konuşuyormuş gibi yaparak. "Siz... Gönül ve Tahir Ardıç’ın çocuklarısınız. Birer efsanesiniz." Bakışları tekrar bizde gezindi, hayranlığı neredeyse dokunulabilir düzeydeydi. "Ve sizler de Esra ve Şahin Can’ın çocuklarısınız..."
Bu isimleri ağzına aldığında, sanki üzerimizde bir ağırlık hissettim. Ailelerimizin isimleri, bizim en büyük zırhımızdı ama aynı zamanda bizi esir alan o görünmez zincirlerdi. Nil, birden bire o sahte, yapışkan üzgünlüğüne geri döndü. "Ay, ben çok özür dilerim! Sadece takılmak istedim, gerçekten kötü bir niyetim yoktu."
Rüya, bu "kötü niyetli değilim" oyunundan artık fazlasıyla bıkmıştı. Derin bir nefes alıp omuzlarını silkti. "Tamam, affettik," dedi, sesindeki tahammülsüzlük bir uçurumun derinliği kadardı. Hiç vakit kaybetmeden koluma girdi; parmaklarının baskısında hem bir kaçışın acelesini hem de bana "buradan gitmeliyiz" diyen bir uyarıyı hissettim.
Bizi peşinden sürükleyip o yapışkan atmosferden uzaklaştırırken, arkamda Pars’ın hâlâ orada, Nil’in delici bakışları altında kaldığını hissetmenin huzursuzluğunu taşıyordum. Nil, zayıf noktalarımızı bulmuştu; ailelerimizin ağır mirası artık üzerimizde birer etiket gibi sallanıyordu. Rüya’nın kolumdaki parmakları sıkılaştıkça, okulun o steril koridorlarında aslında ne kadar tehlikeli bir oyunun içine çekildiğimizi daha net anlıyordum. Nil bir adım atmıştı, biz ise sadece geri çekiliyorduk; ama biliyordum, bu sadece başlangıçtı.
Kantinin o boğucu kalabalığına girdiğimizde, ortamdaki ağır havadan sıyrılıp kendi küçük kalemize, Ilgın’ın yanına sığındık. Ilgın, Ardıç ailesinin bir diğer kızı, 16 yaşında olmasına rağmen etrafındaki herkesi parmağında oynatan, şımarık ama bir o kadar da göz alıcı bir ışığa sahipti. Masada kendi krallığını kurmuş, elindeki telefonu bir aksesuarmış gibi kullanırken, okuldaki erkeklerin bakışları birer mıknatıs gibi ona çekiliyordu. Onun için hayat, bir cerrahın neşteri kadar keskin ve planlıydı; doktorluk hedefiyle yaşasa da, şu anki dünyasının tek gerçeği okulun "popüler kraliçesi" olmaktı.
Bizi gördüğünde yüzünde, o okyanus mavisi gözlerini parlatan kocaman, içten bir gülümseme yayıldı. "Hayırdır? Ne bu hal? Kim bozdu bunun moralini?" dedi, gözlerini ablası Rüya’ya dikerek. Ilgın’ın sesi, kantinin uğultusu içinde bile kristal berraklığında duyuluyordu.
Tam o sırada Ata ve Pars masaya ulaştı. Pars’ın yüzünde hâlâ o Nil’in yarattığı huzursuzluğun gölgeleri vardı. "Yeni bir kız geldi," diye söze girdim, Ilgın’ın masaya yayılmış neşesini bölerek. "Sınıfın dengesini daha ilk günden bozdu, patavatsızca konuşunca da sinirler gerildi."
Ilgın, benim öz kardeşimden farksızdı; ruhumun en karanlık taraflarını bile bilen tek kişiydi. Onun şen şakrak, her şeyi çözmeye odaklı sesi, üzerimdeki gerilimi bir nebze olsun hafifletiyordu. Bir an duraksadı, kaşlarını o mükemmel kavisli yapısıyla hafifçe çattı ve o "popüler zorba" tarafını ortaya çıkaran güvenli gülümsemesiyle öne doğru eğildi.
"Aman canım, söyle bana, kimmiş bu? Ben hallederim hemen," dedi, sesindeki o tatlı ama meydan okuyucu tınıyla. Ilgın, okulun koridorlarında yürürken arkasında bir hayran ordusu bırakan, sistemin kurallarını kendi lehine çevirmeyi çok iyi bilen bir kızdı. O, "zorba" kelimesinin en stilize edilmiş haliydi.
Pars, bir an için duraksayıp Ilgın’a baktı. Mavi gözlerinde, o gerginliğin yerini alan hafif bir tebessüm belirdi. İkisi, okulun "yıkım timi" gibiydiler; bir araya geldiklerinde ortaya çıkan o muzip enerji,ağır havayı bir saniyede dağıtmaya yeterdi.
"Aman abisi, sen uzak dur," dedi Pars, sesine o korumacı ama alaycı tınıyı katarak. "Daha ilk gün, okul yönetimiyle başımızı belaya sokmayalım."
Ilgın kıkırdadı, omuzlarını silkti. "Daha ilk gün mü? Pars, biz bu okula tozu dumana katmaya gelmedik mi?"
İkisi arasındaki bu uyum, sanki bir anlığına bütün dertlerimizi unutturdu. Masanın etrafında toplanmıştık; bizler, bu prestijli okulun vitrin süsleri gibi görünsek de, aslında kendi içimizde yavaş yavaş infilak etmeye hazır birer bombaydık. Ilgın’ın o şen kahkahası kantinin havasını doldururken, ben sadece gülümsedim. Ancak zihnimin bir köşesinde hâlâ Erim’in o bal rengi gözleri ve Nil’in o sinsi, planlı bakışları vardı.
Masanın etrafı kısa sürede dolmaya başlamıştı. Vera, Egemen ve İlay’ın gelişiyle "Can ve Ardıç" hanedanlarının küçük bir yansıması tamamlanmıştı. Ancak bu birleşme, masadaki huzuru bir zeytinyağı gibi üste taşıyan bir dostluk değil, daha çok zorunlu bir bir araya gelişti.
Vera Özcanoğlu, dayımın kızı, masaya adeta bir podyumda yürürcesine, hafifçe kaldırdığı çenesiyle süzülerek geldi. Vera, doğuştan sahip olduğu o kibirli duruşu bir zırh gibi kuşanmıştı. Etrafındaki herkese, sanki bulunduğu yerden çok daha aşağı bir seviyedeymişler gibi bakmayı alışkanlık edinmişti. Aramızdaki gerilim bir sır değildi; birbirimizden haz etmezdik. O, her zaman statünün ve "en iyi" görünmenin esiriydi. Yanımıza uğramasının nedeni bir sevgi bağı değil, sadece kendi arkadaş grubuna dönmeden önce bir nevi "soyluluk tescili" yapma isteğiydi. Masada varlığı ile yokluğu arasında, istenmeyen bir soğuk hava dalgası dolaşıyordu.
Egemen ise amcamın oğluydu; Ilgın’la aynı sınıftaydılar. O, bu boğucu "Can ailesi" etiketinin altında, kendine göre bir kaçış yolu bulmuş deli dolu bir çocuktu. Her ne kadar amcamın sıkı denetimi, onun o enerjik ruhunu bir kafese hapsetmeye çalışsa da, Egemen gülüşüyle o kafesi her seferinde sarsmayı başarıyordu. Masaya oturduğu an, enerjisi tüm yorgunluğumuzu dağıtmıştı.
İlay ise... İlay, hepimizin arasındaki o garip istisnaydı. Halamın kızıydı ancak ailemizin o keskin, mükemmeliyetçi ve soğuk atmosferinden tamamen uzakta, halamın şefkatiyle sarmalanmış bir kozada büyümüştü. Hepimiz, annelerimiz ve babalarımız tarafından birer "proje" gibi tasarlanırken, İlay, o baskı dolu elin değmediği nadir çiçekti. Gözlerindeki o huzur, bazen hepimize çok yabancı, ama bir o kadar da özlem dolu gelirdi.
Vera, sandalyesini büyük bir gürültüyle çekip oturduğunda, masanın üzerindeki o sıcak neşe bir anlığına buz kesti. İlay’ın sakinliği, Egemen’in bitmek bilmeyen şakaları, Ilgın’ın o kraliçe tavırları....
Vera "Yine mi buradasınız?" der gibi, gözlerini etrafımızda gezdirdi. Oturduğu sürece tek bir kelime bile etmedi; sadece telefonunu çıkarıp, sanki bizden çok daha önemli işleri varmış gibi parmaklarını ekranda gezdirmeye başladı. Onun bu tavrı, aslında kendi arkadaş grubunun yanına gitmeden önce sergilediği bir tür "statü gösterisiydi." Bizi küçümsüyor, ama aynı zamanda bize yakın durarak konumunu sağlamlaştırıyordu.
Vera’nın masamızdaki varlığı, sanki güzel bir tablonun üzerine atılmış bir mürekkep lekesi gibiydi. Onu istemiyorduk, o bizden nefret ediyordu, ama kurallar gereği bir aradaydık. Ilgın, Vera’nın bu küçümseyici tavrını fark ettiğinde gözlerini devirdi. O an anladım ki, bu masa sadece kahvelerin içildiği bir yer değil; kendi içimizdeki ayrılıkların, nefretlerin ve o boğucu aile hiyerarşisinin küçük bir arenasıydı.
İlay’ın o sakin ve huzurlu görüntüsünün ardında, gerektiğinde ne kadar sivri dilli olabileceğini hepimiz biliyorduk. Vera, elindeki telefonu sanki dünyayı yöneten bir kılıçmış gibi sıkı sıkıya tutarken, İlay’ın o soğuk ve alaycı sesi havayı kesti:
"Çok durdun sanki, beş dakika oldu. Kölelerinin yanına dönsene, biz de rahat bir nefes alıp konuşalım."
Vera’nın yüzü bir an için kireç gibi beyazladı, sonra da öfkeden kızarmaya başladı. Kendisine konuşulduğunu çok iyi biliyordu. Telefonundan başını ağır ağır kaldırdı; gözlerinde, tüm o yüksek statüsüne rağmen bastıramadığı bir aşağılanma duygusu vardı. Tek bir kelime bile etmeden, sanki masadaki herkesin varlığından tiksiniyormuş gibi ayaklandı. Arkasına bakmadan o "soylu" adımlarıyla uzaklaşırken, İlay arkasından o zehirli "haspam" kelimesini fırlattı.
Ata, masadaki buz gibi havayı dağıtmak istercesine o meşhur neşeli maskesini taktı. "Şu kızı bu masaya oturtmayın artık," dedi dalga geçerek. "Her an gözleriyle masayı ateşe verecek, hepimizi küle çevirecek diye ödüm kopuyor."
İlay da ona hak vererek omuz silkti. "Can ailesiyle akraba olduğunu herkese kanıtlamak zorunda ya, kuyruk gibi peşimizde dolaşıyor. Statü kırıntıları topluyor kendi çapında."
Masada yankılanan gülüşmelerin arasında Rüya’nın koyu kahve gözlerinin donuklaştığını fark ettim. Masaya öylece, hiçbir yere odaklanmadan bakıyordu. Sanki zihni bu fiziksel ortamdan tamamen kopmuş, kendi içinde bir yerlere göç etmişti. İlay, onun bu halini fark edip dürttü: "Hayırdır gülüm? Ne bu hal?"
Rüya, yavaşça başını kaldırdı. Omuz silkti ama gözlerindeki o huzursuzluk saklanamayacak kadar keskindi. Nil’in Pars’a olan o flörtöz ve cüretkâr bakışlarının, Rüya’nın içindeki o bastırılmış fırtınayı tetiklediğini çok net anlayabiliyordum. O, bu karmaşık hislere alışık değildi; Pars’ın ona olan sessiz ilgisiyle, Nil’in hoyrat müdahalesi arasında sıkışıp kalmıştı. İçten içe bir hesaplaşma, kalbinin kıyısında dolaşan bir kıskançlık dalgasıyla boğuştuğu o kadar belliydi ki...
O sessizliği Pars’ın bıkkın, neredeyse tükendiğini belli eden sesi böldü: "Ders... Babamın dersi."
Tam o sırada okulun koridorlarında yankılanan o tiz, emir kipiyle dolu zil sesi duyuldu. Hepimiz aynı anda irkildik; o zil sesi bizim için sadece bir dersin başlangıcı değil, babamın beklentileri, annemin tartısı ve o kusursuz görünme zorunluluğunun bir hatırlatıcısıydı.
Ayağa kalktık. Pars ile birlikte sınıfa doğru yürümeye başladık. Ayaklarımız, sanki bizi o boğucu sınıfa sokmamak için direniyor gibi ağır, istemeye istemeye ilerliyordu. Koridorun soğuk ışıkları üzerimize vururken, içimde tuhaf bir his vardı; bugün sınıfa girdiğimizde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Nil’in gelişi, sadece bir yabancının gelişi değildi; bizim o porselen gibi kırılgan dünyamıza atılan bir taştı. Ve o taşın yarattığı dalgalar, çoktan duvarlarımızı çatlatmaya başlamıştı.