İçeriğe geç

KADERİN YANLIŞ İMZASI

Bölüm 1 · 7 dk okuma

KADERİN YANLIŞ İMZASI

Bölüm 1

1. BÖLÜM

Başlama Tarihi: 11 Haziran 2026 Saat:03.15

Bölüm Şarkısı:

Stromae - papaoutai

Saat tam 06.15. Can ailesinde bu saat bir milattır. Bir dakika geç uyanamazsın; eğer uyanırsan düzensizlik olur ve hiçbir şeyin yolunda gitmeyeceği söylenir. Yani en azından kendimi bildim bileli bana söylenen bu. Herkes 06.15’te uyanır, duşunu alır, kıyafetlerini giyer ve saat tam 07.00’de kahvaltı masasında olmak zorundadır. Saat 07.01 mi? Maalesef, o sofrada yerin yok. Kahvaltının bitmesini beklersin ve herkes sofradan kalktıktan sonra, işin neyse onu yapmaya gidersin.

Ben Ezgi Can, 17 yaşındayım. Geniş bir ailem var. Kime sorarsanız "mükemmel, başarılı bir aile" derler. Fakat işler dışarıdan görüldüğü gibi değil. Mükemmel olmak için bazı zorluklara değil, bütün zorluklara katlanmak zorundasın. Eğer bir Can üyesiysen, bu zorlukların çok daha fazlasına göğüs germen gerekir.

Duşumu alıp okul kıyafetlerimi giydim. Sıra kahvaltıda. Okul çantamı alıp aynada kendime son bir kez baktım. Zoraki bir gülümseme takınıp merdivenlerden aşağıya, yemek odasına ilerledim.

Oturma düzenimiz değişmez; babam baş köşede, annem sağında. Ablam Çağla solunda, annemin yanında ikiz kardeşim Pars. Ablam Çağla’nın yanında ben, benim yanımda Yağız, Yağız’ın yanında Talya, onun yanında Çağan ve en sonda Baran. Çok kalabalık, ama bir o kadar da mesafeli bir aileyiz.

Annem Esra Can, dünya çapında başarılı tasarımları olan bir moda tasarımcısı. Babam Şahin Can ise çok başarılı bir matematik profesörü. Hal böyleyken, çocukların da "mükemmel" olması bekleniyor. 20 yaşındaki ablam Çağla, İtalya’da moda tasarımı okuyor. Ailemize göre mesleği doğduğu gün seçilmişti; bu yüzden İtalya, onun için bir kaçış bileti. İkizim Pars ise bu mükemmeliyetçi düzende bir çatlak. Kurallara asla uymaz, annem ve babamla sürekli zıtlaşır. Ailem ona "asi" derken, o "özgürlük" diyor. Aramızda herkesten farklı bir bağ var; sözüne sorgusuz güvendiğim tek kişi o.

14 yaşındaki Yağız oldukça zeki, sessiz ve içine kapanık. Ailede bir kaos olduğunda ortamdan hemen uzaklaşır. 10 yaşındaki Talya, annem ve babam tarafından bir "proje çocuk" olarak yetiştirilen naif bir kız. En küçük ikizlerimiz Çağan ve Baran ise daha 5 yaşlarında olmalarına rağmen aralarındaki garip rekabetle şimdiden "mükemmel olma" yarışına girmiş durumdalar.

Saat 07.00 olduğunda Pars hariç herkes masadaydı. Pars bilerek gecikiyordu. Saat 07.17’de, tek omzuna taktığı sırt çantasıyla içeri girdi ve yerine oturdu. Babam boğazını temizledi, kahve gözlerini Pars’a dikti.

"Saat kaç?" dedi tok sesiyle babam.

Yağız, kolunda saat olmamasına rağmen alaycı bir gülüşle bileğine baktı: "7 küsur."

"Kalk sofradan," dedi babam sakinlikle.

Pars arkasına yaslandı: "Sebep?"

"Yemek saatinin bitmesine 3 dakika kaldı. 17 senedir bu evdesin, kuralları bilmiyor musun?"

"17 senedir kurallarınızı hiç umursamadığımı belli ettiğimi düşünüyorum, Şahin Can," dedi Pars ve ağzına bir zeytin attı.

Annem araya girdi: "Babanı duydun Pars, kalk sofradan!"

Pars sandalyeyi sertçe itip ayağa kalktı. Kapıdan çıkmadan önce bana göz kırptı. O çıktıktan hemen sonra hizmetliler masayı toplamaya başladı. Saat 07.20 olmuştu; doyup doymadığımızın bir önemi yoktu.

Masada sadece ablam Çağla, Talya ve ben kalmıştık. Bir diğer kuralımız: Her yemekten sonra ailenin kızları annemin gözetiminde tartıya çıkmak zorundaydı. 20 gram bile alsan, hemen bir diyetisyene gönderilirsin.

Çağla tartıya çıktı. Annem gözlerini rakamlara dikti.

"2 kilo almışsın Çağla. İtalya'da formunu koruman lazım, yakında ünlü modellerle çalışacaksın. Asistanım randevu alacak."

Ablam sinirle odadan çıktı. Sıra bana geldi.

"30 gram almışsın. Sen de diyetisyene gideceksin," dedi annem soğuk bir sesle.

Tam o sırada gözlerim Talya'ya kaydı. Çekingen bakışlarla tartıya yaklaşıyordu. "Gerek var mı?" dedim, sesimdeki gerginliği gizleyemeyerek. Annem tek kaşını kaldırdı.

"Neye?"

"Talya daha 10 yaşında, büyüme çağında. Kilo alması normal değil mi?"

Annem alaycı bir şekilde kıkırdadı. "Eğer mükemmel olmak istiyorsan, evet, gerek var. Siz Can ailesinin çocuklarısınız."

"Ya mükemmel olmak istemiyorsak? Sadece birey olmak istiyorsak?"

Annem buz gibi bir sesle cevap verdi: "Emeğimizin bir karşılığı olmalı değil mi Ezgicim?"

Tam cevap verecekken Pars odaya daldı, kolunu omzuma attı. "Kardeşimin okul saati geldi, Esra Can." Beni peşinden sürükleyip evden çıkardı. Arabaya yaklaştığımızda, "Kızım, ne konuşuyorsun o kadınla?" dedi başımı okşayarak.

"Bilmiyorum, bu sabah kendimi tutamadım," dedim.

"Az kaldı," diye fısıldadı Pars. "Seni ve kendimi bu cehennemden kurtaracağım."

Çağla ablamın lüks aracına bindiğimizde, evin o ağır havası sanki bir anlığına dağıldı. Şoför koltuğunda otururken bile duruşu dimdikti; sanki direksiyonun başında değil de bir podyumun ortasındaydı. Pars hemen arkaya, yanıma atladı. Kolunu omzuma atıp beni kendine çektiğinde, o boğucu ev atmosferinden bir nebze olsun sıyrıldığımı hissettim.

"Çağla sultan, İtalya'da fazladan iki kişilik yerin var mı?" dedi Pars, her zamanki o alaycı ama meydan okuyan ses tonuyla.

Ablam dikiz aynasından bize baktı. Gözlerinde, babamınkiler gibi hesap kitap yapan bir ifade değil, yorgun bir kadının derin hüznü vardı. "Siz gelecekseniz, yerim yoksa bile o yeri açarım şekerim," dedi. Sesindeki o hafif gülümseme, aslında içinde sakladığı büyük bir çaresizliğin maskesiydi.

"Ciddiyim," dedi Pars, sesi bu sefer ciddileşerek. "Bu evden, o masadan, o tartıdan... Hepsinden nefret ediyorum. Sen oradasın, belki de bizi oraya alabilirsin."

Çağla arabayı ani bir manevrayla ana yola çıkardı. "Siz sanıyor musunuz ki İtalya bir cennet? Orada da annemin tasarımları, babamın çevresi peşimi bırakmıyor. Her hareketim izleniyor, her tasarımım ailemizin markası için birer yatırım aracı. Ama..." Sustu, bir an duraksadı ve vitesi sertçe değiştirdi. "Az kaldı. İkiniz de sıkın dişinizi. Bir çıkış yolu bulacağım, sadece... henüz vakti değil."

"Ne bekliyoruz?" diye sordum, sesim korkuyla karışık bir merakla çıkmıştı. "Ne kadar daha 'mükemmel' rolü oynayabiliriz ki?"

Çağla bana baktı, gözleri dikiz aynasında bir an buluştu. "O 'mükemmel' maskesi, aslında bizim en büyük zırhımız Ezgi. Eğer o maskeyi şu an düşürürsek, bizi parçalarlar. Önce güçlenmeli, sonra o zırhı kendi ellerimizle parçalamalıyız."

Araba 'CAN KOLEJİ'nin o soğuk ve gösterişli kapısına yanaştığında Çağla frene bastı. "Dikkatli olun. Bugün okulda Pars'ın gözü senin üzerinde olsun Ezgi. Annem bugün çok gergin, üzerinde çok duracaktır."

Pars, ablamın yanağına hızlı bir öpücük kondurup arabadan atladı. Ben tam kapıyı açacakken Çağla kolumu tuttu. "Ezgi," dedi fısıltıyla. "Tartıda 30 gram aldığını duydum. Yarın diyetisyene gittiğinde, sana verilecek olan listeyi çöpe at. Ve unutma; senin değerini, bir tartıdaki rakamlar değil, senin kendi kararların belirler."

Ablamın bu ani çıkışı beni şaşırttı. Hepimiz birer kukla gibi yaşarken, aslında her birimiz kendi içimizde başka bir savaş veriyorduk. Pars dışarıdan asiydi, Çağla içeriden bir strateji kuruyordu. Peki ya ben? Ben hangisini seçecektim?

Arabadan indim ve Pars'a yetişmek için hızlı adımlarla okulun bahçesine girdim. Okulun o steril atmosferi bile artık bana daha farklı, daha tehlikeli görünüyordu.

Çağla ablamın arabasından indikten sonra okulun kapısına doğru yürürken, Pars’ın adımları her zamankinden daha hırslıydı. Sanki her adımda o kurallarla örülü cehennemin kapılarını arkamızda bırakıyorduk. Ancak okul, ailemizden kaçabileceğimiz bir kale değil, aksine onların otoritesinin küçük bir yansımasıydı.

Eylül ayının ilk pazartesi sabahıydı. Okulun kapısından içeri adım attığım an, havada o tanıdık, steril ve baskıcı koku vardı. Can Koleji, dışarıdan bakıldığında bir eğitim yuvasından çok, geleceğin "mükemmel" liderlerini yetiştiren bir fabrika gibi görünürdü. Pars yanımda, elleri cebinde, yüzünde o her zamanki umursamaz ifadesiyle yürüyordu.

"Hazır mısın?" diye sordu kısaca.

"Bu yılki oyunlara. Annemlerin yine bizi bir yerlere yerleştirmek için nasıl çabalayacaklarını izlemeye."

Okulun avlusunda yüzlerce öğrenci vardı. Hepsi kendi aralarında gruplaşmış, kıyafetleri kusursuz, saçları sanki bir cetvelle taranmış gibi düzenliydi. Gözler üzerimizdeydi. Herkes Can ailesinin çocuklarının okula girişini, sanki bir hükümdarın sarayına girmesi gibi izliyordu.

Kerem, bahçenin tam ortasında bir grup öğrenciyle konuşuyordu. Bizi gördüğünde yanımıza doğru yürüdü. "Ezgi, Pars! Hoş geldiniz," dedi, ama sesi o kadar soğuktu ki sanki bir ders notu okuyordu. "Şahin Hoca ile görüştüm, bu yılki matematik olimpiyatlarında okulun temsilcisi olmanızı bekliyor. Ezgi, senin için özel bir program hazırlattı."

Pars güldü. "Babamın kendi hayatı yetmiyor, bir de bizimkini mi planlıyor?"

"Sadece kurallar, Pars," dedi Kerem, o meşhur sahte gülümsemesiyle. "Eğer bu kurallar olmasaydı, şu an burada değil, o 'sıradan' okullardan birinde olurdunuz."

O an etrafımıza baktım. Yanımızdan geçen bir kız, elindeki defterine o kadar odaklanmıştı ki, sanki göz göze gelsek sistem bozulacakmış gibi bizi görmezden geldi. Bu okulda arkadaşlık yoktu; sadece stratejik ortaklıklar vardı. Kim kiminle oturursa daha çok avantaj sağlar, kim kime notlarını verirse daha iyi bir not alır...

"Biz senin gibi sadece 'kuralları' takip etmiyoruz Kerem," dedim, sesimi olabildiğince dik tutarak. "Bazen kendi yolumuzu çizeriz."

Kerem şaşkınlıkla bana baktı, sonra Pars’a döndü. "İkinizin de bu yıl biraz daha... 'terbiye' edilmesi gerekecek gibi görünüyor."

Okulun ilk zili çaldığında, koridorlarda herkes bir anda sustu ve sınıflarına yöneldi. Sanki bir ordu komut almış gibi hareket ediyordu. Sınıfa girdiğimizde, sıramızın üzerinde babamın hazırladığı o 'Yılın Başarı Planı' duruyordu. 17 yıllık hayatımda, okulun ilk gününde bile sadece notların ve başarıların konuşulduğu o atmosfer, artık ciğerlerimi sıkıştırmaya başlamıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.