Söylenemeyen Cümleler
Furkan sonunda Mersin’e gelmişti.
Esma günlerdir o günü bekliyordu. Beklediğini belli etmiyor, kendine bile fazla umut vermemeye çalışıyordu ama insan, içinde küçücük de olsa bir ihtimal taşıyınca onu susturmak kolay olmuyordu.
Belki bugün her şey farklı olacaktı.
Gün boyunca birlikte vakit geçirdiler. Mersin’in sokaklarında dolaştılar, sohbet ettiler, güldüler. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir gündü. Ne romantik bir akşam yemeği vardı ne de filmlerdeki gibi özel hazırlıklar…
Ama Esma’nın beklediği şey bunlar değildi.
O, yalnızca Furkan’ın söylemek istediği cümleyi bekliyordu.
Akşam yavaş yavaş geceye döndü. Saat ilerledikçe yurda dönme vakti de yaklaşıyordu. Son kez, yurdun karşısındaki küçük büfeye geçip oturdular.
Hava sessizdi.
Masadaki sessizlik ise geceden daha ağırdı.
Esma hiçbir şey söylemiyor, sadece bekliyordu.
Furkan ise sanki her birkaç dakikada bir konuşmaya karar veriyor, sonra son anda vazgeçiyordu. Dudakları aralanıyor, gözleri Esma’ya kayıyor, ardından yeniden susuyordu.
Esma beklediğini belli etmemeye çalışıyordu.
Ama içinde tek bir soru vardı.
“Ne söyleyecek?”
Dakikalar geçti.
Sonunda Furkan derin bir nefes aldı.
Esma, beklediği cümlenin sonunda geleceğini düşündü.
Ama Furkan, Esma’ya dönmedi.
Yanındaki arkadaşına baktı.
“Hadi,” dedi. “Kalkalım, eve geçelim.”
Hepsi bu kadardı.
Ne bir açıklama…
Ne bir itiraf…
Ne de beklenen tek bir cümle.
Esma şaşkınlığını gizleyemedi.
Yurda dönerken aklında tek bir düşünce vardı.
“Ben bütün gün bunu mu bekledim?”
Odasına çıktığında İrem çoktan merakla onu bekliyordu.
“Noldu?”
Esma’nın verecek cevabı yoktu.
Çünkü ortada anlatılacak bir şey bile yaşanmamıştı.
Saatler sonra gerçek ortaya çıktı.
Furkan, söylemek istediklerini Esma’ya değil, arkadaşına anlatmıştı.
“Esma gerçekten çok iyi biri,” demişti.
“Çok güzel bir kız… Ama ben ilişki insanı değilim. Ona umut vermek istemiyorum. Benden bir beklentiye girmesini de istemem.”
Bu cümleler Esma’ya ulaştığında odada birkaç saniyelik sessizlik oldu.
İrem’in ilk hissettiği şey öfkeydi.
Saatlerce meraklandırıp sonunda hiçbir cesaret gösterememiş olmasına sinirlenmişti. İçinden Furkan’a söylemediğini bırakmıyordu.
Esma ise bambaşka bir sessizliğe bürünmüştü.
Hayal kırıklığı…
Belki de yaşadığı ilk gerçek hayal kırıklığıydı.
O gece, Furkan’ın adı son kez geçti.
Ve bir daha Esma’nın ağzından hiç çıkmadı.
Oysa yıllar sonra dönüp baktığında anlayacaktı ki…
Bu, yaşayacağı hayal kırıklıklarının en küçüğüymüş.
Hayat ise kimseyi beklemiyordu.
Şekif, bütün bunlardan habersiz yaşamına devam ediyordu.
Polonya’daki eğitimini tamamlayıp bir süreliğine memleketine dönmüştü. Günlerinin büyük kısmını babasının iş yerinde geçiriyor, akşam olduğunda ise çocukluğundan beri ayrılmadığı arkadaş grubuyla buluşuyordu.
İşler zaman zaman ona ağır gelse de hiçbir zaman sorumluluktan kaçmıyordu. Disiplinliydi. Babasının emeğine saygı duyuyor, üzerine düşeni yapmaya çalışıyordu.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
En azından öyle görünüyordu.
Peki…
Şekif bu hikâyenin neresinde yer alacaktı?
Belki de bazı insanlar, bir hikâyeye geç girdikleri için değil…
Doğru anda girdikleri için unutulmaz olurlar.
İrem ve Ahmet’in cephesinde ise fırtına dinmek bilmiyordu.
Neredeyse her gün aynı tartışmalar yaşanıyordu.
Aynı sorular…
Aynı şüpheler…
Aynı kırgınlıklar…
Ahmet’in zihninde kurduğu senaryolar her geçen gün biraz daha büyüyordu. İrem’in yıllar önce kapattığını düşündüğü Taha meselesi, sanki bugün yaşanıyormuş gibi ilişkilerinin ortasına yerleşmişti.
Üstelik Taha’nın bütün bunlardan haberi bile yoktu.
Belki de olmaması daha iyiydi.
Çünkü Ahmet ile Taha’nın arasında, İrem’den çok önceye dayanan bir gerginlik zaten vardı. Birbirlerini hiçbir zaman sevememişlerdi. Şimdi Ahmet, sevdiği kadının geçmişinde Taha’nın adını duydukça, öfkesine yeni sebepler ekliyordu.
İrem ise yoruluyordu.
Geçmişini defalarca anlatmaktan…
Kendini sürekli savunmak zorunda kalmaktan…
Her gün aynı sorulara cevap vermekten…
Fakat ilginç olan bir şey vardı.
Bu kavgalar yaşandıkça Ahmet’in sevgisi daha görünür olmaya başlamıştı.
Eskiden kolay kolay belli etmediği ilgisini artık saklamıyordu. Daha çok arıyor, daha çok merak ediyor, daha çok sahipleniyordu.
İrem de gün geçtikçe Ahmet’e bağlanıyordu.
Belki ilk kez birini gerçekten seviyordu.
Ama sevgisini içinde yaşamayı tercih ediyordu.
Çünkü onun inandığı bir şey vardı.
Bir erkeğe sevgini gereğinden fazla gösterirsen, bir gün o ilgiye alışır ve değişmeye başlar…
Bu düşünce, geçmişten beri zihnine kazınmıştı.
Bu yüzden Ahmet’i sevse de bunu her zaman aynı şekilde göstermiyordu.
Arkadaşları ise ona sürekli aynı şeyi söylüyordu.
“Biraz da sen belli et sevgini.”
“İnsan sevdiğini hissettirmeli.”
İrem uzun süre onları dinlemedi.
Ama…
Bir gün, ilk kez onların dediğini yapmaya karar verdi.
Ve bazen insanın attığı küçücük bir adım…
Hayatının yönünü tamamen değiştirebilir.