Alya holdingi terk edip kendini dışarı attığında, İstanbul’un gri gökyüzü de sanki içindeki fırtınaya ayak uydurmuş, koyu bulutlarla kaplanmıştı. Sokaklarda nereye gittiğini bilmeden, gözyaşları yanaklarından süzülürken hızla yürüdü. Uraz’ın o sarf ettiği "korkak" ve "bencil" kelimeleri kulaklarında çınlayıp duruyordu. Kalbi kırılmış, gururu yerle bir olmuştu.
Holdingin içindeki o odada ise Uraz adeta deliye dönmüştü. Alya’nın kapıdan çıkıp gittiğini gördüğü an, öfkeyle haykırdı. Masanın üzerindeki telefonunu kaptığı gibi genç kadının numarasını tuşladı, ancak hat doğrudan kapanıyordu. Ceketini kapıp ofisten dışarı fırladı, arabasına atlayıp Alya’nın semtine doğru gaza bastı. Aklında tek bir düşünce vardı: Onu bulmak ve bu düğümü çözmek.
Yarım saatin ardından Uraz, Alya’nın yaşadığı binanın önüne arabasını sert bir frenle yanaştırdı. Tam o sırada gökyüzü boşaldı; sağanak halinde yağan yağmur ortalığı sırılsıklam bir bataklığa çevirdi. Uraz arabadan inip binanın kapısına doğru koştuğunda, Alya’nın apartmanın önündeki kaldırımda, sırılsıklam bir halde bankta oturduğunu gördü. Genç kız ellerini dizlerine gömmüş, titriyordu.
Uraz hızla yanına ulaşıp dikildi. "Alya!" diye seslendi, sesi yağmur sesinin arasında yankılanarak.
Alya başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde öfkeden çok derin bir kırgınlık vardı. Ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları titriyordu. "Beni suçlamak için mi geldin?" dedi sesi titreyerek. "Korkak olduğumu, bencil olduğumu yüzüme bir kez daha vurmak için mi?"
Uraz ileri atılıp Alya’nın kollarından tuttu. Sırılsıklamdı ama bunu umursuyordu bile. "Hayır!" diye bağırdı, yağmurun gürültüsünü bastırmak için sesini yükselterek. "Sinirle ağzımdan o kelimeler çıktı, pişman oldum! Ama beni de anla, Alya! Bana söyleyebilirdin, o tehditleri benimle paylaşabilirdin! Neden tek başına göğüs germeye çalıştın?"
Alya adamın kollarından kurtulmaya çalışarak hınçla göğsüne vurdu. "Sana söyleseydim ne olacaktı Uraz? Şirketini mi koruyacaktın yoksa beni mi? Sen her zaman her şeyden önce şirketin geleceğini düşünürsün!"
Uraz genç kadının ellerini tutarak onu durdurdu, gözlerinin içine baktı. "Evet, burada şirketin geleceği söz konusu, haklısın!" dedi, soluk soluğa. "Böyle bir ihaneti, o verilerin sızdırılmasını normal şartlarda asla kaldıramazdım, kimseye de bu tavizi vermezdim! Ama konu sen olduğunda... Bütün o kurumsal ilkelerim, mantığım altüst oldu. Beni o adamların tehditleriyle baş başa bırakıp arkamdan iş çevirmen canımı yaktı, çünkü sana inandım ben!"
Alya’nın nefesi kesildi. Adamın gözlerindeki o ham, filtresiz gerçeği ve içindeki çelişkiyi gördü. "Benim başka çarem yoktu..." diye fısıldadı, sesi bu kez daha yumuşaktı.
Uraz ellerini genç kadının sırılsıklam yüzüne, ıslak saçlarının arasına yerleştirdi. "Biliyorum," dedi, sesi bu kez neredeyse bir yalvarış gibi çıkmıştı. "Biliyorum çaresiz kaldığını. Sadece... Bana güvenmediğini sandım, en çok o yaraladı beni."
Alya yutkundu. Aralarındaki o nefret, o öfke, o inat... Hepsi bu yağmurun altında eriyip gitmişti. Uraz başını eğdi ve dudaklarını Alya’nın dudaklarına bastırdı.
Alya önce anlık bir şaşkınlıkla nefesini tuttu, ardından gözlerini kapatarak kollarını adamın boynuna doladı ve bu tutkulu, her şeyi silip süpüren öpücüğe tüm benliğiyle karşılık verdi. Bu, sadece bir barışma değil; iki inatçının birbirine teslim olduğu devasa bir başlangıçtı.