Sabah güneşinin ilk ışıkları holdingin dev camlarından içeri sızarken, ofisteki hava bıçak gibi keskin ve boğucusuydu. Alya, sabaha kadar gözünü kırpmamış, o gönderdiği e-postanın vicdan azabı ve rakip şirketin tehditlerinin korkusuyla koltuğunda çökek kalmıştı. Bilgisayar ekranındaki dosyalar gitmişti ama o dosyaların yarattığı enkaz tam ortada duruyordu.
Tam o sırada, ofisin kıdemli asistanı soluk soluğa Alya’nın masasının önüne geldi; yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Alya, hemen Uraz Bey’in odasına gitmen gerekiyor," dedi asistan, sesini alçaltarak. "Acilen seni çağırıyor. Sabah erken saatlerden beri resmen deliye dönmüş durumda, odasında fırtına koparıyor, kimse yanına yaklaşamıyor. İçeride o bütçe raporunun ve gizli verilerin sızdırıldığına dair bir sinyal alınmış!"
Alya’nın kalbi göğsünü parçalayacak gibi atmaya başladı. Kanı çekildi, elleri buz kesti. Demek sistem o sızıntıyı anında yakalamıştı; ya da Uraz bunu zaten biliyordu. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı, bacaklarındaki o titremeyi gizlemeye çalışarak yöneticinin odasına doğru adımladı.
Kapıyı iki kez tıklatıp içeri girdiğinde, oda adeta cehennemi anımsatıyordu. Uraz masasının arkasında dikilmiş, kollarını göğsünde kavuşmuş, camdan dışarı bakıyordu. Arkasından yaklaşan adımları hissedince yavaşça döndü. Gözlerindeki o sert, karanlık ve öfkeli ifade, Alya’nın şimdiye kadar gördüğü tüm bakışların ötesindeydi. Adamın yüzündeki o öfke, sadece profesyonel bir ihanete değil, çok daha derin bir hayal kırıklığına aitti.
"Kapıyı kapat," dedi Uraz, sesi odada yankılanan boğuk ve tehlikeli bir fısıltı gibiydi.
Alya kapıyı arkasından yavaşça kapatıp kilitledi ve masanın önüne kadar ilerledi. "Beni aramışsınız, Uraz Bey..." derken sesi istem dışı titredi.
Uraz hızla masanın üzerine doğru eğildi, ellerini ahşap yüzeye bastırıp genç kadına diklendi. "Beni aramışsınız mi?" diye alaycı ve öfkeli bir ses tonuyla tekrarladı. "Alya, sen insanla alay mı ediyorsun? Sana o dosyayı verirken 'Sana güveniyorum' dedim. Gözlerinin içine bakarak tek bir şans verdim. Ama sen ne yaptın? O dosyayı sabaha karşı alıp rakip şirkete servis ettin!"
Alya’nın gözleri doldu ama gururundan ödün vermeyerek başını dik tuttu. "Benim başka çarem yoktu, Uraz! Bilmiyorsun, hiçbir şey bilmiyorsun!"
"Neyi bilmiyorum?" diye kükredi Uraz, odadaki eşyaları titretecek kadar gür bir sesle. "Şirketimi arkamdan bıçaklamanı mı? Sana inanan, seni korumaya çalışan adamı ilk fırsatta sırtından vurmanı mı? Seni istihbarata, güvenliğe verebilirdim, hapse atılabilirdin! Ama ben ne yaptım? Sana güvendim!"
Alya artık daha fazla dayanamadı; içindeki o biriken tüm korku, baskı ve çaresizlik bir anda patlamaya dönüştü. Çantasından telefonunu kaptığı gibi öne atıldı ve açık olan tehdit mesajlarını, rakip şirketin yöneticisinin attığı o korkunç ses kayıtlarını ve "Ailene ve okuluna zarar veririz" gözdağlarını Uraz’ın masasına fırlattı.
"Al! Bak! Gör!" diye bağırdı Alya, gözyaşları yanaklarından süzülürken sesi hırsla titriyordu. "Görüyor musun ne yazdıklarını? Sadece bu şirketten ayrılmakla kalmayacağımı, hayatımın karartılacağını söylediler! Annemi, ailemi tehdit ettiler, Uraz! Elim kolum bağlandı, başka çarem bırakmadılar bana! Senin o 'güven' dediğin şey beni o cellatların kucağına attı!"
Uraz masanın üzerindeki mesaja ve ekran görüntülerine baktı. Gözlerindeki o öfke bir an için sarsıldı, yerine derin bir şaşkınlık ve buz gibi bir gerçeklik oturdu. Ancak içindeki o hayal kırıklığının yarattığı savunma mekanizmasıyla, öfkesini kontrol edemedi ve Alya’nın kalbini yakıp kavuracak o acımasız kelimeleri döküverdi dudaklarından:
"Çaren yok muydu?" dedi Uraz, sesi buz gibi ve alaycı bir keskinlikle yankılanırken. "Korkak bir stajyer gibi boyun eğmek yerine bana gelebilirdin! Ama hayır... Sen her zamanki gibi bencilsin, Alya. Kendi başının çaresine bakmak istedin, ilk sıkışıkta da beni sattın. Lise yıllarında da böyleydin; kürsüde sıkışınca hemen manipülasyona sığınırdın. Demek ki hiç büyümemişsin. Sen sadakatin ne demek olduğunu, birine gerçekten güvenmenin ne anlama geldiğini asla öğrenemeyeceksin!"
O kelimeler odada bir bıçak gibi keskin bir şekilde asılı kaldı. Alya yediği bu darbe karşısında adeta soluğunu kaybetti. Gözlerindeki o inatçı parıltı bir anda sönmüş, yerine derin bir yıkım oturmuştu. Uraz’ın onu "korkak" ve "bencil" olmakla suçlaması, kalbinin tam ortasına saplanan paslı bir hançer gibiydi.
"Bana... bana böyle diyemezsin," diye fısıldadı Alya, sesi çökmüş bir halde. "Benim için ne kadar korktuğumu, o adamların kapıma dayanmasından nasıl ödümün koptuğunu nereden bileceksin? Sen sadece kendi gururunu, kendi şirketini düşünüyorsun!"
Alya arkasını döndü, daha fazla o odada durmaya katlanamayarak kapıya doğru koştu. Kapıyı açtığı gibi dışarı fırladı; ofisteki herkesin şaşkın bakışları altında masasına bile uğramadan holdingin dış kapısına doğru koşar adım uzaklaştı.
İçeride ise Uraz, masanın başında öylece kalakalmıştı. Elini saçlarından geçirip derin ve titrek bir nefes aldı. Ok yaydan çıkmış, ağzından çıkmaması gereken o ağır sözler dökülmüştü. Alya’nın haklı olduğu noktaları, onun o tehditlerle nasıl baş başa bırakıldığını yeni yeni idrak ediyordu. Yaptığı hatanın, kadının kalbini nasıl paramparça ettiğinin farkına varan o acı gerçek, Uraz’ın o sert zırhını bir anda yerle bir etti.
"Alya..." diye mırıldandı boş odada, ama çok geç kalmıştı. Genç kız binadan çoktan çıkıp gitmişti.