Karanlık, ilk başta yalnızca bir boşluktu: sessiz, şekilsiz ve derin.
Ama o boşluk, sandığım kadar uzun sürmedi. Çok geçmeden karanlığın bir ağırlığı olduğunu hissetmeye başladım; önce göğsümün üzerinde belli belirsiz bir baskıydı, sonra her nefeste biraz daha ağırlaşarak ciğerlerimi sıkıştırdı. Kıpırdamaya çalıştım ama bedenim bana ait değilmiş gibi hareketsiz kaldı. Tenimde, gerçekte orada olmayan nemli bir soğukluk gezindi ve zihnime tek bir düşünce yerleşti:
Düştüğüm yerden hiç çıkarılmadım.
Hâlâ buradayım.
Toprağın altında.
Düşünce öylesine gerçekti ki nefesimi tutup kulak kesildim. Yukarıda bir yerlerde hayat devam ediyor olmalıydı; insanlar konuşuyor, ayak sesleri geçiyor, belki biri hâlâ beni arıyordu. Ama bana ulaşan hiçbir şey yoktu. Ne kadar bağırmak istesem de göğsümdeki ağırlık sesimi daha boğazıma ulaşamadan bastırıyordu.
Beni bulamadılar.
Ardından daha korkunç bir düşünce geldi.
Ya aramayı bıraktılarsa?
Kulaklarımın içinde boğuk bir uğultu yükseldi. Önce tekdüze, anlaşılmaz bir sesti; sonra içinden başka bir ses kırılarak çoğalmaya başladı.
"Meena! Meena! MEENA!.."
Sanki o ses bana karanlıktan çıkabileceğim bir yol açmıştı. Peşinden yüzeye doğru yükselirken, birkaç saniye önce gerçekliğinden hiç kuşku duymadığım dünya parça parça çözülmeye başladı. Önce tenimde gezinen o nemli soğukluk çekildi. Ardından toprağın ağır kokusu silikleşti; yerini burnumun gerisinde keskin bir yanma bırakan antiseptik kokusu aldı.
Göz kapaklarım güçlükle aralandığında karanlığın ötesinde karşıma çıkacak ilk şeyin o kurşuni gökyüzü olmasını bekledim. Ama gökyüzü yoktu. Üzerimde, solgun ışığın altında bütün sıcaklığını kaybetmiş beyaz bir tavan uzanıyordu.
Başımı biraz yana çevirdim. Görüşüm hâlâ bulanıktı; odadaki nesneler birbirine karışmış soluk lekelerden ibaretti. Gözlerimi birkaç kez kırpınca önce yatağın yanındaki komodin belirginleşti. Üzerinde yarısı içilmiş bir bardak su, birkaç ilaç kutusu ve kenarı kıvrılmış bir bez duruyordu. Bakışlarım oradan uzaklaşıp pencereye ulaştığında görüntü hâlâ tam olarak berraklaşmamıştı ama ince perdenin, içeri giren rüzgârla belli belirsiz dalgalandığını seçebiliyordum.
"Kabustu..." diye fısıldadım. Buna inanmak istercesine bir kez daha nefes aldım. "Geçti artık."
Ama gerçekten geçmiş miydi? Geceleri gözlerimi her kapattığımda kendimi yeniden o yamaçta buluyor, toprağın ellerimin arasından kayışını, bedenimin boşluğa doğru sürüklenişini en başından yaşıyordum. Uyandığımda bile düşüş bütünüyle sona ermiyordu; geride, bacağımı yatağa ağırlaştıran bir alçı ve bedenimin dört bir yanında hâlâ kendini hatırlatan ağrılar kalıyordu.
Belki o an geride kalmıştı ama bedenim de zihnim de henüz oradan dönmeyi başaramamıştı.
Bir süre kıpırdamadan yattım. Gözlerim tavandaki ince çatlaklarda gezinirken odanın dışındaki sesler de yavaş yavaş birbirinden ayrılmaya başladı. Koridorda sürtünerek ilerleyen tekerlekler, bozuk megafondan yayılan cızırtılı anonslar, kalorifer peteğinden aralıklarla düşen su damlaları... Hiçbiri yabancı değildi artık. Pencerenin ötesindeki hastane bahçesi bile günün ilk ışıklarıyla yavaş yavaş uyanıyordu; bir süredir her sabah gözlerimi aynı manzaraya açıyordum.
Nefesim düzene girdiğinde başımı kaldırıp ayak ucundaki koltuğa baktım. Boştu. Sırtına bırakılmış battaniyenin bir ucu kenardan aşağı sarkıyordu. "İlk gün..." diye mırıldandım. "Dişlerim birbirine çarparken üzerime örttüğü battaniye."
☙
İki hafta önce
Sahyadri Medical Center, Mumbai
"Vücut ısısı çok düşük. Hipotermiye girmiş. Isıtılmış IV hazırlayın."
Bu, etrafımdaki bulanık seslerin arasından sıyrılıp anlamını kavrayabildiğim ilk cümleydi.
Dişlerim öylesine şiddetle birbirine çarpıyordu ki çenemi sıkmak bile onları durdurmaya yetmiyordu. Titreme göğsümün derinliklerinden başlayıp kollarıma, bacaklarıma kadar yayılıyor; bedenim, irademden bağımsız küçük sarsıntılarla durmadan kasılıyordu. Parmaklarımı oynatmaya çalıştım; hareket edip etmediklerinden bile emin olamadım. Soğuk tenimde değildi artık. İçimdeydi. Kemiklerimin arasına kadar işlemişti.
Yanımda birileri vardı; iki kişi, belki daha fazla. Emin olamıyordum. Sonra ayak seslerinden biri hızla uzaklaştı, biri yanı başımda kaldı.
Yakındı.
Çok yakındı.
Öyle ki düzensiz nefes alışını, çevremdeki bütün o telaşın arasından bile seçebiliyordum.
Gözlerimi gerçekten açabildim mi, yoksa yalnızca açtığımı mı sandım, bilmiyordum. Bildiğim tek şey ışıktı; sert, beyaz ve gözlerimin gerisinde acı bırakacak kadar parlak. Her şey, suyun ardından bakıyormuşum gibi bulanık ve biçimsizdi. Ardından o parlaklığın içinde bir siluet diğerlerinden ayrılmaya başladı. Önce omuzları, sonra yüzünün belli belirsiz hatları... En sonunda gözleri netleşti; doğrudan bana bakan, sanki benim de onu görmemi bekleyen o gözler.
"Meena..."
Düşerken onu son kez duyduğumdan emindim; o çığlığın ardından her şeyin sonsuza dek susacağını sanmıştım. Ama yanılmıştım. Aynı ses şimdi yeniden bana ulaşıyordu.
"Duyuyor musun beni?"diye sordu aceleyle. Ardından, sanki bilincimi yeniden kaybetmemden korkuyormuş gibi daha yumuşak bir sesle ekledi:"Kızım... buradayım."
Cevap vermeye çalıştım. Dudaklarım aralandı ama çenem öylesine şiddetle titriyordu ki tek bir sözcüğü bile biçimlendiremedim. Boğazımdan anlaşılmaz bir ses çıktığında bakışları hızla çevresinde dolaştı. Eline geçen battaniyeyi hemen açıp üzerime örttü, kenarlarını omuzlarımın çevresine dikkatle sıkıştırdı.
"Tamam..." dedi, sanki bu tek sözcükle hem beni hem kendisini yatıştırmaya çalışıyordu. "İyisin. Daha da iyi olacaksın."
Kolumda kısa, keskin bir batma hissettim. Birileri hâlâ konuşuyordu ama artık sözcükleri birbirinden ayıramıyordum. Karşımdaki yüz yeniden bulanıklaşırken göz kapaklarımın ağırlığına direnmeye çalıştım.
Bir kez göz kırptım. Sonra bir kez daha. Üçüncüsünde gözlerimi açamadım.
Bip.
Bip.
Bip.
Bilincime ilk ulaşan şey bu kez bir insan sesi değildi. Düzenli aralıklarla tekrarlanan mekanik bir sesti; ne hızlanıyor ne yavaşlıyor, sessizliği aynı ritimle bölüp duruyordu. Bir süre gözlerimi açmadan onu dinledim. Nerede olduğumu bilmiyordum; ne kadar zamandır orada olduğumu da. Ama bildiğim bir şey vardı:artık üşümüyordum.
Bip.
Bip.
Bip.
Kaburgalarımı çevreleyen bandajın, sağ kolumu ve sol bacağımı saran alçıların ağırlığı altında kıpırdamak neredeyse imkânsızdı. Ne tuhaftı. Ölmek için çıktığım o yamaçtan sağ çıkmayı başarmıştım ama şimdi, hayatta kalmanın bedeliymiş gibi, kendi bedenime mahkûm kalmıştım.
"Sanjeet... bu nasıl mümkün olabilir?" Düzenli bip seslerinin arasına ağlamaklı bir kadın sesi karıştı.
Bakışlarımı çevirmek bile başlı başına bir çabaydı ama yine de gözlerimi sesin geldiği yöne kaydırmayı başardım. Görüşüm ağır ağır berraklaşırken yatağın ayak ucundaki iki siluet birbirinden ayrılmaya başladı. Onları seçmeye çalıştığım sırada göğsümdeki ağrı yeniden kendini hatırlattı; oksijen maskesinin altında dudaklarım aralandı ve istemsiz, boğuk bir inilti kaçtı.
Taksici, adı Sanjeet'ti,başını kaldırdı. Gözlerimin açık olduğunu görünce yanındaki kadınla konuşmayı kesip yatağın yanına geldi.
"Ah... uyandırdık mı?" diye sordu, son birkaç adımı atarken yüzünde mahcup bir gülümseme belirmişti.
O ana kadar sırtı bana dönük olan kadın, Sanjeet'in sözleriyle birlikte hızla arkasını döndü. Göz göze geldiğimiz anda içimde tuhaf bir his kıpırdadı; daha çok yıllar sonra eski bir tanıdığa rastlamanın, yüzünü hatırlayıp adını çıkaramamanın yarattığı o huzursuz bekleyiş gibiydi.
Cevabı ararken hafızam beni yeniden o yağmurlu güne götürdü. Önce su damlalarının ardında bulanıklaşan ön cam, sonra eski taksinin loş içi belirdi gözümün önünde. Ve birden, dikiz aynasının kenarına iliştirilmiş o küçük fotoğrafı hatırladım.
Yıllar, o yüze yalnızca birkaç ince çizgi eklemişti; gözlerindeki sıcaklığa ise hiç dokunamamıştı.
Sanjeet, kadının omuzlarından destekleyerek onu bana doğru yönlendirdi. Kadın bir adım attı; ikincisini atamadı. Eli dudaklarına kapanırken gözleri yüzümde kaldı; sanki bakmak canını yakıyor ama bakışlarını çevirmek bundan daha da zor geliyordu. Sonunda yüzünü çevirdiğinde Sanjeet onu durdurmaya çalışmadı. Omzundaki eli yalnızca biraz daha sıkılaştı. O dokunuşta acele de yoktu, zorlama da. Sanki ne kadar sürerse sürsün, yanında kalacağını vaat ediyordu.
"Kızından mı utanıyorsun, Bijal?" diye sordu, sesine onu ağlamaktan kurtarmak istercesine hafif bir takılma katarak.
Ama artık adının Bijal olduğunu bildiğim kadın buna karşılık veremedi. Başını, gördüğü şeyi kabul etmekte zorlanır gibi iki yana salladı. Söylemek istediği çok şey vardı, fakat ağzını açtığında sesi çıkmadı. Sonra sanki ayakta kalabilmek için tutunacak bir yere ihtiyaç duymuş gibi Sanjeet'e yaklaştı ve yüzünü göğsüne sakladı. İlk hıçkırığı göğsünde boğulup omuzları sarsılmaya başladığında, Sanjeet'in kolları da usulca çevresine kapandı.
Ben ise yatağın içinde kıpırdamadan onları seyrettim.
Bir yabancının, yanlışlıkla başka bir ailenin en mahrem anına tanıklık etmesi gibi bakmam gerekiyordu belki. Başımı çevirmeli, görmüyormuş gibi yapmalıydım. Ama yapamadım. Onları tanımıyordum, en azından öyle olmam gerekiyordu, yine de önümde yaşanan şey bana bütünüyle yabancı gelmiyordu.
Sanki bir kapının eşiğinde duruyordum; hangi tarafa adım atacağımı bilmeden ama nedense geriye dönmek de istemeden.
Gir o kapıdan, Meena. Bu kez kendin için.
Sağlam kalan elimi kaldırmaya çalıştım. Kolum yatağa bütün ağırlığını bırakmış gibiydi; onu birkaç santim oynatabilmek için bile bütün gücümü toplamam gerekti. Bir an yeniden düşecekmiş gibi oldu ama vazgeçmedim. Parmaklarım titreyerek havada aralandı ve elim ağır ağır Sanjeet'e doğru uzandı.
Hareketimi fark ettiğinde önce bana, sonra hâlâ göğsünde ağlayan Bijal'e baktı. Yüzüne, ardındaki anlamı çözemediğim derin bir gülümseme yayıldı. Bir kolunu onun etrafından çekmeden diğer elini bana uzattı ve parmaklarımı avucunun içine aldı.
Birkaç dakika önce eşiğinde durduğumu düşündüğüm o kapıyı gerçekten geçip geçmediğimi bilmiyordum.
Tek bildiğim, bu tarafında artık yalnız olmadığımdı.
☙
Bakışlarım battaniyenin üzerinde bir süre daha oyalandı. Sonra geçmiş, geldiği gibi yavaşça geri çekildi ve önümde yeniden yalnızca koltuğun kenarından sarkan kumaş kaldı. Gözlerimi battaniyeden çekip karşı duvardaki saate baktım. Camının bir köşesinden ince bir çatlak geçiyordu; akrep ile yelkovan, solgun kadranın üzerinde sabahın henüz çok erken bir saatini gösteriyordu.
Nereye gitmiş olabilir?diye geçirdim içimden. Kahvaltı arabalarının gelmesine daha epey var.
Düşüncem daha zihnimden çekilmeden Bijal yenge kapıdaki ince perdeyi aralayıp içeri girdi; iki hafta önce yalnızca eski bir fotoğraftan tanıdığım, şimdiyse varlığı odada olmadığında eksikliğini hemen fark edecek kadar alıştığım kadın.
Açık bej sareesi gösterişten uzaktı ama üzerinde tek bir kıvrım bile gelişigüzel durmuyordu. Pallu başının üzerinden geçip saçlarının büyük bölümünü örterek omzuna düzgünce dökülüyordu. Kumaşın kenarından görünen koyu saçlarının arasına birkaç beyaz tel karışmıştı. Nedense gözüm en çok onlara takıldı. Yaşını saklamaya çalışmayan, aksine yılların ona bıraktığı her izi aynı doğallıkla taşıyan kadınlardan biriydi Bijal yenge; belki de onu böylesine zarif gösteren tam olarak buydu.
Perdeyi arkasından yeniden yerine oturturken başını bana çevirdi. "Ah... uyanmışsın, Meena," dedi; yüzüne sabah mahmurluğunu dağıtan küçük bir gülümseme yerleşirken.
"Bijal yenge... baksanıza, siz şimdiden ayaktasınız."
"Birimizin ayakta olması gerekiyor, değil mi?" diye karşılık verdi. "Senin işin şimdilik yatıp iyileşmek."
"Neredeydiniz?" diye sordum, sağlam kolumdan destek alıp kendimi yatağın içinde biraz yukarı çekerken.
Yanıma gelip bir eliyle sırtımdan destek vererek doğrulmama yardım etti ve "Pooja çağırdı, danışmadaydım," dedi.
"Tahmin edeyim-" demeye kalmadan cümlenin devamı boğazıma takılan kuru bir öksürükle kesildi. Hiçbir şey söylememe gerek kalmadı; Bijal yengenin eli neredeyse kendiliğinden başucumdaki komodine uzandı. Yarım kalmış su bardağını alıp bana doğru tuttu.
Küçük bir yudum aldım. Su kurumuş dudaklarımdan boğazıma doğru inerken ne kadar susadığımı ancak fark ettim. Bardağı biraz indirip kenarının üzerinden ona baktım.
"Sanjeet amca yine vardiya öncesi arayıp sizden haber almak istedi, değil mi?" diye sordum, sesimde kalan hafif pürüze aldırmadan.
Elimdeki bardağı alıp komodine bırakırken bakışları bir an benden uzaklaştı. "Dün seninle konuşmak için aradığında yüksek ateşten baygın yattığını söylemek zorunda kaldım," dedi; sesine, o anı hatırlamaktan hoşlanmadığını belli eden hafif bir huzursuzluk karışmıştı.
"Gelemedi," diye devam etti, elini saçlarıma uzatıp alnımın kenarına yapışmış birkaç teli usulca geriye alırken. "Ama bütün gece arayıp seni sordu. Ateşin düştü mü, uyandın mı, konuşabilecek hâle geldin mi..."
"İyi olduğumu söylediniz mi?" diye atıldım, beklediğimden daha aceleci çıkan sesimle. "Aklı bende kalmasın istemem."
Avucunu alnıma koyup birkaç saniye bekledi; kaşlarının arasındaki belli belirsiz çizgi, ateşimin gerçekten düştüğünden emin olduğunda yavaşça gevşedi.
"Sabaha karşı ateşini düşürebildiklerini söyledim," dedi, elini alnımdan çekerken. "Sanjeet de rahat bir nefes aldı." Bir an sustu. Bakışları yüzümde kalırken dudaklarına küçük, yorgun bir gülümseme dokundu. "...Ben de."
"En çaresiz hâlimi siz gördünüz," dedim, bakışlarımı dizlerimin üzerinde kırışan beyaz çarşafa indirirken. "Bu kadar kısa sürede toparlanabildiysem, bunda en çok sizin payınız var."
Yüzünde, söylediklerimi nasıl karşılayacağını bilemezmiş gibi kısa bir tereddüt geçti; sanki teşekkür edilmesi gereken bir şey yaptığını hiç düşünmemişti. Oysa benim için son iki haftayı katlanılır kılan, tam da onun üzerinde durmaya değer bulmadığı o küçük şeylerdi. İlaç saatlerimden bacağımın altına koyduğu yastığa, kendi başıma toplayamadığım saçlarımdan yemek yiyemediğim günlerde sabırla önümde tuttuğu bir kaşık çorbaya kadar... Ben daha yardım istemeye cesaret edemeden, o neye ihtiyacım olduğunu çoktan anlamış oluyordu. Ondan çekindiğim için değildi bu; ihtiyaç duyduğumda beni geri çevirmeyeceğinden şüphem yoktu.
Ama insan, hayatının büyük bölümünü kendi yaralarını kendi başına sarmaya alışarak geçirdiğinde, bir başkasının uzattığı ele tutunmak sandığından daha zor oluyordu.
"Garip ama, Bijal yenge..." dedim, gözlerimi ona kaldırırken bakışlarımda uzun zamandır eksik olan o küçük parıltının yeniden belirdiğini hissederek. "Sanki bundan sonra ne yaşarsam yaşayayım, neyle karşılaşırsam karşılaşayım..."
Belki de uzatılan o ele tutunmaya artık alışmıştım. Belki de ilk kez, yalnızlığın değişmez bir şey olmadığına inanmaya başlamıştım.
"Tek başıma mücadele etmek zorunda kalmayacakmışım gibi hissediyorum."
Cümlemin sonu dudaklarımdan çıkan küçük bir iniltiye karıştı. Alçının içinde, bacağımın derinliklerine bir anda keskin bir ağrı saplandı; nefesim tutulurken bedenim istemsizce öne kapandı. Parmaklarım çarşafı kavradı.
"Meena?" diye seslenen Bijal yenge hemen üzerime eğildi. Yüzüne yerleşen endişeyi gördüğüm anda dişlerimi sıkıp doğrulmaya çalıştım. Canım hâlâ yanıyordu ama onu yeniden korkutmaya hiç niyetim yoktu. Bu yüzden dudaklarımı becerebildiğim kadar bir gülümsemeye zorladım.
"Bir de şu beladan kurtulabilirsem..." dedim, işaret parmağımın eklemiyle sert alçının üzerine iki kez hafifçe tıklatarak.
Bijal yenge alçıya indirdiği bakışlarını yeniden bana çevirdi. Şakamın ardında neyi saklamaya çalıştığımı anlamış olmalıydı; yine de beni ele vermedi.
"Acele etme, Meena," dedi. "Bazı yaralar ancak yanında birileri varken iyileşir."
Gülümsemem bu kez zoraki değildi.
☙
Haklıydı. Ama bunu o an değil, zaman geçtikçe anlamaya başladım.
Kazanın üzerinden dört haftaya yakın zaman geçtiğinde, ortopedi teknisyeninin elindeki aletten yükselen titreşimli ses odanın içinde yankılanırken, haftalardır beni koruyan ama yaşadıklarımı da her hareketimde yeniden hatırlatan o sert kabuk parça parça açılmaya başladı. Son parçası da kaldırıldığında altından ince, solgun ve nedense bana yabancı görünen bir bacak çıktı.
Hafiflemem gerekiyordu; olmadı.
İnsan bazen kendisini tutsak eden şeye bile alışabiliyordu demek ki; yokluğu özgürlükten önce savunmasızlık getiriyordu.
Sonraki günler, bacağıma yeniden güvenmeyi öğrenmekle geçti. Hemşire Pooja bu süreçte hep yanımdaydı; fizik tedavi henüz yeni başlamıştı ve yaptığımız şey yürümekten çok, bedenime bunu bir gün yeniden yapabileceğini hatırlatmaktı. Her seansta önce yatağın kenarında oturuyor, sonra onun desteğiyle ayağa kalkıyor ve pencereye kadar ilerleyip geri dönmeye çalışıyordum. Birkaç metrelik mesafe dışarıdan bakıldığında önemsiz görünebilirdi ama benim için attığım her adım, bedenime bu kez düşmeyeceğimi öğretmeye çalıştığım küçük bir mücadeleydi. Seanslardan sonra ise çoğu zaman bedenim tükenmiş oluyordu. Attığım birkaç kısa adımın bıraktığı yorgunluk bile saatlerce üzerimden gitmiyordu. Böyle zamanlarda yatağımda yarı doğrulup pencerenin çerçevelediği küçük dünyayı uzun uzun seyrediyordum; sanki dışarıdaki hayatı izlemek, hâlâ onun bir parçası olduğuma kendimi ikna etmenin tek yoluydu.
Yine böyle bir öğle vakti, Pooja'nın beni seansa götürmek için gelmesini beklerken uzanmaktan sıkılıp pencereye kadar gitmeyi göze almıştım. Bir elimle yatağın kenarından, ardından yakınımdaki sandalyenin arkalığından destek alarak birkaç temkinli adım attım. Pencereye ulaştığımda nefesim çoktan hızlanmıştı ama başarmıştım. Ellerimi pervaza dayayıp ağırlığımı sağlam bacağıma verirken dışarıya baktım.
Aşağıda hastane bahçesi her zamanki sakin telaşı içindeydi. Gulmohar ağacının geniş gölgesine sığınan banklarda hastalar refakatçileriyle yan yana oturuyor; kimi sessizce konuşuyor, kimi başını yanındakinin omzuna yaslayıp dinleniyordu. Üniformalı görevliler taş yol boyunca telaşlı adımlarla gelip geçerken, ellerinde çantalar ve çiçekler taşıyan ziyaretçiler bu küçük kalabalığın arasında kendilerine yol buluyordu.
"Ne o, gözün birini mi arıyor?"
Arkamdan gelen sesle irkilip döndüm. Pooja, kapıdaki ince perdenin arasından bana bakıyordu; elindeki dosyayı göğsüne yaslamış, yüzüne o tanıdık yarı ciddi, yarı şakacı ifadeyi yerleştirmişti.
"Yok, Pooja..." dedim, yeniden yatağa dönmek için pervazdan destek alırken. "Kimi bekleyebilirim ki? İhtiyacım olan herkes zaten yanımda."
Yine de söylediğim şeyin içinde küçücük bir eksiklik vardı.
Burada olmayan tek bir kişi.
Kilometrelerce uzakta olsa da başıma gelenleri öğrendiği anda bir yolunu bulur, gelirdi. Belki de tam bu yüzden öğrenmemeliydi.
Dosyayı başucumdaki komodinin üzerine bırakıp birkaç hızlı adımla yanıma geldi. "Dur, dur... tek başına kahramanlık yapmak yok," diye söylendi, koluma girerken.
İtiraz etmeye fırsat bulamadan bir eli dirseğimin altına yerleşmişti bile. Bu kez yardımını geri çevirmedim. Ağırlığımı bütünüyle ona vermeden yatağa doğru ilerledim. Yatağın kenarına güvenle oturduğumdan emin olduktan sonra kolumdaki desteğini çekip karşıma geçti.
"Ee, bugün işleri biraz kolaylaştıracak mısın benim için?"
"Biraz insaflı davranırsan bakarız." diye karşılık verdim, bunu gerçek bir pazarlıkmış gibi ciddiye alarak. "Ben gayet insaflıyım."
Başımı kaldırıp ona inanmaz gözlerle baktım. "Beni odanın bir ucundan öbürüne üç kere yürüten sen değil miydin?" diye sorduğumda, "İki," diye düzeltti hiç düşünmeden.
"Üç." Israrım karşısında kaşlarından biri hafifçe kalktı. "Sonuncusunun yarısını yürüdün. Onu tam turdan sayamazsın."
"İşte tam da bundan bahsediyorum," diye söylendim ve dudaklarımı hafifçe büzüp başımı öte yana çevirdim.
Pooja'dan birkaç saniye ses çıkmadı. Merakıma yenilip göz ucuyla ona baktığımda Pooja hâlâ karşımda duruyordu. Dudaklarını birbirine bastırmış, söylediklerimi ciddi ciddi değerlendiriyormuş gibi başını hafifçe sallıyordu. Sonunda teslim olurcasına omuzlarını gevşetti.
"Peki öyleyse," dedi, sesinde istemeye istemeye ikna olmuş gibi bir tonla. "Bu kez dediğin gibi yapalım."
Başımı ona çevirmem bir saniye bile sürmedi. "Bugün seans yapmıyor muyuz?"
Pooja'nın yüzündeki ifade değişmedi. Yalnızca komodinin yanına bırakılmış tekerlekli sandalyeye uzanıp onu önüme doğru çekti.
"Hayır," dedi,başıyla pencerenin dışını işaret ederek. "Sadece yerini değiştiriyoruz."
☙
Gulmohar ağacının geniş dalları üzerimize doğru uzanıyordu. Muson yağmurlarının ardından yeniden canlanan yaprakları yoğun bir yeşile bürünmüş, öğle güneşini süzerek yere yumuşak gölgeler bırakıyordu. Dalların arasında mevsimden kalan birkaç kırmızı çiçek, bütün o yeşilliğin içinde sessizce saklanan küçük hatıralar gibiydi.
Başımı hafifçe kaldırıp ağaca baktım. Haftalar boyunca onu yalnızca odamın penceresinden seyretmiştim. Her gün aynı yerde duran, aynı rüzgârla sallanan o ağaç bana uzak bir hayatın parçası gibi gelmişti. Oysa şimdi gölgesi üzerimdeydi; yaprakların arasından süzülen gün ışığı tenimde sıcak bir iz bırakıyor, hafif esen rüzgâr ise uzun zamandır unuttuğum bir ferahlığı beraberinde getiriyordu.
"Sanırım burada olmak hoşuna gitti," dedi Pooja, yüzümdeki ifadeyi incelerken. Söyleyişindeki hafif gülümsemeyi fark ettim. Sanki haftalardır aynı odanın içinde sıkışıp kalan birinin ilk kez dışarıdaki dünyaya karışmasını görmek onu da mutlu etmişti. "Belki de."
"Güzel. Ama buraya yalnızca manzara seyretmeye gelmedik." Pooja bunu söylerken hâlâ gülümsüyordu ama sesine geri dönen şakaya yer bırakmayan kararlılıktan, küçük kaçamağımın sona erdiğini anlamıştım. "Birkaç adım atacağız. Sonra dinleneceğiz."
Ardından Bijal yengeye dönerek taş yolun ilerisini gösterdi. "Siz şu tarafta durun. Dengesini kaybederse ona uzanabileceğiniz mesafede olun ama bırakın önce kendisi denesin."
Bijal yenge başını sallayıp gösterdiği yere geçti. Aramızda yalnızca birkaç adımlık mesafe bırakmıştı ama bakışları bir an olsun üzerimden ayrılmıyordu.
Pooja tekerlekli sandalyenin önünde durup elini uzattı. "Hadi, Meena. Yavaşça."
Avucumu tekerlekli sandalyenin kolçağına bastırıp kendimi yukarı kaldırdım. Derin bir nefes alıp sağlam ayağımı öne attım. Ardından sıra diğer bacağıma geldi. Ayağımı yerden kaldırmıştım ki bahçenin öte yanındaki ani hareketlilik dikkatimi dağıttı.
Pooja'nın koluna biraz daha sıkı tutunup başımı o yana çevirdiğimde, hastanenin girişinde toplanmış kalabalığın ağır ağır bizim bulunduğumuz tarafa doğru ilerlediğini fark ettim. İnsanlar neredeyse omuz omuza vermişti; arkadakiler boyunlarını uzatıp önlerindekilerin üzerinden bakmaya çalışırken, kenarda kalanlar buldukları en küçük boşluktan içeri sokuluyordu. Ortalarında ne olduğunu seçemiyordum; insanlardan oluşan o hareketli duvarın önünde yürüyen birkaç polisi görebiliyordum yalnızca.
"Yolu açın! Hadi, geri çekilin!" diye seslendi polislerden biri, öne taşan kalabalığı koluyla geride tutmaya çalışırken. "Film çekimi yok burada, dağılın!" diye ekledi diğeri. Polislerin telaşıyla insanların dinmek bilmeyen merakı, bütün bu hareketliliğin sıradan bir ziyaretçi için olmadığını anlamama yetmişti.
Ve polislerin kalabalığın ortasında açmayı başardığı o dar geçidin sonunda onu gördüm.
Üzerinde sade beyaz bir tişört vardı; turuncu kazağınıysa giymek yerine omuzlarına gelişigüzel bırakmıştı. Öğle sıcağında fazlalık sayılabilecek o parça bile onda nedense yadırganmıyor, aksine kalabalığın içinde onu daha kolay seçilir hâle getiriyordu. Hafif rüzgâr koyu saçlarının birkaç tutamını alnına düşürüp yeniden dağıtırken, yüzünde ilk dikkatimi çeken şey gözleri oldu. Büyük, canlı ve çevresindeki bütün o kargaşaya rağmen şaşırtıcı biçimde ışıl ışıldılar.
O gözler ki etrafındaki herkesi içine çeken kara delikler gibiydi. Dolayısıyla, o sıcak ve samimi varlığının cazibesine bu kadar kolay kapılmaları hiç de şaşırtıcı değildi.
"Hastalara biraz moral vermek için gelmiş olmalı," dedi Pooja yanımda. Cevap vermedim. Veremezdim de. Çünkü o an bütün dikkatim, sanki çevresindeki kalabalık hiç yokmuşçasına, yalnızca ona çekilmişti.
Onu daha önce sayısız kez görmüştüm; sinema perdesinde, dergilerin parlak sayfalarında, sokak duvarlarına asılmış afişlerde... Ama hiçbiri, birkaç metre ötede gerçekten durduğunu görmenin tuhaflığına hazırlamamıştı beni.
Belki de bu yüzden, nedenini o an kendime bile açıklayamadığım bir hisle, sanki onu çağırmam gerekiyormuş gibi seslendim.
"Salman Khan!"
Bunca sesin arasında benimkini nasıl duyduğunu bilmiyordum. Ama duymuştu ve nedense, o tek çağrı onu durdurmaya yetmişti. Önündeki polisin omzuna hafifçe dokunup onu bir adım kenara çekti ve başını sesimin geldiği yöne çevirdi. Bakışları kalabalığın arasından kendine bir yol buldu ve sonunda benimkilerle buluştu.
Kalbim o anda göğsümde, gökyüzünü özlemiş bir kuşun kanatları gibi çırpınıyordu.
Ne yapacağımı bilemedim. Elimi mi kaldırmalı, gülümsemeli, yoksa olduğum yerde kalıp bana gerçekten baktığına inanmakla mı yetinmeliydim? Düşünmeye fırsat bulamadan bir adım attım; sanki aramızdaki mesafeyi kapatmak o anda yapabileceğim en doğal şeymiş gibi.
Yanlış olanın ne olduğunu ayağım yere değer değmez anladım.
Henüz ağırlığımı taşımaya hazır olmayan bacağım altımda boşaldı. Dengemi bulmak için elim havada bir yere uzandı ama tutunacak hiçbir şey yoktu. Dünya bir anlığına yana eğilirken bedenim öne doğru savruldu. Ama düşmedim. Bir kol belimin çevresine dolanıp beni yere ulaşmama birkaç saniye kala yakaladı. Nefesim göğsümde sıkışırken başımı kaldırdım.
Az önce birkaç metre öteden bana bakan o büyük, koyu gözler şimdi hemen karşımdaydı.
"Dikkatli ol..." dedi. Beni tutan kolunu gevşetmeden, yüzüme savrulan birkaç ince saç telini parmaklarının ucuyla kenara çekti. "Seni her seferinde böyle kurtaramayabilirim."
Şaka mı yaptığını, yoksa gerçekten beni azarladığını mı anlayamadım. Belki ikisi de değildi. Bildiğim tek şey, sesinin artık bir film sahnesinde ezberlenmiş replikleri söyleyen o tanıdık sesten ibaret olmadığıydı. Bu kez bana aitti ve bunu fark etmek, nedense düşmekten daha fazla sersemletmişti beni.
Salman belimdeki kolunu gevşetip yeniden doğrulmama yardım etti; "İzninle..." derken ellerini yavaşça üzerimden çekti ve kendi dengemi bulmama izin verdi.
Buraya bambaşka bir amaçla geldiğini ve benim yüzümden yeterince vakit kaybettiğini biliyordum. Gitmesi gerekiyordu; bunu aklım kabul ediyordu. Ama kalbim, birkaç dakika önce gerçeğe dönüşen birini yeniden uzaktan bakabildiğim bir hayale çevirmeye henüz hazır değildi.
Yanımdan ayrılmak üzere arkasını döndüğü anda, içgüdüsel bir hareketle uzanıp elini yakaladım. Onu neden durdurduğumu biliyordum belki, ama bunu birkaç kelimeye nasıl sığdıracağımı bilmiyordum.
Salman omzunun üzerinden önce elini tutan parmaklarıma baktı. Bakışları orada kısa bir an kaldıktan sonra ağır ağır yüzüme yükseldi. Gözlerinde sessiz bir soru belirdi ama bunu dile getirmedi. Elini de çekmedi. Yalnızca bekledi; sanki elini neden hâlâ bırakmadığımı açıklayacak kelimeleri bulmam için bana zaman tanıyormuş gibi.
"Bana güç ver..." diyebildim yalnızca. Ancak sözler dudaklarımdan çıkar çıkmaz haddimi aşmış olabileceğimi fark ettim; yüzüme sıcak bir mahcubiyet yayılırken parmaklarımı hemen gevşettim.
Salman buna karşılık hiçbir şey söylemedi. Yalnızca bir adım geri çekildi ve kendine özgü o rahat tavrıyla başparmaklarını kot pantolonunun ceplerine geçirdi.
"Bu biraz sıra dışı bir istek değil mi?" Başını hafifçe yana eğip bana baktığında, yüzündeki ifade söylediğim şeyi gerçekten tartıyormuş gibiydi. "Güç... İnsan bunu bir başkasına nasıl verebilir ki?"
"Sanırım şu anda imzalı bir fotoğraftan çok daha fazlasına ihtiyacım var," dedim.
Salman'ın bakışları yüzümden aşağı doğru kaydı; güçlükle üzerinde durduğum bacağımda kısa bir an durduktan sonra omzumun üzerinden hemen arkamdaki tekerlekli sandalyeye uzandı. Bakışlarındaki merak bütünüyle kaybolmamıştı ama şimdi ona belli belirsiz bir anlayış da karışmıştı.
"Peki..." dedi. "Sana güç vermek için ne yapmalıyım?"
"İlk adımı atacak kadar cesur olup olmadığımı bilmiyorum." Bakışlarımı ayaklarımın önünde uzanan taş yola indirip kısa bir an duraksadım. "O anda... yanımda olur musunuz?"
Araya giren sessizlik uzayınca başımı kaldırdım. Dudaklarının kenarında yumuşak, kendinden emin bir gülümseme vardı. Tek kelime etmeden kolunu bana uzattı. Sanki az önce bunu isteyen ben değilmişim gibi, kısa bir tereddüdün ardından elimi koluna yerleştirdim.
Salman hemen hareket etmek yerine başını çevirip Pooja'ya baktı; sanki ne zaman başlayacağımızı, bana ne kadar destek vermesi gerektiğini ondan gelecek küçük bir işarete bırakmıştı. Pooja'nın belli belirsiz baş hareketini görünce bu kez bana dönüp, "Hazır mısın?" diye sordu.
Parmaklarım kumaşın üzerinde hafifçe kıvrılırken derin bir nefes aldım ve ona biraz daha yaklaştım. Bu, onun için yeterli bir cevaptı.
"Şey..." dedi, gözlerini temkinle attığım adımdan ayırmadan. "Böyle zamanlarda insan ne söylemeli, gerçekten bilmiyorum."
Ben ise cevap verebilmek için bakışlarımı yüzünden çekmeye çalıştım. Taş yola indiler, yalnızca bir anlığına orada kaldılar; sonra, sanki iradeleri bana ait değilmiş gibi yeniden ona döndüler.
"Mühim değil, Salman Bey," dedim, bu kez gözlerimi kaçırmaya uğraşmadan. "Buradaki varlığınız kâfi."
Sonrasında kaç adım attığımı saymayı bıraktım. Belki de Salman'ın koluna tutunmanın verdiği güvenle, belki de zihnim ilk kez düşme ihtimalinden başka bir şeyle meşgul olduğu için... Önümde uzanan taş yol, birkaç dakika önce göründüğü kadar göz korkutucu gelmiyordu artık.
Birkaç adım sonra Salman'ın yüzünde, önemli bir şeyi son anda hatırlamışçasına ani bir farkındalık belirdi. Bana dönüp, "Sanırım artık sana nasıl hitap edeceğimi öğrenmem gerekiyor," dedi.
"Meena D-" Yıllardır hiç düşünmeden söylemeye alıştığım soyadım, bu kez dilimin ucunda kaldı. Hastane kayıtlarında kendi adımın yanında Sanjeet amcanın soyadının yazdığını hatırlayınca, yarım kalan o tanıdık ismi sessizce yutup, "Gopal," diye tamamladım. "Meena Gopal."
"Meena..." dedi, adımı sanki bir kez kendi sesinde deniyormuş gibi. "Seninle tanıştığıma sevindim. Gerçekten."
Onun yanımda oluşundan aldığım güçle attığım adımlar, sonunda Bijal yengenin önünde durduğumuzda nihayete erdi. Salman acele etmedi. Elimi kolundan usulca ayırdı ve sanki biraz önce beni ayakta tutan o görünmez sorumluluğu şimdi ona devrediyormuş gibi büyük bir ihtimamla Bijal yengenin avucuna bıraktı.
"Kendine iyi bak, Meena."
Tam karşılık verecekken rüzgâr gulmoharın dallarını daha sertçe hışırdattı. Omuzlarına gelişigüzel bıraktığı turuncu kazağın bir yanı havalandı. Salman eliyle yakaladı, sonra bir an bana baktı. Sanki kararını o anda vermiş gibi kazağı omuzlarından sıyırıp benimkilere bıraktı.
"Umarım bir gün yeniden karşılaşırız..." Hâlâ kendi sıcaklığını taşıyan kumaş omuzlarıma yerleşirken parmakları yakama yakın bir yerde kısa bir an oyalandı. "Ve o gün, hayat sana bugün olduğundan biraz daha nazik davranmış olur."
Salman kalabalığın içinde kayboldu. Gözlerim onun gittiği yerde bir süre daha kaldı; sanki biraz önce yaşanan o kısa karşılaşma, bitmiş olmasına rağmen içimde hâlâ devam ediyordu.
☙
Akşamın son ışıkları pencerelerden çekilip gökyüzü karanlığa gömüldüğünde, hastane de gündüzün telaşını yavaş yavaş üzerinden atmıştı. Dışarıda yağmur aralıksız yağarken rüzgâr gecenin içinde uğulduyor; saatler önce koridorları dolduran insan seslerinin yerini, nöbetçi hemşirelerin sessizlikte daha belirgin duyulan topuk sesleriyle, başka odalardan ara sıra yükselen güçsüz iniltiler almıştı.
Koridorun eski ahşap pencerelerinden biri rüzgârın baskısına dayanamayıp aralanmış olacak ki, içeri dolan serin hava tavandan sarkan eski lambaları bir sağa bir sola sallıyor, kapıya çekilmiş perdeyi de durmadan kıpırdatıyordu. Perde her havalandığında koridorun solgun ışığı odanın karanlığına sızıyor, sallanan lambalarla birlikte duvarların üzerinde gezinip yeniden çekiliyordu. Bir süre o gelip giden aydınlığı izledim ama sanki bu küçük ışık oyununun sonu yoktu. Sonunda gözlerimi ondan kurtarmak için diğer yanıma döndüm.
Bu kez bakışlarım, koltuğun kenarında özenle katlanmış duran turuncu kazağa takıldı.
Elimi uzatıp kazağı koltuğun kenarından aldım. Kumaş parmaklarımın arasına yerleştiği anda, öğleden sonra omuzlarıma bırakıldığı o kısa ana geri döndüm; sanki üzerinden saatler geçmemiş, Salman henüz gitmemiş, parmakları hâlâ kazağın yakasını omuzlarımda düzeltiyormuş gibi.
Hâlâ bütün bunların gerçekten yaşandığına inanmakta zorlanıyorum.
Onunla yollarımızın böylesine tuhaf bir tesadüfle kesişmiş olması, aklımın kolayca kabul edebileceği bir şey değil. Karşısında nasıl durduğum, sesimin nasıl çıktığı, bakışlarımın ne kadarını ele verdiği...
Hatırlamaya çalıştıkça bütün anılar, sanki suya düşmüş bir mürekkep damlası gibi dağılıp gidiyor.
Oysa parmaklarımın arasındaki kazak, bütün o bulanık anıların aksine, tartışılmaz biçimde gerçekti.
Belki de bu yüzden onu yüzüme yaklaştırma isteğine karşı koyamadım. Ama bunu yaptığım anda, bu masum hareket birden fazlasıyla özel, neredeyse gizli tutulması gereken bir şeye dönüştü. Yanaklarımın ısındığını hissederek göz ucuyla Bijal yengeyi kontrol ettim. Hâlâ uyuduğunu görünce kazağı yüzüme biraz daha yaklaştırdım. Kumaşa sinmiş narenciye çiçeklerinin taze kokusu, araya karışan hafif baharat notalarıyla birlikte içime dolarken gözlerimi kapattım. Bir nefes daha aldım. Sonra bir tane daha.
Ve o gece, o yabancı ama garip biçimde güven veren kokuyla uykuya daldım.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gecenin huzursuzluğu da yavaş yavaş dağılmıştı. Yağmur dinmiş, rüzgâr susmuştu; geride yalnızca açık pencerelerden içeri süzülen tatlı bir serinlik ve yeni başlayan bir güne özgü o dingin sessizlik kalmıştı.
Gözlerim hâlâ kapalıydı. Uykunun son ağırlığı üzerimden henüz kalkmamışken, çiçeklerin taze kokusu usulca burnuma ulaştı. Bijal yenge bugün de vazodakileri yenilemiş olmalıydı. Bu dudaklarımda küçük bir gülümsemeye dönüşürken kollarımı iki yana uzatıp tembelce gerindim.
Ancak gözlerimi açtığım anda, yatağın birkaç adım ötesinde elinde bir buketle bekleyen yabancıyı gördüm. Az önce Bijal yengeye yakıştırdığım çiçek kokusunun gerçek kaynağını anlamamla şaşkınlığım birbirine karıştı.
"Siz..." derken uykunun son izleri de bir anda üzerimden silindi. "Burada ne yapıyorsunuz?"
Adam, odama izinsiz girmiş olmanın mahcubiyetiyle bir adım geriledi.
"Üzgünüm, sizi uyandırdım sanırım," derken elindeki buketi hafifçe kaldırdı. "Sadece bir teslimat bırakıp çıkacaktım."
Bakışlarım istemsizce çiçeklere kaydı. Birkaç saniye boyunca söylediklerinin bana ne ifade etmesi gerektiğini anlayamadım. "Bir yanlışlık olmalı," dedim sonunda. "Kimsenin bana çiçek göndereceğini sanmıyorum."
Kurye olduğunu adam, bu ihtimali daha önce düşünmüşçesine elindeki küçük defteri yeniden açtı. "Ben de emin olmak için kontrol ettim," dedi. Parmağını sayfadaki satırlar üzerinde gezdirip önce yazılı bilgilere, ardından kapının yanındaki oda numarasına baktı. "Ama oda numarası da isim de doğru."
Kısa bir duraksamanın ardından bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Siz Meena Gopal'sanız, bu çiçekler size gönderilmiş."
"Evet... öyleyim ama-" derken zihnim hâlâ bu tuhaflığa makul bir itiraz bulmaya çalışıyordu. Kurye ise cümlemin devamını beklemeden buketi boş vazoya yerleştirip odadan çıktı. Bittiğini sandığım şey, meğer daha yeni başlıyordu.
Aynı kurye, bu kez kollarında başka bir buketle içeri girdi. Onu uygun bulduğu bir köşeye bıraktıktan sonra tekrar çıktı. Kaçıncı gelişinden sonra saymayı bıraktığımı ben de bilmiyordum. Tek bildiğim, kurye son kez odadan çıktığında hastane odamın küçük bir çiçek bahçesine dönüşmüş olduğuydu.
Gözlerim odanın dört bir yanına dağılmış pembe, beyaz ve koyu kırmızı kamelyalar arasında dolaşırken istemsizce saymaya başladım. "Tam on altı buket..." Sayıyı sesli söylemek bile onu daha akla yatkın hâle getirmemişti.
Elimi vazodaki pembe kamelyalardan birine uzattım. Çiçeğin başını avucumun içinde nazikçe destekleyip yüzüme yaklaştırdım. İlk nefeste neredeyse hiçbir şey hissetmedim; kokusunu duyabilmem için biraz daha yaklaşmam, neredeyse kadifemsi taç yapraklarına değecek kadar yakınından nefes almam gerekti. Ancak o zaman, çay çiçeklerini anımsatan hafif tatlılığın arasına karışmış ince, pudramsı bir koku fark ettim.
Tam çiçekten uzaklaşacağım sırada, taç yapraklarının arasına saklanmış küçük beyaz bir kart yerinden sıyrılıp çarşafın üzerine düştü. Bir an ne olduğunu anlayamadan baktım. "Bu da neyin nesi?" diye mırıldanarak çarşafın üzerindeki karta uzandım. Başparmağım mat yüzeyinde kısa bir an gezinirken kartı açtım ve okumaya başladım.
"Bu kamelyalar,
fırtınalara karşı dimdik duran güçlü ve zarif çiçekler;
tıpkı senin gibi.
Belki aradığın gücün birazını sana da getirirler..."
Salman Khan
Boğazımda düğümlenen kelimelerin hiçbiri, içimde henüz yeni yeni filizlenen o tuhaf hissi karşılamaya yetmiyordu. Çünkü bu, yalnızca minnet değildi. Yıllardır uzaktan beslediğim o tanıdık hayranlığa da benzemiyordu artık.
Yıllar önce okulu kırıp ilk filmini izlemek için sinemaya koşan, perdeye her yansıdığında kalbi biraz daha hızlı çarpan o genç kız mıydım hâlâ? Yoksa hayatın bunca darbesinden sonra yeniden ayağa kalkmaya çalışan ve kendisine uzatılan küçücük bir iyiliği bile olduğundan büyük hisseden bugünkü ben mi?
Yoksa tüm bunların kaynağı, aklımı böylesine ele geçirdiğinden habersiz, ona ilk görüşte âşık olabilecek kadar savunmasız mıydım?
☙
"Nihayet, Meena, bu hastane odasına veda ediyoruz," derken Bijal yenge yatağın kenarında oturmuş, kıyafetlerimi birer birer katlayıp küçük omuz çantasına yerleştiriyordu. Kaza haberini aldığı gün aceleyle yanıma getirdiği birkaç parça giysi, haftalardır dar dolabın raflarında sessizce beklemişti. Şimdiyse Bijal yengenin ellerinde yeniden katlanıp çantaya dönüyor, oda da onlarla birlikte yavaş yavaş bana ait izlerden arınıyordu.
Ben ise pencerenin önünde durmuş, kollarımı kendime sararak dışarıyı seyrediyordum. Bakışlarım haftalardır bana aynı pencereden eşlik eden gulmohar ağacında kaldı. Bahçeye ilk indiğim gün dallarının arasında hâlâ birkaç kırmızı çiçek saklanıyordu; şimdi onlardan eser kalmamıştı. Geriye, musonun ardından koyulaşan yeşil yaprakları ve aralarından sarkan uzun, koyu renkli tohum kabukları kalmıştı.
"İçimde tuhaf bir his var..." dedim. Bir an gerçekten olacakmış gibi başımı kapıya çevirdim. "Sanki birazdan Pooja içeri girip 'Üzgünüm, Meena, taburculuğun iptal. Burada bir ömür boyu bizimlesin,' diyecekmiş gibi."
Bu hastane odasından kurtulmayı her şeyden çok istiyordum.
Yeniden hayata karışmayı,
dağılan parçalarımı bir araya getirip kendime huzurlu bir düzen kurmayı,
adımlarımı bu kez beni uçuruma sürüklemeyecek bir bilinçle atmayı...
Ama istemekle hazır olmak aynı şey değildi.
Bedenim iyileşmişti belki; ama insanın bir yerden yürüyerek çıkabilecek hâle gelmesi, oraya bir daha dönmeyeceğine inanmasına yetmiyordu. İçimde, bir gün yeniden bu beyaz duvarların arasına dönmek zorunda kalacağıma dair inatçı bir korku vardı.
Üstelik gitmeyi zorlaştıran yalnızca bu değildi. Bu oda, Salman'ın beni nerede bulacağını bildiği tek yerdi.
Kamelyalar çoktan solmuş, taç yaprakları birer birer dökülmüştü. Yine de onların ardından içimde kalan o küçük umut bir türlü aynı şeyi yapmıyordu. Her sabah kapıdaki perde kıpırdadığında, bunun ne kadar anlamsız olduğunu bilmeme rağmen, gözlerimin oraya kaymasına engel olamıyordum.
Belki yine bir buket gelecekti.
Belki küçük beyaz bir kart.
Belki de... kendisi.
Ama gelmemişti.
Gerçeği kendime her hatırlattığımda biraz daha az can yakmasını umuyordum: İsteseydi beni yeniden bulabilirdi. Nerede olduğumu biliyordu. Bunun için kaderin yollarımızı bir kez daha kesiştirmesine bile ihtiyacı yoktu. Belki de artık benim de, hiç verilmemiş bir sözün gerçekleşmesini beklemekten vazgeçmem gerekiyordu.
Bijal yenge ellerindeki işi bırakıp bana döndü. "Bu şekilde konuşma, Meena. Sanjeet geldiğinde buradan hep birlikte ayrılacağız. Gerisini de zamanla hallederiz."
"Umarım haklısındır," dedim, küçük bir gülümsemeyle. "Sanırım buna inanmayı gerçekten istiyorum."
Pencerenin önünden ayrılıp koltuğa oturdum. Fakat birkaç dakika geçmeden beklemek, olduğum yerde durmaktan daha yorucu gelmeye başladı. Yeniden ayağa kalktım; odanın içinde bir uçtan diğerine kısa adımlarla dolaşıyor, koridordan yükselen her sese istemsizce kulak kesiliyordum. Sonunda yaklaşan ayak seslerini duyunca bu kez onun olduğundan neredeyse emindim. Hiç düşünmeden kapıya yönelip perdeyi araladım. Ama beklediğim tanıdık yüz yerine, koridorda yanımdan geçip giden bir yabancıyla karşılaştım.
"Sanjeet amca şimdiye kadar gelmiş olmalıydı," dedim, yeniden Bijal yengeye dönerken. "Acaba işten izin alamadı mı?"
Bijal yenge cevap vermek yerine çantanın fermuarını çekti. "Bijal yenge..." diye ikinci kez seslendiğimde fermuarı yeniden açıp içeride sıkışan kıyafetin kenarını dikkatlice içeri itti. Sanki ellerini meşgul tuttuğu sürece söylemek istemediği şeyle yüzleşmek zorunda kalmayacakmış gibiydi.
"Eğer bana söylemekten çekindiğiniz bir şey varsa..." dedim, önünde dizlerimin üzerine çöküp ellerini avuçlarımın arasına alırken. "Lütfen şimdi söyleyin. Aramızda kurulan bu bağın, söylenmeyen şeyler yüzünden zarar görmesini istemiyorum."
"Arre, pagli! Neler kuruyorsun yine kafanda?" derken dudaklarında her zamanki neşesini taklit eden küçük bir gülümseme belirdi. Sonra bakışları, hâlâ avuçlarımın arasında duran ellerine indi ve yüzündeki ifade yavaşça değişti. Dudaklarının kenarındaki kıvrım silinirken omuzları belli belirsiz gevşedi; sanki o ana kadar içinde tuttuğu şeyin ağırlığını daha fazla taşımaktan vazgeçmişti. "Nasıl olsa Sanjeet geldiğinde gerçeği öğreneceksin," dedi sonunda.
"Beni korkutma, lütfen..." dedim, ellerini biraz daha sıkı tutarken. "Sanjeet amcaya bir şey mi oldu?"
"Sanjeet iyi, Meena," diye karşılık verdi hemen. Sesindeki telaş, korkumu mümkün olduğunca çabuk yatıştırmak ister gibiydi. "Ama Bebe..." Gerisini söylemeye hazırlanırken, ellerinden birini avuçlarımın arasından çekip omuz başımı birkaç kez hafifçe sıvazladı, ardından yatağın üzerinde yana kayarak bana yer açtı. Yanına oturduğumda "Hastane masrafları yüzünden Bebe'yi elimizden çıkarmak zorunda kaldık," dedi sonunda.
Bijal yenge konuşmaya devam ediyordu belki; dudaklarının kıpırdadığını görebiliyordum ama sesi giderek benden uzaklaşıyor, odadaki diğer bütün seslerle birlikte anlaşılmaz bir uğultuya dönüşüyordu. Elimizden çıkarmak... Oysa o iki kelime kaybolmak bilmiyordu. Tam tersine, geri kalan her şey silikleştikçe zihnimde daha da belirginleşiyordu.
Daha fazla oturamadım. Birden ayağa kalktım; hareketimin telaşıyla yatağın kenarı arkamda hafifçe sarsıldı. "Bebe..." Adını söylemek bile olanları biraz daha gerçek kılmıştı. "Sanjeet amca için çok kıymetliydi."
Bijal yenge de hemen arkamdan ayağa kalktı. "Sen de onun için bir o kadar kıymetlisin, Meena."
Madem onun için bu kadar kıymetliydim, neden kendimi omuzlarında taşımak zorunda kaldığı bir yük gibi hissediyordum?
Neden bana verdiği değeri olduğu gibi kabul edemiyor, onun yerine benim yüzümden vazgeçmek zorunda kaldığı şeylerin hesabını tutuyordum?
Ve en kötüsü...
Benim için böylesine büyük bir fedakârlık yapmasını gerçekten hak ediyor muydum?
"Arre, söyleyin bakalım, bugün kim taburcu oluyormuş?"
Sanjeet amcanın neşeli sesi düşüncelerimin arasına öyle ansızın karıştı ki başımı hızla kapıya çevirdim. Bir elinde ipleri parmaklarına dolanmış birkaç renkli balon, diğerinde küçük bir tatlı kutusuyla odaya giriyordu. Gözlerim farkında olmadan yüzünde birkaç dakika önce öğrendiğim gerçeğin izlerini aradı ama ne gülümsemesinde bir burukluk ne de bakışlarında en küçük bir gölge vardı.
"Bunlar taburcu olan madamji için," dedi, yanıma gelir gelmez balonların iplerini avucuma tutuştururken. Ben daha ne diyeceğimi bulamadan tatlı kutusunu kapağını açtı ve içinden bir parça mithai alıp bana doğru uzattı.
"Sanjeet amca, ben-"
"İtiraz yok," diye araya girdi, tatlıyı dudaklarıma yaklaştırırken. "Bugün hastaneden çıkıyorsun. Böyle bir güne tatlı yemeden başlanır mı?"
Sanjeet amca tatlının yarısını bana yedirdikten sonra elinde kalan parçayla Bijal yengeye döndü. "Sıra sende," dediğinde tatlıyı çoktan onun dudaklarına götürmüştü. Bijal yenge önce kaşlarını çatıp ona söylenecekmiş gibi baktı ama ağzındaki lokma buna pek izin vermeyince Sanjeet amca kendini tutamayıp güldü. Farkına varmadan ben de gülümsedim.
Çünkü birinin beni hiçbir karşılık beklemeden böyle sahiplenmesine alışık değildim. Sevgiyi hep hak edilmesi, karşılığının verilmesi, en azından bedelinin bir şekilde ödenmesi gereken bir şey sanmıştım.
Belki de onlarla öğrenecektim;sevildiğinde yapılması gerekenin kendini bir yük gibi görmek değil, uzatılan o sevgiyi korkmadan kabul etmek olduğunu.
Balonların birbirine dolanan iplerini parmaklarımın arasında düzeltirken bakışlarımı Sanjeet amcaya çevirdim. "Bu arada, nerede kaldınız Sanjeet amca?" dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırarak. "Biraz daha gecikseydiniz sizi aramaya çıkacaktık."
"Eğer kanatlarım olsaydı, Meena, sana uçarak gelirdim," dedikten sonra duraksadı; öylesine kısa bir andı ki gerçeği bilmiyor olsaydım belki fark etmezdim bile. "Ama ihtiyar Bebe beni bu sefer yolda bıraktı."
Beni üzmemek için sığındığı o küçük yalanı yüzüne vuracak değildim. Dudaklarımda küçük bir gülümsemeyle onun bıraktığı yerden devam ettim. "Belki de emekliliğini çoktan hak etmiştir," dedim ve konunun üzerinde daha fazla durmadan çantamı almak için eğildim.
Ama parmaklarım sapına değmeden Sanjeet amca benden önce davrandı. "Ver bakayım, onu sen taşıyamazsın." diyerek çantayı yatağın üzerinden aldı.
"Sanjeet amca, o kadar ağır değil," diye itiraz ettim.
"Sen zaten yeterince yoruldun, kızım," Çantayı omzuna geçirirken bakışları kısa bir an üzerimde kaldı. "Bunu da bana bırak."
Balonlar başımın üzerinde hafifçe salınırken Bijal yengenin koluna girdim ama eşiğe birkaç adım kala adımlarımı yavaşlatıp arkamda bırakmak üzere olduğum odaya son kez göz gezdirdim.
Burada gözlerimi ilk açtığımda, kırılmış bir bedenin içinde parçaları dağılmış bir hayatla baş başaydım. Hangisini önce iyileştirmem gerektiğini, kendimi yeniden nereden toplamaya başlayacağımı bile bilmiyordum. Şimdi önümde hâlâ bilmediğim yollar, cevabını bulamadığım sorular vardı. Ama bir şey değişmişti: Bu kez önümde ne çıkarsa çıksın, onunla tek başıma yüzleşmek zorunda değildim.
Bijal yenge koluna doladığım elimi kendi eliyle sardı ve beni düşüncelerimden çıkarmak ister gibi iki kez hafifçe pat patladı.
"Hadi kızım, evimize gidelim."
Evimiz...
Bir zamanlar nerede olduğunu bilmediğimi söylediğim şey, belki de ilk kez gerçek bir karşılık buluyordu.
────────
Kültürel Notlar:
Saree: Hindistan'a özgü geleneksel kadın kıyafeti. Uzun tek parça kumaşın bedene sarılmasıyla giyilir.
Pooja: Hindu geleneğinde dua, ibadet ve kutsal sunu ritüeli.
Gulmohar: Kırmızı-turuncu çiçekleriyle bilinen, Hindistan sokaklarında sık görülen tropikal ağaç.
Kamelya: Zarafet, dayanıklılık ve dirençle özdeşleştirilen süs çiçeği.