İçeriğe geç

Kader Aşkı Çağırdı

Bölüm 3 · 29 dk okuma

Kader Aşkı Çağırdı

Bölüm 3

Perdedeki Adam

Sabah olduğunu, başucumdaki pencereye çektiğim perdenin arasından içeri sızan inatçı gün ışığından anladım. Kirpiklerim hafifçe titreşti ama bedenim uykunun rehavetine tutunarak yorganın altına biraz daha sığındı. Ne var ki çok geçmeden, kendime yarattığım o küçük kozanın içinde biriken sıcaklık ağırlaştı ve huzurun yerini hafif bir bunaltıya bıraktı.

Yorganı ayak ucuma doğru itip temkinli adımlarla pencereye yöneldim. Perdeyi araladığımda sokak çoktan güne başlamıştı. İşe yetişmeye çalışan insanlar çantaları omuzlarında dar kaldırımlardan aceleyle geçerken, okul üniformaları içindeki çocuklar uykuyu henüz üzerlerinden atamamış hâlde peşlerinden sürükleniyordu. Bir gazete dağıtıcısı, bisikletinin gidonuna astığı tomarlarla evlerin önünden geçerken biraz gerisindeki sütçü, iki yana sallanan metal bidonların arasından zilini çalarak kendine yol açıyordu. Köşedeki çay tezgâhından yükselen ince buhar sabah havasında dağılıyor; bir rickshaw yolun ortasındaki çukuru son anda kırıp eski motorunun homurtusunu ardında bırakarak sokağın aşağısında gözden kayboluyordu.

Sokaktaki hareketliliğin üzerinde dolaşan gözlerim, tanıdık bir görüntüye gelince durdu. İki tekeri kaldırıma çıkmış hâlde park edilen Bebe'yi görünce dudaklarımın kenarı kendiliğinden kıvrıldı. Taburcu olduğum gün, hayatımdaki pek çok şey gibi onu da sonsuza dek kaybettiğimi sanmıştım. Oysa şimdi her sabah perdeyi araladığımda aynı yerde beni karşılıyor, varlığı günlerimin değişmez bir parçasına dönüşüyordu.

Belki de kaderin en güzel yanı buydu; tam vazgeçtiğini sandığın anda, kaybettiğini düşündüğün şeyleri sana hiç beklemediğin bir yerden geri verebiliyordu.

☙

Bir ay önce

Sahyadri Medical Center, Mumbai

Pooja'nın bize uzattığı taburcu evraklarını alıp alt kattaki vezneye indiğimizde, bizi koridorun sonuna kadar uzanan bir kuyruk karşıladı. Tavandaki vantilatör ağır ağır dönüyor, sıcak havayı yerinden oynatmaya bile gücü yetmiyormuş gibi yalnızca aynı boğucu havayı başımızın üzerinde dolaştırıyordu. Kuyruk ağır ağır ilerliyordu; sırası gelenler ellerindeki evraklarla ayrılıyor, yerlerini hemen başkaları dolduruyordu. Ama dakikalar geçtikçe, önümüzdeki mesafe kısalmak yerine uzuyormuş gibi geliyordu.

Nihayet sıra bize geldiğinde, yer yer çizilmiş, bir köşesinden ince bir çatlak uzanan vezne camının önüne yaklaştım. Elimde beklemekten hafifçe buruşmuş evrakları düzelttikten sonra camın altındaki dar açıklıktan içeri uzattım.

Veznenin arkasındaki adam ellili yaşlarının sonlarında görünüyordu. Yuvarlak gözlükleri burnunun ucuna kadar kaymış, dağınık kaşlarıyla seyrek bıyığı yüzüne, henüz tek kelime etmemiş olmasına rağmen her an homurdanacakmış gibi huysuz bir ifade vermişti.

Evrakları hiç acelesi yokmuşçasına tek tek inceledikten sonra parmağını diline değdirip önündeki kalın kayıt defterinin sararmış sayfalarını çevirmeye başladı. Bir sayfa. Uzun bir duraksama. Ardından bir sayfa daha.

Demek sıranın bir türlü ilerlemiyormuş gibi görünmesinin sebebi buymuş, diye geçirdim içimden.

Karşımızdaki adam, tek başına bütün hastanenin zamanını yavaşlatabilecek kadar ağır hareket ettiğinin farkında değilmiş gibi, sonunda aradığı sayfayı buldu. Parmağı ismimin yazılı olduğu satırın üzerinde durdu. Bir süre kaydı inceledikten sonra gözlüklerinin üzerinden bize uzun uzun baktı. Evrakları dar açıklıktan geri uzatırken, "Bhai sahib, bütün gün evrak yetiştiriyoruz. Bir de oturup size uzun uzun izahat mı verelim?" diye söylendi.

Kaşlarımı hafifçe çatarak vezneye biraz daha yaklaştım. "Bir sorun mu var?" diye sorarken önündeki evraklara göz attım.

Sanjeet amca da aynı anda elindeki bez çantayı hafifçe kaldırdı. "Parayı da tamamladık. Yoksa hesabı eksik mi yaptık? Bir yanlışlık varsa şimdi hallederiz," derken çantanın ağzını aralamaya başladı.

Yeniden deftere eğilip parmağını ilgili satırın üzerine vururken, "Arre baba, ödemesi yapılmış bir şeyi ikinci kez nasıl tahsil edelim?" dedi, sanki cevabın ne kadar açık olduğunu yalnızca biz göremiyormuşuz gibi.

Arkamızdaki kuyruktan hoşnutsuz mırıltılar yükselirken Sanjeet amcayla, ne demek istediğini anlayamadan birbirimize baktık. Ardından ikimizin de bakışları yeniden adama döndü.

"Bir dakika... Ödeme yapılmış mı?" dedim, duyduğum şeyi zihnimde yerine oturtmaya çalışırken.

"Yapılmış diyorum ya, madamji. Hem de kuruşu kuruşuna."

"Ama... kim neden bizim hesabımızı ödesin?" derken sesimdeki kesinlik, cümlenin sonuna varmadan yerini kuşkuya bırakmıştı. "Bir karışıklık olmalı. Tekrar bakabilir misiniz?"

Adam, itirazımın sonunu dinlemeye bile gerek görmeden önündeki evrak yığınlarını karıştırmaya başladı. Bir süre sonra, iğneliğe tutturulmuş birkaç eski notun arasından ince bir kâğıt çekip çıkardı. "Alın. Bu kadar merak ediyorsanız kendiniz bakın," derken kâğıdı camın altındaki açıklıktan bana doğru uzattı.

Makbuzu elimde tutarken parmaklarımın kâğıdın kenarlarında istemsizce sıkılaştığını fark ettim. Kâğıt yeniydi, üzerindeki yazılar hâlâ belirgindi; tek yapmam gereken gözlerimi birkaç satır aşağı indirmekti. Ama nedense bunu hemen yapamadım.

Çünkü bütün bu tuhaflığın ardında olmasından korktuğum tek bir kişi vardı.

Suneel.

Suneel'den onu sevmeyi bıraktığım için vazgeçmemiştim; yalnızca hayatımda kalmasının bedelinin ne olabileceğini çok ağır bir şekilde öğrenmiştim. Şimdi tek bir isim, geride bırakmak için bunca uğraştığım her şeyi yeniden karşıma çıkarabilirdi.

Derin bir nefes alıp bakışlarımı sonunda makbuzun üzerine indirdim. Ama karşıma çıkan isim, zihnimde kurduğum bütün ihtimalleri bir anda susturacak kadar beklenmedikti.

UMEED FOUNDATION: An Initiative of the Khan Family

Arkamızdaki insanların kıpırdanmaları, veznedarın sabırsız bakışları, koridorun bitmek bilmeyen uğultusu... Hepsi bir anda uzaklaştı. Geriye yalnızca elimde tuttuğum ince kâğıt ve üzerinde yazılı iki kelime kaldı.

Khan Family.

O iki kelimeyi tekrar tekrar okudum; harflerin yer değiştirmesini, başka bir anlama dönüşmesini bekler gibi. Ama değişmediler.

O an henüz bilmiyordum; elimde tuttuğum o küçük kâğıt, hayatımın bana hazırladığı başka bir kapının anahtarıydı.

☙

O günden geriye kalanlar bugün bile zihnimde birbirinden kopuk birkaç anıdan ibaretti. Vezneden nasıl ayrıldığımızı, Sanjeet amcanın kaç kez teşekkür ettiğini ya da Bijal yengenin gözlerini kaç kez sildiğini tam olarak hatırlamıyordum. Hatırladığım tek şey, birkaç gün sonra Bebe'nin yeniden evimizin önünde duruyor oluşuydu.

Bebe, yalnızca yağmurlu bir öğle vakti tesadüfen yoluma çıkan o eski taksi değildi artık. Sanjeet amcanın benim için bir fedakârlık daha yapmak zorunda kalmasını engelleyen o beklenmedik iyiliğin hayatımızda bıraktığı en güzel izlerden biriydi.

Ve her sabah ona baktığımda, o iyiliğin sahibini hatırlıyordum.

Salman Khan'ı...

Pencerenin önünden ayrılıp odanın köşesindeki sandalyeye doğru ilerledim. Bir süre önce kendime edindiğim sabah rutinine sadık kalarak ahşap kolluğundan destek aldım ve Pooja'nın öğrettiği hafif egzersizlere başladım. Bacağım artık beni yarı yolda bırakmıyordu; ama her harekette bedenimin başka bir yerinde kendini belli eden o eski sızı, bana ne kadar yol katetmiş olursam olayım, bir zamanlar ne kadar paramparça olduğumu hatırlatıyordu.

Egzersizimi tamamladıktan sonra omuzlarıma kadar uzanan saçlarımı ense hizasında gevşek bir at kuyruğuyla topladım. Sandalyenin arkalığında duran ince dupattamı alıp üzerimdeki açık mavi pamuklu salwar kameezin üzerine gelişigüzel bıraktım ve kapıyı açıp odadan çıktım.

Girişle odaları birbirine bağlayan geniş antrenin ortasındaki yuvarlak masa çoktan kahvaltı için hazırlanmıştı. Sabah ışığı paslanmaz çelik tabakların ve küçük kâselerin üzerinde belli belirsiz parlıyor, masaya yerleştirilmiş taze yiyeceklerle birlikte sade ama insana kendini evinde hissettiren bir görüntü oluşturuyordu.

Masanın yanından geçerken küçük çelik kâsedeki gurdan ufak bir parça koparıp ağzıma attım; koyu, karamelli tadı ağzımda ağır ağır çözülürken yoluma devam ettim. Mutfağın kapısına vardığımda omzumu pervaza yaslayıp başımı hafifçe yana eğerek içeride süren sabah telaşını bir süre sessizce izledim.

Bijal yenge ocağın başındaydı.

İncecik açılmış hamuru tavaya yerleştiriyor, yüzeyinde beliren küçük kabarcıkları kontrol ettikten sonra spatulayla çeviriyordu. O an bütün dikkati tavadan yükselen hafif cızırtıya ve ellerinin alışkanlıkla sürdürdüğü hareketlere aitti. Ancak çok geçmeden mutfakta yalnız olmadığını sezmiş olacak ki başını kaldırdı. Beni kapı eşiğinde görünce yüzündeki dalgınlık yerini belli belirsiz bir gülümsemeye bıraktı. "Ah... Günaydın, kızım."

Mutfağa girdim. "Sana da günaydın, Bijal yenge," dedim ve yanağına hızlı bir öpücük kondurup yanından geçerek tezgâha yöneldim.

Rafa uzanıp kenarlarında ince mavi çizgiler bulunan beyaz porselen fincanları çıkardım. Sanjeet amca çayını fincandan çok tabağına azar azar döküp içmeyi severdi. Metal tepsiyi dolabın alt gözünden çıkarıp fincanları üzerine dizdim. Ocaktaki küçük çelik tencereye eğilip yükselen buharı içime çektim. Tarçınla zencefil hemen kendini belli ediyordu ama kakuleyi bulmak için ikinci kez koklamam gerekti. Bu kadarı bana yetmezdi. Kavanozdan bir tane alıp hafifçe ezdikten sonra çayın içine bıraktım.

Kaşığı tencerenin içinde birkaç kez dolaştırırken, "Bugün su kesintisi yok, değil mi?" diye sordum. Geçen seferki talihsizliği unutacak kadar zaman geçmemişti henüz.

Bijal yenge son theplayı tavadan aldı, kaşığın ucuyla biraz yağ sürüp diğerlerinin üzerine bıraktı. "Hayırdır?"

"Banyoya girmeyi düşünüyorum," dedim, kaşığı tencerenin kenarına hafifçe vurup tezgâha bırakırken. "Eğer yine tam saçımı yıkarken kesilecekse şimdiden vazgeçebilirim."

Dudaklarının kenarında, o hâlimi hatırlamış gibi küçük bir gülümseme belirdi. "Merak etme, Meena, bugün depolar dolu," dedi ve theplalardan ince ince buhar yükselirken tabağı alıp antreye geçti.

Küçük süzgeci fincanın üzerinde tutup tencereyi hafifçe eğdim. Çay ince bir akışla süzgeçten geçip fincanlara dolarken yükselen buharı bir kez daha içime çektim. Kakule bu kez tarçınla zencefilin arasından tam istediğim kadar belirgin geliyordu. Memnuniyetle gülümsedim. İşte şimdi olmuştu.

"Hadi," diye seslendi Bijal yenge antreden. "Theplalar soğumadan başlayalım."

Çay tepsisini iki elimle kavrayıp mutfaktan çıktım. "Peki ya Sanjeet amca?"

"Merak etme, kokuyu aldığı anda ortaya çıkar zaten," derken sandalyesini çekip oturdu. Dirseklerini masaya dayayıp, sanki birazdan haklı çıkacağını başından beri biliyormuş gibi kapıya doğru baktı. Çok geçmeden yatak odasının kapısı açıldı.

"Arre wah!" dedi Sanjeet amca, antreye adım atarken. "Kokusu bile insanın iştahını açıyor."

Bijal yengeyle bakışlarımız aynı anda buluştu. Onun gözlerindeki muzip parıltıyı görür görmez dudaklarımı birbirine bastırdım ama nafile; ikimizin de gülümsemesi çok geçmeden kahkahaya dönüştü. Sanjeet amca adımlarını yavaşlatıp önce Bijal yengeye, sonra bana baktı. Yüzündeki memnun ifade, neden güldüğümüzü çözmeye çalışırken yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktı.

"Sabah sabah yine ne kaçırdım ben?" diye mırıldanarak masaya doğru ilerlemesi, kahkahamızı yalnızca biraz daha büyüttü.

☙

Birkaç dakika sonra hepimiz masanın etrafındaki yerimizi almıştık. Çaylardan yükselen buhar masanın üzerinde ince çizgiler hâlinde kıvrılırken önümdeki theplalardan birine uzandım. Hâlâ sıcaktı; parmak uçlarımı hafifçe yakmasına aldırmadan bir parça koparıp zencefil, kişniş ve taze köri yapraklarının kokusunu taşıyan baharatlı patatesli sabziye bandım ve ağzıma attım.

"Kurt gibi acıkmışım," dedim, kelimeler ağzımdaki lokmanın arasından biraz boğuk çıkarken.

Bijal yenge, sabzi kâsesini masanın üzerinden bana doğru yaklaştırırken, "Dün karnın ağrıyana kadar jalebi yedin, akşam da zar zor bir bardak süt içebildin," dedi. "Sonra bu sabah kurt gibi acıkmana şaşırıyorsun."

"Anandi'yle iddiaya girmiştik. O pes etmeyince ben de meydanı ona bırakmadım," dedim, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi. Ama Bijal yengenin yüzündeki ifadeye bakınca savunmamın pek de ikna edici olmadığına karar vermiş olacağım ki, çayımdan bir yudum alıp oturduğum yerde biraz doğruldum. Tam Anandi'nin pes etmeye ne kadar yaklaştığını anlatıyordum ki Sanjeet amcaya takıldı gözüm. Çayından birazını fincanından tabağına döküyor, ama bakışlarını üzerimden ayırmadan anlattıklarımı dinliyordu.

Nedense o anda, birkaç saniye önce büyük bir zafermiş gibi anlattığım şey gözümde küçülüverdi. Dışarıdan bakınca geriye yalnızca bir tepsi jalebinin başında birbirine meydan okuyan iki yetişkin insanın fazlasıyla çocukça rekabeti kalıyordu.

"Demek öyle..." derken yüzünde küçümseyen en ufak bir ifade bile yoktu; belki de beni afallatan tam olarak buydu. Çayını döktüğü tabağı dudaklarına götürüp küçük bir yudum aldı, ardından sanki bütün hikâyenin en önemli ayrıntısına gelmişiz gibi yeniden bana baktı. "Son jalebiyi sen kaptın o zaman? Yoksa o Anandi miydi?"

Sanjeet amcanın sorusuna değil, onu gerçekten merak etmiş olmasına hazırlıksız yakalanmıştım. "Şey... Sanjeet amca," diye mırıldandım.

Tereddüdümü yanlış anlamış olacak ki yüzündeki merak bir anda yumuşadı. "Arre, sonuç kimin umrunda?" dedi, sesi neredeyse teselli eder gibiydi. "Pes etmemişsin ya, ben ona bakarım."

Tabağını masaya bırakıp gazetesini açtı ve manşetlere göz gezdirmeye başladı. Onun için üzerinde durmadan söylenmiş birkaç kelimeydi belki. Benim içinse sıradan bir kahvaltı sohbetinden çok daha fazlasıydı.

Sessizliğimin uzadığını fark eden Bijal yenge sandalyesinde bana doğru döndü. "Meena?" diye seslenirken yüzümü, neyin değiştiğini anlamaya çalışır gibi süzdü.

Bijal yengenin sesindeki değişim, Sanjeet amcanın da dikkatini gazeteden ayırmasına yetti. "Kızım..." dedi, gazeteyi yavaşça katlayıp dizlerinin üzerine bırakırken. "Seni rahatsız eden bir şey mi söyledim?"

İçimden ona gerçekte vermek istediğim cevap geçti.

Rahatsız değilim... Aksine. Birinin ilk kez sonuçla değil, o sonuca ulaşana kadar verdiğim çabayla ilgilenmesi... bana yabancı geldi.

Ama bunların hiçbirini söyleyemedim. Bunun yerine sandalyemi geriye itip neredeyse yerimden fırlarcasına ayağa kalktım. Bijal yengenin şaşkın bakışları peşimden gelirken masanın etrafını dolaştım ve Sanjeet amcanın arkasına geçip kollarımı omuzlarının çevresine sardım.

Başını hafifçe geriye çevirip yüzümü görmeye çalıştı. Ellerinden biri kolumun üzerinde kalırken diğeri yanağıma uzandı. "Arre... ne oldu şimdi?" dedi ve başparmağını yanağımda küçük bir hareketle gezdirdi.

Bijal yenge karşıdan bizi sessizce izliyordu. Yüzündeki sıcak ifade, bu ana tanıklık etmekten duyduğu mutluluğu saklamaya hiç çalışmıyordu. Elini yavaşça uzatıp masanın üzerinde duran Sanjeet amcanın elinin üzerine koydu. "Bunda şaşıracak ne var?" dedi, bakışlarını ikimizin arasında gezdirirken. "Siz ikiniz çoktan baba kız oldunuz bile."

Baba kız... Ne zaman aramızdaki şeyin adı bu olmuştu?

Sanjeet amca, kızı daha iki yaşını bile doldurmadan onu toprağa vermişti. O gün yalnızca evladını değil, onunla birlikte büyüyecek bir babalığı da kaybetmişti. Saçını nasıl taramayı sevdiğini, korktuğunda nasıl teselli edilmek istediğini, hangi yemeği tabağının kenarında bırakacağını, büyüdükçe hangi küçük sırlarını yalnızca babasıyla paylaşacağını öğrenmeye hiç fırsatı olmamıştı. Belki de bu yüzden benimle birlikteyken nasıl bir baba olması gerektiğini bilmiyor, yeniden baba olmanın ne demek olduğunu öğreniyordu. Şimdi düşününce bunda şaşıracak hiçbir şey yoktu.

Çünkü o da benim gibi, yarım kaldığı bir yerden yeniden başlamaya çalışıyordu.

Bir süre daha öyle kaldıktan sonra kollarımı yavaşça gevşetip geri çekildim. Doğrulduğumda ikisinin de hâlâ bana baktığını fark ettim; sanki sessizliği bozacak ilk kelimeyi benden bekliyorlardı.

Boğazımı temizledim. "Şey... aslında bir konuda dürüst olmam gerekiyor," dedim.

İkisinin de yüzündeki ifade bir anda ciddileşti. Birkaç saniye boyunca doğru kelimeleri arıyormuş gibi sessiz kalarak söyleyeceğim şeyin önemini biraz daha artırdım. Sonra başımı kaldırıp ikisine baktım.

"Bendim..." derken bir an daha duraksadım. "Son jalebiyi yiyen."

Bijal yenge gerçeği anlayınca kahkahasını tutamazken, Sanjeet amca bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı. Yüzünde, kızının böylesine küçük bir itirafla onu nasıl bu kadar kolay telaşlandırabildiğini yeni fark etmiş bir babanın şaşkınlığı vardı.

"Bir baba böyle bir durumda kızını tebrik eder mi bilmiyorum..." Elini kaldırdığını görür görmez başımı omuzlarımın arasına çektim ama Sanjeet amcanın başıma kondurduğu hafif şaplaktan kaçamadım. "Ama bir tepsi jalebiyi mideye indirip sonra da bununla övünen birinin kulağını çekmesi gerektiğinden eminim," diye ekledi. Az önce beni azarlayan eli, bu kez saçlarımın üzerinde şefkatle gezindi.

Kahvaltı, sanki araya hiçbir şey girmemiş gibi kaldığı yerden devam etti. Tabakların hafif tıkırtısı konuşmalarımıza karışırken, Sanjeet amca yeniden gazetesine döndü, Bijal yenge de önüme bir parça daha thepla itti. Ben de çayımdan bir yudum alıp ikisine bakarken ilk kez düşündüm:

Meğer bu kadar sıradan bir sabah, insanın sahip olduğu en değerli şeylerden biri olabilirmiş.

☙

Kahvaltı dağıldıktan sonra, bu kez suyun ne zaman kesileceğini düşünmek zorunda kalmadan banyoya girdim. Ilık bir duşun ardından yasemin sabununun tenimde bıraktığı hafif koku, banyoda asılı kalan sıcak buhara karışırken ince pamuklu pembe bir kurta ile beyaz bir churidar giydim. Islak saçlarımı havluya sarıp odama doğru ilerlerken, kahvaltının ardından evin içine yerleşen sessizliğe kulak verdim. Tavan pervanesinin tekdüze uğultusu dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

Anlaşılan Sanjeet amca, öğle sıcağı bastırmadan Bebe'yle günün ilk yolculuğuna çıkmıştı. Bijal yenge de büyük ihtimalle pazara gitmişti. Üstelik yine bana tek kelime etmeden. Nedenini tahmin etmek zor değildi. Gideceğini haber verseydi, tek bir poşeti bile elime vermeyeceğini bildiğim hâlde onunla gelmek için mutlaka diretirdim. Bijal yenge ise ben ne kadar toparlanırsam toparlanayım, beni hâlâ birkaç hafta önceki hâlimle hatırlamaktan kendini alamıyordu.

Yine de kabul etmeliydim ki zaman zaman bu evin küçük, biraz da şımartılmış kızı gibi hissediyordum kendimi. Ne garipti; en son ne zaman birinin beni böyle gözettiğini, sevgisini böylesine doğal ve karşılıksız bir biçimde etrafıma sardığını hatırlamıyordum.

Belki de hiç sevilmediğime inanmak, bir zamanlar sevildiğimi ve sonra o sevgiyi kaybettiğimi kabullenmekten daha kolaydı.

Odamdaki yıllanmış aynanın karşısında saçlarımı tararken tarak, düğümlenmiş bir tutama takılınca canım yandı. Yüzümü buruşturarak başımı kaldırdığımda bir süre yansımama baktım. Ben ve yıllar önce başka birinin gözlerinde kendimi gördüğüm o kadın. Aynı yüze sahip ama sevilmenin nasıl bir his olduğunu birbirinden çok farklı hatırlayan iki kadın.

"Bu hayatta içimi gerçekten gören, bana rağmen beni seven tek kişi oydu. Ama ben, onun sevgisini de elimde tutamadım. Sevilmeye değer biri olmadığımı kendime tekrar ve tekrar kanıtladım. Belki de..." Yutkundum, söylemek üzere olduğum şey boğazıma takılmış gibi. "Belki de babam, benden umudunu çok daha önce kesmekle haklıydı."

Hayatım nihayet sükûnete kavuşmuş gibiydi. Günler sakin, geceler huzurluydu; içimde usul usul kök salan umut bile artık filiz vermekten korkmuyordu. Ama insanın susturduğunu sandığı düşünceler tuhaftı. Bazen en yüksek sesle, tam da her şeyin nihayet sessizliğe kavuştuğu anda konuşuyorlardı.

O gece yaşanmasaydı...

Biz ayrılmasaydık...

Ben, doğduğum ve bir gün öleceğime inandığım o şehri, Ahmedabad'ı, ardımda bırakmak zorunda kalmasaydım...

Tarağı masaya bıraktığımda ahşaba tok bir sesle çarptı. Neredeyse aynı anda yerimden fırladım; sandalye arkamda devrilirken çıkan gürültüye dönüp bakmadan birkaç hızlı adımda dolaba ulaştım. Koyu renk ahşabına ince oyma desenler işlenmiş eski dolabın kapaklarını iki yana açtım. Ardından dizlerimin üzerine çöküp hiç tereddüt etmeden dolabın içine uzandım.

Günler önce büyük bir özenle katladığım kurtalar, salwarlar ve dupattalar omzumun üzerinden birer birer savruluyor, havada kısa bir an süzüldükten sonra yere dağılıyordu. Dolabın içi boşaldıkça sabırsızlığım büyüyor, kalbim göğüs kafesime sığamayacakmış gibi çarpıyordu.

"Hayır... Orada bir yerde olmalı. En dipte. En uzun süre görmezden gelebileceğim yerde," diye tekrarladım kendi kendime.

Parmak uçlarım sonunda aradığım şeye değdiğinde içimde biriken gerilim bir anlığına gevşedi. Tahmin ettiğim gibi hâlâ bıraktığım yerdeydi. Titreyen ellerimle kavrayıp saklandığı yerden yavaşça çıkardım.

Bu ahşap kutuyu annem nişan hediyesi olarak vermişti bana; oysa ona dair hatıralarım nişanımdan çok daha eskiydi. Küçükken fırsatını bulduğumda annemle babamın yatak odasına gizlice girip kutuyu kucağıma almayı, sonra da büyük gardırobun içinde kendime küçük bir saklanma yeri bulmayı çok severdim. En çok da kapağının üzerinde kıvrılarak uzanan bitki motiflerini ve içini kaplayan siyah kadifenin parmaklarımın altında bıraktığı yumuşaklığı... Ama bu küçük kaçamakların sonu hep aynı olurdu. Annem er ya da geç beni bulur, mücevherlerini karıştırdığımı sanarak azarlardı. Oysa beni büyüleyen hiçbir zaman kutunun içindekiler olmamıştı.

Peki, o gün değişen neydi?

Annem bu kutunun içinde bana bir çift yakut küpe hediye ettiğinde gözlerimdeki mutluluğu görmüştü belki; ama beni asıl neyin mutlu ettiğini sormak hiç aklına gelmemişti.

Sırtımı dolaba yaslayıp kutuyu dizlerimin üzerine yerleştirdim. Parmaklarım yıllardır ezbere bildiği o kıvrımların üzerinde gezinerek kapağın kenarını buldu. Kapağı araladığım anda ince bir toz bulutu havaya karıştı; çok eski bir hatıranın ansızın yüzeye çıkışı gibi bir anlığına ışığın içinde asılı kaldı, sonra usulca dağıldı.

Artık siyah kadifenin üzerinde koyu kırmızı taşlar parlamıyordu. Küpeler birkaç aydır ya bir rehin dükkânının vitrininde yeni sahibini bekliyor ya da rehinci çoktan satmışsa, hiç tanımadığım başka bir kadının kulaklarını süslüyordu.

Parmaklarım, küpelerin geride bıraktığı boşluğun ortasında duran ince altın halkaya uzandı.

Nişan yüzüğüm.

Beni Ahmedabad'a bağlayan son düğüm.

"Kazanamayacağımız bir savaşa girdiğimizin farkındaydım ama bu kadar ağır bir yenilgi..." diye mırıldandım, yüzüğü başparmağımla işaret parmağımın arasında yavaşça çevirirken. "Nereden bilebilirdim, Suneel, bu savaşın geride kazanan bırakmayacağını?"

Onca şey silinmiş, dağılmış, geride kalmıştı. Ama o iki kelime hâlâ altının içine kazındığı yerde duruyordu:

Mera Junoon.

Dudaklarımın kenarında istemsiz, buruk bir gülümseme belirdi.

Suneel bana ismimle seslenmeyi pek sevmezdi. Duygularını açıkça söylemek yerine onları lakapların, şakaların ve yalnızca ikimizin anlamını bildiği küçük göndermelerin arasına gizlerdi. Bana ayırdığı onca kelimenin içinde en çok sevdiği ise buydu. "Benim tutkum..." O zamanlar kulağıma fazlasıyla dramatik gelirdi. Her söylediğinde gözlerimi devirir, onunla alay ederdim; sonra da bunu hiç yapmamışım gibi, içten içe aynı kelimeyi yeniden duymayı beklerdim.

Bir anlığına gözlerimi kapattım; sanki yeterince sessiz kalırsam onu yeniden duyabilirmişim gibi. Bana bakarken gözlerini hafifçe kısışını, konuşurken başını belli belirsiz yana eğişini, gülümsediğinde yanağında beliren o küçük gamzeyi... Yıllar yüzünü benden parça parça almıştı belki ama bazı ayrıntılar hâlâ hafızamın ulaşabileceği kadar yakındı.

Ama tam o anda, Suneel'in hatırasının arasına başka bir ses karıştı.

"Kendini âşık mı sanıyorsun? Oysa yaptığın yalnızca bir hata. Ben bu hatanın nelere mal olacağını senden daha iyi biliyorum. Bir ailenin daha senin yüzünden dağılmasına izin veremem." Dudaklarımda kalan o buruk gülümseme yavaşça silindi. "Bu yüzden, sevgili kızım, ya bu ilişkiyi burada bitirirsin ya da ömrünün geri kalanında bunun bedelini ödersin."

Babamın sesi kulaklarımda yankılanmayı sürdürürken göğsümün ortasında büyüyen o tanıdık sıkışmaya daha fazla dayanamadım. Yüzüğü sanki avucumu yakmış gibi aceleyle kadifenin üzerine bırakıp kapağı kapattım. Ahşabın birbirine çarpmasıyla çıkan sert ses, yıllar öncesinden çıkıp gelen o öfkeli sureti, tehditleri ve hiç bitmeyecek sandığım o geceyi tek hamlede yeniden karanlığa gömdü.

Hiç değilse şimdilik.

☙

Bir bacağımı kendime çekmiş, dizimi göğsüme yaslamıştım; kolum dizimin üzerinde, alnım da koluma dayalıydı. Ne kadar süre öyle kaldığımı bilmiyordum; sonunda başımı kaldırabildiğimde, biraz önce yalnızca birkaç eski hatırayla değil, yıllardır içimde taşıdığım gölgelerle de mücadele etmiş; kazananı olmayan o savaştan bir kez daha tükenmiş hâlde çıkmıştım.

Ama daha fazla böyle oturamazdım. Bir an önce kendimi toparlamalı, daha da önemlisi, odanın dört bir yanına savurduğum kıyafetleri de yerlerine kaldırmalıydım. Bijal yenge döndüğünde bu dağınıklığı görürse, tek kelime etmesem bile bir şeylerin yolunda gitmediğini anlardı.

Yere saçılmış kıyafetlerden birkaçını ağır hareketlerle toplamaya başladım. Her birini katlayıp dolabın içine yerleştirirken aslında yalnızca odayı değil, zihnimde birbirine karışmış düşünceleri de düzene sokmaya çalışıyordum.

Ama henüz yerdeki dağınıklığın yarısını bile toparlayamamıştım ki evin sessizliğini bölen bir ses duyuldu. Kapı ziliydi. Üstelik bu, bekleyip karşılık almayı uman kısa bir çağrı değildi. Dışarıdaki kişi her kimse parmağını düğmeden çekmeye hiç niyetli değilmiş gibi zili ısrarla çalmaya devam ediyordu. Daha ne olduğunu anlamaya çalışırken kapıya sertçe vuruldu.

Olduğum yerde bir an duraksadım. İçimde küçük bir merak kıpırdanırken, "Kim bu aceleci?" diye kendi kendime mırıldandım.

Aklıma ilk Bijal yenge geldi. Belki bir şeyini unutmuştu. Ama onun bu kadar ısrarcı davranacağını hiç sanmıyordum. Sanjeet amca ise zaten mümkün değildi; o, kapının arkasında beklemektense önce sesiyle geldiğini haber vermeyi tercih ederdi.

"Geliyorum..." diye seslendim, dışarıdaki kişinin beni duyduğundan bile emin olmadan. Cevap beklemeden elimdeki kıyafeti yatağın üzerine bıraktım. Odanın hâlâ tam olarak toparlanmamış hâline kısa bir an göz gezdirdikten sonra antreye çıktım ve giriş kapısını sonuna kadar açtım. İlk bakışta karşıma çıkan şey, az önceki ısrarın aksine sakin ve boş bir sokaktı.

Ellerimi belime koyup boş sokağa bakarken hafifçe iç çektim. "Anlaşılan komşu çocukları yine zillere basıp kaçıyor. Oysa anneleriyle konuştuğumda, bir daha böyle bir şey olmayacağına dair söz vermişlerdi."

Başımı iki yana sallayıp tam içeri dönmek üzereydim ki sağ tarafımdaki bahçe duvarın ardından tanıdık, neşeli bir ses yükseldi.

"Gördün mü, behenji?"

Başımı sese çevirdiğim anda, Anandi duvarın üzerinden çevik bir hareketle atlayıp karşıma geçti. İrkilerek olduğum yerde sıçradım.

"Doktorlar haklıymış," dedi, yüzündeki zafer ifadesini hiç kaybetmeden. "Böyle sıçrayabildiğine göre tamamen iyileşmişsin."

"Sen ise bir gün gerçekten kalbime indireceksin." Sesimdeki siteme rağmen dudaklarımın kenarında beliren gülümsemeyi gizleyemedim.

Anandi ise en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeden kollarını göğsünde birleştirdi. "Benden o kadar kolay kurtulacağını sanıyorsan beni hiç tanımamışsın demektir." Ama sözlerinin ardından kollarını çözerken, dudaklarındaki muzip kıvrım yavaşça gevşedi. "Peki..." dedi, bakışları bu kez yüzümde gerçek bir ilgiyle gezinirken. "Bugün nasılsın?"

Onun yine beni güldürecek bir şey söylemesini beklerken, bu kadar içten bir soruyla karşılaşmak beni hazırlıksız yakaladı. Yine de sorusuna dürüstçe cevap vermek yerine, "İyiydim," dedim, ona suçlayıcı bir bakış atarak. "Sonra birileri duvarların arkasına saklanıp insanları korkutmanın eğlenceli olduğuna karar verdi."

"Yalan," dedi Anandi, işaret parmağını bana doğrultup gözlerini hafifçe kısarken. "En çok da iyi olduğunu söylediğin kısmı."

"Anandi..." Adı dişlerimin arasından belli belirsiz bir tıslamayla çıktı.

Ama o buna aldırmadı bile. "Neredeyse bir aydır tanışıyoruz, Meena. Gerçekten iyi olduğunda yüzünün nasıl göründüğünü az çok öğrendim." Bakışları yüzümde bu kez daha dikkatli dolaştı. "İyiymiş gibi davrandığında da."

Şakalarının ardına saklanan o güçlü sezgisi bu kez gözden kaçacak gibi değildi. Birkaç dakika önce içimde kopan fırtınanın izlerini, benim onları saklamak için gösterdiğim çabadan çok daha kolay fark etmişti.

Ama Anandi'nin güzel yanı buydu; fark ederdi ama üzerine gitmezdi.

Bir an daha yüzüme baktıktan sonra dudaklarının kenarı yeniden yukarı kıvrıldı; sanki beni çözdüğünü göstermesi yetmiş, şimdi sıra bununla ne yapacağına gelmişti. "İyi ki gelmişim. Çünkü bugün seni evde oturup surat asarken bırakmaya hiç niyetim yok." dedi ve omzuyla beni hafifçe kenara itip içeri girdi.

Onun ardından kapıyı kapatırken birden odamın hâli aklıma geldi. "Anandi, bekle-" demeye kalmadı. Hızla peşinden gitmeme rağmen Anandi çoktan odamın kapısına ulaşmıştı. Eşikten içeri uzanan bakışları, yatağın üzerine gelişigüzel bıraktığım kıyafetlerden yerdeki kurta ve dupattalara, oradan da açık dolabın önündeki dağınıklığa kaydı. "Yoksa ben kötü bir zamanda mı geldim, behenji?"

Omuzlarımı ortada açıklanacak hiçbir şey yokmuş gibi silkip "Şey... eşyalarımı yeniden düzenliyordum. Sonra işler biraz... çığırından çıktı," dediğimde Anandi'nin yüzü, sanki tam da duymayı beklediği cevabı vermişim gibi aydınlandı. "O hâlde tam zamanında gelmişim. Sen katlarsın, ben yerleştiririm. Beş dakikada biter."

"Hayır, gerek yok." Cevabım düşündüğümden daha hızlı çıkmış olmalıydı ki Anandi'nin kaşlarından biri şaşkınlıkla havaya kalktı. "Yani... boş ver. Daha sonra hallederim." Sonra, dikkatini başka yöne çekmek istercesine ekledim: "Hem... seni buraya getiren şeyi merak ettim doğrusu."

Anandi birkaç kez gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Yüzündeki boş ifadeden, buraya neden geldiğini gerçekten unutmuş olabileceğini düşündüğüm sırada gözleri birden açıldı. "Arre! Bak, az daha aklımdan çıkıyordu!" dedi, kendi unutkanlığına hayıflanır gibi avucunu alnına vururken. Bir sonraki anda eli çoktan kurtasının cebindeydi.

Çıkardığında parmaklarının arasında kenarları tırtıklı iki küçük karton vardı. Bakışlarım istemsizce üzerlerindeki renkli baskılara ve küçük harflere kaydı; ne olduklarını anladığımda kaşlarım hafifçe çatıldı. "Sinemaya mı gidiyorsun?"

Anandi'nin yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi. "Ben değil," dedi, biletleri parmaklarının arasında hafifçe sallayarak. "Biz gidiyoruz. Bu akşam."

Biz. Bu akşam, diye tekrarladım içimden. Sinemaya gitmek... Ne kadar sıradan bir şeydi aslında. Yine de uzun zamandır hayatımdan öylesine uzaktı ki, başkalarına ait küçük bir mutluluk gibi bakmaya alışmıştım. Şimdiyse ilk kez, benim hayatımda da böyle akşamlar için hâlâ bir yer olabileceğine inanmak istiyordum.

Duyduğum heyecanla hiç düşünmeden biletlere uzandım. Parmak uçlarım neredeyse kenarlarına değmek üzereydi ki Anandi, "Arre, arre! O kadar kolay değil, behenji," diyerek bileğini son anda geri çekti.

"Anandi..." diye söylendim, ona doğru bir adım atarken. Ama o, ne yapacağımı çoktan anlamış gibiydi. "Hayır, behenji. Sürprizin bütün büyüsü kaçar," dedi ve biletleri hemen arkasına saklayarak yuvarlak masanın diğer tarafına geçti. Kaşlarımı kaldırdım. "Boş ver sürprizi. Bir bakayım hangi filme aldın biletleri," derken ben de onun peşinden masanın çevresinde dolaşmaya başladım.

Sonunda nefesim tükenmiş halde, "Anandi, küseceğim ama," diye seslendim. O da masanın öteki tarafında durdu. Belki benim kadar yorulmuştu. Belki de gerçekten küseceğime inanıp sonunda pes etmişti. Ama dudaklarının kenarında beliren o muzip kıvrımı fark ettiğim anda yanıldığımı anladım.

"Sen önce beni yakala, behenji," dedi ve gerisin geri mutfağa doğru kaçtı. "Bunu sonra konuşuruz."

Kahkahası mutfaktan arka bahçeye taşarken kısa bir an olduğum yerde kalıp nefesimi toparladım. Ne zaman bu küçük yakalamacanın içine bu kadar kolay dahil olduğumu, ne zaman gerçekten eğlenmeye başladığımı bilmiyordum. Yüzümde hâlâ duran gülümsemeyi fark ettiğimde, başımı hafifçe iki yana salladım. "Alacağım o biletleri senden!" diye seslenirken ben de peşinden bahçeye çıktım.

☙

Akşamın ilk gölgeleri duvarlar boyunca ağır ağır uzarken dolabın karşısına geçip kapaklarını iki yana açtım. Çok fazla seçeneğim yoktu aslında; ama parmaklarım kumaşların arasında dolaşırken her biri bana başka bir ihtimal sunuyormuş gibi geldi. Ne garipti. Uzun zamandır ilk kez üzerime ne geçirsem yeter diye düşünmüyor, gerçekten ne giymek istediğimi bulmaya çalışıyordum.

Sonunda buz mavisi bir salwar kameezde karar kıldım. Yakasını çevreleyen ince gümüş işlemeler, birbirine dolanan küçük çiçek ve yaprak motifleri hâlinde göğsün üzerine yoğunlaşıyor, aynı desenler kumaşın geri kalanına seyrekçe dağılıyordu. Paçalarına doğru yeniden sıklaşan işlemeler, akşamın son ışığında belli belirsiz parlıyordu. Gösterişli sayılmazdı belki ama uzun zamandır üzerime geçirdiğim hiçbir şey bana bu kadar özenli görünmemişti.

Salwar kameezi giyip kumaşın üzerimdeki kıvrımlarını düzelttikten sonra ince, yarı saydam dupattayı boynumdan geçirip uçlarını omuzlarımdan aşağı sarkıttım. Kulaklarıma bir çift gümüş jhumka taktım, bileklerime ise ince mavi chudiyanlar geçirdim. Son olarak saçlarımı ortadan ayırıp omuzlarımın üzerine serbestçe bıraktım, uçlarını hafifçe içe doğru kıvrılacak şekilde taradıktan sonra yansımama baktım.

Aynadaki kadın hâlâ bendim. Bu kez yüzümde yılların benden neler aldığını aramıyor, bir zamanlar başka birinin gözlerinde gördüğüm kadını bulmaya çalışmıyordum.

İlk kez kendime, kendi gözlerimden bakıyordum.

Kapının ahşabına vurulan iki kısa tıkırtıyla düşüncelerim dağıldı. Daha dönmeye fırsat bulamadan kapı aralandı ve Bijal yenge "Gelebilir miyim?" diye sorarken başını içeri uzattı.

"Gel, lütfen," dediğimde kapıyı arkasından kapatıp yanıma geldi. Bakışları beni baştan aşağı süzerken yüzündeki gülümseme giderek genişledi. "Seni hiç böyle görmemiştim, Meena." Serçe parmağının ucunu gözünün kenarındaki kajala hafifçe dokundurup aldığı siyahlığı çenemin altına küçük bir nokta hâlinde kondurdu. "İşte, artık nazar değmez."

Omuzlarımı geriye çekip biraz daha dik durmaya çalışırken yansımamı bir kez daha inceledim. "Yani..." dedim, gördüğüm kadına hâlâ tam olarak ikna olamamış gibi. "Gerçekten iyi görünüyor muyum?"

"İyi görünmekten fazlası bu," derken Bijal yenge ellerini omuz başlarıma yerleştirip aynadaki gözlerimi yakaladı. "Bugün aynaya bakarken kendini saklamamışsın."

"Bijal yenge..." dedim yalnızca, dudaklarımı birbirine bastırıp bakışlarımı yere indirerek. "Beni utandırıyorsun." Ne var ki sesimde onu durduracak hiçbir şey yoktu; belli ki Bijal yenge de bunun farkındaydı.

"Behenjiii! Sinema bize özel seans yapmayacak!"

Anandi'nin sokağı baştan başa dolduran sesini duyar duymaz pencereye koştum. Perdeyi aralayıp dışarı baktığımda onu kapının önünde bir ileri bir geri dolaşırken buldum; belli ki birkaç dakika daha beklemek zorunda kalırsa komşular da hangi filme gideceğimizi öğrenecekti.

Benden önce, muhtemelen, diye geçirdim içimden. Başımı iki yana sallayıp pencereden çekildim. Anandi'yi daha fazla bekletmemek için acele etmem gerekiyordu; ama Sanjeet amcaya veda etmeden evden çıkmak içime sinmezdi.

"Sanjeet amca," diye seslenerek salona girdim. "Biz çıkıyoruz."

Sanjeet amca, bakışlarını televizyondan ayırıp bana çevirdi. Ekranda akşam haberleri akmaya devam ederken kumandayla spikerin sesini biraz kıstı, ardından elini gömlek cebine attı. Birkaç buruşuk rupiyi çıkarıp avucunun içinde düzelttikten sonra bana uzattı.

"Al bakalım," dediğinde önce paralara, sonra yüzüne baktım. Kaşlarımı masum bir ifadeyle kaldırıp "Bunlar da ne?" diye sordum. "Sinemaya gidiyorsunuz ya... mısır alırsın," dedi, sanki cevabı bundan daha açık olamazmış gibi.

"Gerek yok, Sanjeet amca. Param var." derken ellerimi önümde küçük küçük sallayarak teklifini geri çevirmeye çalıştım. Sanjeet amca ise hiç istifini bozmadı. "Madem öyle," dedi, "çıkışta kendine bir kulfi alırsın."

Sonunda bunun bir teklif değil, Sanjeet amcanın sevgisini gösterme biçimi olduğunu anlayıp itiraz etmekten vazgeçtim. "Teşekkür ederim," diye mırıldanırken paraları parmaklarının arasından çekip aldım ve aynı hareketle eğilerek yanağına hızlı bir öpücük bıraktım.

Kapıyı arkamdan çekip bahçeye çıktığımda, Anandi'yi bahçe kapısının yanında beni beklerken buldum. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sabrının son kırıntısını da tüketmiş gibi bana bakıyordu. Beni görünce başını geriye atıp öylesine abartılı bir iç çekti ki, insan onu sanki birkaç dakika değil de saatlerdir beklettiğimi sanabilirdi.

"Sonunda!" dedi, kollarını çözerken. "Biraz daha gecikseydin filmin jeneriğini bile kaçıracaktık!"

"Anandi, daha saat-" demeye kalmadan Anandi iki adımda yanıma ulaşıp bileğimi yakaladı ve beni bahçe kapısından dışarı çekiştirmeye başladı. "Yavaşlayacak vaktimiz yok, behenji," derken adımlarını daha da hızlandırdı.

Ona ayak uydurmaya çalışırken kendimi kaldırım boyunca peşinden neredeyse koşar hâlde buldum. Bu aceleciliğine kızmam gerekirdi belki; ama birkaç saat önce beni yuvarlak masanın etrafında koşturan da aynı Anandi'ydi. Şimdi de sanki bütün akşamın sorumluluğu ona verilmiş gibi beni sinemaya yetiştirmeye çalışıyordu.

Caddeye çıkar çıkmaz Anandi'nin bakışları trafikte boş bir rickshaw aramaya koyuldu. Birini fark eder etmez elini kaldırdı. Araç önümüzde durduğunda Anandi hemen içeri girip yana kayarak bana yer açtı. Ben de omuzlarımdan sarkan dupattanın uçlarını kucağıma toplayıp yanına yerleştim.

Anandi şoföre doğru eğilip, "Maratha Mandir'e, lütfen," dedi. Şoför başıyla kısa bir onay verip kontağı çevirdi ve rickshaw yavaşça hareket etti. Sokak lambalarının altında uzayan yollar, yanıp sönen tabelalar, uzaktan gelen korna sesleri ve insan uğultusu arasında Maratha Mandir'e doğru ilerliyorduk.

O an bilmiyordum; ama o akşam, uzun zamandır kapalı tuttuğum bir kapı aralanacak ve hayatım hiç beklemediğim bir yöne doğru yeniden akmaya başlayacaktı.

☙

Rickshaw Maratha Mandir'in önüne vardığında akşam kalabalığı çoktan sinemanın çevresine taşmıştı. Şoför yolun kenarına çekilir çekilmez Anandi aşağı atladı; ben de hemen ardından indim.

Etrafımız insan kaynıyordu. Gişelerin önünden giriş kapılarına kadar uzanan kalabalık sürekli yer değiştiriyor; kimi ellerindeki biletleri kontrol ediyor, kimi arkadaşlarına yetişmek için insanların arasından sıyrılıyordu. Kaldırım boyunca sıralanan küçük tezgâhlarda mısırlar közleniyor, kavrulmuş yer fıstıkları kâğıt külahlara dolduruluyor, buz dolu metal leğenlerde bekleyen soğuk içecek şişeleri her uzanan elle birlikte birbirine çarpıp şıngırdıyordu.

Başımı kaldırdığımda Maratha Mandir bütün ışıklarıyla karşımdaydı. Geniş cephenin hatları boyunca uzanan sarı ışıklar, kat kat yükselerek binayı akşam karanlığında altın bir çerçeve içine almıştı. En tepede, adını taşıyan kırmızı harfler, gökyüzünün üzerine ateşten bir imza gibi atılmıştı.

"Behenji..." Anandi yanıma sokulup koluma girdiğinde bakışlarımı kırmızı harflerden güçlükle ayırdım. "O hayran hayran bakışlarının birazını da filme sakla."

Girişteki bilet kontrolüne doğru ilerlerken ona yan gözle baktım; dudaklarımın bir köşesi istemsizce yukarı kıvrıldı. "Hangi filme, Anandi? Daha ne izleyeceğimizi söylemeye bile tenezzül etmedin."

Anandi cevap vermek yerine omuzlarını küçük bir hareketle kaldırıp biletleri çantasından çıkardı. Çift kanatlı giriş kapısının önünde duran görevli, üzerlerindeki salon ve seans bilgilerine hızlıca göz gezdirdikten sonra tırtıklı kenarlarını alışkın bir hareketle koparıp kalan parçaları ona geri uzattı. Fuayeye adım attığımızda renkli film afişleriyle kaplı duvarların, büfeden yayılan patlamış mısır kokusunun ve üst üste binen konuşmaların arasında bulduk kendimizi. Ama fuayenin bütün o renkli telaşına kapılacak vaktimiz yoktu; filmi daha fazla kaçırmadan salonumuzu bulmamız gerekiyordu.

Koridor boyunca sıralanan salon kapılarının önünden geçerken gözlerim bir yandan numaraları takip ediyordu. Anandi birkaç adım önümde ilerlerken, az daha önünden geçip gideceğimiz kapının üzerindeki numara gözüme ilişti. "Anandi..." diye fısıldadım. Kapıların üzerinde gezinen bakışlarını bana çevirdi. "Burası."

Salona girdiğimizde ışıklar çoktan kararmış, filmin ilk sahneleri beyazperdeye düşmeye başlamıştı. Karanlık, yüksek tavanın zarif kıvrımlarını ve duvarlardaki eski süslemeleri neredeyse görünmez kılmıştı; yalnızca perdeden yayılan solgun ışık, her sahne değişiminde kırmızı koltuk sıralarında oturan yüzleri kısa bir anlığına ortaya çıkarıyor, sonra onları yeniden gölgelerin arasına saklıyordu.

Görevlinin yardımıyla bize ayrılan koltukları bulduk. Ben daha yerime doğru dürüst yerleşemeden Anandi çoktan çantasından çıkardığı namkeen paketini açmıştı. Birkaç dakika önce filmi kaçıracağız diye beni peşinden sürükleyen o değilmiş gibi koltuğuna rahatça yaslanmış, büyük bir sakinlikle atıştırmaya başlamıştı.

Gözlerini perdeden ayırmadan bana doğru eğildi. "Hâlâ bana teşekkür etmeyi düşünmüyor musun?" dedi, ağzındaki namkeeni sakince çiğnerken. Kaşlarımı hafifçe çattım. "Niyeymiş o?"Ancak o zaman gözlerini perdeden ayırıp bana baktı. "Benim sayemde kahramanının ilk sahnesini kaçırmadın da ondan." dedi ve sözlerini bitirirken dirseğiyle kolumu hafifçe itti.

Hazırlıksız yakalandığım hareketle yana savruldum; omzum yanımda oturan adamın koluna çarptı. Hemen doğrulup ellerimi önümde birleştirerek fısıltıyla özür diledim. anlayışla başını sallayınca rahat bir nefes alıp yeniden Anandi'ye döndüm. Dudaklarımda, az önceki yaramazlığının karşılığı olacak birkaç kelime çoktan hazırdı.

Ama tam o anda perdeden yükselen bir replik hepsini boğazımda bıraktı.

"Arre, ne olmuş? Prem bhaiya da önceden bunu yapardı."

Prem...

Prem mi?

O isim yıllardır zihnimde yalnızca tek bir yüze aitti. Öyle uzun zamandır böyleydi ki, başka birine ait olabileceğini hiç düşünmemiştim bile. Gözlerim neredeyse benden bağımsız bir refleksle perdeye çekildi; sanki o iki hece, ardından hangi yüzün geleceğini bana çoktan söylemişti.

Kamera yeşil duvarın önünde duran ona döndüğünde nefesim fark etmeden yavaşladı. Omuzlarından dökülen açık kahverengi kabanı, elinde tuttuğu siyah evrak çantası ve hiçbir çaba göstermeden bütün dikkatleri üzerine çeken o sakin duruşuyla, yıllardır perdeden tanıdığım yüz yeniden karşımdaydı.

Ama bu kez bende bıraktığı his farklıydı.

Bir ay öncesine kadar bu sahne beni yalnızca heyecanlandırırdı. Şimdiyse ona bakarken içimde başka bir şey kıpırdanıyordu; adını koyamadığım, yine de yok sayamadığım ince bir sızı.

"Salman..." Adını fısıldadığımı ancak Anandi'nin bana dönen bakışlarından fark ettim. Heyecanla bir şeyler söylüyordu; büyük ihtimalle filmle ilgiliydi ama tek bir kelime bile seçemedim. Çünkü aklım ne filmin hikâyesindeydi ne de oynadığı karakterde.

"Umarım bir gün yeniden karşılaşırız... ve o gün, hayat sana bugün olduğundan daha nazik davranmış olur."

O sözler zihnimde yeniden yankılanırken bakışlarımı perdeden ayıramadım.

Bir yerden sonra karşımdaki adamın adı Prem olmaktan çıktı. Artık gördüğüm, yıllardır uzaktan hayranlık duyduğum yıldız da değildi yalnızca. Gulmohar ağacının altında bana yeniden karşılaşmayı dileyen Salman'dı.

Ve ben, farkına varmadan, o dileğin gerçekleşmesini istemeye başlamıştım.

────────
Kültürel Notlar:

Bhai sahib: "Beyefendi/abi" gibi saygılı bir hitap.

Arre: Günlük konuşmada şaşkınlık, sitem ya da dikkat çekme için kullanılan ünlem.

Madamji: "Hanımefendi" anlamına yakın, saygılı hitap.

Umeed: Hintçede/Urducada "umut" anlamına gelir.

Gur: Şeker kamışından yapılan, karamelimsi tada sahip geleneksel tatlandırıcı.

Thepla: Gujarat mutfağına ait baharatlı, ince ekmek.

Sabzi: Sebze yemeği. Bu bölümde baharatlı patatesli hâliyle geçiyor.

Jalebi: Şerbetli, çıtır, spiral biçimli Hint tatlısı.

Kurta: Güney Asya'da kullanılan uzun tunik.

Churidar: Bilekte büzüşen dar paçalı geleneksel pantolon.

Ahmedabad: Gujarat eyaletinde yer alan şehir; Meena'nın geçmişiyle bağlantılı.

Mera junoon: "Benim tutkum" anlamına gelir.

Behenji: "Kız kardeş/abla" anlamına yakın samimi/saygılı hitap.

Salwar kameez: Tunik ve pantolondan oluşan geleneksel kıyafet.

Dupatta: Omuzlara alınan uzun şal.

Jhumka: Geleneksel sallantılı küpe.

Chudiyan: Cam veya farklı malzemelerden yapılan geleneksel bileziklerdir.

Kulfi: Hindistan'a özgü yoğun kıvamlı dondurma.

Rickshaw: Hindistan'da yaygın üç tekerlekli motorlu ulaşım aracı.

Maratha Mandir: Mumbai'de bulunan tarihi sinema salonu. Özellikle Bollywood kültürüyle özdeşleşmiş bir mekân.

Namkeen: Tuzlu ve baharatlı Hint atıştırmalıklarının genel adıdır.

Prem: Hintçede "aşk/sevgi" anlamına gelir. Salman Khan, kariyeri boyunca 15 farklı filmde "Prem" adlı karakteri canlandırmış; bu isim zamanla onun en ikonik ekran kimliklerinden biri hâline gelmiştir. Özellikle romantik ve aile temalı filmlerinde "Prem" karakteri, Salman Khan ile özdeşleşmiştir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.