İçeriğe geç

Kader Aşkı Çağırdı

Bölüm 1 · 26 dk okuma

Kader Aşkı Çağırdı

Bölüm 1

Yukarıda Bıraktığım Hayat

Kader, benim için yalnızca bir sözcük değil; ruhumun en ücra köşelerine sızmış kadim bir ezgiydi. Hayatımın her kıvrımında, bir gölge gibi kararlılıkla yürüdü yanımda. Kimi zaman yolumu aydınlatan bir rehber, kimi zaman nefesimi kesen bir sınav... Ancak en çok, mürekkebi henüz kurumamış bir kitap gibiydi; her satırıyla beni büyüten, her sayfasıyla ruhumu hırpalayan.

Kabullenmiştim.

Ne yazıldıysa, o yaşanacaktı.

Kaderimin ilk harfleri, Ahmedabad sokaklarının sıcak ve tozlu nefesiyle kâğıda döküldü. Çocukluğumun kalp atışlarını duyabiliyorum hâlâ, o taş kaldırımların arasında. Sabarmati Nehri'nin kıyısında, paslı bisikletleriyle rüzgâra meydan okuyan çocukların neşesi, Jama Mescidi'nin avlusunda yankılanan o huzurlu ezan sesi, Manek Chowk'taki tezgâhlardan yükselen jalebinin genzi yakan tatlı buharı, Law Garden'da akşamüstü rüzgârıyla dans eden rengârenk bandhani dupattalar... Bu şehir sadece doğduğum yer değil, aynı zamanda kimliğimin kumaşıydı.

Ben de o kumaşın üzerine, çocukluğumun sabrıyla işlenmiş ince bir nakıştım.

Ancak o kumaşın tam kalbinde, bana görünmeden atılan bir ilmek vardı. Çocukluk arkadaşım, ilk sırdaşım... hiç farkına varmadan ilk kalp çarpıntımdı. Belki de kaderin bana en tatlı oyunu, en dokunaklı sınavıydı o. "Hayat, bazen en güzel satırların arasına bir boşluk koyar," derler ya; bizim hikâyemiz de o boşlukta, sessizce dağıldı. Ve ben, bu şehirle birlikte kalbimin yarısını da ardımda bırakmak zorunda kaldım.

Onu terk ettiğim gün, içimde bir şeyler kırıldı; öyle derin bir çatlak bıraktı ki, içine sızan gün ışığı bile onu hatırlattı bana. Her geçen gün biraz daha büyüyen o çatlak, ne umudu içine sığdırabiliyordu ne de başka birinin varlığına yer bırakıyordu.

Hissediyordum, o da beni unutabilmiş değildi. Aradan geçen zaman, araya giren mesafe, hatta paylaştığımız o büyük acı bile bu hissi içimden söküp atmaya yetmedi. Ne olduğunu tam olarak adlandıramadığım, ama varlığından da şüphe duymadığım bir şeydi bu. Belki o gün, yanından geçen biri ellerine lavanta yağı sürerken bir koku taşımıştır ardından; belki bir iş arkadaşı heyecanlanınca kelimeleri iki kez tekrarlamıştır; belki iftar sofrasında biri herkesin aksine phirniden başlamıştır yemeğe ya da bir çay tezgâhında, elaichi çayına bir kakule fazla atan birine rastlamıştır ve o an, nedensizce ben gelmişimdir aklına.

Ne tuhaf ki, bu bitmek bilmeyen bağ beni huzura kavuşturmak yerine her defasında kalbimi mengene gibi sıkıştırıyordu. Ne zaman zihnimin kapıları ona aralansa, karşıladığım şey yüzündeki o güneşli gülümseme değil, kırgınlığın keskin gölgesi oluyordu. Kendimi affetmeyi bir türlü başaramıyordum; çünkü biliyordum, onun ellerini bıraktığım an, acıyı kendime değil, ona yüklemiş, aslında en çok onun canını yakmıştım.

Onsuz geçen iki koca yıl boyunca, her gece başımı koyduğum yastık, hıçkırıklarımı yutan bir sırdaşa dönüştü. Her sabah, gözlerimi nemli bir pişmanlığa açtım. Bu dilsiz özlem büyüdü, suçluluk sustuğum her kelimede ürdü. Elbette geri dönmeyi düşündüm, defalarca; sabahları çayımı karıştırırken, tek başıma marketten dönerken ya da balkona çıkıp ıslak çarşafları asarken. Cesaret edemedim; çünkü içimdeki soruların hiçbirine cevap veremedim.

Ya onu bir kez daha kırarsam?

Ya bu sefer o bana sırtını dönerse?

Kalbimin en kuytu köşesinde hâlâ ona ait bir yer varken, onun kalbinde bana dair tek bir güven kırıntısı kalmış mıydı... bilmiyordum. Ve bu belirsizlik, gitmekten daha ağır geliyordu bana. Üstelik bu, yalnızca bir sevgiliye geri dönmekten ibaret değildi; aynı zamanda bir hayaletin yüzüne korkmadan bakabilmekti. Ne kadar uzağa gitsem de o hayalet, hafızamın arka sokaklarında beni takip etmeyi sürdürüyor; gözlerimi her kapatışımda kaçmaya çalıştığım geçmişim yeniden karşıma dikiliyordu.

Soğuk taşın üzerinde susarak büyüyen bir leke...
Titrek bir ışığın altında, kararsızca uzanan bir gölge...
Ve kökleri yaşlı bir ağacın tanıklığında, avucuma bırakılan bir halka...

"Git ve onu kaybet... Ben kaybetmene sebep olmadan önce."

Bu, beni hayata bağlayan her şeyi bir çırpıda hükümsüz kılan, kelimeleri silah gibi kullanan o adamın sesiydi. O an, onun gözlerinde ne bir baba sıcaklığı vardı ne de kızına dair en küçük bir merhamet parıltısı...Sadece mutlak bir itaat bekleyen bir soğukluk ve geçmişten miras kalan bir öfke. Bu yüzden gitmeyi, daha doğrusu kaçmayı seçtim; sadece babamdan değil, onun beni görmek istediği o kimlikten de.

Bu kararı almak, o an için en makul çıkış yolu gibi görünmüştü. Ancak itiraf etmeliyim ki, o an beni yöneten şey hayatta kalma içgüdümdü: kaç ya da yok ol, diyen o ilkel dürtü. Otobüs terminaline doğru adımlarımı hızlandırırken içimde hafif bir rahatlama vardı, evet; ama o, özgürlükten doğan bir ferahlık değil, sadece boğulmaktan kurtulan birinin aldığı o ilk kesik nefesti. Derinlerde bir yerde, bunun ne kadar ani, ne kadar ölçüsüz bir kaçış olduğunu biliyordum. Düşünmemiştim; düşünseydim kalabilirdim. Bu yüzden, saniyeler içinde, ilk kalkan ve nereye gittiği umurumda olmayan bir otobüse bindim.

O anda, tek isteğim... o yamalı kumaşı ve sönük nakışıüzerimden yırtıp atmaktı.

Otobüsün uğultusu kulaklarımı sağır ederken, camın dışındaki akıp giden dünyaya değil, kendi içimin karanlığına bakıyordum; benden geriye ne kaldığını anlamaya çalışırcasına. Başka bir şehirde bambaşka bir kadına dönüşebileceğime inanmak istiyordum. Fakat Mumbai'ye vardığımda, o kocaman şehir beni sarıp sarmalayacak bir kucaktan çok, kalabalık elleriyle nereye koyacağını bilemeyen bir yabancı gibi karşıladı. Boğuk insan sesleri birbirine karışıyor, sabırsız klaksonlar içimde çınlıyor ve yüksek binalar önümde birer zırhlı savaşçı gibi sıralanıyordu.

Beni Shanti Nivas: Ladies' Lodge'a çeken şey yabancı bir şehirde kendime ait hissedebileceğim temiz bir oda ya da yeni bir hayata uyandıracak güzel bir manzara değildi. Aksine, akşamüstü yönümü şaşırmış bir halde saptığım o tekinsiz sokakta tesadüfen karşıma çıkan ilk pansiyon oluşuydu onu durmaya değer kılan.

Köşede kamburlaşmış gibi duran, duvarları yılların küfünü ve yağmur izlerini taşıyan, balkonlarından sarkan sarmaşıklarla kendi kendini boğan bu üç katlı bina vardı. Paslı bir çerçevenin içine sıkışmış ışıklı tabelası hemen dikkatimi çekmişti. Bazı harfleri sönmüş, bazıları titrek bir ışıkla yanıp sönerken, ismin tamamı gibi varlığı da eksikti.

Belki de bu eksiklik, o an bana tamam olmaktan daha tanıdık gelmişti.

İlk günlerde, kimliğimi sormayan, geçmişimi bilmeyen her işe tutundum; sabahları bir çayhanede masaları silerken öğleden sonraları bir terzi atölyesinde iplik kesiyor, akşamlarıysa Bandra sokaklarında mehndi dükkânlarına malzeme taşıyordum.

Ama tüm bu küçük işler ne düzen sunuyordu bana ne de geçim, sadece günü kurtarıyordu. Zamanla ellerim sertleşti, sabrım inceldi ve en kötüsü, her sabah daha geç, daha silik bir ışıkla açılır oldu gözlerim. Çünkü Mumbai, sadece yaşamak için değil; düşen birini yeniden ayağa kaldırmak için de fazla acımasızdı.

Her akşam, Shanti Nivas'taki küçücük odamın tozlu penceresinden dışarı bakarken, yıkık dökük evlerin gölgelerine ve kaldırım taşlarına uzanmış, gözleri çoktan umudun ötesine bakmaya başlamış bedenlere dalıyordum; Mumbai'nin durmak bilmeyen kalabalığı arasında, sanki herkes birbirine çarpa çarpa var olmaya çalışıyor ama kimse kimseye değmiyordu. Ben ise bu görünmeyen çarpışmaların ortasında, kalabalığın içinde daha da derin bir yalnızlığa gömülüyordum.

Ve gün dediğin şey, sadece zamanla değil, vicdanımla da boğuştuğum uzun bir savaştı; hem de kazananı olmayan, ama kaybettikçe daha çok kendime benzediğim bir savaş.

Artık içimdeki umutlardan geriye dokunulacak bir şey kalmamıştı; önüme çıkan yol ne geçmişe dönmeye izin veriyor ne de ileriye taşıyacak bir güç sunuyordu. Sanki tüm yönler aynı boşluğa çıkıyor gibiydi ve ben ilk kez, bazı yolların sonunun yeni başlangıçlara değil, yalnızca sessiz kabullenişlere açıldığını fark ettim.

İşte, yine böyle bir akşam, odamın penceresinden dışarı bakarken, Mumbai'nin hiç susmayan uğultusu içimde birdenbire susmuş, kelimelere dökemediğim bir hafiflik, göğsümden yavaşça süzülen bir nefes gibi dolmuştu içime. O an anladım: benim için yol burada bitmişti. İçimdeki o sessiz karar çoktan verilmişti. Belki de nihayet gerçek bir huzura varmanın zamanı gelmişti.

Aslında beni bu kararımdan kimsenin vazgeçiremeyeceğini düşünüyordum, ancak biri vardı.

Her şey bir fren sesiyle başladı.

☙

Zihnimdeki o kurşun gibi ağır sükûnet, sanki görünmez bir el olup beni yavaşça asfaltın soğuk ve nemli kucağına, gürültünün tam merkezine itmişti. Ne çevremi duyuyordum ne bedenimi hissediyordum, ta ki o tiz fren sesi kulaklarımı yırtarcasına çınlayana kadar.

Koyu renkli uzun bir araba, asfaltta simsiyah bir iz bırakarak tam önümde durdu; yağmurla kararmış gövdesi ve göz kamaştıran farlarıyla bir anlığına tüm görüş alanımı kapladı. Camı yarıya kadar indiren şoför, çenesi kasılmış hâlde başını dışarı uzattı; öfke, sesinden önce gözlerine yerleşmişti. Elini havada keskin bir çizgi gibi savururken, sesi motorun uğultusunu yararak patladı: "Gözün kör mü senin? Yola öyle dalınır mı be!"

Sesindeki öfke, yalnızca dikkatsizliğime değil, az önce yaşanabilecek bir facianın dehşetineydi. Ama ben hâlâ kımıldamıyordum. Yüzümde hiçbir ifade yoktu, ellerim bana ait değilmiş gibi uyuşuktu.

O an fark ettim. Az önce... neredeyse bir arabanın altında kalacaktım.

Yolun ortasında, başımı kaldırmadan dururken içimde binlerce düşünce birbirine çarpa çarpa yükseldi. Gerçekten bunu mu istiyordum; hayatımı, sonunu getiremediğim, tamamlamaya cesaret edemediğim bir hikâye olarak öylece bırakmayı mı?

Belki de cevabını hiç bulamayacaktım.

Sadece yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizginin üzerinde yalınayak durduğumu ve bastığım her an içimi kemiren sessiz bir çığlık olduğunu hissediyordum.

İşte tam o an eski bir kaali-peeli taksi yanı başımda durdu. Siyah gövdesi yağmurun altında parlarken sarı tavanı gri gökyüzünün altında solgundu. Şoför kapısı açıldı. Yaşlıca bir adam önce bir ayağını asfalta bastı, ardından kapının kenarından destek alarak ağır ağır doğruldu. Kasketinin gölgesi yüzüne düşmüş, altından kırlaşmış koyu saç tutamları dağınık bir şekilde görünüyordu; derinleşmiş ince çizgiler, zamanın onu acele etmeden ama ısrarla oyarak geçtiğini saklamıyordu. Üzerindeki yün yelek yılların kullanımıyla yer yer incelmiş, altındaki soluk gömleğin kolları dirseklerine kadar gelişigüzel sıvanmıştı. Kıyafetlerinde gösterişten eser yoktu; uzun zamandır aynı şeyleri giymeye alışmış, eskidikleri için onlardan vazgeçmeyi hiç düşünmemiş bir adam izlenimi veriyordu.

Bana doğru birkaç adım atarken bakışlarını camdan sarkan şoföre çevirdi. "Tamam tamam, yeter bu kadar bağırdığın. Kızcağız zaten dalmış gitmiş, belli ki kafası başka yerde. Sen de biraz sakin ol!" dedi, şoförün öfkesine karşı sesini yükseltmeye gerek duymadan.

Sesindeki anlam veremediğim bir şey beni olduğum yerde tuttu. Sanki onu ilk kez duymuyordum; sadece hangi zamanın kıvrımında bana dokunduğunu çıkaramıyordum. Belki bir tren istasyonunda yankılanan bir anonsta, belki pazarda meyve seçerken satıcıların bağırışları arasında işitmiştim... Bilmiyorum. Yalnızca içimde, çok eski bir yerin o sesi tanıdığını, hatta ona neredeyse alışkın olduğunu hissediyordum.

Şoför taksiciye son bir kez baktı, çenesini sıktı ve "Neyse ne artık, ne haliniz varsa görün!" diyerek öfkesini dişlerinin arasından savurup arabasına döndü.

Yaşlı adam, uzaklaşan arabanın ardından birkaç saniye daha baktı. Araç gözden kaybolunca yeniden bana döndü ve "Gel kızım, kenara geçelim. Buralar sana göre değil," diyerek beni yolun kenarına doğru çekti.

Az önce beni içine çeken o boğucu sessizlik, onun peşinden giderken yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu yerini; sanki ilk kez biri, gerçekten hâlâ burada olduğumu fark etmişti. Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırıp, "Teşekkür ederim..." dedim. Sesim beklediğimden daha güçsüz çıktı. "Gerçekten teşekkür ederim."

Yüzüme baktığında, gözlerinde yargının gölgesi yoktu; beni anlamaya çalışan, sessiz ve derin bir dinginlik vardı. Yanıma bir adım daha yaklaştı ve konuşmadan önce elini omzuma koyup iki kez hafifçe pat patladı. "Kızım... Kimi zaman insanın yolu değil, kalbi karışır," dedi. "O yüzden dalgın yürürsün, sesleri duymazsın. Fark etmeden kendine çarpar durursun."

Ne söyleyeceğimi bilmeden yüzüne baktım. Elini omzumdan çekti ama gözlerini benden ayırmadı. "Ama kalp bazen en olmadık anda bir sesle kendine döner. Öyle bir sestir ki bu; kalabalığın içinde duymazsın ama yalnızlığın tam ortasında yankılanır. Sanki biri içinden seni çağırıyormuş gibi..."

Kısa bir an sustu. Sokaktan yükselen korna sesleri, motor uğultuları ve birbirine karışan insan sesleri aramızdaki boşluğu doldurdu. Sonra başını hafifçe yana eğerek devam etti. "Bazen bir durak çıkar önüne. Oturmazsın belki ama soluklanırsın. Kalbin bir süre ayakta beklerken hatırlarsın; nereye gittiğini, neden yürüdüğünü, neyi geride bıraktığını..." Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Ve bazen bir yabancı bile ayna olur insana."

Bakışları yüzümde biraz daha uzun kaldı.

"Söyle bana kızım," dedi sonunda. "Sen bu aynada en çok neyi görmeyi istersin?"

Sözleri, Ahmedabad'ın dar sokaklarından yükselen bir ezan sesi gibi içimde yankılandı; nereden geldiğini ve ne zaman sustuğunu anlayamadığım bir huzur bırakarak. Dudaklarım titredi. Boğazımdaki düğüm biraz daha sıkılaştı. Verebileceğim onlarca cevap vardı belki ama zihnim hepsini sessizce eledi ve geriye yalnızca biri kaldı.

Babamı...

Aynada, bir anlığına bile olsa böyle göreceksem...

Bu bile yeter bana.

Bir an önce ince ince yağan yağmur, birden hırçınlaştı; sanki gökyüzü içimizde biriken her şeyi duymuş, sessizliğin üzerine kendi ağır, karanlık payını bırakmaya karar vermişti. Yaşlı adam başını kaldırıp hızla yaklaşan yağmur yüklü bulutlara baktı, ardından endişeli gözlerini yeniden bana çevirdi. "Seni evine bırakayım mı kızım?" dedi. "Muson bu, ne zaman başlar ne zaman diner belli olmaz."

Evimin nerede olduğunu bile bilmiyorum ki. Onu çoktan ardımda bıraktım.

Ya da belki... o beni bıraktı, kim bilir.

Ne söyleyeceğimi bilemeden gözlerimi kaçırdım. Ayağımın ucuyla yerdeki su birikintisine dokunduğumda yüzeyde küçük halkalar oluşup birbirinin içinde kayboldu. Elim çantama gitti. Fermuarı tuttum, bıraktım; sonra yeniden tuttum. Günlerdir hesabını yaparak, her harcamayı bir gün daha kazanmak için tartarak sakladığım o buruşuk banknotları düşündüm.

Yaşlı adam bakışımın nereye kaydığını anlamış olacak ki elini hafifçe kaldırdı. "Parayı hiç kafana takma," dedi. "Yol uzun ya da kısa, fark etmez. Önemli olan senin sağ salim varman."

Sözleri havada asılı kalırken musonun ani bastıran öfkesi birkaç saniye içinde sokağın bütün ritmini değiştirdi. Az önce renklerle, seslerle ve kalabalığın durmaksızın akışıyla yaşayan cadde, bir anda yağmurdan kaçan insanların telaşına teslim oldu. Renkli şemsiyeler rüzgârın sert nefesiyle yana devriliyor, sokak satıcıları ıslanmaya başlayan mallarını brandaların altına çekmeye çalışıyordu. Çatı kenarlarından boşalan sular kaldırımları dar, köpüren akıntılara çevirirken rickshawlar biriken suyun içinde güçlükle ilerliyor, arkalarında yükselen sabırsız kornalar yağmurun giderek ağırlaşan uğultusuna karışıyordu.

Yaşlı adam bütün bu karmaşanın ortasında gözlerini benden ayırmadan, "İçinden geçen neyse söyle," dedi. "Sessiz kalırsan kalbin yolunu bulamaz."

"Ben..." Sesim kendi kulaklarıma bile ulaşmayacak kadar kısık çıktı. Devamını getiremedim. Bakışlarım yolun kenarında bekleyen taksiye kaydı. Yağmurun ve karmaşanın içinde o eski kaali-peeli, etrafındaki dünya hızla değişip bulanıklaşırken yerinden kıpırdamayan tek sabit nokta gibi duruyordu.

Ve sanki hafızamın ulaşamadığı, kalbimin ise unutmadığı bir şey, beni yeniden kendine çağırıyordu.

"Size borcumu mutlaka ödeyeceğim," dedim sonunda.

Yaşlı adamın yüzünden belli belirsiz bir gölge geçti; belli ki başka bir cevap bekliyordu. Ama üstelemedi. Dudaklarının kenarında yorgun ama içten bir gülümseme belirdi ve başıyla taksiyi işaret etti. "Borcunu ödemeye niyetliysen, kızım, taksiye binmekte acele et," dedi. Ardından gökyüzüne kısa bir bakış atıp ekledi: "Yağmur durmaya niyetli değil. Biz de burada kök salacağız yoksa."

Bir eliyle sırtımdan nazikçe destekleyip beni taksiye yönlendirdi, diğer eliyle kasketini rüzgâra karşı tutuyordu. Ben de yağmurdan korunmak umuduyla çantamı başımın üzerine kaldırdım; pek işe yaramayacağını bile bile.

Her adımımızda çamur paçalarıma sıçrıyordu ama ben kirlenmenin değil, yürüyebilmenin şaşkınlığındaydım. Taksinin yanına vardığımızda kapıyı açıp binmem için kenara çekildi. Kendimi arka koltuğa bıraktığımda fark ettim ancak ne kadar ıslandığımı.

Yaşlı adam taksinin önünden dolaşıp şoför koltuğuna geçti. Kapıyı arkasından çekip birkaç saniye nefesini toparladıktan sonra ıslak kasketini çıkararak torpidonun üzerine bıraktı; alnından süzülen damlaları elinin tersiyle silerken, "Burası en azından kuru, değil mi?" dedi. Ardından anahtarı kontağa yerleştirip çevirdi. "Birazdan motor da ısınır, sıcacık olur içerisi."

Mahcup bir gülümsemeyle başımı salladım. Bir şey daha istemeye ne hakkım vardı ki? Belki de kader, ben daha ne isteyeceğimi bilmeden önce davranmıştı.

Çantamın askısını boynumdan çıkarıp yanıma bıraktım; kumaştaki ıslaklık desenli döşemede yavaşça koyu bir lekeye dönüştü. Gözüm camdaki solgun yansımama kaydı. Parmaklarımla saçlarımı düzeltmeye çalıştım ama nemle kabaran inatçı tutamlar, ne kadar uğraşsam da bir türlü yatışmadı.

Kolunu yan koltuğun arkalığına yaslayıp omzunun üzerinden bana baktı. "Ee, şimdi seni nereye bırakayım?"

"Bilmem," dedim, gözlerimi camın ardında bulanıklaşan sokağa çevirirken. "Nereye gitsem fark eder mi?"

"Uzaksa da dert etme. Bebe de ben de seni istediğin yere götürmeye hazırız."

Bir an taksinin içinde yalnız olmadığımızı sandım. Başımı kaldırıp boş koltuğa, ardından istemsizce etrafıma baktım. Taksici şaşkınlığımı fark edince kısa bir kahkaha attı. Torpido gözüne iki kez hafifçe vurdu, ardından ön paneli eski bir dostunun gönlünü alır gibi okşadı.

"Bebe," dedi. "Benim emektar taksim. Ne musonda ne de yakıcı sıcakta yarı yolda bıraktı beni."

Bakışlarım yeniden eski, desenli döşemelere ve yağmur damlalarının süzüldüğü cama kaydı. Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluşurken, "Tanışamasak da... karşılaştığımıza sevindim, Bebe," dedim.

Motor hafif bir homurtuyla çalıştı ve taksi yağmurun altında ağır ağır ilerlemeye başladı. Gözüm, hareketle birlikte dikiz aynasında sallanmaya başlayan tespihe takıldı. Koyu kahverengi boncuklarının ucunda, kenarları aşınmış küçük bir dua kartı sallanıyordu; ortasında solmaya yüz tutmuş harflerle Er-Rahmân yazıyordu.

Hemen yanında, aynanın köşesine sıkıştırılmış eski bir fotoğraf vardı. Zaman, fotoğrafın beyaz kenarlarını sarartmış, köşelerinden birini hafifçe kıvırmıştı. Fotoğrafta genç bir kadın, kucağındaki bebeği göğsüne yakın tutuyordu. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı ama gözlerinde aynı neşeyi göremedim. Belki de bana öyle geliyordu; yine de fotoğrafa baktıkça, o anın hemen ardından bir vedanın geleceği hissinden kurtulamadım.

"Bu fotoğraftakiler kim?" diye sordum.

Taksicinin bakışları dikiz aynasına kaydı. Dudaklarının kenarında bir anlığına yumuşak bir gülümseme belirdi ama fotoğrafın üzerinde biraz fazla oyalanınca gözlerindeki ışık da onunla birlikte söndü. "Karım ve kızım," dedi.

"Kızınız mı?" Fotoğrafa biraz daha dikkatli baktım. "Ne tatlı bir yüzü var."

"Evet," dedi. Kısa bir sessizliğin ardından gözlerini yeniden yola çevirdi. "Vardı."

Bir süre yalnızca sileceklerin temposu ve yağmurun cama vuruşu kaldı. O sesler bile içerideki sıkışık sessizliği kıramadı. Sonra taksici aynadan bana baktı ve yüzünde yarım bir gülümsemeyle elini radyoya uzattı. Düğmeyi çevirdiğinde kısa bir parazit sesi duyuldu, ardından Mohammed Rafi'nin kadife sesi kabine doldu.

"Chaudhvin ka chand ho, ya aftaab ho..."

Sanki bana ait olanla onun acısı birbirine karıştı; hangisinin kimde, ne zaman başladığını ayırt etmek artık imkânsızdı. Kalbimin tam ortasında, başkasının yasına dokunmanın bıraktığı tuhaf bir sızı vardı.

Görüşüm birden bulanıklaştı. Birkaç kez kırpıştırdım, gözlerimin yeniden netleşmesini bekledim ama olmadı. Yanağıma ulaşan ilk damlayla birlikte nedenini anladım.

Ağlıyorum... ama neden?

Cama doğru dönüp başımı koltuğa yasladım. Dışarıda şehrin ışıkları yağmurun altında eriyip ince şeritlere dönüşürken Rafi'nin sesi yavaş yavaş uzaklaştı. Gözlerim, henüz kurumamış kirpiklerin ardına saklandı.

☙

Bir sarsıntıyla uyandım.

Bunun neye ait olduğunu bile ayırt edemedim; sadece bedenimin, derin bir uykudan uyandırılmış gibi içten içe ürperdiğini, kalbimin göğsümde belli belirsiz bir hızla kendine yer açmaya çalıştığını hissettim. Garip olan, uzun zamandır ilk kez üzerimde böylesine bir hafiflikle uyanmamdı; sanki içimde biriken o ağırlık, ben uyurken bir süreliğine beni terk etmişti.

Ne var ki uyanışın dinginliği uzun sürmedi.

Burnuma ıslak toprağın, çürümeye yüz tutmuş yaprakların tatlı ekşiliğinin ve solmaya başlayan çiçeklerin rahiyasının karıştığı o tanıdık hava doldu. Çocukluğumun musonlarından kalma bir kokuydu bu. Onu tanımamla birlikte, yıllardır hafızamın bir köşesinde bekleyen bir ses de peşinden geldi.

"Şu yağmurda bile oğlanlar gibi kendini sokaklara atan bir kıza nasıl terbiye vereyim? Ne söz dinliyor ne de yüz kızarıyor."

Annemin dikenli sesi hafızamın çatlaklarından sızarken tenimde ince bir serinlik dolaştı. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım; geçmişin sesi yavaş yavaş çekilirken bulunduğum yer yeniden belirginleşmeye başladı. Hâlâ arka koltuğun köşesinde, büzülmekle uzanmak arasında kalmış tuhaf bir hâlde yan yattığımı fark edince hafif bir mahcubiyetle doğrulup sırtımı koltuğun arkalığına yasladım.

Bir süre öylece oturup çevreme bakındım. Uykunun son ağırlığı üzerimden çekilirken taksinin içindeki tanıdık ayrıntılar birer birer gözüme çarpmaya başladı. Ön panel, dikiz aynasından sarkan tespih, yanındaki solgun fotoğraf... Her şey bıraktığım yerdeydi ama bir şey eksikti.

Şoför koltuğu boştu.

Tam o anda, dışarıdan gelen bir ses bütün dikkatimi üzerine çekti.

"...uyanıyor gibi. Neyse, sonra ararım seni."

Arka koltuğun diğer tarafındaki kapı aralandı. Yaşlı adam eğilip başını içeri uzattı; beni uyanık görünce yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. "Bir an gözlerini açmayacaksın sandım," dedi. "Şimdi böyle bakınca, sanki günlerdir gözüne bir damla uyku girmemiş gibi."

Söyleyecek bir şey bulamadım. Çünkü gerçek... tam da buydu.

Bir an ona bakakaldıktan sonra yanımdaki kapının koluna uzandım. Eski menteşelerden yükselen gıcırtı dışarıdaki rüzgârın uğultusuna karışırken soğuk ve nemli havaya doğru kararsız bir adım attım. Kısa topuğum çamura saplanıp öne doğru sendeleyince dengemi sağlamak için kapının çerçevesine tutundum.

Başımı kaldırdığımda, etrafımızı yağmurla koyulaşmış, yeşilleri yer yer neredeyse siyaha çalan ağaçlar sarıyordu. Önümüzde uzanan yol, musonun devirdiği kalın bir ağaç gövdesinin ardında son buluyordu.

"Şey... affedersiniz..." Uykudan kalma pürüzü gidermek için boğazımı temizleyip etrafıma bir kez daha baktım. "Biz şu an neredeyiz?"

Yaşlı adam ellerini beline koyup uykunun sersemliğini hâlâ üzerimden atamamış hâlime baktı. Dudaklarının kenarında, uykulu hâlimi sevimli bulduğunu ele veren muzip bir gülümseme vardı. "Arka koltukta yavru bir kedi gibi kıvrılıp uyudun," dedi. "Uykunu bölüp adresini sormaya da gönlüm elvermedi."

Kasketini avucunda çevirip kenarına tutunan yağmur damlalarını başparmağıyla silkeledikten sonra başına geçirdi. "Şehirde bir süre dönüp durdum, belki kendiliğinden uyanırsın diye. Ama yağmur sabrı olmayan bir misafir; yolları birbirine kattı. Ana yol kilitlenince ben de bildiğim eski bir patikaya saptım."

Sonra gözlerini yolun ortasına devrilmiş ağaca çevirip çenesiyle onu işaret etti. "Bazen en kestirme sandığın yol seni böyle yarı yolda bırakır işte."

Dudaklarımın arasından istemsiz bir kıkırdama kaçtı. Başını bana çevirdiğinde yüzümdeki gülümsemeyi fark edip hemen toparlandım; omuzlarım yeniden gerilirken bakışlarımı kaçırdım. O ise beni bir an daha süzdükten sonra içten, tok bir kahkaha attı.

"Ne diyelim," dedi, kahkahası yerini gülümsemeye bırakırken. "Bin de seni gitmek istediğin yere bırakayım artık."

Şoför kapısını açıp elini kapıya yerleştirdiğinde, ben cevap vermek yerine omzumun üzerinden geriye baktım. Ana yoldan ayrılan dar bir patika, yağmurla koyulaşmış ağaçların arasına sokuluyor ve birkaç metre sonra gözden kayboluyordu.

Nedense gözlerimi ondan alamadım.

Gel, diyordu sanki, burada dur, yorulduğun yerden biraz soluklan, huzuru başka bir yerde arama.

Bakışlarım patikayla taksi arasında gidip geldi. Ayaklarım hâlâ olduğum yerdeydi ama gözlerim her defasında yeniden ağaçların arasına dönüyordu. Sonunda omzumun üzerinden taksiye son kez bakıp arka koltuğa uzandım, çantamı aldım ve patikaya doğru ilk adımımı attım.

"Dur kızım, nereye?" Yaşlı adamın sesi arkamdan yetişti. "Burası öyle tek başına girilecek bir yer değil."

Sesindeki kırılmayı anında fark ettim. Az önceki şakalaşmanın sıcaklığından eser kalmamıştı. Kapıyı sertçe kapatıp bana doğru bir adım attığında avuçlarımı kaldırarak onu olduğum yerde durdurdum.

"Asıl siz durun."

Sesim ilk kelimede çatallandı. Kısa bir nefes alıp boğazımdaki düğümü bastırmaya çalıştım. "Bana buraya kadar eşlik ettiniz..." Bir an sustum. "Ama yollarımız burada ayrılıyor."

Bakışlarını benden ayırmadan yutkundu; belli ki söyleyecek bir şey arıyordu ama bu kez ona fırsat vermedim.

"Teşekkür ederim," dedim. "Siz de diğerleri gibi yanımdan geçip gitmediniz ve ruhumdan yükselen yardım çığlıklarına kulak verdiniz."

Her kelimede bir adım daha geriye çekildim. "Ve..." Bir adım. "Özür dilerim." Bir tane daha. Aramızdaki mesafe yavaş yavaş açılırken gözlerimi ondan ayırmadım.

"Size olan borcumu ödeyebilmek için bir fırsatım olmayacak," dedim.

Son kelimelere geldiğimde sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. Belki o yalnızca bir vedalaşma duyuyordu ama ben, söylediğim sözlerin gerçekte ne anlama geldiğini biliyordum.

"Kızım..." diye seslenirken elini bana doğru uzattı ama aramızdaki mesafe, bana ulaşmasına izin vermeyecek kadar açılmıştı. Gözlerinde beni vazgeçirebilecek bir şey vardı. Ne olduğunu anlamaya cesaret edemeden bakışlarımı kaçırdım. Adımlarımı hızlandırarak ana yolun bittiği yerden patikaya saptım.

Uzaklaşırken sebebini kendime bile açıklayamadığım bir beklentiyle, ardımdan beni durduracak bir ses bekledim.

Ama gelmedi.

Bana ayırabildiği iyimserlik buraya kadarmış,diye geçirdim içimden. Yine de onu iyi hatırlayacağım.

Hatırlamak... Bu kelime, hatıraların ağırlığıyla yavaş yavaş çökmüş biri için tuhaf kaçıyordu. Oysa ben artık geçmişin tortularını taşımayı değil, yükümü yere bırakmayı arzuluyordum.

☙

Patikanın sonuna yaklaştıkça tik ağaçları seyrekleşmeye, aralarından süzülen solgun gün ışığı toprağın üzerine daha geniş parçalar hâlinde düşmeye başladı. Birkaç adım sonra önümdeki son dalları da araladığımda, ormanın içinde saklı kalmış sessiz bir açıklığa çıktım.

Gövdelerini sarmaşıkların ağır bir sabırla sardığı tik ağaçları açıklığın çevresinde yükseliyor, yukarıda birbirine karışan dalları gökyüzünü düzensiz parçalara bölüyordu. Yağmura doymuş toprağın arasından kalın kökler yüzeye çıkıyor, yaprakların uçlarında asılı damlalar en küçük esintide aralarında biriken sulara düşüyordu. Bir yerlerde Hint koelleri ötüyordu. Sesleri bazen yakından geliyor, bazen ağaçların arasında uzaklaşıp kayboluyor, sonra hiç beklemediğim bir yerden yeniden duyuluyordu.

Bir süre olduğum yerde kaldım.

Ne yetişmen gereken bir yer var,dedim kendime. Ne de kaçman gereken bir şey.

Önümde ağaçların arasına dağılan birkaç patika vardı. Bakışlarım üzerlerinde kısa bir süre dolaştıktan sonra, ağaçların giderek seyrekleştiği yöne takıldı. Orada yol daha açık, gökyüzü dalların arasından daha geniş görünüyordu. Nedenini düşünmeden o tarafa yöneldim ve adımlarımı nereye vardığını bilmediğim bu yolun ritmine bırakarak yürümeye devam ettim.

Ağaçların arasından çıktığımda ilk gördüğüm şey manzara değil, paslanmış bir uyarı tabelası oldu. Eğrilmiş metal levhanın üzerinde solmuş harflerle bir tehlike işareti vardı:

Dikkat: Heyelan riski.

Bakışlarım o kelimelerin üzerinde kaldı. Tabelanın kenarları kıvrılmış, boyası yer yer dökülmüştü; sanki yıllardır aynı yerde duruyor, buraya kadar gelen herkese geri dönmesi gerektiğini hatırlatıyordu.

Tabelanın ardında, insanı geri döndürmesi gereken o uyarıyla neredeyse alay edercesine geniş bir vadi uzanıyordu. Yağmurla koyulaşmış yeşillik, uçurumun dibinden karşıdaki sarp yamaçlara kadar yayılıyor; uzakta, tepeleri alçak bulutların arasında kaybolan platolar birbirinin ardında yükseliyordu. Vadinin tabanında kıvrılarak ilerleyen nehir, kurşuni gökyüzünün solgun ışığını yer yer üzerinde taşıyordu.

O an, buraya gelişimin hiç de sandığım kadar rastlantısal olmadığını anladım. Bu huzurlu ama tuhaf gezinti, başından beri bir keşif değildi.

Beni, içimde uzun zamandır taşıdığım arzunun nihayet karşılık bulacağı yere getirmişti.

Vadiden yükselen rüzgâr saçlarımı yüzümden geriye savururken gözlerimi yavaşça kapattım. Çantamın kayışı gevşeyen parmaklarımın arasından sıyrılıp yere düştü. Eğilip almadım; düşüşünü izlemek için gözlerimi bile açmadım.

Ayaklarımı uçurumun kenarına biraz daha yaklaştırdım. Ağırlığımı boşluğa doğru verdiğim anda güçlü bir el bileğime kapandı.

"Meena."

Adımı hiç beklemediğim bir anda duymak mı ürpertti beni, yoksa geriye çekilirken gözlerimin aşağıdaki boşluğa kayması mı, ayırt edemedim. Bildiğim tek şey, o sesin beni bir anlığına kendime getirdiğiydi.

Bakışlarım bileğimi kavrayan elden yukarı doğru kaydı. Kasketinin gölgesinden bana bakan, az önce geride bıraktığım yaşlı adamdı.

"Ben... siz..." diye kekeledim. Sözcükler birbirine karıştı; ne onu neden peşimden geldiğini soracak kadar toparlanabiliyor ne de az önce yapmak üzere olduğum şeyi açıklayabiliyordum. Sonunda dudaklarımdan dökülen tek şey, zihnimdeki bütün o karmaşanın yanında neredeyse anlamsız kalıyordu.

"Size gitmenizi söylemiştim. Niye... niye gitmediniz?"

Gözlerinde, beni bulmuş olmanın rahatlığından önce yetişememiş olma ihtimalinin korkusu duruyordu. Bileğimi kavrayan parmaklarıysa tehlikenin geçtiğine henüz inanmamış gibi sıkılığını koruyordu.

"Ne yaptığının farkında mısın sen?" derken sesi beklediğimden daha sert çıktı ama altında öfkeden başka bir şey vardı. Korku.

Ben ise onu duymamış gibi gözlerimi yere indirdim. "Peşime neden düştünüz ki? Neden..." diye kendi kendime mırıldandım ama cümlenin gerisi gelmedi. Çünkü devamında, yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemediğim bir itiraf saklıydı: Ölmeme izin vermediniz?

Yüzüme doğru eğildi. Elleri yanaklarıma uzanacakmış gibi havalandı ama son anda durdu; sanki bana dokunursa daha da uzaklaşacağımdan korkmuştu.

"Meena..." Adımı bu kez daha yavaş söyledi. "Duyuyor musun beni? Konuş benimle, kızım."

"Size mi kaldı beni kurtarmak?" Ağzımdan çıkan sözler düşündüğümden daha sertti. "Yardım istediğimi nereden çıkardınız? Ben..." Nefesim titredi. "Bu kadar mı zayıf görünüyorum?"

Kollarımı ani bir hareketle savurup bana ulaşmaya çalışan ellerini bileklerimle geri ittim. Yüzündeki şaşkınlık kısa bir an için bütün endişesinin önüne geçti; sanki göstereceğim son şeyin direnmek olmasını beklemiyordu.

"Bir kere-"

Geriye doğru bir adım attım; belki yarım adım bile sayılmazdı. Ayağımın altındaki gevşek toprak dağıldı, birkaç küçük taş uçurumun kenarından kopup aşağı yuvarlandı. Bakışlarım kısa bir an peşlerinden kaydı. Ardından başımı kaldırıp yeniden ona baktım.

"Sadece bir kere..." diye yeniden başladım, bakışlarımı ondan ayırmadan. "Kendi kararımı vermeme neden izin vermediniz?"

Bu kez cevap beklemedim. Çünkü aslında istediğim bir cevap değildi. İstediğim, yıllar önce duyulmamış o sesin bir kez olsun duyulmasıydı.

Bu kez duyulmuştu.

Başım öne düştü, omuzlarımda tuttuğum bütün direnç bir anda çözüldü. Gözyaşlarımı durdurmaya çalışmadım; yüzümü çevirip onları saklamadım. İlk kez güçlü görünmek için kendimle savaşacak hâlim kalmamıştı.

Yaşlı adam ise beklemedi. Az önce onu kendimden uzaklaştıran ellerim hâlâ aramızdayken beni göğsüne çekti. Bir kolu sırtımı sararken diğeri başımın arkasına yerleşti. Yüzüm göğsüne yaslandığında, az önce bedenimi ayakta tutan bütün o öfke bir anda gücünü yitirdi.

Sesi bir ara saçlarımın üzerinden geçti. Ne zaman konuşmaya başladığını duymadım, sonrasında ne söylediğini de. Sarılışının içinde bana ulaşan yalnızca birkaç kelimeydi.

"...Meena, sana ne yapmışlar böyle..."

Ne kadar öyle kaldığımızı bilmiyordum. O sessizliğin içinde panik yavaş yavaş çekilmiş, geride ağır ama berrak bir farkındalık bırakmıştı.

"Adım..." diye mırıldandım.

Kelime dudaklarımdan döküldüğü anda kollarının arasından yavaşça sıyrıldım. Aramıza biraz mesafe koyup başımı kaldırdığımda gözlerim doğrudan yüzünü buldu. "Adımı nasıl biliyorsunuz siz?"

Gözlerime baktı. Az önce yüzüne yerleşen korku çekilmişti ama ardından gelen ifade nedense beni daha fazla huzursuz etti. Söylemek istediği bir şey vardı; bunu, dudaklarının aralanıp yeniden kapanışından, bakışlarının yüzümde gereğinden uzun kalışından anlayabiliyordum.

"Ben..." diye başladı. Kısa bir nefes aldı. "Senin..."

Bakışlarını benden kaçırdı. Ardından yüzünden belli belirsiz bir düşünce geçti ve eli yeleğinin cebine gitti. Tereddüdü hâlâ oradaydı ama artık ne söyleyeceğinden çok, nereden başlayacağını biliyor gibiydi.

"Kartın..." dedi, parmakları cebinde bir şey ararken. "Taksinin arka koltuğunda—"

Bir şey söyleyecekti ki ayaklarımızın altından boğuk bir uğultu yükseldi.

Ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan birkaç adım ötemizdeki toprak titredi. Yüzeyde beliren ince çatlak gözlerimin önünde ilerledi; önce köklerin arasından kıvrılan koyu bir çizgiydi yalnızca, sonra birden genişledi. Islak toprak, taşlar ve kökler birbirinden ayrılırken büyükçe bir parça kopup vadinin içine doğru sürüklendi.

"Kızım! Hayır!" diye bağıran yaşlı adam bana doğru hamle yaptı.

Buraya kendi sonumu karşılamaya gelmiştim. Ama bir adım daha atarsa, bana yaklaşan herkes gibi onu da karanlığımın içine çekecektim.

Oysa onun hâlâ ışığı sönmemiş bir evi vardı.

Gerisini düşünmedim.

Bileğini yakaladığım anda var gücümle onu geriye doğru ittim. Ayağı ıslak zeminde kayınca bedeni bir an yana yalpaladı ama düşmeden toparlandı.

Onun güvende olduğunu görmenin verdiği rahatlama, mideme saplanan ani bir korkuyla birbirine karıştı. Topuklarımın altındaki toprak birkaç santim kaydı; ardından ayakkabımın kenarından sıyrılan küçük taşlar birbirine çarparak aşağı yuvarlandı. İçgüdüyle ağırlığımı diğer ayağıma vermeye çalıştım ama zemin orada da yerinde durmadı.

Demek böyle oluyormuş.

Dengemi kaybedip dizlerimin ve avuçlarımın üzerine kapaklandım. Ellerimi ileriye uzatarak bir köke, bir taşa, yerinden kopmayacak herhangi bir şeye ulaşmaya çalıştım. Ama dokunduğum her şey ya elimden sıyrılıyor ya da benimle birlikte aşağıya kayıyordu.

Sonunda parmaklarım toprağın içinden çıkmış, ince ama sağlam görünen bir köke ulaştı. Kavramaya çalıştığım sırada bedenim biraz daha aşağı kaydı ve kök avucumdan sıyrılıp bileğimin çevresine dolandı. Kolum başımın üzerinde asılı kalırken geri kalanım boşluğa doğru kaymaya devam etti. Bütün ağırlığım tek koluma bindikçe omzumdan parmak uçlarıma uzanan gerilim keskinleşti; sanki bedenim iki ayrı yöne çekilerek ortasından ayrılmaya zorlanıyordu.

"Ah-!"

Boştaki elimle bileğime dolanan kökü çekiştirmeye başladım. Kurtulursam ne olacağını biliyordum; düşüşümü durduran hiçbir şey kalmayacaktı. Ama o anda bunun hiçbir önemi yoktu. Yalnızca acının bitmesini istiyordum.

Neyse ki kökün tutunduğu toprak ağırlığıma daha fazla dayanamadı. Çevresinde açılan çatlaklar genişlerken, kök bir parça çamur ve taşla birlikte yerinden kopup benimle beraber aşağı sürüklendi. Bu kez hangi yöne savrulduğumu anlayacak kadar bile kontrolüm yoktu. Omzum yere çarptı, ardından kalçam; dünya birbiri ardına yer değiştiren toprak, gökyüzü ve yeşillikten ibaret parçalar hâlinde dönmeye başladı. Bir ara sırtımın üzerinde olduğumu sandım, sonraki anda yüzüm toprağa dönüktü.

Kulaklarımda yükselen uğultuyu önce rüzgâr sandım. Hayır... bu rüzgâr değil. Sonra fark ettim; kafatasımın içinde çarpıp duran kendi kanımın sesiydi bu ve her savruluşta biraz daha yükseliyordu.

Göğsüm, yamacın ortasından çıkıntı yapan koyu renkli bir kayaya bütün ağırlığımla çarptı. Ciğerlerimdeki hava tek seferde boşaldı; birkaç saniye nefes almanın nasıl bir şey olduğunu unutmuş gibi kaldım. Yeniden nefes almaya çalıştığımda kaburgalarımın arasına keskin bir acı saplandı. Ağzımı açtım ama çıkmasını beklediğim çığlığın yerini, boğazımdan güçlükle dökülen kısık bir inleme aldı.

Yarım bir dönüşle sırtüstü devrildim. Bedenim durmuştu ama dünya hâlâ dönüyormuş gibi midem bulanıyordu. Başımı kaldıracak gücü bulamadığım için yalnızca gözlerimi hareket ettirebildim. Gökyüzü tam tepemdeydi; Gökyüzü tam tepemdeydi; görüşümün kıyısında kalan vadi ise tersine dönmüş gibiydi.

Aşağıdan... böyle görüneceğini hiç düşünmemiştim.
Yukarıda bıraktığım hayat
buradan... yalnızca soluk bir hat.

O soluk hat da çok geçmeden silindi. Önce renkler çekildi dünyadan, ardından şekiller birbirinin içinde erimeye başladı. Gökyüzünün mavisi griye döndü, gri koyulaştı ve karanlık kenarlardan yavaşça içeri sızdı.

Son duyduğum şey, vadinin duvarlarında parçalanan bir çığlıktı.

"MEENA!"

Ve üzerime yığılan toprak, gökyüzünden geriye kalan son parçayı da kapattı.

────────

Kültürel Notlar:

Sabarmati Nehri: Gujarat eyaletinden geçen önemli bir nehir.

Jama Mescidi: Ahmedabad'da 15. yüzyıla ait büyük cami.

Bandhani: Gujarat'a özgü geleneksel batik desenli kumaş.

Phirni: Pirinç bazlı, sütlü bir Hint tatlısı.

Elaichi çayı: Kakule ile aromalandırılmış siyah çay.

Ladies Lodge: Hindistan'da yalnız kadınlara yönelik uygun fiyatlı konaklama yerleri.

Bandra: Mumbai'nin sahil kesiminde yer alan, yerel ve kozmopolit yaşamın iç içe olduğu semt.

Kaali-peeli: Mumbai'nin geleneksel siyah-sarı taksileri.

Mohammed Rafi: 20. yüzyılın en ünlü Hint playback şarkıcılarından biri.

"Chaudhvin ka chand ho...": 1960 yapımı aynı adlı filmden romantik bir şarkı.

Tik ağacı: Tropikal iklimde yetişen, sert ve dayanıklı gövdesiyle bilinen ağaç türü.

Hint koeli: Muson mevsiminde sıkça duyulan, uzun ve hüzünlü ötüşüyle tanınan guguk kuşu türü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.