İçeriğe geç

just one day | taekook

Bölüm 6 · 10 dk okuma

just one day | taekook

Bölüm 6

İçimdeki Kilitli Oda

Sana âşık olmak, sessizce, kimsenin bilmediği bir köşede kendi mezarımı kazmak gibiydi Namjoon. Fakat o mezarı kazmak için elimde bir kürek bile yoktu; sen verdin bana. Üstelik bunu öyle zarif, öyle sakin bir biçimde yaptın ki, o anda bile anlayamadım aslında kendi sonumu hazırladığımı. Sözlerin buz gibi bir dinginlikle döküldü dudaklarından, gözlerinse acıdan uzak bir merhametle baktı bana. “Karşılık veremem,” dedin. Ne bağırdın, ne öfkelendin, sadece fısıldadın. Ama o fısıltı, bir çığlıktan daha çok yankılandı içimde. Çünkü bazı kalpler, sessizlikle parçalanır. Seninkinin sessizliğiyle benimki paramparça oldu. O an yüzümde donup kalan o sahte cesaret, o yarım tebessüm, hâlâ yüzümde bir yara gibi duruyor. Aynaya her baktığımda, o gülüşün yankısı boğazımda bir taş gibi büyüyor. Sanki her nefes alışımda, senin “karşılık veremem” deyişin ciğerlerimin içinde yeniden yankılanıyor. Zaman geçti, ama içimdeki o yankı hiç azalmadı. Bazen kendime öyle kızıyorum ki... Hâlâ seni sevmeme, hâlâ adını duyduğumda içimin ürpermesine, hâlâ seni anımsatan bir şarkı çaldığında kalbimin ritmini kaybetmesine. Bunca zaman geçti ama sen, içimde hâlâ bir gölge gibi dolaşıyorsun. Kalabalık bir odada, gürültülerin içinde bile aklımın bir köşesinde sessizce oturuyorsun. Hiç konuşmadan, hiç bakmadan ama varlığını hissettirecek kadar yakınsın. Bu sevgi artık bir tutku değil, bir hastalık gibi içime işlemiş. İlacı yok, çünkü ben iyileşmek istemiyorum. Acıya alıştım, hatta acıyı sevmeyi öğrendim. Seni unutmak demek, bu acıyı da silmek demek olurdu. Oysa ben acının bana ait olduğunu öğrendim. Belki bu yüzden seni sevmekten vazgeçemiyorum. Ne kadar aptalca, değil mi? Birini seni sevmiyor diye bırakmak gerekirken, ben seni daha da çok sevdim. Çünkü senin yokluğun, varlığından bile daha derin bir iz bıraktı üzerimde. Her gece başımı yastığa koyduğumda, o anı tekrar yaşıyorum. Gözlerinin o sabit bakışını, sesinin titremeden söylediği o cümleyi, dudaklarının kıyısında beliren o yorgun, mesafeli tebessümü. Her ayrıntı o kadar net ki... Sanki zaman hiç geçmemiş gibi. O an içimde bir şeyler sessizce koptu, ama ben o kırığın içinde yaşamayı öğrendim. Seni affetmeyi değil, seni hatırlamayı seçtim. Çünkü seni unutmak, kendimi unutmak olurdu. Sen, kim olduğumu hatırlatan bir acısın artık. Benim varlığım, senin yokluğuna karışmış durumda. Ve şimdi biliyorum, eğer bir gün seni tamamen unutur, bu acıyı da kaybedersem, kim olacağımı bilemem. Sensizliğin beni öldürmediğini sanıyorum bazen, ama aslında sadece yaşar gibi yapıyorum. O günden sonra zaman sanki birden durdu. Her şey sustu. Şehrin gürültüsü, rüzgârın sesi, kalbimin atışı bile. Hepsi birer birer uzaklaştı benden. Hava hâlâ aynıydı belki ama ben değilim. İçimde yankılanan o sesler, senin adın, senin kahkahaların, senin sessizliklerin, birden kesildi. Geride yalnızca ağır, soğuk bir sessizlik kaldı. Öyle bir sessizlik ki, duvarların bile nefesini tuttuğunu hissediyorum bazen. O günden sonra günler birbirine karıştı; sabahla gece arasındaki farkı ayırt edemez oldum. Zaman akmayı bıraktığında, ben de yaşamayı unuttum. Artık saatler işlemiyor, sadece anılar dönüp dolaşıp aynı sahneleri oynuyor zihnimde. Bazen kendi zihnimle savaşır gibi oluyorum. Çünkü seni aklımdan kazımak istedikçe, seni daha derine, daha karanlık bir yere gömüyorum. Her hatırayı silmeye çalıştığımda, yenisi beliriyor. Gülüşün bir anda zihnimin en sessiz köşesinde yankılanıyor; o yankı öyle canlı, öyle keskin ki, bir anlığına gerçekten buradasın sanıyorum. Parmak uçlarım seni arıyor, gözlerim seni bulmak istiyor ama hiçbir yerde yoksun. Gülüşlerini beynimin içinden kazımak isterken, farkında olmadan seni daha derinlere, ulaşılmaz bir yere itiyorum. Artık orada yaşıyorsun, ne tamamen gidebildiğin, ne de benim gerçekten unutabildiğim bir yerde. Ve sonra o an geliyor, birinin dilinde ismini duyuyorum. Birden midem kasılıyor, içimde dalgalar birbirine çarpıyor. Adını duymak, bir bıçağın kaburgalarımın arasına saplanması gibi. Ama seni düşünmek, seni düşünmek hâlâ kalbimi çırpındırıyor. Nefesim kesiliyor, göğsüm sıkışıyor ama kalbim seni anımsadığında yaşamaya başlıyor sanki. İşte bu çelişki beni paramparça ediyor. Midem bulanırken, kalbim seni özlüyor. Aklım “unut” diye bağırıyor, ama kalbim hâlâ senin adını mırıldanıyor. Bazen aynaya bakıyorum ve kendimi tanıyamıyorum. Gözlerimdeki boşluk, yorgunluk, suskunluk, bunlar bana ait değilmiş gibi. Sanki benden geriye sadece seni bekleyen bir kabuk kalmış. Aklımı kaybetmek üzere olduğumu hissediyorum. Belki de çoktan kaybettim. Kim bilir? Belki aklımı kaybettiğim an, seni kalbimden atmaya çalıştığım andı. Belki de aşkın delilikle arasındaki çizgi, senin adınla başlıyor, senin sessizliğinde bitiyor. Bugün odamın penceresine uzun uzun baktım. Gözlerim dışarıda değildi aslında; kendi yansımamda takılı kaldı. Camın soğuk yüzeyine eğildim, yavaşça nefesim buğulanmış cama çarptı, görüntüm silikleşti. Ama o silikliğin içinde senin silüetini aradım, Namjoon. Yüz hatlarını, o keskin bakışlarını, bir zamanlar bana yönelmiş ama asla bana ait olmamış o duruşunu. Göremedim. Çünkü hiçbir zaman orada değildin. Bana hiç ait olmadın. Sadece bir gölge gibiydin; dokunduğumda dağılan, yaklaştıkça uzaklaşan bir yanılsama. Ama ben seni sevmekle, kendi başıma en büyük belayı açtım. Kendimi bir labirentin içine kilitledim ve anahtarı sana verdim. Sen gittin, ben hâlâ çıkışı arıyorum. Birden, sessizliğin içinden bir ses yükseldi. Adımı söyledi. “Taehyung?” Ses yumuşaktı ama içimde bir sarsıntı yarattı. Dönüp baktım, oradaydı. Jungkook. Yine. Her zamanki gibi. Sanki içimdeki her fırtınayı sezer gibi, en ihtiyaç duyduğum anlarda beliriyordu. Omuzlarının duruşunda bir güven, sesinde bir sabır vardı. Ama ben ona hiç gerçekten dönebilmiş değildim. Gözlerim onda olsa da kalbim başka bir zamanda, başka bir yüzde takılı kalmıştı. Jungkook’un yüzünde bir huzur aradım ama kendi içimde bulamadım. Çünkü içimde hâlâ sen vardın, Namjoon. Hâlâ oradasın. Ne kadar zaman geçerse geçsin, ne kadar çabalarsam çabalayayım, senden kalan boşluğu kimse dolduramıyor. Ne kadar adaletsiz değil mi? Jungkook, bana kalbini açacak kadar cesurken, ben hâlâ sana kırık bir sadakatle bağlıyım. Jungkook’un sevgisi, bir iyileşme gibi; sessiz, sabırlı, incitmeden dokunan bir şefkat. Ama ben o şefkatin içinde bile senin yankını duyuyorum. Her “Taehyung” dediğinde, senin adımı söyleyişin çınlıyor kulaklarımda. Belki de ben artık sevilmeyi değil, acıyı seviyorum. Çünkü acı, seni hatırlatıyor. Jungkook bana yaşamı hatırlatırken, sen bana ölümü öğrettin. Ve ben, ikisinin arasında sıkışıp kalmış bir kalp gibi atıyorum. Senin sevmediğin bir ben, Jungkook’un sevmeye çalıştığı bir ben, iki yarım, ama hiçbirinde tam olamayan biri. "Yine, onun yüzünden değil mi?" dedi Jungkook, sesi öyle yavaş, öyle temkinliydi ki sanki yanlış bir kelimeyle tamamen paramparça olacağımı hissediyordu. Her hecesini dikkatle seçmiş gibiydi; sesinde ne öfke vardı ne de sitem, sadece kırılmamak için gösterilen bir özen, bir tür sessiz merhamet. Ama o merhamet bile canımı yakıyordu. Çünkü merhamet, sevginin değil, çaresizliğin dilidir bazen. O, önümde diz çöktü. Oturduğum sandalyenin hemen önüne geçti, göz hizama geldi. Aramızda sadece nefeslerimizin birbirine karıştığı bir sessizlik vardı. Benim ellerim, bacaklarımın arasında kenetlenmişti; parmaklarım o kadar sıkılmıştı ki tırnaklarım avuçlarımı çizmiş, derimi kanatmıştı. Ama acıyı hissetmiyordum. Zaten uzun zamandır hiçbir şeyi gerçekten hissetmiyordum. Bedenim uyuşmuştu, kalbim susturulmuş, içim donmuş gibiydi. Tek fark ettiğim şey, gözlerimin dolu olduğu ve her an taşabileceğiydi. Ama ağlamadım. Ağlayamadım. Çünkü Jungkook oradaydı ve ben, onun önünde yine kırılmak istemedim. Yine de bakamadım ona. Gözlerimi yerden kaldırmaya gücüm yoktu. Jungkook’un yüzüne baksaydım, orada kendi suçluluğumu görecektim; beni gerçekten seven birinin gözlerinde başka bir adama ait olmanın utancını. Oysa ben, hâlâ senin içindeydim Namjoon. Bütün çürümüş duygularımın, yıpranmış inançlarımın, bitmeyen yasımın ortasında yalnızca senin ismin kalmıştı. Kalbimin duvarlarında hâlâ senin sesin yankılanıyordu. Jungkook bana dokunmaya çalıştığında bile, ben senin hatıranı korur gibi uzaklaştım. Çünkü sen gitmiş olsan da, ben hâlâ sende yaşıyordum. Ve belki de en acı olan buydu: Ben artık yaşamıyordum, sadece senin bıraktığın yerde, senin gölgende çürüyordum. Jungkook buna tanıklık ediyordu. O, beni kurtarmaya çalıştıkça ben seni biraz daha diriltiyordum içimde. Senin olmayan bir sevgide hâlâ senin adını fısıldamak, işte asıl cezam buydu. “Taehyung, özür dilerim acını dindiremediğim için,” dedi Jungkook. Sesi titriyordu. Her kelimesi boğazında düğümlenmiş gibiydi; cümlelerinin arasında, sustuklarının ağırlığı asılı kalmıştı. Gözlerimin içine baktığında, orada kırılmış bir şey buldu. O kırığın adını biliyordu. “Sevdiğinin seni sevmemesi ne demek biliyorum,” diye fısıldadı. “Ama sen, kendini öldürüyorsun, Taehyung. Yavaş yavaş. Her gün biraz daha eksiliyorsun.” Söyledikleri havada asılı kaldı bir süre. Ne cevap verebildim ne de yüzüne bakabildim. O, önümdeydi ama ben çok uzakta bir yerlerdeydim; içimde bir mezarın başında, hâlâ Namjoon’un ismini sayıklıyordum. Jungkook’un sesi, o karanlık düşüncelerimin arasına girip yerleşti. Kalbimin tam ortasına saplanan, ama aynı zamanda orada kalıp yankılanan bir ses oldu. İçimdeki o uğultulu, karışık kalabalığın içinde sadece bir cümlesi net çıktı: “Kendine bunu yapma.” O an nefes almak bile zorlaştı. Ciğerlerim sanki dar bir kutunun içine hapsolmuştu, nefesim her çabada biraz daha kısalıyordu. Gözlerim doldu, bulanıklaştı, dünya bir sis perdesinin arkasına saklandı. Yutkundum; boğazımdaki düğüm, taş gibi ağırdı. Kelimeler dudaklarıma kadar geldi ama dışarı çıkamadı. Dilimle kalbim arasında bir savaş başladı. Çünkü konuşursam, her şey gerçek olacaktı. Ağlayacaktım. Parçalanacaktım. Ben konuşmak istemedim. Sessiz kalmak, bir tür dirençti benim için. Çünkü sessizlikte hâlâ bir ihtimal vardı; seni sevebileceğin ihtimali, Namjoon. Konuşmak, o ihtimali öldürmekti. Ve ben, o ihtimalle yaşamaya alışmıştım. Yalan olsa da, nefes almamı sağlıyordu. O yüzden sustum. Jungkook’un gözlerinde sabırla büyüyen kırgınlığı gördüm, ama yüzümü çevirdim. Çünkü kabul etmek istemiyordum. Ne senin beni hiç sevmediğini, ne de Jungkook’un beni gerçekten sevdiğini. Ben o ince çizgide kalmak istiyordum; gerçek ile hayal arasında, acı ile umut arasında, yaşamakla ölmek arasında. Bazen birini unutmak, onu sevmekten çok daha fazla cesaret ister. Ama ben korkağım, Namjoon. Seni unutacak kadar güçlü değilim. Seni hatırladıkça yandığımı bile bile, o ateşin etrafında dönüp duruyorum. Jungkook bana “Kendine bunu yapma.” diyor. Ama ben yapıyorum. Her gün. Her gece. Çünkü seni sevmemek, kendimi inkâr etmek gibi geliyor hâlâ. Jungkook, sessizce yaklaştı. Hareketlerinde bir çekingenlik vardı; sanki bir kelimeyle, bir nefesle bile beni korkutup uzaklaştırmaktan endişe ediyordu. Sonra başını yavaşça dizime koydu. Gözleri kapalıydı, kirpikleri tenime dokunacak kadar yakındı. Nefesinin sıcaklığı, bacaklarımda yankılanan titrek bir yaşam belirtisiydi. Dokunuşu ürkek ama aynı zamanda bir teslimiyet gibiydi; sanki “buradayım” demenin başka bir yolunu bulamamıştı. Sessizce bekledi. Hiçbir şey söylemeden, sadece orada, yanımda durarak bile kalbimde bir şeyleri yerinden oynatıyordu. Varlığı, o an bir sığınak gibiydi, fırtınanın ortasında bulduğum son sağlam yer, son nefes. Ama ben o sığınağı kendi ellerimle yakıyordum. Her defasında. Hiç istemeden. Çünkü içimdeki yangın, çoktan senin adınla başlamıştı Namjoon. Ve ne kadar su döksem de sönmüyordu. Jungkook’un varlığına rağmen, zihnimin bir köşesinde hâlâ senin sesin yankılanıyordu. Sanki seni kaybettiğim gün, ben de kendimi kaybetmiştim. Şimdi ise bana uzatılan her eli, o kaybın acısıyla yakıyordum. Jungkook derin bir nefes aldı, sonra kısık bir sesle konuştu. Sesi o kadar yumuşaktı ki, kalbimin üzerine düşen bir tül gibi hissettirdi: “İzin ver, yanında olayım. Beni sevmeni istemiyorum, Taehyung. Sadece düşmene izin vermek istemiyorum.” O kelimeler, bıçak gibi değil, yara bandı gibiydi. Ama ben kanamayı durdurmak istemiyordum. “Çünkü seni böyle izlemek, beni mahvediyor, Tae'm,” dediğinde sesi titredi. O cümlede gizlenen çaresizlik, yüreğimin duvarlarına çarptı. Bir an için nefesim kesildi. Kafası hâlâ dizimdeydi; ben donmuş halde oturuyordum. Gözlerim boşluğa dikilmişti ama içimde fırtınalar kopuyordu. Jungkook’un sesi, kalbimin en karanlık yerine sızmıştı. Oysa oraya kimse dokunamaz sanıyordum. Orası senin yerindi, Namjoon. O karanlığın tek sahibi sendin. Ama şimdi Jungkook, o boşluğun kenarında oturuyordu, incinmiş, sabırlı ve sessiz. Ben ise ne ona dokunabildim, ne de uzaklaştım. Sadece öylece kaldım; başı dizimde, kalbim ellerinin arasında, gözlerim geçmişte ve bir kez daha, seni sevmenin bedelini başkasının kalbinde ödettiğimi fark ettim. İşte o an, ilk gözyaşım sessizce aktı. Ağzım kapalıydı, kelimeler boğazımda düğümlenmişti; sadece gözümden süzülen bir damla, sanki içimdeki isyanı dışa vuruyordu. Bu küçük damla, senin hâlâ içimde yaşadığını haykırıyor gibiydi, Namjoon. Yıllardır bastırdığım, yok saydığım acının, kırgınlığın ve özlemin bir sembolüydü o. Ama Jungkook, o damlaya dokunmadı. Sildi mi? Evet. Ama asla unutmadı; parmağının ucuyla o küçücük izi taşıdı, ama varlığını yok saymadı. O an, ilk kez Jungkook’u gerçekten hissettim. Yanımda, dokunabileceğim kadar yakın, nefesinin sıcaklığıyla çevrili... Bir anda bütün benliğim onun varlığına hapsoldu. Kendi sevgimi, bastırılmış yalnızlığımı, çaresizliğimi ve kırılgan kalbimi onun sıcaklığında gömmek istedim; onun yanında kendimi tamamlanmış hissettim. Ama yine de biliyordum, içimde hâlâ sana ait bir oda vardı Namjoon. O oda hâlâ kapıları kilitli, duvarları yüksek ve giriş yasaktı. Ve o oda yıkılmadan, kimse, ne Jungkook ne de başka biri, o en kırılgan parçama giremezdi. Yine de o damlanın içinde bir köprü oluşmuş gibiydi; geçmişin gölgesiyle şimdi arasında bir ince çizgi. Jungkook oradaydı ve ben, gözlerimi kapatıp o sıcaklığı hissettiğimde, kalbimin kırık odalarında bile bir umut ışığı yanıyordu. Henüz tamamen senin gölgenin üstesinden gelememiş olsam da, o an fark ettim ki, yanında olmasına izin verdiğimde, ben de hayata küçük bir nefes vermiş oluyordum. İçimdeki kırık duvarları onarmak için değil, sadece var olmasına izin vermek için ve belki de bu, iyileşmenin ilk adımıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.