İçeriğe geç

just one day | taekook

Bölüm 7 · 10 dk okuma

just one day | taekook

Bölüm 7

Bir Gün, Ama Bugün Değil

Yürüyen kalabalığın arasından geçerken, sanki dünya benden birkaç katman ötede, kalın bir camın arkasında dönüyormuş gibi hissediyorum. İnsan sesleri kulağıma ulaşsa bile boğuk, yankılanan bir uğultuya dönüşüyor; yüzlerse birbirine karışıyor, renkler bulanıklaşıyor, ifadeler anlamını yitiriyor. Herkes bir yerlere yetişme telaşında, ama ben o kalabalığın içinde, suyun altında nefes almaya çalışan bir yabancı gibiyim. Her adımımda bedenim yeryüzünde, ruhumsa başka bir boyutta süzülüyor. Zamanın akışı bile ağırlaşmış gibi; sanki bir su damlasının, boşlukta süzülerek zemine çarpışını izliyorum. O damla düşüyor, ben bekliyorum. Beklemek bile yoruyor artık. O anda cebimde titreyen telefon, o yapay titreşim sesi, bu sessizliğin içine saplanan bir iğne gibi ruhumu deldi. Elimi cebime götürürken içimde garip bir ürperti hissettim. Sanki bir şey olacak, bir şey değişecek gibiydi. Parmaklarım telefona değdiğinde, içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk yayıldı. O an bilmiyordum, bilsem belki de açmazdım o telefonu. Ama insan, bazen en çok kaçtığı şeye doğru yürür; ben de öyle yaptım. Kader, insanın korkularını nasıl ustaca buluyorsa, hayat da her kaçışımda beni en zayıf yerimden yakalıyor. Bazen dünya seni yaralamak için değil, seni kendine döndürmek için acıtır. Ama ben artık kendime dönmek istemiyordum. Çünkü kendimle kalmak, hatıralarımla kalmak demekti; Namjoon’la, eksik kalan cümlelerle, içimde kapanmamış tüm yaralarla. Yine de hayat, ne zaman uzaklaşmak istesem, beni daima geri çekiyordu. Hem de en acımasız yerimden, kalbimden. Ekrana bakan gözlerim önce dondu. Tüm düşüncelerim, o an bir anda donmuş gibi boşluğa savruldu. Ardından, midemin tam ortasında derin bir sızlama başladı; içimde bir düğüm atılmış gibiydi, nefes almak zorlaştı. Grup sohbeti ekranında Hyungwon’un paylaştığı bir fotoğraf belirdi. Ve o fotoğrafa baktığımda, tüm zaman durdu sanki. Namjoon gülümsüyordu. O gülüş, o ışık, bana hep ulaşan ama artık dokunamadığım bir anın izdüşümü gibiydi. Ve yanında, eskiden hayatının bir parçası olmuş, benim adını her duyduğumda içimi burkan eski sevgilisi vardı. Elini tutuyordu. O dokunuş, yılların özlemini değil, eski alışkanlıkları ve birbirlerine duydukları hâlâ var olan bağı gösteriyordu. İkisi birbirine o kadar yakındı ki, aralarındaki mesafeyi değil, yılların sessiz birikimini, geçmişin özlemini ve belki de benim hiç ulaşamayacağım bir mutluluğu görüyordum sanki. Altında sadece iki kelime yazıyordu: “Yeniden biz. @jin” Bu iki kelime, bütün içimdeki umutları, hayalleri ve hayalini kurduğum mutlulukları paramparça etti. Gözlerim ekranın ışığında kayboldu, ellerim titredi. Kalbim, yıllardır sürdürdüğüm sessiz acıyı bir anda yüzüme çarpan bir dalga gibi hissettirdi. Her bir kelime, her bir fotoğraf karesi, beni hem geçmişime hem de ulaşamadığım geleceğe çekiyordu. İçimde, kontrol edemediğim bir acı vardı; hem öfke hem hüzün, hem kıskançlık hem çaresizlikle karışmış, kalbimin tam ortasında bir ağırlık oluşturmuştu. Ve o an anladım ki, bazı yaralar, diğer insanların mutluluğu ile yeniden açılır; fark etmeden, en savunmasız yerimizden vuruluruz. Bir an için gerçekten kalbimin durduğunu sandım. Göğsümün içinde bir şey aniden sıkıştı, sanki bütün hava, ciğerlerimden birden çekilip alınmış gibi. Nefes almaya çalıştım ama boğazıma oturan o görünmez ağırlık, beni her yutkunmaya çalıştığımda biraz daha boğuyordu. Sanki biri, ellerini usulca ama acımasızca boynuma dolamış, “kımıldama” der gibi bastırıyordu. O an, içimde bir yerlerden sessiz bir çatırtı yükseldi. Yıllardır kimseye göstermeden sakladığım, kimseye söylemeden büyüttüğüm o küçük umut, belki bir gün bana da döner, belki bir gün beni de sever, işte o an paramparça olmaya başladı. Bu çöküş gürültüsüzdü, ama yıkımı bir deprem gibiydi. İçimdeki bütün dengeler altüst olmuştu. Kalbimin atışları bir ritim tutturamıyor, midemde bir şeyler yanıyor, ellerim ise farkında olmadan titriyordu. Gözlerim hâlâ ekranda asılı kalmıştı, o fotoğrafın parlayan renkleri gözlerimi yakarken bile bakmayı bırakamadım. Sanki kendimi cezalandırır gibi, o görüntüye daha da sıkı sarıldım. Çünkü acı çekmek, ondan tamamen kopmaktan daha kolaydı. Zihnimde, yıllar önce duyduğum o cümle yankılandı: “Ben sana karşı bir şey hissedemem, Tae.” O ses, o anki tonu, nefes alışındaki duraksama, kelimelerin arasına gizlediği suçluluk, hepsi bir anda geri döndü. Kalbimin içini tırmalayan o anı, yeniden yaşar gibi oldum. O cümle, o kadar tanıdıktı ki, sanki bir yara izi gibi, içimde çoktan yer etmişti. Ama şimdi, o fotoğrafla birlikte, o cümle ikinci kez vurmuştu beni. Daha derine, daha acımasızca. Gözlerimin arkasında bir yanma hissettim ama ağlayamadım. Gözyaşlarım bile donmuştu. O an yalnızca sessiz bir yutkunma kaldı geriye; boğazımda yarım kalan bir kelime, söylenemeyen bir “neden?”. Çünkü cevabını biliyordum. Beni sevmemişti. Ama ben, hâlâ onu seviyordum. Peki ya neden? Neden içimde, yıllar boyunca sessizce, kimseye göstermeden büyüttüğüm, sanki kalbimin en gizli köşesinde sakladığım bu duyguların karşılığı, bir başkasına gidebiliyor? Neden ben, onun her bakışında yeniden doğarken, her kelimesinde içimde yeni bir evren kurarken, o hâlâ bana ulaşamayacak kadar uzak bir yerde durabiliyor? Bu sorular, beynimin içinde yankılanırken, kalbimin içindeki bütün umutlar, özlemler, hayaller bir anda soluyor. Sanki birisi içimde yıllardır yanan küçük bir lambayı usulca söndürüyor. Her şey anlamsızlaşıyor. Onunla geçen her anı, her tebessüm, her dokunuşun hayali bile birden ağır geliyor bana. Çünkü ben onunla göz göze geldiğim her saniyede, dünyayı unutur gibi oluyordum. Kalbimin en kırılgan yerini, hiç düşünmeden, korkmadan ona açıyordum. Onun varlığı bana yeniden insan olduğumu hissettiriyordu. Her nefesi, her bakışı, bana içinde yaşamak istediğim bir dünya sunuyordu. O dünyanın içinde kaybolmak, sabahları onun sesiyle uyanmak, geceleri sadece onunla sessizliği paylaşmak istiyordum. Onun varlığı benim için bir mucizeydi, küçük ama gerçek, sessiz ama derin bir mucize. Ama bir kez daha anladım ki, ben onun için hiçbir zaman gerçekten erişilebilir olmadım. Ben, onun hayatında sadece uzaktan dokunulabilecek bir silüettim. Göz ucuyla bakabileceği ama asla yanına almayacağı bir gölge. Onun dünyasında yerim yoktu; ben sadece uzaktan sevilebilecek, hiçbir zaman tam anlamıyla ait olunamayacak bir ihtimaldim. Bütün sevgimi, bütün sabrımı, bütün kalbimi ona vermiştim. Onun gülüşüne inanmış, onun sessizliğine sığınmıştım. Ama karşılığında bana kalan sadece sessizlik, yalnızlık ve bitmeyen bir bekleyiş oldu. O, benim için güvenli bir limandı, dalgaları sakin, rüzgârı yumuşak, sularında boğulmak isteyeceğim kadar huzurlu bir yer. Fakat ben onun için, sadece kıyıda oturan bir yabancıydım. Limanı seyrederken içi acıyan biri. Ve işte bu yüzden, içimde yıllarca emek verip büyüttüğüm her şey, birer birer kırılıyor şimdi. Ses çıkarmadan, gözle görünmeden, sadece içimde sessiz bir çöküş gibi. Sanki kalbimin içinde bir bina yıkılıyor, ama ben o enkazın altında kımıldamadan yatıyorum. Çünkü bazen sevmek, yaşatmaz. Bazen sevmek, sadece sessiz bir yıkımı seyretmektir. Ayaklarım beni nereye götürdü, bilmiyorum. Sanki bedenim bana ait değildi; sanki her adım, kendi iradem dışında, kalbimin ağırlığına yenilerek atılıyordu. Ne kadar yürüdüm, kaç sokağı geçtim, hangi ışıkların altında durup hangi köşelerde nefes almaya çalıştım, hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde, küçük, ıssız bir otobüs durağının soğuk metal bankında buldum kendimi. Gökyüzü kararmıştı; bulutlar, içimdeki kasveti taklit edercesine yavaşça ağlamaya başlamıştı. Yağmur damlaları, önce sessizce, sonra aceleyle düşmeye başladı; sanki gökyüzü de benimle birlikte ağlıyordu. Sırtımı durağın duvarına yasladım, başımı ellerimin arasına aldım. Soğuk metalin temasını, yağmurun keskin kokusunu ve kendi içimde çığlık atan sessizliği aynı anda hissediyordum. Yağmurun damlalarıyla gözyaşlarım birbirine karışıyordu. Hangisi gökten, hangisi kalbimden geliyordu ayırt edemiyordum artık. Yoldan geçen insanların adımlarını duydum belki, ayakkabılarının suya çarpan sesi yankılandı kulağımda ama kimse durmadı. Kimse o anın içinden geçen fırtınayı göremedi. Çünkü ben dışarıdan sadece ıslanmış bir beden gibiydim; oysa içimde, yavaşça çöken bir sessizliğin ağırlığında paramparça oluyordum. Bunu görmek için sadece göz değil, kalp gerekirdi... Ve ben o an, kimsenin kalbine sığamamanın soğukluğunu hissediyordum. Tam o sırada tanıdık bir ses duydum. Yumuşak ama titrek, sanki kalbimin tam ortasına dokunan bir tınıyla: “Kendinle birlikte beni de öldürüyorsun.” Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerimin önünde, bulanık bir görüntü netleşti. Jungkook. Oradaydı. Yağmur damlaları, omuzlarından aşağı süzülüyor, saçlarını alnına yapıştırıyordu. Giysileri sırılsıklam olmuştu ama umrunda değil gibiydi. Gözleri doğrudan bana bakıyordu; karanlık ama içi dolu, titrek ama bir o kadar da derin. O bakışların içinde öyle tanıdık bir acı, öyle yakıcı bir endişe vardı ki, kalbim bir anlığına yeniden atmayı hatırladı. Aramızdaki sessizlik, yağmurun sesine karışıyordu. Yalnızca nefes alışlarımız duyuluyordu; ikimiz de kelimelere dökemediğimiz bir şeyin ortasında kalmıştık. Jungkook’un gözlerinde bir sitem yoktu, sadece korku vardı. Sanki biraz daha susarsam, biraz daha içime kapanırsam, gerçekten kaybolacağımdan korkuyordu. Yağmur, ikimizin arasındaki mesafeyi eritiyor gibiydi, her damla, aramızdaki görünmez duvarı yıkıyor, beni ona biraz daha yaklaştırıyordu. Jungkook’un sesi sadece kulağıma değil, içimde en çok kanayan yere dokunmuştu. Çünkü o, kelimeleriyle değil, sadece varlığıyla bile “yalnız değilsin” diyordu. “Bak bana, Tae.” dedi Jungkook, sesi titriyordu ama kelimelerinin içinde öyle bir kararlılık vardı ki, yağmurun bile susmak istediği bir an oldu. “Dünya sadece o değil, anlıyor musun? Lütfen, kendini bu kadar acının içine hapsetme. Sen yarım kaldığını sanıyorsun ama hayır, tamamlanabilirsin, tamamlanabiliriz. Kendine bunu yapma. Lütfen. Yeter artık, kendine de bana da yapma bunu.” Bu cümleler, yağmurun uğultusunu yararak kalbime değdi. Jungkook’un sesi bir insanın canına dokunan o nadir sıcaklıktaydı, ne bağırıyordu, ne de yalvarıyordu; sadece içten geliyordu, sanki her kelimesi kalbinden kopup dudaklarına düşüyordu. Gözlerimi kaldırdım, ona baktım. O an, dünyadaki bütün renkler solmuştu sanki; sadece o vardı karşımda, gri gökyüzünün altında, ıslak kirpiklerinin ardına saklanmış o kırılgan ama dürüst bakışlarıyla. Tek bir farkla, ilk defa ağlıyordu. İlk defa gözyaşları benim için akan biri vardı karşımda. Gözlerinde bir şey vardı, kelimelere sığmayacak kadar saf, yumuşak bir parıltı. O gözler, beni suçlamıyordu. Ne kızgındı, ne yargılı; sadece yorgundu, tıpkı benim gibi. İçlerinde, sakince ama çaresizce atan bir sevgi vardı, sessiz, fakat bir o kadar da yüksek sesle haykıran. Öyle bir bakıştı ki, gözlerimi ondan ayırmak istedim ama yapamadım; sanki her damlası, içimde bir yerlere ulaşmak için çabalıyordu. Jungkook’un sesindeki kırılganlık, kalbimin en derin yerine dokundu. Uzun zamandır ilk defa, biri gerçekten beni görüyordu. Gözlerimdeki acıyı değil, içimde nefes almaya çalışan o yorgun ruhu fark etmişti. Ve buna rağmen kalmıştı. Yağmurdan kaçmamış, sözlerinden sakınmamıştı. Karşımda öylece durmuştu; sırılsıklam, yorgun ama tutunmaya kararlı bir hâlde. Ama yine de yüreğim hâlâ Namjoon’daydı. Jungkook’un tüm çabası, tüm sıcaklığı, tüm sevgisi, hepsi kalbimin duvarına çarpıp yankılanıyordu sadece. Ben hâlâ o eski gölgede takılı kalmıştım. Hâlâ dönüp arkamdan gelmeyen bir adama, “belki gelir” umuduyla bağlıydım. Namjoon’un adı kalbimin en karanlık köşesinde yankılanıyor, Jungkook’un sesiyle karışıyordu. O an anladım, ben, beni sevmeyen birinin ardında çürüyordum. Ve Jungkook’un gözlerinde o an, sessizce sönmekte olan bir umut gördüm. Sanki “Beni değil, onu seviyorsun hâlâ.” demek ister gibiydi ama susuyordu. Çünkü bazı gerçekler söylenmeden de anlaşılırdı. Yağmur hâlâ yağıyordu, biz hâlâ oradaydık, ama ben çoktan başka bir yerdeydim. Namjoon’un ardında, geri dönüp beni almayan bir adamın gölgesinde. Başımı yavaşça Jungkook’un omzuna yasladım. Ne bir kelime söyledim ne de nefesimi fark ettirecek kadar derin bir iç çektim. Sadece sessizliğin içinde var olduk, o kadar. O, oradaydı, yanımda, sırılsıklam, ama bir o kadar da sabırlı bir sığınak gibi. Hiçbir şey istemeden, hiçbir beklenti duymadan, sadece kalıyordu. Jungkook’un sessizliği, kelimelerden çok daha gürültülüydü; içimde bir yerlere dokunan, beni hayatta tutan bir yankı gibiydi. Omzuna yaslandığımda, sıcacık teni alnıma değdi. O küçücük temas bile içimde bir yerleri parçaladı; sanki kalbimin derinlerinde yıllardır sessizce bekleyen bir yara yeniden nefes aldı. İçimde bir şey koptu o an, ne olduğunu tam tanımlayamıyorum ama acıyla karışık bir kabullenişti. Belki de bu, bir vedanın başlangıcı değildi. Belki de tam tersine, yavaşça filizlenen bir başlangıcın, can yakıcı sızısıydı. O kadar sessizdi ki, duymak için kalbimi dinlemem gerekiyordu. Ama yine de bugün değil. Bugün, içimde Namjoon’un adını taşıyan bütün camlar birer birer kırıldı. Her biri, kalbimin içinde yankılanan bir çatırtı gibi, beni benliğimden sıyırdı. O kırıkların sesinde kendi adımı duydum sanki; paramparça olmuş, ama hâlâ yürümeye çalışan bir hâlde. Ve her adımda, o kırık camların keskin kenarları ayağıma battı. Canım yandı, kanadım, ama durmadım. Çünkü bazen acıyı durdurmak, ondan kaçmaktan daha zordur. Her adımda Namjoon’un adını taşıyan bir parça kanadı içimden, ama ben yürümeye devam ettim. Çünkü biliyordum; o camların üstünde yürümek gerekiyordu, acıyı hissetmek gerekiyordu, ta ki hiçbir parçası kalmayana kadar. Jungkook yanımdaydı, sessizce. Yağmur hâlâ yağıyordu, ama artık gökyüzü değil sadece, Jungkook'da benimle ağlıyordu sanki. Ve ben, ilk kez o sessizlikte şunu fark ettim: bazen bir insanın omzu, dünyadaki bütün kayıplara rağmen hâlâ yaşadığını hatırlatabiliyordu. Yani Namjoon, ağlaya ağlaya senden vazgeçiyorum artık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.