Gece, düşündüğüm kadar sessiz bir zaman değilmiş. Aslında sessizlik, insanın bastırdığı çığlıkların yankılandığı en gürültülü saatmiş, bunu ilk kez bu kadar derin, bu kadar keskin bir biçimde fark ettim. Yatağımda gözlerim açık, tavana bakıyorum. Odanın içi tam anlamıyla karanlık değil; perdelerin arasından sızan solgun bir ışık duvarlara ince bir hat gibi yayılıyor. Ama içim zifiri karanlık. Dışarıda bir ışık varsa bile, ben onu göremiyorum. Körüm. Körlüğüm gözlerimde değil, kalbimde. Her nefes alışımda içimde bir uğultu yankılanıyor; sessizlik bile boğucu geliyor artık. Jungkook’un sesi hâlâ kulaklarımda. Gözlerimi kapattığımda bile o sesi duyuyorum; o kadar net, o kadar canlı, o kadar acımasızca gerçek ki... Sanki bugün bana söylediği her kelime hâlâ havada asılı duruyor. Onun “Taehyung” deyişi, adımı söylerken sesinin kırıldığı o an, zihnimin her köşesine kazındı. Ve beni tuttuğu o an sanki sadece elimi değil, içimde paramparça olmuş, adı bile kalmamış duygularımı da avuçlarının içine almış gibiydi. O temas, bir anlığına kalbimin titrediği, nefesimin kesildiği, içimde gömülü bir şeyi uyandırdığı bir andı. Ama şimdi yine yalnızım. Yatağın içinde kıvrılmış halde yatarken, zihnimde hâlâ Namjoon’un sesi dolaşıyor. Onun “özür dilerim Taehyung” deyişi, yankılanarak her gece kalbimin duvarlarına çarpıyor. O sesin tınısı zamanla silinmedi; aksine, her tekrarda biraz daha derine işledi. O iki kelimelik cümle, hayatımın içine kazınmış bir yara gibi. Hâlâ o cümlenin içinde yaşıyorum. Hâlâ orada, o anın tam ortasında sıkışıp kalmış gibiyim. Ve bu acıyı kimseyle paylaşamıyorum. Çünkü kimse onun gibi olamaz. Kimsenin gülüşü, kimsenin susuşu, kimsenin varlığı onunkine benzemiyor. Çünkü ben hâlâ onu seviyorum, aptalca, kendime rağmen, bütün aklıma ve gururuma inat. Jungkook’un bugün bana nasıl baktığını hatırladıkça içimi bir utanç kaplıyor. O bakışta bir umut vardı, kırık, ürkek ama inatçı bir umut. Sanki bana inanmak istiyordu, sanki içimde bir yerlerde hâlâ yaşamak isteyen bir parça varmış gibi. Ama o umut bana ait değil. O, onun masumiyetinin bir parçası; benim kirli ellerimle dokunmamam gereken bir şey. Çünkü ben hâlâ bir hayalin yasını tutuyorum. Hâlâ çoktan gitmiş birinin gölgesini seviyorum. Ve Jungkook’un ışığının karşısında ben, kendi karanlığımla yüzleşmekten korkuyorum. Onun bana uzattığı elleri değil, Namjoon’un asla uzatmadığı elleri bekliyorum hâlâ. Ve belki de en kötüsü, bunu bile bile beklemeye devam ediyorum. Namjoon’u neden sevdiğimi kendime hâlâ açıklayamıyorum. Her düşündüğümde bir yanım diyor ki, “Bu sevgi değil, bağımlılıktı.” Ama kalbim, o kelimeye direniyor. Çünkü onun bana gösterdiği hiçbir sevgi biçimi, gerçekten aşk sayılmazdı, ne sıcak bir dokunuşu, ne sahiplenici bir sözü, ne de “kal” diyen bir bakışı oldu. Yine de ben, onun sessizliğine bile âşık oldum. Beni duymadığı anlarda bile ona aitmişim gibi hissettim. Sustukça büyüdü içimde, sustukça kutsallaştı. Onun bana sıradan davrandığı her anı, ben içimde parlatıp sakladım. Bir gülüşüyle baştan yanabilmek, bir bakışıyla yeniden doğabilmek için ruhumu satardım belki. Ne kadar çürümüş, ne kadar çaresiz bir sevme biçimi bu... Ama ben onun her kırıntısına ibadet ettim. Ve bu hâlimi Jungkook görüyor. O kadar yakından izliyor ki beni, bazen nefes alırken bile fark ediyorum bakışlarını. Sanki gözlerimi her kaçırdığımda, o içimdeki bütün kelimeleri, bütün kırık cümleleri, bütün inkârları tek tek okuyormuş gibi. Onunla göz göze geldiğimde, içimde saklamaya çalıştığım her şeyin yüzeye çıktığını hissediyorum. O beni çıplak bir ruh gibi görüyor. Ama en korkutucu olan şu: O, gördüklerini sevmeye devam ediyor. Kırılmış hâlimi, geçmişe saplanmış hâlimi, hâlâ Namjoon’un ismine takılıp kalmış hâlimi, hiçbirinden kaçmıyor. Ve bu beni paramparça ediyor. Çünkü ben, biri beni gerçekten sevdiğinde ne yapacağımı bilmiyorum. Biri kalmak isterse, nasıl davranacağımı bilmiyorum. Sevilmeye alışkın değilim. Hep gidenleri bekledim, hep gitmelerin yankısını taşıdım içimde. Jungkook’un sevgisi, bana iyi gelmesi gereken bir şeyken, ben o sıcaklığı taşımayı bile beceremiyorum. Çünkü içimde hâlâ o eski, kirli yara var. O yara, her dokunuşta sızlıyor. Ve ben o acıyla yaşamaya öyle alıştım ki, iyileşmek artık korkutuyor beni. Sonra onun cümleleri, sanki içimde yıllardır kilitli kalmış bir kapıyı araladı. Jungkook’un sesi, bir fısıltı kadar yumuşak ama bir çığlık kadar derindi. “Onun seni sevmemesi, senin değersiz olduğun anlamına gelmiyor.” Bu söz, kalbimin en tenha yerine dokundu. Belki doğruydu, belki de gerçekten sevgi, karşılık bulamadığında bile varlığını sürdürebilirdi. Ama neden o zaman içimde böylesine bir boşluk vardı? Neden hâlâ, Namjoon’un gözlerinin içine her baktığımda kendime bir yer aradım? Neden o bakışlarda bir “bizi” bulamayınca darmadağın oldum? Sanki ben, onun içinde kendimi var etmeye çalıştım ve o, bana yer açmadığında yok oldum. Kendime dönüp bakıyorum. Aynada bir yabancıyı görüyorum bazen. Dudaklarımda hâlâ onun ismi var, ama artık o ismi söylerken bile canım yanıyor. Jungkook’un sözleri yankılanıyor zihnimde; beni anlamakla kalmıyor, sanki o eksikliğin içinde bana bir yer açıyor. Gözleriyle söylüyor her şeyi. “Seni anlıyorum,” diyor, sessizce. “Bu kadar sevmen seni kirletmiyor.” Ama ben cevap veremiyorum. Çünkü benim cevaplarım hep acıya dokunuyor. Ne söylesem, geçmişin küllerinden başka bir şey çıkmıyor ağzımdan. Ben sadece birini sevdim. Sadece bir kalbe bağlandım. Ama sevmek bu kadar mı paramparça eder insanı? Bu kadar mı süründürür, bu kadar mı nefes almayı zorlaştırır? Kalbimin her atışı, neden hâlâ onun ismine çarpıyor? Eğer bu bir hata ise, neden içimde hâlâ ona ait bir parça yaşıyor? O parça ne kadar zaman geçerse geçsin, neden ölmemekte direniyor? Jungkook bana yaklaşınca neden içimde bir korku beliriyor? Neden onun sıcaklığı beni ısıtmak yerine ürkütüyor? Belki de ben, birinin beni gerçekten sevmesine hazır değilim. Namjoon’un sevgisizliğinde büyüdüm, sessizliğine alıştım. Şimdi Jungkook’un bana uzattığı sıcaklığı ellerimle tutmak istiyorum ama parmaklarım hep titriyor. Çünkü içimde bir ses, hâlâ “Sen sevilmeye uygun değilsin,” diyor. Ve o sesi susturmak, kendi kendimi affetmek kadar zor. Battaniyemin kenarına parmaklarımı geçirdim, öyle sıkı tuttum ki tırnaklarımın altı acıdı. Sanki elimden kayacak bir uçurumun kenarındaydım, sanki düşmek üzereydim ama bu düşüş hiç bitmiyor. Yıllardır sürüyor. Her defasında biraz daha aşağıya, biraz daha karanlığa. Ve en kötüsü, dibe ulaşmak bile mümkün değil. Çünkü orada, zihnimin en sessiz, en unutulmaz köşesinde hâlâ Namjoon oturuyor. Onun varlığı, bir hatıradan çok daha fazlası, sanki içimde kök salmış bir gölge. Ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da, adım attığım her yerde o var. Beni hiç sevmemiş bir adamı hâlâ sevmek, bu, kendime attığım en ağır tokat. Her sabah aynaya baktığımda yüzümde o tokatın izlerini görebiliyorum. Gözlerimin altındaki yorgunluk, dudaklarımın kenarındaki çatlak, kalbimin içindeki o yankısız boşluk, hepsi onunla dolu. Jungkook, o, her gün gelip bu izlere dokunuyor. O kadar dikkatli, o kadar incelikli ki. Beni onarmaya çalışıyor belki. Her dokunuşu, “geçsin artık” diyen bir umut gibi. Ama ben o umudu reddediyorum. Çünkü içten içe biliyorum ki, iyileşmek demek onu unutmak demek. Namjoon’u, hatıralarını, o yarım kalan cümleleri, kalbimde yer etmiş tüm eksik duyguları geride bırakmak demek. Ve ben bunu istemiyorum. Çünkü ben, onsuz kim olacağımı bilmiyorum. Onu sevmek, artık sadece bir duygu değil benim için; kimliğimin bir parçası hâline geldi. Sanki tüm varlığım onun eksikliğine tutunarak anlam buluyor. Onu sevmemek, kendimi kaybetmek gibi. Ve işte tam da bu yüzden, Jungkook’un ellerini tutamıyorum. Tutmak istiyorum ama ellerim geri çekiliyor, sanki başka birine aitmiş gibi. Onun gözlerine bakmak istiyorum ama bakışlarında gördüğüm umut, beni korkutuyor. Çünkü o umut bana ait değil. O, benim kalbimin kaldırabileceği kadar masum değil. Ama ben, her defasında Jungkook’u biraz daha kırıyorum. Bilerek değil ama kaçınılmaz bir şekilde. Çünkü sevilmek, bana hep bir tehdit gibi geliyor. Jungkook’un bana uzattığı ellerde huzur var, ama ben hâlâ geçmişimin zincirlerine bağlıyım. Belki de birini gerçekten sevmek, bazen yalnızca geçmişi bırakabilenlerin hakkı. Ama ben bırakamıyorum. Onu unutmaya kalktığım her an, kendimden biraz daha eksiliyorum. Ama yine de içimde, neredeyse bir rüyanın sonunda duyulan kadar hafif, zar zor seçilebilen bir ses var. Bazen gecenin en derin, en sessiz anında, bütün şehir uykuya gömülmüşken, sadece kalbimin atışını duyduğum o anlarda işitiyorum onu. İnce, kırılgan bir fısıltı gibi, korkak ama bir o kadar da gerçek. “Ya bir gün Jungkook'da giderse?” diyor. “Ya bir sabah, artık elimi tutmamayı, gözlerime bakmamayı seçerse?” O cümleleri içimde duyduğum anda, sanki kalbimin tam ortasında görünmez bir el beni sıkıyor. Nefesim daralıyor, içimde bir şeyler büzülüyor. Bu düşünce bile, sadece bir olasılık olsa da, içimde panik yaratıyor. Çünkü ben birini daha kaybetmeyi kaldıramam. Kendime defalarca sormama rağmen cevabını bulamıyorum: Eğer Jungkook'da giderse, eğer bir gün onun varlığı da Namjoon’unki gibi sadece bir hatıraya dönüşürse, ben bu kez ayakta kalabilir miyim? Namjoon’un ardından içimde açılan o büyük boşluk hâlâ kapanmadı. Onun yokluğu, sessizliğiyle bile yaşamıma kazınmış durumda; her gece duvarlarıma çarpan yankısı hâlâ orada. Jungkook ise o karanlığın içinde solgun ama sıcak bir ışık gibi parlıyor. Zayıf bir ışık, ama gerçek. Onun varlığıyla nefes alıyorum, o gülünce içimde bir şeyler iyileşiyor sanki. Ve ben farkında olmadan, bütün acılarıma, bütün korkularıma rağmen o ışığa tutunuyorum. Ama ya bir gün o da sönerse? Ya bir gün o da, tıpkı diğerleri gibi, sessizce uzaklaşırsa? İşte o zaman içimdeki karanlık artık geri dönülmez bir hâl alır mı, bilmiyorum. Bazen içimde iki ses savaş veriyor birbirine. Bir yanım bana sürekli fısıldıyor: “Kimseye bu kadar yaslanma. Kimseye kaybettiğinde yıkılacak kadar bağlanma.” O yanım beni korumaya çalışıyor belki, ama diğer yarım Jungkook’un bana baktığı o derin, sessiz, anlayış dolu bakışları hatırlatıyor. O bakışların içinde bir sabır var, bir sevgi var, bir kalış var. Ve o zaman korkuyorum. Çünkü insan en çok, alıştığı şefkati, alıştığı iyiliği kaybetmekten korkar. Namjoon’un gidişine alıştım belki, yokluğuna karıştım, onun eksikliğinde yaşamayı öğrendim. Ama Jungkook’un yokluğuna alışabileceğimi sanmıyorum. Onun eksikliğini taşımak, sanki ikinci kez ölmek gibi olurdu. Belki de asıl trajedi burada başlıyor. Artık birinin kalışına bile güvenemiyorum. Kim olursa olsun, bir gün gidebileceğini biliyorum. Çünkü herkes gider. Kimi isteyerek, kimi mecburen, ama herkes bir şekilde uzaklaşır, eksilir, kaybolur. Bazen bir sessizlikte, bazen bir vedasızlıkta. Ve o gün geldiğinde, aynaya bakıp hâlâ nefes alabiliyorsam, o nefes gerçekten yaşadığımı mı gösterir, yoksa sadece alıştığımı mı, emin değilim. Belki de “güçlü” olmak, hayatta kalmakla aynı şey değildir. Belki de güçlü olmak, tüm o gidişlere rağmen hâlâ sevebilmekte gizlidir. Ama ben artık sevmenin bedelini biliyorum. Ve o bedeli bir kez daha ödemeye gücüm kalır mı, bundan da emin değilim. Bu gece ağlamıyorum. Gözyaşlarımın çoktan tükendiğini hissediyorum. Belki de artık ağlayacak kadar bile gücüm kalmadı. Zamanla gözyaşlarım değil, içimdeki o sızlayan, kıpırdamaya bile korkan duygularım kurudu sanki. Ama ağlamamak, sanıldığı gibi rahatlatmıyor insanı. Bazen susmak, ağlamaktan çok daha ağır geliyor. Çünkü içimde birikip söylenememiş o kadar çok şey var ki,her biri boğazıma düğümlenmiş, çıkamıyor. Her nefes alışımda orada, tam gırtlağımda bir baskı gibi duruyor. Sanki ağzımı açsam, gözyaşlarım yerine kelimeler dökülecek; ama onları da bastırıyorum. Konuşmaya başlarsam, bir daha susamayacağımı biliyorum. İçimde tuttuğum her şey artık bir ağırlığa dönüştü. Gözle görülmeyen, ama beni her geçen gün biraz daha aşağıya çeken bir yük gibi. Sırtımda taşıyorum o yükü, bir kambur gibi, bir geçmiş gibi, bir ceza gibi. Her adımda orada, her nefeste hatırlatıyor kendini. Gözlerimin altındaki yorgunluk çizgilerinde, uykusuz gecelerimin sessizliğinde, sabah aynaya baktığımda bile o ağırlığı hissediyorum. İçimde bir şeyler ölmüyor belki ama her geçen gün biraz daha susuyor. İnsan bazen ağlamadığı için değil, artık içindekileri anlatacak kelime bulamadığı için sessizleşiyor. Ben de öyleyim işte. Duygularımı anlatmaya çalıştıkça, her biri boğazımda düğümleniyor, sanki beni susturmak için orada birleşiyorlar. Kalbim dolu, ama sesim çıkmıyor. Ve bu sessizlik, gözyaşından daha acı, daha keskin. Çünkü ağlasam belki hafiflerim. Ama şimdi, sadece içimde yankılanan o susturulmuş kelimelerin ağırlığı var. Ve ben, her gece o ağırlığın altında biraz daha eziliyorum, sessizce, kimsenin duymadığı bir yerden. Ve Jungkook’un söylediği o son cümle, hâlâ kulaklarımda yankılanıyor, sanki zaman durduğunda bile sadece o cümle varlığını sürdürüyor. “Sen kendine böyle davranmayı bırakmadıkça, hiçbir sevgi seni kurtaramaz, Taehyung.” O an kelimeler değil, bir çivi saplandı göğsüme. Derin, paslı bir çivi. Sanki biri kalbimin tam ortasına, en savunmasız yerine dokunmuş gibi. İçim acıdı ama bu acı öyle keskin, öyle tanıdık bir acıydı ki, neredeyse şefkatle karşıladım. Çünkü Jungkook haklıydı. Her ne kadar duymak istemesem de, o cümlede saklı bir gerçek vardı: Ben, kendimi sevilmeye değer görmediğim sürece, kimsenin sevgisi beni iyileştiremeyecekti. O söz, içimde yankılanıp durdu; ne kadar kaçmak istesem de zihnimin duvarlarına çarpıp geri döndü. Her tekrarda biraz daha derine battı, biraz daha yer etti. Sanki kalbimle arama kazınmış bir yazıydı artık. “Hiçbir sevgi seni kurtaramaz...” Bu cümle, bir tehdit gibi değil, bir gerçeğin çıplak yüzü gibiydi. Ve belki de bu yüzden bu kadar canımı yaktı. Çünkü Jungkook beni suçlamıyordu; beni anlıyordu. Ama anlamak bazen en büyük acıyı getirir. Onun gözlerindeki o yorgun, içten ifade hâlâ gözümün önünde. O sözleri söylerken sesi titremedi, çünkü bir gerçeği dile getiriyordu. Bir umutsuzluğu değil, bir aynayı uzattı bana. O aynada kendimi gördüm, yorgun, eksik, sevgiyi hak etmeyen bir ben. Yıllardır kendi ellerimle yaraladığım, kendi sözlerimle küçülttüğüm halimi. Ve anladım ki, hiçbir sevgi, hiçbir insan, hiçbir bakış beni kurtaramazdı, eğer ben kendimi o çukurdan çıkarmak istemezsem. O gece, Jungkook’un o cümlesi içimde uzun süre yankılandı. Sessizlik bile onun yankısına dokunamadı. Göğsümdeki o çivinin soğukluğunu her nefeste hissettim. Ama belki de o çivi, beni öldürmek için değil, uyandırmak içindi. Çünkü bazen birinin seni sevmesi değil, sana kendine dönmeyi öğretmesi kurtarır. Ve Jungkook, bana bunu yaptı, acıtarak, dürüstçe, sessizce. Kurtarılmak istiyor muyum, ondan bile emin değilim artık. Belki de hiç istemedim, sadece kurtarılmayı hayal ettim, biri gelip ellerimden tutsun, beni bu karanlıktan çeksin istedim, ama gerçekten kurtulmak, belki de hiçbir zaman planımda değildi. Çünkü bazen insan kendi acısına alışıyor; o acı, kendinden bile daha tanıdık bir hale geliyor. Ben de öyleyim. Bu karanlık, bu suçluluk, bu eksiklik hissi... Hepsi birer zincir gibi bana ait, bedenime işlenmiş. Yine de, içimde bir yerlerde küçücük bir umut kıvılcımı var: Belki biri, sadece bir kişi, bana “Sen yeterince sevilecek birisin,” dese... Sadece bunu duysam, belki inanırım. Belki ilk defa birinin gözlerinde kendime bir yer bulurum. Çünkü bazen insanın ihtiyacı büyük bir kurtuluş değildir; bazen sadece bir ses, bir dokunuş, bir bakış yeter. Ama o kişi Namjoon değil. Asla olmadı. O, beni hep aklıyla sevdi; kalbiyle değil. Beni hep düzeltmeye çalıştı, oysa ben düzeltilmek değil, anlaşılmak istiyordum. Onun sevgisi kurallarla, beklentilerle doluydu. Yanında hep doğru cümleleri kurmam, doğru davranmam gerekiyordu. Ama ben doğru biri değildim. Olmadım da. Namjoon’un gözlerinde bir kardeş, bir yük, belki bir pişmanlık oldum ama asla bir kalp atışı olmadım. Onun sevgisi, insanı ısıtan değil, dizginleyen bir sevgiydi. Ve ben, zincirlerle değil, birinin kollarında özgürleşmek istiyorum. Belki Jungkook olabilir... Belki onun gözlerinde aradığım o inancı bulabilirim. Çünkü o beni anlamaya çalışmıyor, sadece görüyor. Yaralarımı, savunmalarımı, hatta en çirkin yanlarımı bile görüyor ama geri çekilmiyor. Onda bir dürüstlük var, bir gerçeklik. Korkutucu ama aynı zamanda huzur verici bir şey bu. Yine de... Ben hâlâ hazır değilim. Henüz biri tarafından sevilmeye, biri tarafından kurtarılmaya hazır değilim. Çünkü içimdeki ses, hâlâ “hak etmiyorsun” diyor. Ve ben, o sesi susturmadan hiçbir sevgiye tam olarak tutunamam. Belki bir gün, biri gerçekten “Sen yeterince sevilecek birisin” dediğinde, ben artık bu cümleye inanacak hale gelirim. Ama bugün değil. Bugün hâlâ karanlığın içinde, kurtarılmak isteyip istemediğimi bile bilmeyen biriyim.
Bölüm 5
Sevilecek Kadar
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.